Cuma, Mayıs 30

Kale Gibi Golcü



Tamam Rickie Lambert'in olayı biraz daha duygusal, milli takıma kadar yükseliyor. Ama Levent Kale'nin de ondan aşağı bir tarafı yok. Üstelik bu sezon 15 gol atarak, takımın en önemli adamı oldu. Alanya maçlarında sahada olsaydı belki hikaye daha güzel olurdu.

Rickie Lambert da Liverpool ile 15 gol atsın, sonra bir daha konuşalım...

Perşembe, Mayıs 29

Kentler Düşecek





Siyah bulut çökecek
Şafak ahmer
Parlak soylu kentler düşecek
Tat vermez olacak
Kan revan ve katmer katmer çözülecek âlem-i makber
Rençberler, işçiler, gettolar
Ve tam yerinde serseriler
Zibidiler
Mülksüzler
Alem elinde
Yürür sokaklarında
Sökük kaldırım taşları
Alt üst olmuş sıfatını tanımlar telaşları
Genç yaşları
Külleri savuran anka kuşları
Efendilerin artık ödenmeyecek bâcları
Kanat çırpışları imler başlangıçları
Göğe yükselmeseler de
Dikenlidir taçları..

Çarşamba, Mayıs 28

Yetmedi



Atletico'ya 3 gol atan kadro, Hatayspor'a da 3 gol attı.... Ama yetmedi..

Son 10 dakikada 3 gol atınca, maçın başında yenilen gol Göztepe'yi finalden etti. Bir sene daha bekleyecekler. Üzüldüm gerçekten. Keşke bir Göztepe - Ankaragücü final izleseydik.

Bu arada deplasman golü kuralına çok da karşı değilim. Deplasmanda gol at işte. Güzel kural. Gol futbolun meyvesi. Gol at. Gol atmayı teşvik et. Herkes böyle durumlarda uzatmaya gidilsin diyor ama ben ikili eşleşmelerde ikinci maçı evinde oynayan takımın, deplasman golü kuralıyla turlayan bir takıma göre daha fazla haksızlık sağladığını düşünüyorum. Neyse, Göztepe tribününün emekçilerine yazık oldu.

2.Lig acı verici duruyor ama dışarıdan bakınca da özeniyorum. Buradaki heyecan çok değişik, çok farklı... 

Alanyaspor - Hatayspor maçında da sebepsiz yere gönlüm Alanyaspor'da. Hatayspor geçen sene de final kaybetmişti. Finalin yerine göre, belki 31 Mayıs günü gideriz, belli olmaz...

Salı, Mayıs 27

Duran Top Organizasyonu



Hamza Hocam durduracak, Fatih Hocam vuracak...

Günah



Günahın içinden geçmen gerekiyorsa geç. İçinden geçerken girmek zorunda değilsin, etrafından dolanabilirsin ama yapmak istediğinden geri durursan hiçbir şey yapmamış olursun. Günahla irtibatı kesersek geride kalan alan boş, fazla güvenli ve hayattan kopuk bir alandır.

Onur Ünlü, İtirazım Var ile ilgili verdiği röportajda böyle diyor. İtirazım Var'ı da izledim; analizimizi yaparız bir iki gün sonra...

Röportaj filmden daha iyi; "İnsanlar bir zahmet inandıkları kitabı okusunlar"; güzel ama eksik ifade, olsun...

Pazartesi, Mayıs 26

Kentsel Dönüşüm

video

Kentsel dönüşüm belasını anlatan en iyi klip???

Zaten şu haberi okuyunca daha da kötü oldum.

The Squid and the Whale






Onun yazmis olmasi teknik bir hadise, ben o sozleri yazmis oldugmu hissettim...

Together we stand, divided we fall




Paramparça


Hayatın kötü ve bıktıran bir tarafı vardır ya; işte o tarafı bana en iyi şekilde öğreten iki semt. Biri Beyazıt, diğeri Balat. 

Beyazıt'ta başlıyorum güne. Eski günler. "Nereden nereye" düşüncesi. Daha da eskiye gidiyorum. Lise yıllarına. Kaygılarım ne kadar değişmiş. Fakat aynı kaygıları başkaları taşıyor artık. Yani aslında bu dünyada hiçbir şey değişmemiş, değişmiyor. Herkes sıaryla aynı şeyleri yaşıyor.

Aradan geçen zaman çok uzun da sanki biraz boş mu? Sadece soruyorum, cevaplar umrumda değil. Çok takılmıyorum. Önüme bakıyorum, Balat'a gidiyorum. 

Balat'ta menemencide gazete okuyup çay içeceğim. Güzel bir sabah olacak. Bu sayede geçen sene bir kız için harcadığım tek bir günü ve geleceğim için yalnız bıraktığım 4 senenin acısını çıkarmış olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Son noktayı koymak için güzel bir ritüel, belki de gurur dolu bir ödül. Çay-menemen-gazete..

Depremin bu konuyla alakası yok ama deprem olmasaydı özel üniversitelerdeki hoca-öğrenci ilişkilerine dair bir şeyler yazabilirdim. Deprem oldu konu değişti, hayatım değişti. Eğer deprem olmsaydı daha da kötü olacaktı. Deprem oldu ve sarsıldım.

Ben hayatımda, bu kadar çaresiz kaldığım, bu kadar parçalandığım başka bir gün hatırlamıyorum.  Bazen sağa sola hayat dersi verdiğimizi sanıyorum da, en basit şeylere verecek bile cevabım yok aslında. Adam acaba gerçekten de "Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye" diye sorabilmiş mi? Soramazsın bence, öyle kitlenirsin.

Üç sene önce Beyazıt'ta geçen bir hikayede yine böyle çaresiz kalmıştım. Mütemadiyen böyle oluyor. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, sürekli ne kadar yetersiz kaldığımız ortaya çıkıyor. Çıkmasın işte artık ya. Her geçen zaman biraz daha sallanıyoru. Devrileceğiz artık.

Sevdiklerimize güzel şeyler sunamıyoruz. Onlar üzülüyor. Biz onları üzülürken görüyoruz. Bu edebiyatı yapılan yalnızlık aslında güzel şey. Ama tek başına kalacak kadar da güçlü değiliz. Kısır döngü işte.

"Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum" diyenlerle yaşımıza bakmadan çok dalga geçtik. Haklılık payları varmış. Bu dünyadaki adaletsizlikleri birilerine anlatmak zorunda olmak, hatta onları öğretmek çok acı. Birçok semte girip çıkarak, bu hayatla savaşmayı öğrendiğimizi sanmışız ama hala daha yeteri kadar güçlü olamamışız.

Hissettiklerimi bile adamakıllı yazamadım şuraya... Öyle bir çaresizlik ve şaşkınlık işte. Ama dursun kenarda, bugünü ömrüm boyunca unutmamam lazım. 

Cuma, Mayıs 23

Sen to Chihiro no Kamikakushi



Animasyon olarak bakınca gayet güzel iş. Saygı duydum. Japonlar bu işi biliyor. Konu da fena değil. Ama çok da değişik bir şey yok. İnsanlar nedense çok sevmiş. Sevilmeyecek gibi değil ama çok şaşırtıcı bir güzelliği de yok.

10 üzerinden 7...

Bu sefer de böyle gazete eleştirmeni gibi yazalım...

Perşembe, Mayıs 22

Dünyanın En İyi Falcısı


Galatasaray'ın 2000 yılında kazandığı UEFA Kupası ile ilgili birçok efsane mevcut. Dilden dile aktarılan hikayelerin bir kısmı gerçek. Bazıları ise hayal ürünü. Ama olsun, yalan da olsa güzel öyküler var. Fakat bu sefer anlatacağımız yalan değil. Yalan olmamasına rağmen hakettiği değeri de görmemiş.

Geçen sene, UEFA Kupası dönemi ile ilgili bir araştırma yaptım. O nedenle dönemin gazetelerine baktım. Bilmediğim şey pek yoktu. Okuduğum çoğu olayı hatırlıyorum. Ama beni bir tane olay çok şaşırttı.

Maç günü gazetelerde çıkan bir kutu haber... Şampiyonluğun coşkusuyla olsa gerek, devam eden günlerde unutuluyor. Kimse hatırlamıyor. Ama olağanüstü durumlara inananlar veya ilgi duyanlar için muhteşem bir olay, unutulması büyük skandal.

Popescu, maçtan birkaç gün önce ülkesinde bir falcıya gidiyor. Falcı ona mealen, "Kupayı kazanacaksınız, golü de sen atacaksın" diyor. Popescu savunma oyuncusu olduğu için olsa gerek, haber ve fal pek kimse tarafından itibar görmüyor. Maçın penaltılara kalması da önemli etken. 0-0 biten 120 dakika, devam eden günlerde falın sorgulanmasını engellemiş olabilir.

Sözün özü, Popescu "Hadi oğlum" sesleri eşliğinde topa doğru geldi, vurdu ve Rumen çingene falcı haklı çıktı. Olay bu kadar net.

Çarşamba, Mayıs 21

Match Point



Woody Allen filmlerini sevme ihtimalim hiç yok. Hürriyet Pazar eki okuyan, televizyonda Oylum Talu izleyen, Ertuğrul Özkök okumadan güne başlamayan, evde taze sıkılmış portakl suyunu içtikten sonra Starbucks'a uğrayan, yanlarında Scarlett gibi kadınlar görmek için çabalayan adamların yönetmeni...

Entellektüel birikimleri kitapçıların rafları ve Ömür Gedik'in gazete yazılarına göre şekilleniyor. Kitapları yazın yanlarında taşıyıp şenzlonglarına koyuyorlar, gösterişli, lüks koltuklu sinema salonlarına gittiklerinde check-in yapıyorlar.

Bu kitle analizinin, filmle ne alakası var? Yok. Hatta belki Woody Allen ile de alakası yok. Ama var işte bence. Onlar izliyor bu filmleri. Bayılıyorlar, bitiyorlar. Muhteşem diyorlar. Oysa, sadece Suç ve Ceza göndermeleriyle süslenmiş basit bir film. Bu sayede kültürel birikimlerini öne koyabilecekleri bir fırsat...

Karamazov Kardeşler'i okumayan adamın Show Tv'de Karadağlar izleyip, "Abi hikaye çok iyi" demesini yadırgamam. Adam görmemiş, okumamış, okuduğunu iddia da etmemiş, benzer bir hikayeyle karşılaşınca hoşuna gidiyor.

Fakat en üstte yazdığım grup, riyanın entellektüel ortamdaki görünümü. Dostoyevski'yi yalayıp yuttuk derler, Match Point'i de "Ah işte Rus edebiyatı, Dostoyevski, üstat nasıl görmüş, vallahi bravo" diyerek yorumlarlar. Oysa filmin, okudukları kitabın asıl anlatmak istediğiyle alakası yoktur. Filmin zaten hiçbir şeyle alakası yok.  Ortamlarda "Biz Dostoyevski okuduk" demek için bundan daha iyi fırsat olamaz. Kim bilecek?

Daha fazla da sallardım da üşendim. Neyse ki Scarlett Johansson filme bağladı. O da ilk yarısına kadar. Sonra o da kayboldu. 

En iyi özgün senaryo için aday gösterilmesi de şaka olmalıydı. Hayatımda gördüğüm en özgün olmayan senaryo... Bunlar baya standart hayatların standart filmleri. Bize göre hiç değil.

Çeyrek




Hafta içi, mesai saatinde, 2.Lig play-off çeyrek final maçları.. Göztepe ve Ankaragücü tribünü.. Bu daha çeyreği, finali bekliyoruz...

Salı, Mayıs 20

Süper Final



Sezonun geneline bakınca hikaye muhakkak çok farklı. İki tane devin arasına giren, 16 senedir şampiyon olamayan, kısa bir süre içinde ayağa kalkıp aynı sezonda hem CL finali hem de La Liga şampiyonu olmak olağanüstü bir hikaye demek... Kupalara alışmış bir Galatasaray'ın Süper Lig mücadelesi ile paralellik kurulamaz.

Ama şu son maç, sadece 90 dakika özelinden bakınca tam bir bizim Süper Final gibi değil mi? Ligin son haftası, rakibinin stadına gidiyorsun, beraberlik sana yarıyor, belki de en güvendiğin oyuncu sakatlanıyor (bizde Elmander, onlarda Costa)... Tek fark bunlar bir de gol yiyor. Sonradan da 1-1 oluyor. Sırf o goller nedeniyle bizim zevksiz ve aksiyonsuz Süper Final'den iki kat daha heyacanlıdır. Zaten bizimkinin heyecan ve stresi görebileceğimiz en üst seviyedeydi... Kadıköy'deki maçtan gollü beraberlik falan çıksaydı çok sıkıntılı durumlar oluşabilirdi.

Acaba İspanyollar nasıl izledi bu maçı? İzleyebildi mi? Totem yaptılar mı? Taraftarlık gerçekten dünyanın en saçma şeyi, ne yapıyor yani bu insanlar,  niye yapıyorlar...

Arda da Galatasaray'da oynamadığı Süper Final'i 17 Mayıs günü yaşamış oldu. Fazla oynamadı gerçi ama kenardan yaşadı işte...

Acı Hayat





Bu Soma ile ilgili bir yazı değil.

Böyle olaylardan sonra isyan etme gücüm kalmıyor. İçime kapanıyorum. Popüler tabirle, duyarsızlaşıyorum. Duyarlı olmak güç gerektiriyor. Ben böyle olaylarda güç kaybediyorum. Belki benim başıma gelse daha güçlü olurum ama başkaları yaşayınca ve biz dışardan bakınca eriyip gidiyoruz, zayıflıyoruz. O nedenle sevdiklerime, en yakınımdakilere dönüyorum. En güvende hissedebileceğim yere ve en çok korumak istediğim kişilere...

Bu olay; hayatın getirdiği bütün pisliklerin özeti, aynası... Sistemin, adaletsizliğin.. Yüzde yüz gerçek. Hem de Türkiye'de olunca.. Tam bir Türkiye gerçeği...

Gezi Parkı gibi değil, yolsuzluk gibi değil... Bir kapışma değil, bir son... Çok başka bir şey, çok acı... İçime kapanıyorum, aileme, sevdiklerime dönüyorum. Empati kuruyorum. Pamuk ipliği dedikleri şeyin ne kadar yakında olduğunu görüyorum. Zaten az olan gücüm biraz daha azalıyor.

Gelecek için bir şeyler planlarken, çabalarken, çevrendekileri kollarken, korurken, bir de bakıyorsun ki her şey bitebilir, bitiyor. Bir anda, durduk yere, ansızın... Onlarca gün komada kalan Berkin'de de aynı şeyi hissetmiştim. O benim kardeşim de olabilirdi. Veya 17 yaşındaki ağabeyimin halleri..  Bir gün evden çıkacak ve senden bağımsız gelişen olaylar nedeniyle geri dönmeyecek... Üstelik sen bütün hayatını onun geleceği ve mutluluğu için yaşarken... Gezi Parkı'na yapılacak AVM veya 17 Aralık veya çalınan oylar bunun gibi değil. Bu çok yıldırıcı, çok yorucu, tamamen bitirici. Bu işin sonunda ölüm var. Üstelik bu olayda yüzlerce...

İnsanların öfkesini ve isyanı anlıyorum, hak veriyorum. Fakat aynı duruma giremiyorum. Herkesin tepkisi (veya yası) aynı değil. Benim gibi olanlar da var. Böyle olamıyoruz. Bunun için suçlanmak da varmış. Yeteri kadar isyan etmediğimiz için... Oysa isyan etmek için, tepki göstermek için o kadar çok malzeme var ki,  isyan edenler de bundan nasibini alırdı. Fakat bu kadar gerçek bir acıda, o kadar sanal (sahte demiyorum) davranmam mümkün olamazdı. Sanal dünya dediğin şey zaten çok hızlı ve çok yorucu, oysa bu acıdan sonra zaten yorgunluğun ve tükenmişliğin son noktasındaydım.

Soma kazasından bir gün sonra Ankara'ya gittim. Dünyanın en kötü başkentlerinden birinde, sorumluluğunu üstlendiğim biriyle, çoğu kimsenin yaşamayacağı şeylerin peşinde koştum. Hayatın gerçekleri o kadar farklı ki... Bazı şeyler yazılmıyor, yazılmayınca RT de edilemiyor. Ama inanın, teyitli bilgi; çok farklı hayatlar var...

Neyse abi, olayın aslı, bu olay çok gerçek. Çok farklı. Artık bazı durumlara yabancı kaldığımı hissederken, diğer taraftan da bir öze dönüşü yaşıyorum. Daha mı iyi oluyor bilmiyorum. Yalnızlaşmak zor iş. Neyse ki alışkın olduğumuz konu. Gözlerimizle gördüğümüz ve bize çok yakın olan her acı, bizi ya biraz daha özgürleştirecek ya biraz daha korkutacak. Ya da ikisi birden... Ama ne olursa olsun, sana ait olsun. Senin isyanın, senin öfken, senin nefretin, senin acın... Başkaları yönlendirmeye başladığında çok yoruluyorsun. Sıyrılmak için en iyi yol, geçmişine, geçmişinden gelenlere dönmek belki de...

Bu son cümleden çok emin değilim ama olsun...


Pazar, Mayıs 18

Kamu Malı



-8000 pesetas ne kadardır?
-Euro olarak mı?
-Hayır pesetas olarak...
-8000?
-Hayır, benim için etik olarak çok daha fazla

Çarşamba, Mayıs 14

Yıldırım Etkisi



Sezon başından beri para alamayan, birçok maçta, hatta deplasman otobüsünde bile yönetimi protesto eden Kartalsporlu futbolcular seslerini duyuramadı belki ama normal sezonu play-off'a kalarak bitirdiler. Büyük iş. Şimdi önlerinde 5 maç kaldı. Kazanamasalar da kuşkusuz ligin en başarılı takımı olarak gösterecek herkes.

 Çoğu genç oyunculardan kurulu bu kadro nasıl başarılı oldu? Çünkü onların başında Şaban Yıldırım var. Birçok kimsenin "Sakaryaspor'da canlı yayında kovulduğunu öğrenen hoca" olarak hatırladığı isim.

Ligin son maçından sonra da bunları söylüyor:
Yönetimi bundan sonraki süreçte hiç bir şekilde yanımızda görmek istemiyoruz. Ne antrenman, ne kamp ne de maçlarımıza gelmesinler. Bizler onların eğlencesi değil işimizin efendisiyiz. Kartalspor'a gönül verenler şunu bilsin ki; Biz şampiyonluk istiyor ve olmak için onurumuzla mücadele ediyor ve edeceğiz

Salı, Mayıs 13

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford




Daha önce izlemediğime hayıflanıyorum. Son bir senede oldukça fazla film izledim. En son üniversiteye gittiğim dönemde bu kadar yoğun bir şekilde film izliyordum. İki dönem arası pek yoğun değildi. Zaten bloga da yansımıştır. Haliyle; seyrek geçen dönemde kaçırdığımız çok film olmuş.

Jesse James de bunlardan biriymiş. İşin kötü tarafı, çevremizde sinemayla yatıp kalktığını iddia eden onca kişiden biri bile bahsetmedi. En sonunda yine Zafer'den gelen tavsiyeyle izleyebildik.

Baya iyi... Söyleyecek başka şey yok. Kitaptan sinemaya geçmiş. Filmi izledikten sonra bir kitap daha çıkar.  Altmetinleri, felsefesi inanılmaz...

Üstelik öyle bir zamanda izledim ki... Halı sahada maç yapmışım, gece yarısı olmuş, duş alıp iyice mayışmışım... 160 dakikalık süreyi görünce "Herhalde filmi bitiremeden sızarım" dedim. Hangi ara bittiğini çözemedim. Kısa bile geldi. Daha izliyorduk yani, niye bitti ki?

İnternette hakkında yapılan yorumlara bakıyorum da, çoğunluk sıkılmış, yarıda bırakmış vs... Hadi konu sarmadı diyelim. Film de yavaş ilerliyor. Brad Pitt ve Casey Affleck'in oyunculukları, görüntüler, müzikler de mi çekmedi? Müzikler Nick Cave bu arada. IMDB puanı 7.6'da kalmış. Zaten o siteyi ciddiye almıyorum da ayıp yani.

Brad Pitt zaten sevdiğim bir adam, müthiş oyunculuğuna cümle eklemeye gerek bile görmüyorum. Ama Casey Affleck'in onu gölgede bırakmasına üzüldüm. Adam bilek hakkıyla en iyi yardımcı oyuncu oscar'ı almış. Gerçi bu filmde kim yardımcı oyuncu kim başrol tam emin değilim.

Son dönemde 3 tane western izledim. 3.10 to Yuma, Nick Cave'den The Proposition, bir de bu... Üçü de birbirinden iyiydi. Son 20 senede değişen Western algısı çok hoşuma gidiyor. Artık atlardan atlayan, düelloya giren abiler yok. Artık olay bu ağır abilerin iç dünyalarında yaşadıkları hezeyanlarıyla ilgili. İyi bir ekiple çok iyi iş çıkarmak mümkün oluyor. Gerçi bilmiyorum bu filmlere western demek de doğru olmayabilir. Sadece Vahşi Batı'da geçmesi sınıfını belirlemek için yeterli olmayabilir.

Hayatımın filmlerinden biri olan Rumble Fish ile de ufak bir parallelik kurabildim. Jesse James, Robert Ford'a "Tam olarak ayırt edemedim, bana mı benzemek istiyorsun, yoksa ben mi olmak istiyorsun?" dediğinde birkaç kıvılcım çaktı. Çeteciliğe özenen Robert Ford (Rusty James) ve tüm gücü ve karizmasına rağmen çelişkiler adamı olan Jesse James (Motorcycle Boy)... İki filmin değil ama karakterlerin de sonları benzeşiyor biraz sanki...

İki karakterin de temsil ettiği değerler olduğuna inanıyorum. Ne kadar doğru düşünüyorum bilmiyorum ama o açıdan umut verici film. Jesse James; katil ve soyguncu da olsa zamanın Robin Hood'larından. Fakat Amerika'da kapitalizm doğuyor. Yeni kurallar, yeni adalet anlayışı, yeni sistemler geliyor. Paranın anlamı daha farklı yere oturuyor. Jesse James gibi karizmatik ve tutkulu kahramanların zamanı kayboluyor. Tam bu esnada korkak, sünepe,zayıf, Robert Ford; Jesse James'i arkadan vurarak öldürüyor. Artık yeni sistemin Robert Ford'un dönemi başlayacak.

Filmde başlamıyor. O nedenle umut veriyor. Robert Ford halk tarafından dışlanıyor. Jesse James bir kahraman olarak ölüyor. Adı yaşıyor. Robert Ford ise toplumdan dışlanıyor. Belki bu sembol ve metaforlarla bakınca, halkın gönlünde kalanın daha başka olduğunu düşünebiliriz. Ya da sadece boş bir umut kırıntısı.

Bu son iki paragraf ayrı konu.. Filmden kitap çıkar dedik zaten. İkinci kere  "Baya iyi film" diyerek bitiriyorum.



Pazar, Mayıs 11

SAGS


Seni Annem Gibi Sevdim; Giresunspor tribünlerinde...

En azından yine yeşil-beyaz'a denk geldi..

Bir Zamanlar Anadolu'da






Yalan yok bu kadar iyi film izleyeceğimi tahmin etmiyordum. Nuri Bilge Ceylan'a baya uzağım.. Sevenlerinin oluşturduğu algıyla da adamı biraz Avrupa ekolünden sanıyordum. Ki hala olabilir. Çok fazla Rus etkisi var sanki. Fakat filmin adında "Anadolu" olunca ilgimi çekti. Övgüler de (Cannes değil) gayet yerindeydi.

Baya iyi film. Anadolu'da (ki orası da İç Anadolu değildi) sadece iki seneden biraz az yaşamış biri olarak bile anlayabildiğim bir durum söz konusu. Adamlar (Ceylan ve Kesal) çok iyi bir iş çıkarmışlar. Hayatı durdurarak, zamanı dondurarak bu kadar çok duyguyu yansıtmak çok büyük iş. En basitinden; güzel bir kadının erkek dünyasında nasıl bir hissiyat uyandıracağını; çok büyük kısmı erkeklerden oluşan 137 dakikalık bir filmin tek bir sahnesinde verebiliyor olmak büyük başarı...

Arap Ali'nin monologundan, arkadan geçen trene, komiser Naci'nin "Savcı okumuş" isyanından, ağaçtan düşen elmaya kadar... Adam hakikaten çok iyi yönetmenmiş, daha da ötesi müthiş kareler sunuyor. Filmde hyecanlı bir öykü olmaması daha iyi, gördüğün şeye daha iyi odaklanıyorsun. Belki de o an kendi filmini, kendi senaryonu yazıyorsun. Doktor Cemal'in sabah evlerin arasından yürüdüğü sahne; Anadolu'nun bir yerinde böyle bir sokak var ama sanki senelerce bu filmin bu karesi için muhafaza edilmiş gibi...

Filmin benim için yıldızı Fırat Tanış. Çok sonradan öğrendim ki, bir takım sorunlar nedeniyle filmde kendi sesi kullanılmamış. Oysa sesi de karakterine oldukça uyardı. Buna rağmen filmi izlerken fark edemedim. Adamın bakışları oyunculuk kavramını çok başka yere taşıdı nazarımda. Sesini dinleyecek vakit bulamamışım. Büyük iş çıkarmış. Filme ayrı, emeği geçene ayrı, ona ayrı övgüler benden...

Bu Bana Yetiyor

video


Bir iki sene öncesine kadar, hatta direkt bir sene öncesine kadar baya ağır, hüzünlü, dramatik yazılar yazıyordum. Ben sadece blogu kimse okumuyor zaten diye bol bol cümle kurup kendimi rahatlatıyordum. Derken bir gün, çok sevdiğim bir abim yine böyle bir yazdığım gecenin ertesinde "Neden bu kadar karamsar yazıyorsun" tarzında bir şeyler yazdı MSN'den (o zaman daha msn vardı). Sınırı geçtiğimi orada anladım.

O yüzden gelip burada "Hayatım şöyleydi, böyle oldu" demek istemiyorum artık. Bir ara günlük yazardım, blog tutmaya başlayınca bıraktım. Şimdi buraya da yazmıyorum, oraya da yazmıyorum. Ahmet Kaya dinliyorum çoğu zaman. Bu sayede kendimi arıyorum, soruyorum... Daha mı iyi oldu bilmiyorum. 14 sene önce ölmüş bir adamı dinleyerek hayatıma yön veriyorum. 14 sene önce ölenler, hayatıma yön veriyor. Onları dinleyince, buraya öfkeli yazılar yazmaya gerek kalmıyor.

Ya da belki de bu sene kış yapmadı diye böyle oldu. Kış olmayınca daha sosyal oluyorum. Unutmak, düşünmemek kolay oluyor. Yapacak çok fazla şey olunca unutmak,ötelemek kolay oluyor. Bu sayede yalan da olsa mutlu olduğumu zannediyorum. O nedenle, aylar boyunca o karamsar yazıları yazmaya gerek kalmadı, aklımdan bile geçmedi. Cebimde az buçuk param var, yine bazen evime gece yarısı dönüyorum, cebimde taksi parası kadar para da olmuyor ama en azından minibüs parası her daim oluyor. Güzel şeyler bunlar. Biraz güvene kavuşunca, sert ve ağır düşünmek de imkansız oluyor.

Gerçi her akşam bu kadar pozitif duygularla bitmiyor. Ne de olsa, kaybetmeye alışkın olduğumuz için, bu lale devrinin de sona ereceğini biliyorum. En azından istatistikler onu söylüyor. Bunun korkusu da az buz bir şey değil. Sağlıklı düşünmeyi engelliyor. Zor elde ettiğin şeyi, kolay kaybetmek koyar. Kolay bile olmasa kaybetmek her türlü koyar. Kaybedeceğiz. Kesin bilgi. Barcelona orta sahasından top kapan La Liga takımıyız. O güç bela kazandığımız topu illa kaybedeceğiz. O yüzden de savunmadan çıkmaya, açılmaya; o topla biraz oynamaya, keyif almaya korkuyoruz. Top saklayacağız diye köşe gönderinde, taç çizgisinde falan saklanıyoruz...

Bu kadar metafor da yeter. Al işte, hava biraz soğudu, pis bir yağmur yağdı, işten de geç çıktım, bir de çok değişik (hem zor hem gurur dolu) iki gün yaşadım; hemen bloga yazıyı döşedik. Demek ki bütün mesele havalardaymış.

Kısacası; yağmur yağsa da, gece yarısı eve dönsem de, içim üşüse de; yalandan da olsa mutlu olmak yetiyor. 


Cuma, Mayıs 9

Bir Dünyanın Gözü



100 küsür ülke canlı yayınla bizim semti izliyor.  Turun önceki bölümlerinde doğal güzellikler ön plandaydı da oralar bildiğin Anadolu.. Kasabalar, köyler, koylar, sahiller... Şaşırtıcı tarafı yok. Bizim semt ise metropole bağlı. Şehrin dışında belki ama şehirle iç içe. Kente bağlı ama kentin gövdesinden de kopuk.

100 küsür ülke canlı yayınla izliyor ama aynı zamanda bizim ülkedeki, şehrin diğer tarafındaki adamlar da izliyor. Dikkat çekiyor. Keşke çekmese. "Kaçış bölgeleri"nden başlayan tur, mayıs ayındaki sıcak bir pazar günü "kurtarılmış bölge"de sona eriyor. Herkesin ağzı açık. Atılan her "Anadolu yakası güzel yaaa" tweti, bizim evin kirasında 1 lira artışa neden oluyor. Paylaşılan her fotoğraf, sokakta yıkılmayan nadir binalardan biri olan apartamnımızı tehlikeye sokuyor. Öyle olmasa bile bana öyle geliyor.

Cavendish'in sprint attığı yolda bisiklete binmeyi öğrendim. İlk okula burada gittim, top oynamayı burada öğrendim, kızlarla ilk buralarda gezdim, ailemden kaybettiklerimi buradaki camilerde uğurladım...

Bizimki de böyle bir direniş işte. Semtimizden ayrılmamak için çalışıyoruz. "Eeee güzel yerde oturmanın da bir bedeli vardır" diyenler çıkacaktır. Ulan işte burası güzel olmasaydı keşke. Zaten güzel olmasına neden olan biziz, bizim babalarımız vs. Ama o da bize zarar olarak geri dönüyor...

Keşke buranın eskisi, yerlisi, insanı, burayı bu kadar güzel hale getirip, dikkat çekmeseydi. Bizim kalsa da güzel olmasa... Türk siyasetinin en önemli figürlerinden biri olan Nazmi Bey'in dediği gibi
 
İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası Dünya'nın en güzel yeridir. Ama Dünya'nın en güzel yerini sevmezsen, orası Dünya'nın en güzel yeri değildir...

Şimdiki siyasilerin veya onlarla dirsek bağı olanların gözü bizim semtte, ve diğer semtlerde.. Belediye başkanımız bile bir inşaatçı.. Bir de böyle organizasyonlar falan olunca, 180 ülkenin gözü buraya dönünce iyiyce korkuyorum. Eskiden hoşuma giderdi böyle organizasyonların burada yapılması, ama şimdi baya korkutuyor. Bu sokaklarda ilk top oynadığımızda bizi kovalayan deli Nermin'in (belki de deli değildi) dediği gibi

Gidin kendi evinizin önünde bisiklete binin.

Salı, Mayıs 6

Reis



Bu sezonun özeti budur herhalde.  Neredeyse 30 yaşına gelmiş bir futbolcu, kariyerinin büyük kısmını 2.Lig'de geçiriyor. Balıkesirspor gibi mutevazi bir şehir takımı ile PTT 1.Lig'e yükselmesi apayrı bir başarıyken, yetmiyor bir de aynı takımla bir sezonda Süper Lig'e çıkmayı başarıyor. Ve o sezonu da gol kralı olarak tamamlıyor.

Gerçekten de "Reis bitti demeden bitmez"miş


Pazartesi, Mayıs 5

Paris Texas



Ben, sen gittikten sonra senin için uzun konuşmalar yazdım. Sürekli seninle konuşuyordum. Yalnız olduğum halde aylarca seninle konuşarak, dolaşıp durdum. Şimdi, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Seni sadece hayal ettiğimde daha kolaydı. Bana cevap verdiğini bile hayal ediyordum. Uzun konuşmalar yapıyorduk, sen ve ben. Sanki sen gerçekten oradaydın. Seni dinliyor, seni görüyor, kokluyordum... Sesini duyuyordum... Bazen sesin beni uyandırıyordu. Sanki odada yanımdaymışssın gibi, beni gece yarısı uyandırıyordu... Sonra, yavaş yavaş kayboldu. Artık seni hayal edemiyordum, eskisi gibi yüksek sesle konuşmaya çalışıyordum; ama orada yoktun..! Seni duyamıyordum. Sonra, öylece vazgeçtim... Her şey durdu...Sen, ortadan kayboldun. Şimdi burada çalışıyorum. Sürekli sesini duyuyorum. Her erkekte senin sesin var.

Cumartesi, Mayıs 3

Uğurlama

video


Amatöre düşen takımın son iç saha maçı... Alkışlar ve tezahüratlarla. Sezon boyunca dolmayan stadyum o gün dolmuş, bir daha da dolmayacak çünkü yıkılıp AVM yapılacak.

Taraftarın refleksinin benzeri İngiltere'de olsa, Türkiye'ye örnek olarak gösterilirdi...

The Wind That Shakes the Barley




Filmi izleyip içi sızlamayan bizden değildir..

Tabi "biz" kısmı her konuda olduğu gibi yine muamma... Şimdi son 1 senede de benzeri oldu ülkede; "bizim taraf"... Bizim taraf iyi hoş ama filmde de görüldüğü üzere "bizim taraf"ın ayrışması çok kolay aslında...

31 Mayıs'ta sokağa çıkacaksanız, öncesinde bu filme bir bakın...

Perşembe, Mayıs 1

Ordu Bal-Kes El Ele



Balıkesirspor en son Süper Lig'e 1975 yılında çıktı. Bu hafta bir puan alırsa hasret sona erecek. Eğer Balıkesirspor çıkamazsa, Orduspor bu hakkı elde edecek. İlk ikiyi kaybeden play-off'tan şansını bir daha zorlayacak.

Tesadüf; Balıkesirspor en son çıktığında, Orduspor da Süper Lig'e yükselmişti. Hatta o zamanlar iki ayrı grupta oynanan 2.Lig'in şampiyonunu belirlemek için iki takım formaliteden de olsa bir şampiyonluk maçı oynamışlar. Küpür yukarıdan. Kazanan Orduspor. Ankara'dan bildiren Taki Doğan...