Pazartesi, Mayıs 31

31 Mayıs


Galatasaray'ın son yıllarda başına en güzel şey olan Harry Kewell'ın sözleşmesi bugün resmen sona eriyor.

3.Takım Tavşanlı


Antalya'da yapılan Play-Off sonunda, Bank Asya 1.Lig'e yükselen 3.takım Tavşanlı Linyitspor oldu. Şaşırtıcı olduğunu kabul etmek lazım. Adana Demirspor, Çorumspor, Tokatspor gibi takımların arasından sıyrılıp finale yükseldiler. Finalde karşılaştıkları Eyüpspor, daha şanslı gözüküyordu ama onları da 2-1 mağlup ettiler ve bir üst lige yükselmeyi başardılar.

Birkaç ufak ve güzel notu barındırıyor bu yükseliş. Mesela Bank Asya 1.Lig'e Play-Off'tan yükselen takımların Kademe Grupları'ndan gelme geleneği devam ediyor. Geçen sezon Dardanelspor, ondan önceki sezonlarda da Güngörenspor ve Giresunspor Yükselme Grubu'ndan gelen rakiplerini geçerek 1.Lig'e yükselmişti.

Bu sezon ilçe takımlarının yükselişi de dikkat çekici. Alt taraftan yukarıya çıkan 3 takım da ilçe takımı. Akhisar, Güngören ve Tavşanlı lige renk katacaktır. Hali hazırda ligde bulunan Karşıyaka ve Kartalspor ilçe takımı sayısını 5'e yükseltiyor. Hatta finalde farklı bir sonuç çıksaydı bu sayı Eyüpspor sayesinde yine değişmeyecekti.

Bu arada Ege takımlarının yükselişi de gözden kaçmıyor. İzmir takımı Bucaspor Süper Lig'e çıktı, Manisa ve Kütahya ile Ege Denizi'ne kıyısı bulunan Balıkesir üst liglere takım çıkaran şehirler oldu.

Tavşanlı Linyitspor, kısa bir süre öncesine kadar amatördü. 2007-08 sezonunda 3.Lig'de mücadele etti. Basamakları hızlıca çıktı ve 4 yılda 3 lig yükselerek 1.Lig'e kadar geldi. Demir-çelik işçilerinin şehri ve takımı Karabükspor'un boşalttığı yeri, Ege 'de linyit çıkartan Tavşanlı ilçesi dolduracak.

Uçan Eldiven


Takımdan Ayrı Klas Duruş




Fotoğraf Avustralya milli takımının antremanından. Takımın tamamı sahanın ortasında kümelenmiş. Bir kişi ise, saha kenarında topla çalışıyor. O bir kişi, canımız ciğerimiz Kewell abimiz.

Sakat olması, takımla beraber olmaması önemli değil. Orada olması takıma moral sağlıyordur muhakkak. Duruşundan belli. Kenarda lider var.

Üstteki fotoğrafta reklam panosunu tamir mi ediyor, ne yapıyor artık. Uğraşıyor işte. Sol ayak bombalamış az önce herhalde. Yazan yazının ise SOLO olması?

Solo: Bir müzik eserinde, bir enstürmanın belirgin bir şekilde ön plana çıkarak icra ettiği kısım.


Rusty James'in Babası

video

Dennis Hopper anısına. En sevdiğim 5 filmden biridir Rumble Fish. Ve orada rol alır Hopper. İki erkek kardeş ve babadan oluşan ailenin alkol bağımlısı babası rolünü oynar. Benim için önemli bir filmdir. Oradan bir sahne.

Uzun süredir film izlemiyorum. Umarım yakın zamanda bu değişir. Gerçi her geçen gün herşeyin tadı kaçıyor. İnsanın canı sıkılıyor. "Born in the wrong era, on the wrong side of the river."

Cuma, Mayıs 28

Hakem Eğitmenleri


- Hakemlerin özel bir alanı var. Bu özel alana kimseyi sokmaması gerekiyor. Bu alanın içine soktuğunuz anda temaslar, itişip/kakışmalar başlıyor. Peki bu alana oyuncuyu nasıl sokmayacak? Bunun özel bir hareketi var. Hakem olduğu yerde bacakları açık vaziyette dik duracak ve avuç içleri karşıya bakacak şekilde iki elini öne uzatarak "Dur" diyecek. Kesinlikle karşınızdaki insanı durduran bir hareket. Bunu en iyi Tolga Özkalfa yapıyor. Bünyamin Gezer de çok iyi yapmaya başladı.
- Hakemlerin ısınmaya çıktığı andan itibaren, tehdit alacağı tribün hangisiyse onun önünde koşmasını istiyoruz. Onlar hakeme bağıracak, çağıaracak ama hakem orada dimdik ısınmasını sürdürecek.
- Bazen oyuncuyla hakemin burun buruna geldiği oluyor. Bunlar hep bizim sevdiğimiz şeyler. Hakem çatışmaya girdiği andan itibaren asla altta kalamaz.

Ömer Ateş ve Serdar Terekli / Tam Saha Dergisi Mart Sayısı.

İkili, her hafta Silivri'de hakemlere eğitim veriyor. Hafta sonu o hakemler sahalara çıkıyor. Bünyamin Gezer ve Tolga Özkalfa 'nın nasıl insanların maç keyfinin içine ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Hepsine inat Fırat Aydınus kültürü düyorum.

İngiltere Niye Kazanır


Winner Hoca: İngilizler, futbolun sahibi olmakla övünürler. Bunda haklı da olabilirler. Her turnuva öncesi büyük hayallerle yola çıkarlar. Ama iyi kadrolarına rağmen hiçbir zaman iyi bir teknik adam başlarında olmaz. Gelenekçi yapıları buna izin vermiyordu. Teknik direktörlükte çok büyük başarısı olmayan isimler İngiliz olmalarıyla milli takımın başına geçebildiler. Terry Venables, Glenn Hoddle, Kevin Keegan, Steve McLaren gibi isimler o önemli mevkide görev yaptılar ve başarı olmadılar. Şimdi ise ilk defa bir winner hoca var. Hem de belki de winner kelimesinin sözlükteki karşılığı. Milan, Roma, Juventus ve Real Madrd ile birçok kupa kazanan bir hoca. Belki de kazanmadığı tek kupa Dünya Kupası, ve bunu kazanabilecek kapasitede bir hoca.

İklim: . Kupa 1978 yılından itibaren ilk defa Güney Yarımküre'de. Şimdi diyeceksiniz ki, "İngiltere orada değil ki". Evet değil ama, Güney Afrika'da o dönem kış başlangıcı. Güney Afrika'nın iklimini pek iyi bilmiyorum. Galiba havalar o dönemde serin ve yağışlı. Yani tam İngiltere gibi. Artık Meksika sıcağında yanan, İspanya sahillerinde gevşeyen bir takım olmayacak karşımızda.

Seyirci Desteği: İngilizler, kendi ülkelerinden kilometrelerce uzakta bir yerde şampiyonluk kovalayacak. İngilizler aynı zamanda, dünyada en sevilmeyen milletlerden biri. Nereye gitseler antipatiyle yaklaşılır. Yüzyıllar öncesine dayanan yayılmacı siyasi anlayışın getirisi. Ama ilk defa Güney Afrika'da bunun tersi olacak. Çünkü orada çok sayıda İngiliz yaşıyor. İngiliz hayranı da çok fazla. İngilizler'i destekleyecekler de çok fazla. İngiltere Milli Takımı Britanya'da bile bu kadar sevileceği bir ülke bulamayabilirdi.

20 SenelikHasret: Kupa hasreti 44 seneye dayandı. Ama 20 senedir yarı-final bile göremediler. Artık son noktada İngilizler. Dünyaya futbolu öğreten bir ülkenin, bu kadar sene arka planda kalması kabul edilemez.

Eşit Mevkiler: İngilizler'in en büyük sorunu yıllardır güçlü bir mevki-zayıf bir mevkiden oluşmalarıydı. Dengeyi sağlayamazlardı. Bu kadro ise artık her hattıyla güçlü. Savunmada Ferdinand-Terry belki de dünyanın en iyi tandemi. Rooney, bu senenin en azman golcüsü. Ortada sahada Gerrard-Lampard, Xavi-İniesta'dan bir önceki versiyondu. Kanatlarda hızlı çocuklar. Kaleciler belki de tek zayıf halka. Gerçi o taraf her zaman zayıftı.

Favori Değiller: Zaten hiçbir zaman favori değillerdi. Ama nedense İngiltere medyası ve İngiltere halkı, her zaman çantada keklik olarak görüyordu büyük turnuvaları. Bu sefer gerçekçiler. Bütün dünya gibi, onlar da İspanya'yı daha avantajlı görüyor. Bu sefer ilk defa Galatasaray'ın Kadıköy'e gidişi gibi saçma bir özgüvenle gitmiyorlar. Ayık olun, geliyoruz demiyorlar. Sessiz ve derinden geliyolar.

Sakatlık


2010 Mayıs'ının son günlerinde Beckham'ı RHCP elemanı Anthony Kiedis ile Lakers-Suns maçı izlediğini görmek istemezdim. Onun şu an bir kaptan olarak takımının başında olması gerekirdi. Sakatlık kötü şey muhakkak ama zamanlaması daha da dramatikleştiriyor. Beckham'ın suratından da belli oluyor, sıkıntısı var. Endüstriyel futbolun vücut bulmuş hali olarak gösterilse de Beckham, sahada güzel bir adamdır. Dünya Kupası'nda olmalıydı.

Perşembe, Mayıs 27

Çağ-Lar

Denizlispor'dan İstanbul'a gelen sol ayaklı. Savunmacı. Uzun saçlı. 6 harfli, ilk 3 harfi ç-a-ğ. Denizlispor'da milli formayı da giydi. Ege kulüplerinde oynarken Süper Lig'de küme düştü.


Milan Baros kılıklı Çağdaş yüzünden, Çağlar'dan korkar oldum. Şehir zalim adamı yutar.

Ziege Artık Saha Kenarında


Eski Alman milli takım oyuncusu Christian Ziege A.Bielefeld'in başına geçti. Uzun yıllar boyunca sol çizgide gidip gelen eski futbolcu, artık çizginin diğer tarafında olacak.

Ziege'yi ilk olarak Eur0 96'da tanımıştım. Oğlak burcu olduğum için abim bana bu futbolcunun ismi sayesinde Ziege derdi. Ziege keçi demek. Christian Ziege, aynı zamanda solak olduğu için ilgimi daha fazla çeken bir futbolcu olmuştu. Saç uzatma heveslisi olduğumdan uzun saçlı bu Alman'a kanım daha fazla ısınmıştım. Daha sonra saçlarını kazıtması sevgiye engel olmadı.

Ziege, Türkiye'de çoğu kimsenin Liverpool'u tutmadığı zamanlarda Liverpool sol bekinde forma giymişti ve o zamanlar Liverpool misyoneri olan benim için önemli bir kişilik haline gelmişti. Yani, küçük yaştaki idollerimi saysam ilk 10'a girecek bir isimdi.

Ziege daha önce Bielefeld'de oynamadı. Bayern München ve Borussia Mönchengladbach onun Bundesliga takımlarıydı. Zaten daha önceki teknik direktörülük deneyimlerini B.M.Gladbach'ın genç takımlarında yaşamıştı. 198 defa Bundesliga'da forma giydi. Serie A'da AC Milan, Premier Lig'de Tottenham ve Liverpool onun takımlarıydı. 72 defa ise A milli takım formasını giydi.

Bu sene Güney Afrika'da mücadele edecek olan Almanya'nın kazandığı son kupanın kadrosunda yer almıştı. Hem takımının turnuvadaki ilk golünü, hem de büyük heyecana sahip olan ve penaltılara kalan yarı final turundaki İngiltere maçında, penaltılardan birini gole çeviren isim olmuştu. 2002'de final oynayan ve kaybeden takımın da bir parçasıydı.

Seçilmişler


Toplumasl olarak yaşadıkları en büyük facia bir final maçını kaybetmek. Böyle bir ülke Brezilya. Bütün siayasi çalkantılar ve ekonomik krizlere rağmen, 1950 yılında Uruguay'dan yedikleri goller unutulamıyor.

Futbolu seven değil yaşayan bir milletin en önemli isimleri tabi ki milli futbolcularıdır. Halk arasında Seleçao olarak anılıyorlar. Yani seçilmişler. Tıpkı ülkenin en önemli siyasi figürü gibi. Lula gibi. Lula ve Dunga yanyana, ülkeyi onlar yönetiyor şu anda.

Lula, futbolcuların yanında. Bu pozu veya benzerlerini çok gördük. Lula, futbolu seven bir başkan. Siyasilerin, iktidarların futbol takımlarının başarılı olmasını istemeleri de doğal. Halkın mutluluğu buna bağlı.

Bir aralar biz de böyleydik. Galatasaray'ın Barcelona'yı yenmesi benzine, Boliç'in Old Trafford'da gol atması şekere zam demekti. Futbola bağlanan ülkelerde siyasi iktidarlar futbol takımlarının başarısına ihtiyaç duyabilirler. Bu mantıkla Güney Afrika'dan Güney Amerika'ya kupa gelirse Lula rahatlar diyebiliriz. Fakat aslında tarihe bakınca pek de öyle değil.

Yanlış olmasın ama sanırım 2010 Brezilya'da seçim senesi . İlginç olan son dünya kupasının kazanıldığı senede, yani 2002'de devlet başkanının değişmiş olması. Lula 8 senedir iktidarda. Bir önceki başkan da (Fernando Henrique Cardoso) 1994 dünya kupasının kazanılmasından aylar sonra seçimi kazanıp göreve başlamıştı. Kupayla gelen kupayla mı gider?

Sebastian Vettel vs Uğur Meleke

Çarşamba, Mayıs 26

Yankilerin Macar Zaferi


Bu pankart bizde veya Yunanistan'da, Sırbistan'da falan açılmış olsaydı şimdi diplomatik bir kriz oluşmuştu. ABD taraftarları, Dünya Kupası'nda İngiltere ile oynayacakları maça hazırlanıyorlar. Ulusal kahraman Donovan'ın Rooney'nin kafasını koparmasını diliyorlar.

Rooney, Nike reklamında geleceği yazarken, ABD taraftarları geçmişi kovalıyor. 1776-1950 ve 2010 diyorlar. 1776, ABD'nin bağımsızlığına kavuştuğu tarih. İngilizler'e karşı gelen koloniler bağımsızlığını kazandı ve İngiltere'den çok farklı bir ülke ve toplum oluştu. Mesela İngiltere futbolu tüm dünyaya yayarken, ABD o oyunu benimsemedi ve hatta "Soccer" ismini vererek saçmaladı.

1950 ise bir Dünya Kupası yılıydı. Brezilya'da, Belo Horizonte kentinde oynanan maçta favori doğal olarak İngiltere'ydi. Ama kazanan ABD olmuştu. 38.dakikada Joseph Gaetjens attığı golle 60 yıldır konuşulan bir maçın baş aktörü oldu. Tıpkı bizim dedelerimizin yıllardır Macar zaferini anlatması gibi, ABD'de de bu maçın ayrı bir yeri vardır. Tabi Olimpiyatlar'da özellikle Sovyetler'e karşı kazanılan basketbol veya buz hokeyi maçlarından sonra.

2010'da Güney Afrika'da iki takım bir kez daha karşı karşıya gelecek. Dünyanın en sömürgeci iki devletin milli takımları, en çok sömürülen kıtada karşı karşıya gelecek. Everton'da, Fulham'da, Bolton'da, West Ham'da top koşturan ABDli gençler, İngiltere'ye rakip olacak.

ABD 1776 yılında kavuştuğu bağımsızlığını 4 Temmuz'da kutlayacak. Büyük ihtimalle o tarihte ABDli futbolcular evine dönmüş olacak. Rooney ise ya elenmenin şokunu atlatıyor olacak ya da 3 gün sonra oynanacak finalde gol atarak yeni doğan çocuklara isim babası olmayı düşleyecek. Bu pankart ise büyük ihtimalle unutulup gidecek.

Salı, Mayıs 25

İspanya Niye Kazanır


Dünyanın en iyisi onlar: Dünyanın en iyi, en sağlam, en güzel futbol oynayan milli takımı İspanya. Böyle başladıktan sonra , geri kalan maddelerin ve takımların bir anlamı kalmayacak. Ama futbol her zaman sürprizlerle dolu oldu. Fakat favoriler de her zaman bir adım öndeydi.

Özgüven depoladılar: 2008'e kadar en bahtsız takımdı İspanya. Hiçbir turnuvada bekleneni veremediler. En az yarı final diyip gruptan çıkamadılar, şampiyonluğa yemin edip çeyrek finallerde elendiler. Ama iki yaz önce herşey değişti. Onlar artık kupa sahibi bir takım.

Forvetler: Villa veya Torres. İkisi de üst düzey ve biri yedek kalacak. İkisin de farklı meziyetleri var. Villa'nın topa vuruşu ayrı bir güzellik. Torres'in topla gidişini seyretmek büyük zevk. Ve bunlar sadece göze hoş gelen özellikler değil, aynı zamanda sonuç odaklı.

Del Bosque: Ne Capello gibi bir taktisyen, ne Maradona gibi bir ilah, ne Lippi gibi bir Dünya Kupası sahibi. Ama takımıyla en uyumlu teknik adam o. Yıldızlarla nasıl çalışılması gerektiğini en iyi bilenlerden biri. Ve o kadar şanslı ki, takımındaki hiç bir yıldızda "yıldız kaprisi" yok.

Birbirlerini bilen çocuklar: 1984 doğumlu Torres ve İniesta çocuk yaşta beraber kupa kazandılar. 1987 doğumlu Pique ve Fabregas aynı eğitimi aldılar ve Ada'da futbol oynadılar. Yıldızı en geç parlayan isimler Xabi Alonso ile David Villa bile beraber ümit milli takımda oynadıl. İspanya bu kadroyu 12-13 senede kurdu. Bu kadroyu bu kupa için kurdu.

Tiki-taka ve Barcelona: Anlatmaya gerek olmayan oyun sistemi. Tüm dünya ezbere biliyor, temelinde Barcelona yatıyor. Skor ne olur bilemeyiz ama topa sahip olma yüzdesi yine standart üstü olacak.

Koroografi Yapıyoz Beyler


Koreografi kelimesini yazarken ve söylerken zorlanan bir millet, yaparken de çok sıkıntı çeker. Türk tribünlerinde en çok tartışılan ve tribünleri en çok zorlayan konudur. Hazırlanan yüzlerce kartonun bir kısmı, insanların kıçında mindere dönüşür. (Daha sonra da aynı insanlar "bizim tribün çok etkisiz canım" demeye devam eder ama onun konuyla ilgisi yok).

İngilizler, Wembley'de farklı bir tarz denediler. Sadece kırmızı ve beyaz giyerek, o renklere göre oturarak (adamlar oturuyor, endüstriyel futbol işte). Total Koreografi. Biz de takımın forma rengiyle maça gelmek hala tam oturmadı zaten. Sadece İstanbul'da belki biraz. İki renk tişört giy, Wembley'e git, tribünde görsel güzellik olsun. Hem de milli maçta ( Federasyon Milwall tayfasına 500, Greeen Street Çarşısı'n 400 bedava bilet dağıtmış).

Sonuçta koreografi yapmak basit bir iştir, zor olan basit koreografi yapmaktır.

Futbol Delisi


"Zamanında Liverpool'dayken deplasman maçlarına giderken yanına ne kadar futbol dergisi varsa alır, satır satır okurdu. Eğer Kim 500 Milyar İster? gibi bir yarışma programına katılır ve futbolla ilgili bir soruyla karşılaşırsam telefon hakkımı Jamie Carragher'dan yana kullanırım."

Peter Crouch, Jamie Carragher hakkında...

Pazartesi, Mayıs 24

Milito'nun İlk Dünya Kupası


Sene 1986. Diego Milito ilk defa dünya kupasında boy gösteriyor. Arjantin'de başka bir Diego olduğu için kendi ülkesinde oynamıyor. Uruguay formasını tercih ediyor, ismini de Enzo olarak değiştiriyor.

İzmirli Ramazan


Fotoğrafta görüldüğü gibi Konyaspor'u sırtında taşıyan isim Ramazan Kahya. Daha çok savunma meziyetleri ile öne çıkan bir futbolcuydu. Bütün bir sezon bu görevi uyguladı. Aslında Ziya Doğan'ın takıma gelmesinden sonra forma bulması biraz zorlaşmıştı. Ziya Doğan "Aymanseven" bir hoca olarak tanınır ama aslında adaletlidir de. Ramazan'ı kesmedi sadece dönem dönem kulübede oturttu. İhtiyacı olunca sahaya sürdü.

Ramazan, Play-Off maçlarının hepsine yedek kulübesinde başladı. Adanaspor maçına bitime 4 dakika kala girdi. Dün skor 1-0 olunca oyuna girdi. Dakika 30'du. Ziya Doğan'ın Gerets hamlesi. Gerets'in sevdiği dakikadır 30. Fakat iki hoca arasında bir fark var. Gerets Mehmet Güven'i oyundan alıp hücumcu koyardı. Ziya Doğan, Mehmet Ayaz'ı çıkarıp Ramazan'ı koydu. Üstelik yenik durumdayken.

Ramazan hamlesi işe yaradı. İki gol attı Ramazan. Bütün bir sezon gol atmayan adam çıktı 2 gol attı. Hatta 2.5 sezondur gol atmıyordu Ramazan. Son gollerini Malatyaspor formasıyla İstanbulspor'a atmıştı. O maçta da 2 gol birden atmıştı.

İzmir takımları her sene birine takılır. Geçen sene Erhan Küçük hem Altay'ı hem Karşıyaka'yı yıkan adam olmuştu. Bu sene Ramazan Kahya çıktı. İşin daha ilginç yanı, Ramazan Kahya'nın Altay altyapısından çıkması. İzmirli, Bornovalı bir genç Ramazan. 2006'daki Play-Off finalinde de Altay'a rakip olmuştu. Bu sefer üzerinde Sakaryaspor forması vardı. Gol atamadı o maç ama yine kazanan takımda yer aldı.

İzmir klasiği işte. Yetiştir, büyüt. Sonra yolla. Büyük para ver yıldız al. Şampiyonluk kaçsın. Umutlar ziyan olsun. Türkiye'yi besleyen İzmir, kendini besleyemez. Tek bir istisna çıkar: Bucaspor.

Komiktir aslında. Daha 2 sene önce Bucaspor'u bilen yoktu. Bu tıpkı, aynı mahallede büyüyen çocukların hikayesine benzer. Mahallenin çok konuşulan, çok sevilen çocukları vardır. Bir de biraz sessiz olan vardır. Sessiz olanla hafiften dalga geçilir, pek kaale alınmaz. Mahalleli diğerlerinden daha çok şey bekler. Seneler geçer, bir bakarsın ki o sessiz çocuk, pek dikkate alınmayan delikanlı hepsinin önüne geçmiş. Diğerleri hala kahvede batak atarken, o iyi bir iş-eş konumuna yükselmiştir bile. İşte bu noktada diğerleri karar vermek zorundadır. Ya "koz maça" demeye devam ederler, ya da yanlış birşey yaptıklarının farkına varırlar.

Play-Off bitti. 1 hafta boyunca İstanbul'da 6 maç oynandı. İlk 4 maçtan ikisine gidebildik. İkisine gidemezdik. Aynı anda başka yerde olmazdık çünkü. Son maçlardan biri dünyanın en amaçsız maçıydı; gitmedik. Son maç ise dünyanın en amaçsız stadında oynandı: yine gitmedik. Lig usulu yapmak ve Olimpiyat Stadı'na maç vermek "marka değeri" muhabbetine katkıda bulunur.

Eleme usulü çok dramatik oluyormuş. Namağlup Altay'ın Süper Lig'e çıkamaması dramatik değil midir? Veya Dünya Kupası bile eleme usülü yapılırken, bu dram konusunu FİFA-UEFA bilmez mi? Avrupalı duygusuz adamdır, anlamaz.

Konyaspor Süper Lig'e geri döndü. Konyaspor'u sevmem. Arda'nın, Uğur'u sakatlandığı stadyumdur. Yani bir Galatasaraylı olarak Konyaspor'u sevmem. Ama Konya'yı hayatında görmeyen insanların, sırf İzmir takımı sevdası uğruna veya siyasi görüş sebebiyle top oynayan bir takıma cephe almaları çok saçma. Geçen sene aynısı Kasımpaşa'ya yapılmıştı. Bu insanların futbola siyaset karışmasın demeleri de ilginçtir.

Geçen sene 1.Lig'e aşağıdan ve yukarıdan 6 takım gelmişti. 5 tanesi bu sezon yine lig değiştirdi. Yukarıdan düşen Konyaspor ve aşağıdan gelen Dardanelspor geldikleri gibi geri döndüler. Aşağıdan gelen Bucaspor yine bir adım yükseldi. Yukarıdan düşen Kocaelispor ve Hacettepe bir kez daha düştü. Sabit kalan Mersin İdman Yurdu oldu.

Klasik bir Play-Off yaşandı. 1.Lig Play-Off; 4 takımın katıldığı ve İzmir takımlarının kaybettiği bir organizasyondur.

İstanbul Cavaliers 18-13 Gazi Warriors


Amerikan futbolu Türkiye'de çok yeni bir spor. Emekleme döneminde belki. Fakat bu sporla uğraşan kesime yakın olduğum için bana çok uzak değil. Dün de 2009-2010 sezonunun final maçını izlemek için Kartal'a gittik.

Staddan bahsedelim önce. Kartal'ın mahalle arasında, bir semt sahası. Tribünler ufak, ulaşım zor. Skorbord yok. Sanırım son yılların en zayıf finali. Maç da kalite olarak bir final maçı kalitesinde değildi. En azından beklentimiz daha fazla touchdown ya da daha fazla pas ve koşu oyunuları görmekti. Maçın ilk çeyreği skorsuz, ikinci çeyreği ise ise tek bir touchdownla geçti. Fakat bunlar heyecanın az olduğunu da göstermez. Son ana kadar merakla kazananı bekledik. Süreyi gösteren birşey olmayınca daha da heyecanlandık.

İstanbul Cavaliers takımına yıllardır giren çıkan çok tanıdığım var. Bu oyun Türkiye'de üniversiteler arasında oynandığı için şu anda bizim yaş grubu çok kovalıyor. Onların bir kısmı da zamanında Cavaliers'a girmiştir. Bu sebeplerden dolayı, yıllardır sürekli konuşulan "biz" muhabbetlerinin etkisiyle İstanbul Cavaliers'a sempatim olduğunu yadırgayamam.

Takımın adında İstanbul olması ve rakibin Ankara ekibi olması da önemli bir etken. Basit amerikan futbolu bilgimle iki takım arasındaki farkı anlamak mümkündü. Gazi W., güce ve fiziğe dayalı bir oyun anlayışına sahip. İstanbul C. ise daha çok pas deneyen, uzun pas atan, yani "göze hoş gelen futbol oynayan" takım tarzında. Bunun en büyük nedeni 7 numaralı QB Burak Şenyuva. Kendisi zaten maçın sonunda MVP seçildi.

Gazi W. maçın başında ve maçın içinde daha inanmış, daha ateşli bir görüntü çiziyordu. İlk skor üreten onlar oldu. Buna Cavaliers cevap verebilirdi, verdi de. Ama ikinci yarıda Gazi Warriors'un bir oyuncusu (kadroları pek bilmediğimiz için böyle diyorum) sanırım 70 yard civarı bir koşuyla bir 6 sayı daha kazandırdı takımına. Bu noktadan sonra İstanbul C. için 2 tane touchdown gerekiyordu.

Son dakikaya kadar maç çekişmeli geçti. Bu süre içinde İstanbul takımı ihtiyacı olan sayılara kavuştu. Bunun yanı sıra tartışmalı 2 tane touchdown vardı. Uzun süre hakemlerin karar vermesini bekledik.

Bu sporun en negatif yönü de bu. Oyun çok duruyor. Çok bekliyoruz. 15 dakikadan 4 periyotluk bir oyun. Stadda kaldığımız süre ise 3.5 saati aşıyor. Bu nedenle maça gidilecek ekibi iyi seçmeniz gerekiyor. Muhhabet dönmeli. Bir de içeriye biralarla girebiliyoruz. Bu da farklı birşey. Bira içerek stadyumda maç izlemeye alışık değiliz.

Güzel bir pazar günü oldu. Aynı gün Konyaspor - Altay ve Flugtag'ın olduğu bir şehirde, en doğru kararı verdiğime inanıyorum.

Cumartesi, Mayıs 22

Futbolda Savunma da Var


- Geçtiğimiz günlerde oynanan Barcelona - Inter maçından çok farklı değildi. Motta'nın kırmızı kartı, yani sayısal dejavantaj, İnter'in 1 gol yemesine neden oldu. Barca ile Bayern arasındaki fark ise İtalyanlar'ın daha kolay oynamasını sağladı. Terlemediler nerdeyse.

- İtalyan diyoruz gerçi ama kadroda İtalyan yoktu.

- Tabi ki bu finalin adamı Milito. Hatta bu finalin değil, bütün bir sezonun. 30 yaşında İnter gibi bir takıma gelip hem Ronaldo, Vieri, Zamarano gibi yıldızların giydiği formayı giyiyorsun hem de yıllardır kupaya hasret bir camianın has adamı oluyorsun. Ayrıca 45 sene sonra gelen kupanın finalinde 2 gol birden atıyorsun. Güzel bir hikaye.

- Bayern beklediğimden daha kötüydü. Savunma onları zorlayacak muhakkak ama isabetsiz ortalar ve kötü son vuruşlar yakışmadı.

- Zanetti yerinde olsam şu an futbolu bırakırdım. Saygılar ve sevgiler içinde, en tepede.

- İnter tribünü iyidi ama sanırım onların tamamı İnterli değildi.

- Yarı final maçları, finalden daha iyidi sanki.

- Cumartesi finali bizim için de yeni oldu. Acemi kaldık.

- Star, Lig Tv'ye özenip 2 spiker koydu sanırım. 2 spiker çift kat daha fazla eziyet demek.

- Bu da özel bir not olsun: Şampiyonlar Ligi finali gecesi için benim açımdan sıkıcı geçti. Bundan sonraki final 11 Temmuz'da. Umarım herşey daha güzel olur.

Kendini Tanıtır mısın?


"Benim adım Hurşut Meriç. Sağda solda oynuyom, arada bir şut çekiyom."

- Galibiyet için ne diyeceksin?
- 3 puan bize girdiği için çok mutluyum..

Cuma, Mayıs 21

Almanlar İspanya'da Kaybeder

video

Yarın Madrid'de oynanacak final öncesi iki tane video koyuyorum. Bir tanesi Madrid'de oynanan son CL finali, diğeri ise İspanya'da oynanan son CL finali. İkisinin ortak özelliği Almanlar'ın bulunması. Tıpkı yarınki maçta olacağı gibi. Daha ilginci ise Almanların kazandığı oyun olarak bilinen futbolun en zirve finalinde iki Alman'ın da kaybettiğini görüyoruz. İkisini de İngilizler'e kaybediyorlar. 5 sene sonra ilk defa İngilizler finale çıkamıyor. Rakip ise 38 sene sonra finale çıkan Inter Milan.

Bayerm München final oynamak için bir kez daha İspanya'ya geliyor. Nou Camp Bayern tarihinin en dramatik maçına evsahipliği yapmıştı. Bakalım Madrid ne gibi anlamlar ifade edecek?


video

Konyaspor 1-0 Karşıyaka


Gelecek ile ilgili 50 tane planı ve hayali olur ya insanın, doğru veya yanlış, gerçekleşır veya gerçekleşmez, benim o hayallerimden birinde geçer Karşıyaka. Bizim gibi futbol kırıkları için önce şehir veya semt sevilir sonra takım sevilir ya, ben de ise tam tersidir. Napoli'yi, Liverpool'u, Bilbao'yu görmeden sevenler o şehirlerine takımlarına çok şey borçludur muhakkak. Ben ise önce Karşıyaka semtine bir sempati besledim. Yavaş yavaş takıma olan ilgim de artıyor işte.

Dün Ali Sami Yen Stadı'nda, hayatımda en çok sevdiğim şeylerden biri olan Galatasararay'ın defalarca maçını izlediğim kendi stadımda, Karşıyaka tribününde maçı izledim. Ve anladım ki, biz daha çile çekmedik.

Karşıyaka tribünü etkili değildi. Erken gelen gol önemlidir. Bu dakikadan sonra fazla baskı oluşmadı. Saha içindeki oyunu etkilemek mümkün olmadı. Erken gelen gol önemli ama asıl önemli olan 15 senelik hasret. Geçen sene Ankara'da, bu sene İstanbul'da, daha önce Alsancak'ta, Atatürk'te direkten dönen yıllar. Gerçekten çok zor.

Özellikle ikinci yarının ilk 10 dakikasından sonra, gerek tribünde, gerek dönüşte metrobüste inanılmaz bir duygu yoğunluğu vardı. Aslında ne güzel olurdu, yıllar önce 14 senelik hasretin bittiği Ali Sami Yen'de Karşıyaka'nın 15 senelik hasretinin bitmesi. Olmadı. Olması da mümkün değildi zaten. Gerçekçi konuşmak lazım. Konyaspor ne kadar iyi oynamış olursa olsun, golden önce top taca cıkmış olsa da, Karşıyaka takımı bu kadar amatörce yönetilmemeli.

Kısaca Konyaspor'a değinelim, ortada hakedilen bir maç var onlar için. Kapalı oynadılar, savunma yaptılar. Tam Ziya Doğan takımı işte. Beğemeyene saygım sonsuz, ama Mourinho'nun Nou Camp'ta yaptığı ve üzerine övgüler aldığı futbolu Ziya Doğan Konyaspor'da oynatıyor. Ziya Doğan eskiden bu kadar akıllıca savunma oynatmıyordu. Daha bir "Çanakkale geçilmez" havası vardı. Ve mesela Trabzonspor gibi bir takımın, Trabzon gibi bir kentin geleneklerine ve damarlarına uymuyordu. Fakata Konyaspor'da bu işe yarıyor. Göze hoş gelen savunma dedikleri bu olsa gerek. Başta stoper Görkem Görk olmak üzere, bu oyunu çok iyi beceribelecek futbolcular da elinde olunca Konyaspor tam bir Play-Off takımına dönüştü. Unutmayalım, Ziya Doğan bu sene, son yılların en stresli ve gergin takımı olan Diyarbakırspor ile sezona başladı. Futbol emekçiliği, onun sezonu 2.Lig'de tamamlamasına neden olacak. Ve belki de mutlu sonla.

Karşıyaka. Vahlar olsun. Bir ara 2006 yılının Galatasaray'ını yine Ali Sami Yen çimlerinde görür gibi oldum. Kaotik futbol. Doldurmalar boşaltmalar. Top hep takımda. Pozisyon yok ama sürekli sanki bir gol gelecek sanıyoruz. İnanılmaz bir ruh var tiribünde. Sanki 80'den sonra 2 gol atılacak gibi. Nasıl olacağını kimse bilmiyor, ruhani bir şekilde. Ama işte ne Okan Öztürk bir Hakan Şükür, ne Emrah Bozkurt bir Necati Ateş. Erçağ kanatta hapsoluyor, Mutlu yokları oynuyor. Kıvanç ile Taha şaşkın. Ve bir sezon daha boşa gidiyor. Sezon başında geçen yılın güzel kadrosuna takviye yapmak bir yana, o kadroyu bozmak, istikrara karşı gelmek. Ve sezon sonunda İstanbul'da bir gol beklemek. İlahi güçlerden.

Bunun üzerine benim fikirlerim var. Neden böyle olduğuna dair. Bucaspor geçen sene Afyon'da, Turgutlu'da, Fethiye'de maç yaparken şimdi Süper Lig'de Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi bekliyor. Karşıyaka ise seneye yine burada. 15 senedir olduğu gibi.Benim dışarıda gördüklerimi buraya şu dakikada yazmam çok gereksiz. Ama o dramı yaşamak çok ilginçti. Tamam biz tribünde eğlendik güldük ama insan görünce anlık da olsa kendini onların yerine koyuyor. Allah yazdıysa bozsun diyorum istem dışı.

Mesela biz Hamburg'a 3-2 yenilince, ne Fenerbahçe geçen pazar Trabzonspor ile berabere kalınca bu kadar çok üzülen adam görmemiştim. Metrobüste, stadyumda, trende.. Hasret giderek büyüyor. Yazacak hiçbir şey yok. Karşıyaka taraftarı geçen sene "o gece bu sene", bu sene ise "bu takım bu sene süper lig'e çıkacak" diyordu. Mottolar eskiyor, değişiyor, zihniyet ise hep aynı kalıyor.

Bu maç sayesinde, aylar sonra yıkılacak olan Ali Sami Yen'in her yerinde maç izlemiş oldum. Stad yıkılınca gözüm arkada kalamayacak. Kimi kandırıyorum, kalacak tabi.

Perşembe, Mayıs 20

İstanbul Düştü


2009-2010 sezonu İstanbul'un en kötü sezonlarından biri olarak tarihe geçiyor. İstanbul şehri 26 sene sonra Süper Lig şampiyonluğunu kaptırmakla kalmadı, 8 tane takımı da profesyonel liglerde küme düşen 31 takımın arasına katıldı. Güngören Belediyespor ise İstanbul'un bu sezon şampiyonluk kazanan tek takımı oldu. Gerçi onlar da, Yükselme Grubu'nu Akhisar'ın arkasından 2.sırada noktalayabildi.

İstanbul'un düşen 8 takımına baktığımızda, iki ezeli rakip semt Kartal Belediyespor ve Maltepespor'u görüyoruz. Küçükköyspor, Alibeyköyspor, Tepecikspor gibi takımların yanında, Zeytinburnu ve Beykozspor gibi tarihinde Süper Lig görmüş semt takımları da küme düşme üzüntüsü yaşadı. İstanbul Erkek Lisesi'nin sahipsiz takımı İstanbulspor da küme düşenler kervanına katıldı.

İzmir ise Bucaspor sayesinde Süper Lig'e çıkma sevinci yaşasa da, İzmirspor'un küme düşmesiyle burukluk yaşadı. Ege'nin iki şehri ise 2 takımıyla birden küme düştü. Denizli'de Denizlispor ve Denizli Belediyespor, Muğla'da ise Muğlaspor ve Marmaris Belediyespor küme düşen takımlar oldu.

Ege'de yaşananın benzeri Güneydoğu Anadolu'da da yaşandı. Diyarbakır'ın iki takımı Diyarbakırspor ve Diski küme düşerek bir alt lige düştüler.

Ankara'nın küçük kardeşleri Ankaraspor ve Hacettepe de başkente 2 takımla düşmenin üzüntüsünü yaşattı.

Bu takımlar dışında; Şanlıurfa Belediyespor, Bulancakspor, Bafraspor, Sürmenespor, Düzcespor, Çerkezköyspor, Dardanelspor, Kocaelispor, Yalovaspor, Erzurumspor, Kırşehirspor, Karsspor, Malatyaspor, Kahramanmaraşspor düşen diğer takımlar oldu.

İki takımı küme düşen şehirler çok ama iki takımı birden bir üst lige yükselen -şimdilik- tek bir şehir var. Balıkesir şehrinin iki takımı, Balıkesirspor ve Bandrımaspor kolkola TFF 2.Lig'e yükseldi.

Fotoğraf, bu sezon küme düşen Beykozspor'un 2 sene önce yaşadığı şampiyonluk kutlamalarından.

Çarşamba, Mayıs 19

Tour De France



8 Numara'dan Aziz Yıldırım'a


"Topun canı vardır, isterse girer kaleye."

Copa del Rey 2010


Real Madrid Madrid'deki Şampiyonlar Ligi finalinde yok, Barcelona ise 40 yıl sonra kendi şehrinde oynanacak olan kupa finalinde yok. Nou Camp'a gelen takım, bu sezon İspanya'nın Avrupa Kupası kazanan tek takımı A.Madrid. Rakibi ise Sevilla.

İspanya'da finale ev sahipliği yapan yerler bizdeki gibi, belirsiz. Ne Almanya gibi Berlin klasiği, ne İngiltere gibi Wembley efsanesi var. Barcelona finale şehir olarak en son 2004'te ev sahipliği yapmıştı. Madrid'in Real'i rakibi Zaragoza'ya uzatmalarda Luciano Galletti'nin attığı golle yenilmişti.

Nou Camp'da oynanan son final için ise 40 sene öncesine gitmemiz gerekiyor. Barcelona'nın stadında kupayı kaldıran Real Madrid oluyordu. Valencia'yı 3-1 yenerek şampiyonluğa ulaşmış Real.

A.Madrid'in kupa hasreti 15 seneye yaklaşıyor. 1996 yılındaki finalde , Zaragoza'nın La Romareda Stadı'nda Barcelona'yı Pantiç'in uzatmadaki golüyle 1-0 yenen A.Madrid, o günden sonra 2 kere final oynasa da (1999 ve 2000) kupaya uzanamadı. A.Madrid 17 kere final oynadı, 9 kere şampiyon oldu, 8 kere finalde kaybetti.

Sevilla ise kupaya en son 2007 yılında Madrid'de ulaştı. 59 sene aradan sonra kazanılan finalde rakip Getafe'ydi. Kanoute'nin golü kupayı Endülüs topraklarına getirdi.

Sevilla bugüne kadar 4 kez kupaya ulaştı, 2 kere finalde kaybetti. Oynadığı 6 finalini 5'ini Madrid'de oynaması pek büyük bir tesadüf değil. Çünkü finallere ev sahipliği yapma rekoru Madrid şehrinde. Sevilla Madrid dışındaki tek finalini tıpkı bu akşam oynayacağı gibi Barcelona'da oynadı, rakibi Racing Ferrol'u 6-2 mağlup ederek final tarihinin en gollü maçını oynadı.

Kupayı en çok kazanan takım Barcelona. Katalan takımı 25 kez kuapaya ulaştı ama en çok finali Bask takımı A.Bilbao oynadı. 23 kupa alan A.Bilbao 36 kez final oynadı. İki takım en son geçen sene finalde karşılaşmış, dünyadaki tüm kupaları süpüren Barcelona, Bilbao'ya da kupa kazanma fırsatı vermemişti.

Kupayı 10'dan fazla kazanan bir diğer takım da Real Madrid. Real, 17 kez kupa kazandı ama 19 finalden de eli boş döndü. Real Madrid, 1993'ten beri kupayı kazanamıyor ve o günden beri finale sadece 1 kere yükselebildi.

A.Madrid bu akşam kupayı kazanırsa kupa sayısı çift basamaklı sayılara ulaşacak 4.takım olacak.

Kupa sahibini 5 kez penaltılarda, 3 kez uzatmalarda buldu. 108 senelik kupa tarihi için oldukça az bir rakam.

Yüzyılın Kaybedeni


"Denizlispor maçıyla Trabzonspor mücadelesi arasındaki en büyük fark, bu kez evimizde oynayacak olmamız. Denizlispor örnek değil. O maçta farklı durumlar vardı. Havada farklı bir şey vardı. Üst üste 2 kez şampiyon olmuştuk ve üçüncüsünü elde edecektik. Denizli'de olan şeyin, bir daha yaşanacağını sanmıyorum."

C.Daum 3 Mayıs 2010/Fanatik Gazetesi

Bundan yaklaşık iki hafta önce Daum bunu demişti. Fakat tahmini tutmadı. Denizlispor ile Trabzonspor maçı birbirine o kadar bener hale geldi ki skorları bile aynı. oldu. Bu Daum'un 2000li yıllardaki 3.büyük yıkımı. 2000-2006 ve 2010. Sayı doğrusuna göre devam edersek sırada 2012 var. Kimsenin ömründe bir kere bile yaşamak istemeyeceği birşeyi o 11 senede 3 kere yaşadı.

Oysa bunun tam tersini 1990'larda yaşamıştı. Stuttgart ile sezonun son haftasına 2.girmiş ama şampiyon çıkmıştı. Daum zaten 1990'ların winner hocasıydı, şimdi ise "loser" oldu.

2000 Daum'un kariyerinin tepetaklak olduğu yıldır ve o yıl kokain skandalı ortaya çıkmıştı. Almanya Milli takım rüyaları, 2000'den sonra Unterhaching, Denizlispor ve Trabzonspor kabuslarına dönüştü.

Salı, Mayıs 18

Çanakkale-Anfield-Esenboğa-Valencia


Başlıktaki 3 yerin Mehmet Topal için önemini herkes biliyor. Dördüncüsü bizim için özel , biraz da utanılacak bir gündü.

2007
yılında Ankaragücü ile Ankara'da bir maç yapmıştık ve 2-1 kazanarak İstanbul'a dönüyorduk. Sabiha Gökçen'e hareket edecek uçağımızı beklerken Galatasaraylı futbolcular da havaalanına geldi. Onların uçağı Yeşilköy'e iniyordu. O boşluktan doğan fırsatı değerlendirip futbolcularla fotoğraf çektirdik. O yıllarda çok farklı duygular beslediğimiz Hakan Şükür'den, o günkü maçı 2-1 kazandıran Necati'ye, Hasan Şaş'a kadar. Ümit Karan, Sabri bir tarafta, Song, İliç diğer yanda. Fotoğraf çekimi sona ererken bir tarafta sırtını duvara dayamış sessiz sakin bekleyen Mehmet Topal gözümüze çarptı. Onla da fotoğraf çektirelim diye düşünürken ismini vermek istemediğim bir arkadaşım, "3 ay sonra Anadolu'ya geri döner boşver" dedi. Biz İstanbul'a geri dönerken, Topal 3 sene sonra bu sefer İspanya'ya uçtu. Yine yalnız gitmesi Mehmet Topal'ın güzel karakterinin eseri midir acaba?

Mehmet, Çanakkale'den İstanbul'a geldiği gün İnomoto da sözleşme imzalıyordu. Dünyaca ünlü Japon futbolcudan 4 kat daha fazla para ödenmişti Mehmet'e. Çanakkale'den istanbul'a otobüsle gelişi dilden dile dolaşan başarı hikayesinin satırları arasında yerini aldı. Zirve noktası İstanbul ve milli takım olabilirdi ama o artık daha yukarıya tırmanıyor.

Çanakkale'den geldikten sonra daha İstanbul'u tanımdan Liverpool yolunu tuttu. Anfiled'da 45 dakika oynayıp kötü bir başlangıç yapsa da o şimdi Valencia topçusu, bir La Liga yıldızı. O günden bugüne çok şey değişti. Topal, şampiyon Galatasaray kadrosunda adı yazan biri oldu, Euro 2008'de milli takım formasını gördü.

Yalan yok buradan çok eleştirdim. Özellikle bu sene gerek sistemin zorluğu gerek takımın uyumsuzluğu nedeniyle bekleneni veremedi. Önemli mi? Öz abim, kardeşim gitmiş kadar sevindim. Bunun tek sebebi onun temiz karakteri.

3-4 sene içinde sevdiğimiz futbolcu tipi çok değişti. Ümit Karan ile Necati ile fotoğraf çektirmek yerine Hakan Balta'nın, Mehmet Topal'ın, Mustafa Sarp'ın başarılı olmasını diliyorum artık. Güzel adamların, güzel hikayeler yazmasını istiyorum.

Esenboğa'da şımarık taraftar edasıyla sırt çevirdiğimiz adam şimdi aynı pozu veriyor. Bu sefer önünde fotoğraf çektirmek isteyen İspanyol gazeteciler var. Mehmet Euro 2008'de milli takımda 11 oynarken İspanya kupaya uzanıyordu. O İspanya'nın bir futbol şehri şimdi bu adamı konuşuyor, ona umut bağlıyor. Çanakkale' den nasıl geldiğini bildiğimiz, şampiyon takıma nasıl katkı yaptığını gördüğümüz, kızsak da sinirlensek de beraber büyüdüğümüz, birbirimizle bugüne kadar hiç konuşmasak da çok şey paylaştığımız bir adamı yolcu ediyoruz.

Yıllar önce Metin Oktay'ı Palermo'ya yollayan Baba Gündüz, İtalya'ya bir mektup yazar ve "ona iyi bakın" der. Aynısını Mehmet için istemeyen, dilemeyen var mıdır?

İlgi ne kadar üzerinde olsa da, mütevaziliği ve yalnızlığı her halinden belli olan, süper star olmayan ama süper bir insan olan Mehmet artık Valencia topçusu. İşin güzel kısmınlarından biri o adamın kariyerine bakan insanların "Galatasaray" yazısını görecek olmaları.

Buradan kulüp politikasına bir geçiş yapalım. İki sene evvel, Topal ve Arda için Avrupa'da kupa kazanmadan gitmeyecekler diyen başkanımız artık yavaş yavaş bu futbolcuları elden çıkarıyor. Umarım devamı gelir. Barcelona'dan önce bir Porto olmak, bu kulübün 1.hedefi olmalı. Porto gibi Avrupa liglerine futbolcu ihraç edebilirsek, önemli bir aşamayı başarmış olacağız. Bu nedenle hem Mehmet Topal gibi futbolcuları yavaş yavaş ve sistemli bir şekilde ihraç etmeli hem de onların başarılı olmasını beklemeliyiz.

Mehmet Topal'ın Galatasaray'a gelişi ve geçirdiği günler pek benzemese de gidişi Tugay'ı andırıyor biraz. İki orta sahanın ortasında oynayan futbolcu da çok fazla tribün uğultusu duyarak Avrupa'ya açıldı. İnşallah Topal da Tugay gibi bir kariyerden sonra Florya'ya döner.

Konyaspor 3-1 Adanaspor


Süper Lig'e yükselecek son takım İstanbul'da belli olacak. Dün adını koyamadığımız maçlar başladı. Kimi Yükselme Grubu diyor kimi Play-Off. Ne olduğu belli değil. Zaten Olimpiyat Stadı'nda maç oynanması heyecanı ve ilgiyi azaltıyor. Bir hafta sonunu bayrama çeviren coşkulu ve kalabalık Play-Off organizasyonları yerini hafta içinde az kişi önünde oynanan maçlara bıraktı.

Ali Sami Yen Stadı yine de diğer stadyuma göre daha iyi bir ortama sahipti. İstanbul'da bir İzmir derbisi izlemek güzel olurdu amaTFF maçı Edirne'ye verdiği için Ali Sami Yen'in yolunu tuttuk. Bu hamlemizin mükafatını 4 gol izleyerek gördük.

Adanaspor ile Konyaspor arasında oynanacak maçta gol görmek bir mucize aslında. İki takımın da en önemli artıları savunmalarıydı. İki takım da normal sezonu 42 golle tamamladılar ve ilk 6 sırada yer alan takımlar arasında en az gol atan takım ünvanını paylaştılar. Adanaspor şampiyon Karabükspor'da sadece 2 gol fazla yiyerek ligin en az gol yiyen 2.takımı oldu. Konyaspor ise Ziya Doğan geldikten sonra az gol yemeye başlamıştı. Son hafta Altay ile oynanan formalite maçını saymazsak son 6 maçın 4'ünü gol yemeden tamamlamıştı. İki takım arasında lig maçları da 0-0 sona ermişti.

Maçın ilk yarısı da golsüz sona erince, beklentilerimizin gerçekleşeceğini öngördüm. İlk yarıda Adanaspor'un daha baskılı oynadığını düşünüyordum ve ikinci yarıda bir gol gelirse bunun turuncu-beyazlı ekip tarafından geleceğini tahmin ediyordum. Golcü futbolcu Emre Aktaş'ın yedek oturmasına rağmen.

Fakat ikinci yarıda Konyaspor golleri bulan ekip oldu. İki duran topla, iki kafa golüyle skoru 2-0'a taşıdı. Stoper Görkem, savunmacı orta saha Ufukhan golleri atan isimlerdi.

İki gol arasında geçen sürede tempo maç ortalamasının üzerine çıktı. Bu dakikada Adanaspor golü bulsa herşey daha farklı olabilirdi. Gole de çok yaklaştılar ve İlyas'ın bir şutu direkten döndü. Fakat 2.golü kalelerinde daha erken de görebilirlerdi, keza Eser'in de bir topu bu süre içinde direkten döndü.

Kemal Kılıç'ın oyuna Okan Salmaz'ı almaya çalıştığı dakikalarda Konyaspor 2.golü buldu ve Adanaspor'un şaşkın oynadığı dakikalar başladı. Oyuna giren Okan'ın (kendisi 1992 doğumlu bir kanat oyuncusu, Galatasaray yönetiminin onu izlemek için stadyuma geldiği söyleniyor) etkili futbolu ise sadece 10 dakika sürdü. Okan sakatlanıp çıkınca Adanaspor hızlı oynayamadı. Emre Aktaş'ın nerdeyse boş kaleye atamadığı bir top oyunun kaderini şekillendirdi.

82.dakikada Talha'nın attığı gol (kendisi devre arasında Lüleburgazspor'dan geldi, 22 yaşında, ufak ufak formayı kapmaya çalışıyor) Adanaspor'a umut aşıladı. Adanaspor, bu sezon bir çok maçı geriden gelerek kazandı. Hatta gerek Bank Asya 1.Lig'e çıkışları, gerekse bu sezon ikincilik için Bucaspor ile çekişmeleri hep geriden gelerek gerçekleşti. O nedenle Adanaspor oyun olarak olmasa da ruh olarak maçı bırakmadı. Fakat golü bulan yine Konyaspor oldu. Eser Yağmur maçın en güzel golünü son dakikada atarak son sahnede kadraja giren isim oldu.

Maç 3-1 bitti ama en önemlisi İzmir derbisi berabere sonuçlandı. Konyaspor 3 puandan daha fazlasını kazandı. Perşembe günü Ali Sami Yen Stadı'nda oynanacak olan Konyaspor-Karşıyaka maçı 4 takımın kaderini tayin edecek. Karşıyaka Konyaspor'u engellerse diğer 3 takım pazar günü final maçı oynayacak. Fakat tersi bir durum pazar gününü formalite haline getirir.

Konyaspor'un gollerini atan futbolcuların, Galatasaray, Trabzonspor ve Beşiktaş'ta oynamış olmaları iki takım arasındaki farkın göstergesi. Adanaspor'da oynayan futbolcular genelde çok genç ve İstanbul görmemiş isimler. Bunun tek istisnası İlyas Kahraman. İlyas'ı tekrardan Sami Yen'de görmek hoş bir hikaye nedenidir aslında.

Bir paragraf da Ziya Doğan için. Aslında Konyaspor Süper Lig'e çıkarsa onu yazmak lazım. Futbol tarzını beğenmesek de başarılı olduğu bir gerçek. Mourinho İnter ile Nou Camp da ne yapıyorsa, Ziya Doğan onun bir seviye altını yıllardır Anadolu'da yapıyor. Diyarbakırspor'da çok stresli bir sezon geçirip yollar ayrılsa bile dinlenmeyi düşünmeyip hemen Konyaspor'un başına geçmesi ayrı bir alkış nedeni.

Bülent Yıldırım'ın maçı çok sık kesmesi rahatsızlık vericiydi.

Tribünlere gelelim. Daha önceki Play-Off'lar kadar bir doluluk yoktu. Boşluklar vardı. Skor avantajı ile beraber Konyaspor taraftarı ağırlığını koydu. Konyasporlular'ın çok fazla küfür ettiğini söylemek lazım. Küfüre karşı bir adam değilim ama edilen küfürler sebepsiz ve gereksizdi. Konyaspor tribününden yükselen tezahüratların hemen hemen hepsinin İstanbul tezahüratı olduğunu dile getirmek lazım. Adanaspor tribünü ise Ziya Doğan'a ve Konyaspor yedek kulübesine birkaç şey fırltmak dışında kendilerini fazla hatırlatmadılar.

Maçı yıllarca her köşesinden maç izlediğim Ali Sami Yen Stadı'nın basın tribününden izledim. Sanırım stadın en kötü yeri. Tribünleri göremiyorum. Benim gibi stada girer girmez tribünlere bakan biri için büyük bir eksiklik. Kapalı Üst'ten maça daha hakim oluyordum. Fakat ne olursa olsun Ali Sami Yen'de olmak bambaşka bir his. Ara ara duygusallaştım ki sanırım o dozerler stada girişince daha da artacak o his.

Pazartesi, Mayıs 17

TBL Final Serisi


20.05.2010 Perşembe
20:00 Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker (Darüşşafaka Ayhan Şahenk Spor Salonu)

22.05.2010 Cumartesi
18:00 Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker (Darüşşafaka Ayhan Şahenk Spor Salonu)

25.05.2010 Salı
20:00 Fenerbahçe Ülker - Efes Pilsen (Abdi İpekçi Spor Salonu)

27.05.2010 Perşembe
20:00 Fenerbahçe Ülker - Efes Pilsen (Abdi İpekçi Spor Salonu)

30.05.2010 Pazar
18:00 Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker (Darüşşafaka Ayhan Şahenk Spor Salonu)

02.06.2010 Çarşamba
20:00 Fenerbahçe Ülker - Efes Pilsen (Abdi İpekçi Spor Salonu)

Şampiyon


Şampiyon Bursaspor'u tebrik etmekten başka birşey yapamayız. Tabi her şampiyon olanı hafif kıskanıyoruz. Darısı başımıza.

Bakalım futbol devrimi gerçekleşecek mi? Güzel hikayeler yazıldı Bursa şehrinde, onları da yaz sezonunda yazarız..

Ağlama Baroni


Fenerbahçeli bir çok arkadaşım için üzüldüm. Fakat birçok Fenerbahçeli sayesinde sevindim. 1 haftadır ve özellikle dün şampiyon olmadan kutlamaya başlayanlar, Galatasaray'a küfürden ağzı burnu yamulanlar, "şaka yaptık ibneler" tezahüratı yapanlar, "1e karşı 17" diye sayıklayanlar, televizyonlardan, gazetelerden, bloglardan, forumlardan şampiyonluk duyurları yapanlar, ağlayarak gol sevinci yapanlar, kıçıyla top tutanlar yüzünden, yani hatırı sayılır bir çoğunluk yüzünden, Fenerbahçe'nin şampiyon olmasını, onların sevinmesini istemezdim. Olmadılar, sevindim.

Fenerbahçe bir spor kulbüdür. Ona karşı bir düşmanlık beslemek mümkün olamaz. Arkadaşlarımın tuttuğu takımdır. O arkadaşlarımı da severim. Ama bazı Fenerbahçeliler'i sevemiyoruz. Onların üzülmesini istiyoruz. Bir anlık ah almak böyle şeylere mal oluyor.

Mesela biz nasıl Nonda'yı gönderip onun ahını aldıysak, 1 hafta boyunca ah alanlar şampiyonluğa neden olmuştur. Buna inanmıyor olabilirsiniz ama bana göre etkilidir.

Fenerbahçe değil, Fenerbahçeliler 2006'dan ders çıkarmamışlar. Arkadaşlarım için, gerçekten Fenerbahçe'yi çok seven, benim Galatasaraylılığım gibi Fenerbahçeliliği yaşayanlar için üzüldüm. Futbolun 90 dakika, sezonun 34 hafta olduğunu bilmeden takım tutmak, top oynamak, Facebook'ta ileti yazmak veya rakip takımı tutan arkadaşına telefon açmak çok şeylere neden olabiliyor.

Cuma, Mayıs 14

Keçi


Cardiff - Leicester maçını Cardiff 3-2 kaybetti ama finale yükseldi. Finalde Blackpool ile karşılaşacak. Kazanan Premier Lig'e yükselecek. Bence Cardiff çıkamayacak. Çünkü sahaya keçi indirildi. Sahaya hayvan indirmek o takıma uğursuz gelir.

14 Mayıs

Takıma teşekkür etmek için stada gidenler, akşam eve şampiyon döndüler.

4 sene önceyi hatırlatıp nostalji yapmak değil amacım. Ne gündü falan demiyorum. Ama hakikaten ne gündü. O ayrı.

Üzerinden 4 sene geçti. 4 koca sene. Üniversitenin üçüncü sınıfındaydım. Futbol dışında, Galatasaray dışında da bir hayat olduğunu savunan arkadaşlarıma inat kafayı sıyırmış bir şekilde bir sezonu yaşıyordum. Sonu da güzel bitti. En sonu daha da unutulmazdı.

4 sene geçti aradan. Üniversite biteli 3 sene, askerlik biteli 2 sene oldu. Çok şey değişti. Ama o günü yaşamasam o seneleri yaşamasam sanırım bugün karşılaştığim ve karşılaşacağım zorluklarla bu kadar kolay başedemezdim.

O sezon normal bir üniversite öğrencisi gibi yaşasaydım dışarıdan bakılınca "kırık, sıyırmış" olarak gözükmezdim. Fakat pişman değilim. O yılın bana kakısı oldukça fazla.

Klasik futbol geyikleri işte. Hayat futbola fena halde benziyor lafları. Hiçbir zaman pes etme. Her zaman umudunu koru. En olmadık anda bir tane Mustafa Keçeli çıkar kaybeden olmaktan sıyrılırsın. Yeter ki son ana kadar mücadele et, pes etme. Her zaman Hasan Kabze'yi hatırlatan birşeyler olsun.

O sezon son dakikada çok gol attık. Çok gittik geldik. An an yaşadığım tek şampiyonluk. Sonu şampiyonluk. Mutlu son. 17 Mayıs da güzeldir ama ben daha 15 yaşındaydım. Ve televizyondan yaşadığım bir sezondu. 2006 benim hayata bakış açımı değiştiren bir senedir. Ve bugün o sezonun en anlamı gününün yıldönümü.

İşte o nedenle birçok sıkıntı yaşarken gerekli motivasyonu bu sezonu hatırlayarak sağlıyorum. Kimi şarkı dinler, kimi tatile çıkar. Bizim olayımız da bu.

O sezon her gol atılınca Lig Tv ekranında çıkan "İyiler Mutlaka Kazanır" yazısı, Hasan Şaş'ın oğlu Yusuf Deniz, İnönü'de bize "Zalad gelsin" diyenler, içeride dışarda her maça beraber gittiğim 4-5 arkadaşım, 4-0'dan sonra hindi getirenler ve daha fazlası.. Hepsi hayata karşı daha güçlü olmamı sağladı. Hepsine teşekkürler. Galatasaray karnımı doyurmadı ama daha fazlasını yaptı sanki.

Önemli olan, her zaman ayağa kalkabilmek. Allah'ın dediği olur, sen yeterki ayağa kalk.

Perşembe, Mayıs 13

Beşiktaş 88 - Efes Pilsen 96


Bundan 4 sene önce Akatlar'a ilk defa gittiğimde yine bir Play-Off yarı finalinde Efes Pilsen ile karşılaşıyordu Beşiktaş. Biletlerin gişede 10 lira, karaborsada 20 lira olduğu bir maçtı. Dün ise 3 lira vererek girdik. 4 sene önce kazanan Beşiktaş dün akşam kaybetti. Bu paragrafı Beşiktaş yönetimi ile Beşiktaşlıyım diyen ama Beşiktaş'a bir Acıbadem veya Ülker olmayan iş adamları üzerine alsın. Hatta bu kesimin Galatasaray versiyonu da okuyabilir, üzerine kafa patlatabilir.

Tekrar 2006'ya hatta biraz öncesine dönelim. Bu sefer iki takım finalde karşılaşmıştı. Sanırım yanlış hatırlamıyorsam Beşiktaş'ın 30 sene sonra finale yükseldiği, 3 büyük takımın tribünlerinde sezon öncesinde "Bu sene Ülker-Efes finali oynanmayacak"pankartlarının açıldığı sezon. İşte o zaman Efes Pilsen, Türk basketbolunun en sevilen kulübü, Abdi İpekçi'de oynayacağı bir maçta Beşiktaş taraftarına az sayıda bilet satmış ve o biletleri de fahiş fiyatlardan piyasaya sürmüştü. Kendisinden kat kat az bütçeye sahip olan takım, rakip takımının tek kozundan, taraftarından korkmuş, yıllardır yaşama şansı vermediği kulüplere bir darbe daha vurmaya çalışmıştı. Kazandığı onca kupanın yanına bir tane daha eklemek için, insanların sevgisini kaybetmeyi göze aldı.

Bizden önceki kuşak basketbol sevgisini "Beyaz Gölge" ve "Spor Sergi Sarayı"na borçluysa, biz de Efes Pilsen'e ve Naumoski'ye borçluyuzdur muhakkak.Türkiye'de basketbol oynanandığını o takım sayesinde farkettik ve mesela şahsen ben bu ay Caferağa'da, Akatlar'da, İpekçi'de basketbol maçları izlemişsem, bunun ilk sebebi tuttuğum takımdan önce Efes Pilsen'dir.

Fakat ne olduysa 2000'den sonra oldu. Belki bir takım taraftarı olduğumuz için artık "holigan" zihniyetiyle bakıyoruz. Ama belki de Efes Pilsen'de bir zihniyet değişimi vardı.

Efes Pilsen kapatılacak mı? diye tartışılırken oynanandı dün Efes Pilsen - Beşiktaş maçı. Saha içindeki birçok şeye baktıktan sonra ise tüm o çocukluk masumiyetimi hatırlayıp "Efes Pilsen kapatılmasın" diyemiyorum. Belki böyle bir yasayla kapatılması adil değil ama diyemiyorum işte.

Türk basketbolunun ve belki de Türk sporunun en sevilen ismiydi Efes Pilsen. Ama Efes Pilsen insanların kalbinde yer edinmeyi Türk basketbolunda "tekel" olmaya tercih etti. Tekel'den biralarını aldığımız Efes'in tekel olmaya çalışması bizi daha çok alkole yönlendirdi. iSevdiğimizden, ilk göz ağrımızdan kazık yedik. Biraya da böyle başlamaz mı insan?

Bu maça gelelim ve biraz basketbol konuşalım. Beşiktaş 4 dakikada 16-0 geriye düştü. Efes müthüş bir başlangıç yaptı ve ben bu anda "maç bitti" dedim. Öyle olmadı. Beşiktaşlı basketbolcular başta Engin Atsür ve Brad Newley olmak üzer harika bir geri dönüşe imza attılar. Periyotu 5 sayı geride kapatıp, devreyi önde noktaladılar.

Geçen serinin (Telekom) Akatlar'daki maçında Brad Newley hakkında yazdığım övgü dolu cümleleri yine kullanıyorum farz edin. Buna bir de Engin'i ekleyelim. Yıllardır (bu sene hariç) tuttuğum takım Galatasaray'ın kaotik basketbolu ile haşır neşir olduğumdan maçı ve takımını yöneten bir oyun kurucuya hasrettim. Dün Engin farklı bir basketbolun varlığını hatırlattı. Sanırım serbest atışlar dahil sadece 2 şutunda isabet sağlayamadı ve 23 sayıyla maçın en skoreri oldu. Bu bir yana 10 tane birbirinden güzel asist yaptı ki sayılardan daha şık ve daha yerindeydi. Newley de Engin'e 19 sayıyla eşlik edince Beşiktaş maça ortak oldu.

3.periyot hakemlerimizin olaya el koyduğu anlardı. İşte budur bizi Efes Pilsen'den soğutan. nedenlerden biri. Belki Anadolu takımı tutanların futbolda bizim takımlarımız, 3 büyükler için sarfettikleri cümleler bunlar. Belki diyecekler ki "siz yaparken iyidi". Başka zaman aradaki farkı daha detaylı açıklarım.

Yine de hakemlerin kararlarına rağmen; Burak Bıyıktay, son periyotta Perry'i oyuna daha fazla dahil etse, Muratcan son hücumdaki üçlüğü kaçırmasa, Cevher gibi biri sadece 1 sayıda kalmasa, dün Beşiktaş Efes Pilsen'i yenecekti. Yani kısacası Beşiktaş kendi çabasıyla getirdiği maçı kendi hatalarıyla verdi. Bir de sezonun hayal kırıklığı Rakoceviç'in Beşiktaş'a 17 sayı atması var.

Büyük bir ihtimalle Efes Pilsen'in finaldeki rakibi Fenerbahçe olacak. Takım tutmayan biri olsaydım, sadece sporsever olsaydım Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu isterdim. Bu bile Efes Pilsen'in bizi kendisinden ne kadar soğuttuğunun işaretidir. Yine de tahmin ediyorum ki çubuklunun karşısındaki takımı kendimize daha yakın hissedeceğiz. Derbinin doğası. Ama şunu da eklemek lazım; Fenerbahçe şampiyon olursa ne kadar sevinirsem, Efes Pilsen kapanınca da o kadar üzülürüm. Yani hiç.