Pazartesi, Eylül 29

Kafkaslı'nın dramı

Dram dedik ama bilip bilmeden konuşmak da istemem, çünkü bazı atlar hakikaten koştukça formunu korur. Ayrıca Kaya ekürisinin de Kafkaslı'yı üzeceğini hiç zannetmiyorum. Gerçekten büyük bir at, at yarışlarının Hakan Şükür'ü belki de. Uzun süre kimse onun ulaştığı başarılara ulaşamaz, geliri neredeyse 6 trilyona ulaşacak, bu gerçekten bir rekor. Üstelik henüz 6 yaşında. Daha iki yıl bu formuyla koşmasını bekliyorum Kafkaslı'nın. Onun bu kadar tarihe geçmesinde nispeten zayıf bir jenerasyon yakalaması bir etken olsa da yine de bu onu ilgilendiren birşey değil ve hakkını teslim etmek lazım.
***
Ama eküri de artık işin cılkını çıkardı. Bir şampiyona yakışmayacak kadar sık koşturuluyor. Onun koşuyu son sırada takip edip, sinsice öne sokulup rahatça kazanmasını özlemek varken artık bültenlerde Kafkaslı ismini görmek istemiyorum. Geçen pazar İstanbul'da idi, hafta içi perşembe günü İzmir'de start aldı, bu iki yarışı kazandıktan sonra Bursa'da normalde yanına bile yaklaşamayacak Günaltay'a nihayet geçildi. Haftaya yine İstanbul'da. Sirk hayvanı gibi dolaştırılıyor, hakikaten yazık...

Tokatçı

Kemal Sunal'ın en sevdiğim filmlerinden biridir Tokatçı. Aslında başlık parası bulmak için şehre inen, şehirde gözü açılan Şaban tiplemesini birçok filmde gördük, bu da onlardan biri gibi gözükse de gerek filmdeki karakterler itibarıyla gerekse de Şevket Altuğ'nun muhtşem performansıyla diğerlerinden farklılaşır, zaten Şaban da değildir Kemal Sunal, Osman'dır.
***
Filmde Ali Şen yine zengin köy ağası Hasan Ağa rolündedir, güzel kızı Emine de Osman'ın evlenmek istediği kızdır, öyle ki Osman şehirde para birirktirirken aldığı simiti üç günde yemesi için kendi kendine telkinde bulunur ki, daha sonra Emine'yi yiyebilsin. Filmin ilk bölümleri köyde geçer, Şevket Altuğ'suz bu sahneler de oldukça komiktir, özellikle Osman'ın Hasan Ağa ile olan dialogları görülmeye değer:
- Yaa Hasan Ağa sen misin!?
- Benim, ne sandın ya?
- Ben de Emine'yi kaçırdığımı zannediyordum, iyi ki yüzünü gösterdin yoksa... hapı yutmuştun.
***
Osman, İstanbul'daki ilk günlerinde oldukça zorlanır, Türk sinema tarihine geçmiş, arkasında piliçlerin kızardığı camekana ekmek banma sahnesi yine bu filmdedir. Öyle zannediyorum ki bu sahneyi hemen herkes hatırlar. Hatta namuslu esnaf tavukçu ile Osman'ın dialogu da görülmeye değerdir. Osman kendisinden para isteyen tavukçudan, ona para vermemesine rağme harika pratik zekasıyla 50 lira para üstü ister ve alır, fakat bu pratik zekayı filmin bazı sahnelerinde göremiyoruz.
***
Şehirdeki ilk günleri sıkıntılı geçen Osman güçbela biriktirdiği parayı Osman trende çarptırdıktan sonra, bunu farketmeden köyüne döner. Bunun üzerine Hasan Ağa ile karşılaşması pek iç açıcı olmaz, Emine'yi yine kaçırır ve Hasan Ağa-Osman flörtü devam eder:
- Aaa, Hasan emmi gene mi sen? Ne zaman Emine'ye niyetlensem karşıma sen çıkıyosun! Sonunda senin başına bir kaza gelecek ama, du bakalım!
***
Çaresiz Osman, gerisin geri şehre döner, artık tek amacı bir an önce parasını biriktirip Emine'ye kavuşmaktır. Yine Türk filmlerinde çokça alışık olduğumuz seyyar satıcı malının reklamıyla meşgulken yankesiclik yapma sahnesinde asker arkadaşı Şevket'le karşılaşır, ancak tokatçılık yapmaya kalkışan Şevket'tir ve Osman'ı tokatlamaya çalışmaktadır. Asker arkadaşları buluşur ve hasret giderirler, daha sonra filmin en efsane sahneleri de başlar, Osman'ı büyük şehire ve tokatçılığa ısındırma turları... Bu esnada Şevket çokça madara olur, kah sokakta önünü kestiği kabadayıdan dayak yer, kah kumar masasından Osman'ın dürüstlüğü yüzünden dövülerek kovulur, üstelik de izleyiciyi yıkan replikler de bu sahnelerde gelir: "Yaaa Şevket, seni dövdüler, bana da para verdiler"
-Dur bakalım, nereye gidiyorsun, sökül paraları, en büyük benim...
-Yürrrü lan moloz, dertsiz başımı derde sokma benim, sen git kralın gelsin!
-Olur söylerim...
***
Şevket zamanla Osman'ı pişirir, kural tanımayan İstanbul'un zor şartlarına alıştırır, patlat tokadı deyip tokat yediği durumlar da olduğundan bu pek de kolay olmamıştır ama yine de ilk hedef olan Kumarbaz Avni'ye de gelinmiştir. Kumarbaz Avni, nam-ı diğer Ahlaksız Avni'nin tokatlanması çok zor değildir, keza büyük bir bavulla para dolu çantasını yutmak mesele değildir, zaten Osman da "bana böyle basit işlerle gelme, daha ağır işler ver ki kendimi göstereyim" der ama bu iş o kadar da kolay olmamıştır. Kumarbaz Avni, sosislisini ayrı büfede yer, sodasını ayrı büfede içer, sigarasını ayrı büfeden alır, Osman takip esnasında gittiği her büfede "bana da bi bardak su" der, arada başkasının çantasını alır ama en sonunda zor da olsa Avni'yi tokatlamayı başarır.
***
Filmin efsane karakteri Karbonat Erol ikilinin bir sonraki hedefidir, tabi o zamanlar lakabı da Karbonat değil Kara'dır. Köşkte geçen sahnelerde gerek Osman'ın kimin olduğunu bile bilmediği tablolardaki adamları morfinin, eroinin, esrarın mucidi diye tanıtması, gerek de Çinli hizmetkar Şogun kılığna giren Şevket ile çince konuşması filmi unutulmaz kılar. İkilinin amacaı takas esnasında, köşkü dravdan polis basmasıdır, plan hazırlanmış siren sesleri teybe kaydeilmiştir. Tam zamanında gelen baskınla, Karbonat Erol'dan yırtan Şevket ve Osman'ın bundan sonaki hedefleri Papatya Oteli'nde adamları bulunan Döviz kaçakçısı Veysel'dir. Fakat Veysel yurt dışında olduğundan güzel ikilimizin yolları yine Karbonat Erol'la kesişir. Karbonat Erol'un bu filmde Sarı Recep diye de bir adamı vardır ve başarılı karakter oyuncusu Süheyl Eğriboz tarafından canlandırılır. Karbonat Erol'u bu sefer tesadüfen tokatlamayı başaran ikili, öfkesini tahmin ederek kaçacak delik ararken Osman'ın aklına köyü gelir. Zaten başlık parasını da denkleştirmiştir ve geriye Hasan ağa ile hesaplaşması kalmaktadır. Bir tokat da Hasan Ağa'ya atar Osman, bir önceki tokatlamada Çinli olan Şevket, bu kez mühendis ayaklarına yatar.
***
Film gerçekten izlemeye değer, ayrıntıları gözden kaçırmamak lazım, telaffuz edilen isimler, oynayan tipler, ve yönetmen Natuk Baytan'ın bazı diğer Kemal Sunal filmlerinde de görebileceğimiz etkisi bu filmde de geçerlidir. Filmin beni gülmekten yerlere yatıran dialogu ise şöyledir:
- Yalnız bu Kara Erol denen adam bu numarayı yutar mı dersin?
- Aaaa...! Hem de kılçıklarıyla yutar.
- Ehehehe. Ben neyi merak ediyorum Şevket biliyor musun, bu paketlerdeki eroinin karbonat olduğunu anlayınca ne yapacak acaba?
- Eehehheeh, bilmeem.
- Erol gibi enayileri hayvanat bahçesinde kafese koyup göstermeli.
- Elli kuruşa da seyrettirmeli.
- Yahut da salatalık diye toprağa ekmeli...

Deniz Barış

Geçen sene barıştığım isimlerden biri oldu Deniz Barış. Hoş, geçen sene birçok taraftar takımdaki hemen herkesle barıştı. Deivid bunlardan biriydi, hatta bir önceki sezon istifaya çağırılan Zico da, yine bir önceki sezon yuhalanan Alex de. İster eşini kaybettikten sonra, ilk yılında Zico'nun zaman zaman Marco'dan vazgeçerek takıma onu koymasından bahsedelim, ister bu zorlu süreçte hayattan ve futboldan kopmayarak gösterdiği dirençten. Her halükarda geçen seneki geri dönüşü muhteşemdi Deniz'in. Üstelik bunu sezonun yarısından fazlasını sakat geçirmesine rağmen söylüyorum.
***
Bana kalırsa Fenerbahçe formasıyla çıktığı en iyi maçlarını da geçen sene oynadı. PSV deplasmanı mesela, belki de kariyerinin maçıdır. Deniz, 5-1 biten kupa maçından sonra sildiğim adamdı, Hakan Şükür'ün ilk yarıda attığı golde hala topa yetişebileceğini düşünüyorum. Bırakmıştı resmen, kaçan pozisyonlar falan hikaye, Fenerbahçe orada kaybetmişti belki de finali. O günlerden, taraftarın en sevmediği futbolcu günlerinden nerelere gelmişti Deniz. Taraftarla arasındaki bağ da enteresandı, Palermo maçında kaleciye geri pas attıktan sonra staddan çıkan homurdanmalara yanıt olarak, tribüne dönüp "ne yapayım ulan" dercesine iki elini yana açmışlığı da vardır, PSV maçında çirkef kaptan Timmy Simmons'a ağız dolusu arschloch demişliği de... Böyle böyle kazandı gönlümü.
***
Peki ne oldu bu adama? Deniz nerede şimdi? Neden bu berbat Fenerbahçe'de 1 dakikalığına bile oyuna giremiyor? Şunu kabul etmeliyiz ki yönetim çok kötü bir transfer sezonu geçirdi ve alternatifsiz bir kadro koydu Aragones'in önüne. Bu yüzden Fenerbahçe elindeki her oyuncudan maksimum yararlanmak zorunda. İyi bir yedek olması bile şüpheli olan adamlar bugün ik 11'de oynuyor bu takımda, ötesi yok. Kaçak döğüşenlerden, defansif orta saha olmayı geriye doğru pas atmak zannedenlerden daha kötü değil Deniz. Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmalı artık, yarından başlayarak.

Pazar, Eylül 28

Efsane Yarışlar / 2004 yılı Başbakanlık Koşusu

Benim izlediğim Başbakanlık Koşuları içerisinde açık ara en zevkli bitmiş yarış işte bu yarıştır. Tıpkı 2000 yılı İsmet İnönü Koşusu'nda olduğu gibi çok kuvvetli bir grup yer almaktadır burada da, gerçi bir Grup I mücadelesi olduğu için zor grubu normal karşılamak lazım. Yine de bu koşuda start alan safkanlar gerçekten bir döneme damgasını vurmuş isimlerdir.
***
Daha ziyade kısa ve orta mesafelerde başarılı olmuş, özellikle 4 yaşlılığında seri birinciliklerle nevaleyi toplasa da sonradan sonraya zirveden uzaklaşan, benim şimdiye kadar gördüğüm en verimli jenerasyonun en iyi temsilcilerinden Akındayım; Yaman Zingal'ın "bundan bir cacık olmaz" diyerek yok pahasına sattığı, 7 yaşında iken bile yaptığı yarışlar kalitesini anlatmak için yeterli olan, Türk yarışçılık tarihinde Triple Crown yapabilmiş üç attan biri efsane Grand Ekinoks; Ankara'da takılan Cavcav ekürisinin atlarına "x to x" şeklinde isim koymasından nasibini alan ama yine de Ankara’da yaptığı yarışlarla akıllarda yer etmeyi başarmış Teeth to Teeth; rivayete göre Dubai'de tam yarışı kaybettiği anda yanından transit geçen atın jokeyinin "bye bye" demesi üzerine gazı alıp yarışı kazanan, Süleyman Akdı ile akıllarda kalmış Win River Win; ne zaman ne koşacağı belli olmamakla birlikte bu grubun kalite olarak altında kalan, halihazırda İzmir’de koşmaya devam eden Keremkoç; taylığında koştuğu başarılı kum yarışlarından sonra kalitesini çimde de ispat etmiş, Kitapçı ekürisinin Luxor ile birlikte en sağlam atlarından biri olmayı başarmış kara oğlan Wolf's Son; bana göre Ribella'dan sonra gelmiş geçmiş en iyi kısrak olan, kariyerinde bir çok grup koşu birinciliği bulunan, son düzlükteki inadıyla rakipleri perişan eden Mary Ellen; nasıl bir at olduğunu 2006 yılında koşulan Enetrnasyonel Topkapı Koşusu'nu yazarken anlatacağım Ribella; genelde başarılı yarışlar koşmuş olsa da genel performansı itibariyle mevcut rakiplerin yanından bile geçemeyecek Eylül Fırtınası; 2006 yılında benim diyen her atı geçmeyi başarmış, bana göre o yılın en başarılı safkanı Marlyn Monroe yavrusu Hücum; ve 3 yaşlılığında bu koşuya kaydı yaptırıldığına göre siz anlayın gerisini dediğim, aynı yılın Erkek Tay Deneme galibi, ahırın kapısını kırarak ayağını sakatladıktan sonra koştuğu yarışları bile başarılı olan, maalesef henüz 5 yaşında iken yarış hayatını noktalamak zorunda kalmış Kaneko koşuda start almışlardır.
***
Yarışı beklenildiği gibi Mary Ellen süratlendirmiş, bekleme yarışı yapan, koşunun sürdirek favorisi şampiyon Grand Ekinoks her zamanki gibi grubun arkalarında Wolf's Son ile birlikte yarışı takip etmiş, bir diğer acı sprinte sahip isim olan Ribella da Yalçın Akağaç ile elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmıştır yarış boyunca, artık ne kadar yapılabiliyorsa... Mary Ellen inatçı karakteriyle bence ona göre uzun olan mesafeye rağmen Grand Ekinoks'un kuvvetli ataklarına direnç gösterirken, geriden yaklaşan grubun en dışındaki safkan Wolf's Son son 50'de yarışı bir baş bir boyun koparmıştır. İzlenmesi en zevk veren bir kaç yarıştan biridir, izlenesidir. Youtube'da bulmak mümkündür, izleyindir... Gerçekten 10 yıldır takip ettiğim at yarışları içerisinde izlediğim en zevkli birkaç yarıştan biridir.

Öğren O Zaman

Soldan sağa: Baba Malcolm, oğulları;Avi ve Joel.


Aziz Yıldırım'ı hiç sevmem. Biri onun hakkında kötü birşey yazsa çizse içimin yağları erir, o derece yani. Ama bazen adamı eleştirecekler diye ne diyeceklerini şaşırıyorlar. Gerçi Türk spor yorumcularında klasik bir cümle oluşmuş, bir başkan eleştirilrken hep aynı şey söyleniyor:
Dünyanın hangi büyük kulübünde transferi başkan-yönetici yapar, hoca yapar transferi. Zaten başkanı kimse tanımaz, kim bilir Man.Utd. başkanının adını, ama Ferguson'u herkes tanır.
Kısaca bu tarz cümleler. Peki adama sormazlar mı, sen Berlusconi-Galliani'yi, Massimo Moratti'yi, Laporta'yı, Calderon'u, eskilerden Bernard Tapie'yi, Agnelli'yi, Jesus Gil'i,Sanz'ı tanımıyormusun? Milan,İnter, Real, Barcelona bunlar büyük takım değil mi?
Ama yok illa Manchester United. Sanki o da zor biliniyormuş gibi. Glazer kardeşler satın aldılar kulübü şehir çalkalandı, sürekli haber geçti,bütün dünya konuştu. Hadi bu yeni, ondan önceki kim?
22 yıl başkanlık yapan Martin Edwards. O da fuhus yaparken yakalandı, kimse bilmese daha iyidi, ama tanıyan çoktur. Bir tek bizimkiler bilmez.İşlerine gelmez.

Cumartesi, Eylül 27

Grup I Hatay & Grup I TJK

Sivas maçı yazısı yazacaktım aslında ama yazmak istemedim, içimden gelmedi, hiç ağzımızın tadını bozmayalım. Bayram geliyor, pazar günü iki tane babalar gibi Grup I koşu var, izleyelim neşemizi bulalım.
***
Hatay Koşusu'nu kazanan yanılmıyorsam yılın şampiyon arap tayı seçiliyor. Şimdi Turbo'ya birşey olur alakasız bir at kazanırsa Turbo'nun bu yılın en iyi tayı olduğu gerçeği değişmez. Hakikaten farklı bir at. 1600'ü geçen sefer bitirirken zorlandı, bakalım bu kez nasıl olacak, bekleme yarışı yaptığında neler yapabileceğini çok merak ediyorum. Ayabakan mesela kaybettiği tek koşu olan koşuda muhteşem bir sprint ile neredeyse 100 metre olan farkı 2-3 boya kadar indirmişti. Bu meziyetini de görmüş olmuştuk onun. Sonra yine ideal mesafesinde 1600 metreyi kaça kaça bitirdi. Üstelik çok sert rakipler önünde.
***
TJK Koşusu en sevdiğim Grup I mücadelerden biridir. Sezon bittiğinden genelde, son kurşunlar bu koşuda atılır. Trapper'ın yarış kariyerindeki son koşu budur mesela, keza Grand Ekinoks'un da kazandığı son yarış 2005 yılı TJK Koşusu'dur. Pan River'ın işi hakikaten zor bu sefer. Nash Bishop istikrarlı koşan bir at. Gazi'de favori gördüğüm isimlerden biriydi, çok kötü koştu, Selim Kaya idaresinde bu kez. Arada koştuğu 4 yarıştan üçünü kazanırken bir tanesinde Nihalim'e yarım boyla geçildi, kazandığı yarışlardan biri de Ankara Koşusu idi, ekleyelim. Inspector oldum olası sevmediğim bir at, tavşan atı sevmiyorum açıkçası. Şöyle sprinti olan bir at değil. Mesela Başbakanlık Koşusu'nda temposunu bozan bir isim olduğu zaman nasıl dağıldığını gördük, Evreka önde oldukça yıpratmıştı onu. Out of Control de benzer stilde ama Boğaziçi Koşusu'nda yine rahat tempo kurdu Inspector. Geçen hafta ki kum yarışı kötü olan Oğlumemre belki fırlayabilir ileri. Keza Led Zeppelin de tempolu atlardan biri, önde Inspector'un temposunu bozan olursa işi zor. Günün en zevkli mücadelesi olacaktır bence, ekürilerden birinin üstünde Karataş diğerinde Selim Kaya var, işte böyle iki rakibe karşı Pan River'ın neler yapacağı merak konusu.
***
Grup III Marmara Koşusu'nda Sabırlı-Kurtiniadis kapışması var. Ribella herhalde jübileyi yaptı artık bu koşuya yazılmadığına göre. Bıraktığı kesinleşirse bir Ribella yazısı yazmak farz. Kurtiniadis hayatının en formda günlerini geçirse de Sabırlı, Sabırlı'dır.

Cuma, Eylül 26

Namağlup


Onun oynadığı hiçbir uluslararası maçı ABD milli takımı kaybetmedi.
Tıpkı bir zamanlar bizim Hakan Şükür'ün gol attığı hiçbir maçı kaybetmememiz gibi.

Perşembe, Eylül 25

Efsane Yarışlar / 2001 yılı TBMM Koşusu

2000-2001 sezonu... Her anlamda unutulmaz. Hayat desek henüz Lise 1'deyim, hayata dair bildiğim şeylerin sayısı çok az, yavaş yavaş öğrenmeye başladığım yıldır belki de... Futbol desek, Mustafa Denizli demek sanırım yeterlidir. Gün geldi Kenneth Andersson'un sakatlığına üzüldük, gün geldi Rapaic'in frikiği ile coştuk, gün geldi Jardel'e giydirdik sırf farklı renkte forma taşıyor diye. At yarışlarında ise bana göre efsane sezondur. Ribella, Akındayım, Kurtaran, Dinyeper, Pawnee Rhythm gibi canavarların 2 yaşlılığı, Grand Ekinoks'un tarihe geçmesi, Özgünhan-Demirkazık-Anadolu Ateşi triosunun 3 yaşlılığı, Velociraptor'un dönüşü, Trapper'ın uğurlanışı ve Odinhan'ın talihsiz sakatlığı hep bu sezona denk gelmiştir ne hikmetse. Dedik ya bir kere unutulmaz sezon diye.
***
Bu unutulmaz sezonun unutulmaz yarışlarından birisi de 2001 yılı TBMM Koşusu'dur. Yine farklı jenerasyonlardan farklı isimlerin renklendirdiği bu koşuda, artık 6 yaşına gelip "seneye de koşar, sonra bırakır" heralde diyen herkesi yanıltan, kumu ayrı çimi ayrı zevk veren Ağakaraca; sadece ismi karizmatik olan Ağakılıç; kah Adana kumunda, kah Ankara çiminde üstelik de en formda günlerinde Odin'i geçmeyi başarıp Gürbüz Refioğlu'nun saçını beyazlatan Antepli; özellikle İzmir kumunda parlak yarışları ile hatırladığımız Gülerceler'in Magrip, x karaca ekolünden takılsa da güçlü orijiniyle dikkat çeken Pirkaraca; belki de üstüne ayrı bir yazı yazılmayı hakeden, koştuğu yarışta başka herhangi bir atı tek yazmak yürek isteyen, plaselerin en tehlikelisi Şirinoğlu; bu grupta ne iş yaptığını bilmediğim, herhalde oradan geçerken koşuya dahil olan Veyselcan; yarış kariyerini talihsiz bir sakatlıkla bitirmek zorunda kalmasına rağmen hiçbir yarışseverin halen unutamadığı, koştuğu 23 koşunun hiç birinde tabela dışı kalmayıp start aldığı süre boyunca hemen hemen bütün klasikleri kazanma başarısı göstermiş büyük şampiyon Odinhan ve hem Odinhan'a hem de Özgünhan'a kariyerlerinin en iyi döneminde kafa tutup zmaan zaman onları geçmeyi de başarmış, Kafkaslı ile aynı döneme denk gelse muhtemelen onun gelirini yarıya düşürecek olan Tamerinoğlu start almışlardır.
***
Koşuyu ekürilerden Pirkaraca ve Antepli süratlendirmiş genelde bekleme yarışı yapmayı seven Odinhan da, kendisine en çok yakışan jokeyi Selim Kaya ile son düzlüğe son sıralarda girmiştir. Son 400le beraber artan tempoda içten kabus at Şirinoğlu, dış kulvardan Tamerinoğlu ve onun da dışından kuvvetli sprintiyle Odinhan kopmuştur. Son 100'le beraber Odinhan koşunun liderliğini almış, bariyer dibinden Şirinoğlu'nun çabaları sonucu değiştiremeyince bu klasik koşuyu kazanan isim olmuştur. Bu yarışta ikinci olan Şirinoğlu yavru vermeden ölmüştür maalesef. Efsane yarışlara devam edeceğim... Biraz da İngilizler'den bahsetmek lazım...

İlhan İrem Vardı

İbrahima

Gineli futbolcu Yattara her zaman çok konuşuldu. Çalımları,golleri, takımı sırtladığı maçları, oynamadığı maçları,döküldüğü maçları, gece hayatı, ev hayatı, milli takımı, idmandaki şakaları, çıkmadığı idmanları...
Şimdi de transferi konuşuluyor. Son yıllarda parayı saçan Katar, bu sefer Al Saad takımıyla Trabzonspor'un kapısını çaldı. Gider mi gitmez mi bilmiyoruz giderse Trabzonspor futbol olarak çok şey kaybetmez bence, ama tribündeki hava bir anda azalabilir.Satılan kombinlerin çoğu Yattara için alınmıştı. Yönetimin işi de zor. Yattara "gitmek istiyorum" demiş. Bunu diyip takımda kalan topçudan hiç hayır gelmez. Ama "onu satan şampiyonluğu satar" diyen bir kitle de var. Verilen para oldukça iyi. Bu transferin fazla uzayıp çok konuşulması 2. Ersen Martin olayı olur mu korkusu da taşıtmakta.
Sonuçta kendisi ligimizin bir rengi.Herhalde herkes onu sever,izlemek ister ama kimse onu takımında görmek için çok ısrarcı değildir. Hele Trabzon gibi ufak bir şehirde alemci sıfatına nail olan bir topçuyu İstanbul'da görmek çok büyük risktir.Ama onu izlemekten mahrum kalmak herkes için üzüntü verici olmalı. Song'un transferinden sonra ortalığı kırıp geçiren ikiliyi oluşturmaları çok hoştu. Onların erken ayrılması komedi programlarını aratmayan Trabzonspor idmanlarının havasını kaçırcak.
Yattara'nın niye böyle bir topçu olduğu, yıldız olmasına rağmen oynamaması üzerine çok konuşuldu. En ilgincini de 2-3 sezon önce Bilgin Gökberk söylemişti TRT'de. Programdaki herkes ciddi ciddi siyahi yıldızı tartışırken KÖYÜN DELİSİ şunu dedi. "Bakın beyler bu adamın adı İbrahima, İbrahim değil. Adı İbrahima olan böyle olur, İbrahim olsaydı farklı olurdu." Çok gülmüştüm. Yattara giderse bir Bilgin Gökberk ile hatırlarım bir de her Galatasaraylı gibi Orhan Ak'la...

Kupa Beyi Alanya


Türkiye Kupası rezil statüsüyle oynanmaya devam ediyor. Sesini çıkaran kulüp yok.Alan razı veren razı demek ki. Bu kupaların en güzel tarafı alt liglerden gelen takımların yaptıkları süprizlerdir. Son yıllarda bunları göremiyoruz maalasef.
Bu hafta oynanan maçlardan sonra gruplara kalan takımlar belli oldu. İlk 2 lig dışından gruplara gelen takım sayısı 2. Bunlar Tokatspor ve Alanyaspor. Tokatspor, bu sezona garip başlayan İstanbul Belediye'yi elerken, Alanyaspor Gençlerbirliği'ni 1-0 gerite düştüğü maçta son 13 dakikada bulduğu gollerle kupanın dışına itti. Bu takımların daha ileriye gidemiyecekleri kesin gibi. Yapacakları süpriz potansiyeli grup sistemine takılacak.Aldıkları başarılı bir sonuç Avrupa'da tur atlama nedeniylen burada sadece puanla sınırlanacak. O yüzden bizi en çok heyecanlandıracak olay bu takımların hangi büyük takımla oynayacakları. İstanbul'a mı gelecekler görücüye, futbolcular ileride torunlarına "samiyen-kadıköy-inönü" anısı mı anlatacaklar yoksa 3 büyüklerden biri Anadolu'nun büyük takıma aç stadyumlarından birine ziyarete mi gidecek?
Alanyaspor için uzatalım konuyu. Alt liglerin kupa beyi oldular. Geçen sene de gruplara kalmışlardı. Her ne kadar Fenerbahçe'den 10 tane gol yemiş olsalar da attıkları 3 gol Türkiye Kupası için daha çok önem arz etmiştir. Gençlerbirliği, bu takıma elendiği için çok üzülmesin, keza geçen sene gruplar öncesi turda Sivasspor bu engele takılmıştı. Geçen sene ligde büyük işlere imza atan Sivasspor, bu sene gruplara maç yapmadan katılıyor.
Giderek heyecanı azalan Türkiye Kupası bu sene de bizi ufak şeylerle mutlu olmayı öğretecek anlaşılan.

Parkenin Servet'i


Haberi Hürriyet gazetesinde okudum. Doğru mu yanlış mı bilmiyorum. Habere göre Tanjeviç milli takımdan oyuncusu olan Fatih SolakFenerbahçe'ye çağırmış.
Bilindiği gibi Fatih Galatasaray'a büyük umutlarla gelmiş, ama bir türlü bekleneni verememişti. Ona çok güvenenler olduğu kadar, en iyi anlarında benche hapseden Halil Üner gibi hocaları da olmuştu. Sonuçta sarı-kırmızı yıllardan akıllarda kalan, atamadığı fauller, kaçırdığı smaçlar ve turnikeler, topu ıskalayıp ellerini birbirine vurup,alamadığı ribaundlar oldu. "Şu maçta da Fatih çok iyi oynadı takımı aldı götürdü" diyebileceğimiz maçı olmadı. Bu sene başında da gelen birçok oyuncunun arasından sessiz sedasız Aliağa 'nın yolunu tuttu.
Burada daha maça çıkmamasına rağmen milli takımda çok iyi bir dönem geçirdi, takım oyununa ve savunmaya önem veren Tanjeviç'in beğenisini kazandı. Hoca da Ömer Aşık ve Semih Erden sakatlanınca da sarı-lacivertli formayı yakıştırdı ona demek ki.
Hikaye nasıl sonlanır bilmiyoruz, ama başı ve ortası Servet Çetin hikayesi gibi. Önce Fenerbahçe'ye büyük umutlarla geliş, sonra takımdan kopup Anadolu macerası yaşayış, orada 6 ay gibi kısa bir sürede göze yeniden giriş, ve suyun öteki tarafına geçiş. Bakalım ne olacak?
Bu arada Fatih Solak Tanjeviç'i çok seviyormuş çünkü hastalandığı zaman bir baba gibi gelip gece yarıları ateşini kontrol etmiş. Bu davranışı çok hoşuna gitmiş. Acaba Solomon hiç hastalandı mı, hastalandıysa Tanjeviç ne yaptı? Bu da merak konusu..

Çarşamba, Eylül 24

Kazım Kanat

Kendisini ve yorumculuğumu sevmesem de, hiçbir teknik yorumuna katılmasam da, gazeteciliğini beğenmesem de ölüm hep erken. Kazım Kanat da erken veda etti bu dünyaya, Türk futboluna, en çok da Beşiktaş'ına... Allah taksiratını affetsin, sevenlerine sabır versin...

The Opposite

Elaine: Ah, George, you know, that woman just looked at you.
George: So what? What am I supposed to do?
Elaine: Go talk to her.
George: Elaine, bald men, with no jobs, and no money, who live with their parents, don't approach strange women.
Jerry: Well here's your chance to try the opposite. Instead of tuna salad and being intimidated by women, chicken salad and going right up to them.
George: Yeah, I should do the opposite, I should.
Jerry: If every instinct you have is wrong, then the opposite would have to be right.
George: Yes, I will do the opposite. I used to sit here and do nothing, and regret it for the rest of the day, so now I will do the opposite, and I will do
something!

Unutulmayan Maçlar


Saat daha geç değildi. Eve gidilmezdi. Ama o gün 4-5 maç yapmıştık, bacaklar yorgundu. 13 yaş ortalamalı grubun gözlerinden yorgunluk akıyordu. Şu zamanda en çok kullandıkları cümle, alkolü fazla kaçırdıkları gecenin ertesinde söyledikleri "son bardağı(kadehi) içmeyecektik birader!" olanlar, o zamanlarda çoğu akşam aynı cümleyi söylerdi: "son maçı yapmayacaktık lan." Şimdi içerken ne kadar zevk alıyorlar bilmiyorum ama o zaman yapılan maçlarda alınan haz bambaşkaydı.
Ne yapacağına karar veremeyen grup boş bir muahabbet çevirirken bir anda Türker'in sesiyle irkildi: Ben, Kutay,Uğur, bir de kaleci verin siz hepiniz.
"Tamam amına koyim oynayalım " dışında başka birşey diyen yoktu. Ama yorgunluk nedeniyle, akşam yemekten sonra oynanacak kukalı saklambaça biraz derman kalsın isteğiyle maç 10da devre 20de biter değil 7de devre 15te biter statüsünde oynanacaktı.
Kadrolar klasikti. Çoğu zaman biz o 3 kişi + kaleci olurduk. İş takım seçmeye gelince bizim 3lü Türkiye'den Trabzonspor'u yurtdışından Newcastle United'ı seçerdi.
Türker en büyüğümüzdü. Mahallenin en janti çocuğuydu. Bizim sokakta kız olmadığı için kızları ilk okula başladığımızda görmüştük. Haliyle Türker bizden önce gördü onları.Futbolda da kızlarda da bir adım öndeydi. Futbola olan ilgisi dönem dönem azalırdı o nedenle. Bazen organize eder herkesi deli gibi top oynar, bazen 1 hafta görünmez ortalıkta. Gününde oldu mu iyi oynardı. Yıldız olma potansiyeline sahiptı ama yıldız olmayı sevmezdi. Bu nedenle Newcastle olduk mu Ferdinand, Trabzonspor olduk mu Arçil olurdu. Oysa o takımın yıldızları Asprilla-Şota ikilisydi. Bu mertebe Uğur'un olurdu.
Uğur benimle yaşıttı ama benim 2 katımdı. Trabzonlu ve Trabzonsporluydu. Ülkede Hami'den sonra en sert şutları o çeker sanırdık. Bizimle oynarken belli ederdi kendini, bir numara büyük gelirdi, dağıtırdı herkesi. Bu nedenle abiler mahalle maçına altyapıdan birini alacaksa o Uğur olurdu. Ama her zaman büyük takıma giden topçu gibi olurdu sonu. Deli gibi gol atan çocuk,abilerle oynarken defans oynamak zorunda kalırdı. O sert şutlarıyla kaleyi yokladı mı azarı yerdi. Bir gün yine böyle bir maçtan sonra aramıza gelip bana " lan bana Ortega dediler, iyi mi lan bu Ortega" diye sormuştu. O zamanlar Ortega'nın Kadıköy'e gelmesi hayal ürünüydü. Ana Uğur'a Ortega diyecektik ki adı yankılansın semtimizde.Ama Uğur takmadı Ortega'yı. Onun için bir Trabzonspor bir de -nedense- Porto vardı.
Ben takımın en zayıf halkası. Çelimsiz ama sol ayağı iş yapan çocuk. Başka mahallede oynasam yıldız olurdum belki, ama bizim mahallede herkes çok teknikti. Ve üstelik çoğu benden büyüktü. Benle yaşıt olan Uğur bile boylu poslu çocuktu. Ben de sol ayağımın hürmetine Ginola-Abdullah arası gidip geliyordum. Uğur ilkokuldan beri arkadaşımdı.Babalarımız da aynı mahallede beraber top oynamışlar yıllardır tanışırlar. O nedenle kötü oynadığım zaman Uğur bana kızmazdı. Ama Türker Emre için Hagi'si neyse, benim için de oydu. Yeri gelir sahadan kovardı, yeri gelir omuzunda taşırdı.
Kalecimiz Fatih olurdu. Bizim evsahibinin oğlu. Sokaktakı 5 apartmanın 2si onların. Ama varlık içinde yokluk çekiyor, çünkü futbol topu yok. O nedenle kaleye geçmeye mahkumdu her zaman.
Karşı takım kimi bulursa getirirdi, ama 3 tane temel topçusu vardı. Biri Barış; kalecilerin 1 numarası. Babası yan apartmanda kapıcıydı, onun tek oğluydu. O nedenle maçlara gelmesi zor oluyordu. Geldiği zaman kendi isteğiyle kaleye geçiyordu.Onun takımında olmak için bir nedendi bu. Kalede Son diye bağırma telaşına girmeyecektik. Futbol sahalarında tesisatçıda çırak olarak çalışmaya başlayana kadar ter döktü.
Birtan garip topçuydu. Topu alırdı,hızla giderdi, kaleye şutunu çelerdi ve golünü atardı. Yapacağı herşey belliydi,sıralıydı ama durduramazdık. İlginç adamdı. Solaktı, çamura çok yatardı, fazla sinirliydi, ama çok gol atardı. Yasin tam bir top cambazı. Kendini Okocha sanıyordu. Teknikti ama takımı rezil de ederdi vezir de. İstikrarsızdı. Babasının yan sokakta bakkalı vardı. Bazen orada oynardı, oradan kovulunca bize gelirdi. Biraz Emre Aşık yani.
Geri kalanlar sürekli değişirdi. Mesela Saruhan vardı ama bu maçta yoktu. Çünkü ağır bir sakatlık geçirmişti. 12 yaşında sünnet olmuştu. Onun yerine ablası oynuyordu. Ablasının bır dezavantajı vardı bunu avantaja dönüştürdü. Mahallenin tek kızıydı, o sayede sağlam bir stopere dönüşmüştü.
Biz maça dönelim. Havanın kararmasına 1 saatten fazla vardı. Biz kendimize çok güveniyorduk. Hemen 15 gol atıp maçı bitirecektik. Ama öyle olmadı. Maça onlar hızlı başladı. 2-0 öne geçtiler. Biz oradan 3-2yi yakaldık. Bu 5 gol 1 saat sonunda gelmiş, hava kararmaya başlamıştı. Caddeden her zaman geçen arabalar nedense o gün geçmiyordu. Oyun gereksiz yere durmuyordu. İki takım da böylece pozitif futbol sergiliyordu. Top bir o kalede bir öbür kalede olmasına rağmen iki taşın arasından geçmiyordu. O kadar yorgunluğa rağmen herkes istisnasız mücadele ediyordu. Her maçta çocuk gibi(!) bağıran bizler o maça öyle bir ciddiyetle hazırlanmışız ki, top sesinden başka ses duyulmuyordu. Önce Uğur'un babaannesi, sonra Fatih'in annesi maçı bitirmek için beyhude çabalarda bulundular. Sokak lambası yanmış,hava iyice kararmıştı. Skoru herhalde onlar 3-3 yaptıktan sonra biz 6-3 yapmıştık. Sonra onlar 6-5 yaptılar. Nihayet biz 7-5 yaptık. İlk devre sona ermişti, ama saat oldukça geç olmuştu. Türk futbolunun ilerlemesini engelleyen en katı kural bir kez daha devreye girmişti. Babalar gelince maç sona erer.
Bir gün sonra aynı maça devam edecektik. Ama kimse devam etmedi. Maç orada kaldı. Zaten kaldığı yerden devam etse kesinlikle aynı tadı vermzdi. Zirvede bıraktık bu sayede unutulmaz oldu. Ama bu maçı demin Türker'e sordum hatırlamıyormuş. Uğur Laz aklıyla hiç hatırlmaz.Diğerlerini yıllardır görmüyorum. Herhalde sadece benim için unutulmaz. Fakat çok güzel maçtı gerçekten de. Türk futbol tarihinin en güzel maçı.

Salı, Eylül 23

Olmadı

Marco Aurelio konusunda anlıyordum yönetimi, o para verilseydi seneye Lugano'yu kaça oynatırlardı bilmiyorum. Zico konusunda anlamıyordum ama, yönetime çok yüklendim sanırım. Arthur Zico futbol elçiliği görevini hala tamamlamamış anlaşılan, Özbekistan'a gitti. Yükselişte olan bir teknik adamın alması gereken en son karardı bu bence. Sebep sadece para olabilir, Newcastle gibi potansiyeli olan bir takım ile Premier League'de kariyer parlatmak varken Özbekistan'ın seçilmesini aklım mantığım almıyor. Belli ki Fenerbahçe yönetimi de teknik direktöre verilecek 3-3,5 milyon euro gibi rakamları fazla buluyor. Heralde "nasıl olsa Türkiye Ligi, hem bizim takımı kim çalıştırsa şampiyonluğa oynatır" diye düşünüyorlardır. Haksız sayılmazlar...
***
Benim için hala Fenerbahçe tarihindeki yeri ayrıdır ama gerçekten olmadı bu.

Pazartesi, Eylül 22

Fareden Reis Mi Olur?


Keneden su samuruna, Tusubasa'dan Jetgiller'e kadar herşeye giydiren muhteşem bir tezahürat.Gülmeden durmak imkansız, zaten söylerken bile gülüyorlar.
Link açmazsa youtoube'a girip kene tezahüratı yazın çıkar.
Bir de küfüre karşı olanlar var. Ayıp derler, basitlik olarak görürler. Onlar bunu dinlese kahkaha atmadan durabilirler mi acaba?

Pazar, Eylül 21

Efsane Yarışlar / 1999 yılı Cumhuriyet Koşusu

Resim bulma konusunda sıkıntı yaşıyorum bu efsane yarışlarla ilgili. Yoksa bu postun resmi Dayıbey ve Özgünhan değildi. Bu da Cumhuriyet Koşusu ama benim bahsedeceğim 1999 yılına ait. Heralde şimdiye kadar koşulmuş en güzel GR I mücadelelerden biridir Araplar arasındaki. Zaten Cumhuriyet Koşusu ve 4 yaşlılara ait İstiklal Savaşı Koşuları Arapların derbisi diye nitelendirebileceğimiz koşular.
***
Koşu bir çok açıdan ilginç. Farklı nesilleri bir arya getiren bir koşu. Bir önceki yıl Enternasyonel Malazgirt Koşusu'nu kazanan, kısa mesafelerde sert temposu ile bir çırpıda potoyu gören Yelhan, Yavuzhan'ın ekürisi diye başlayan yarış kariyerini koştukça parlatan, uzun yıllar 1400 metre çim pist rekorunu elinde bulunduran, beraber koştukları yarışlarda koşunun altında Yavuzhan-Caş eküridir yazısını en azından bana özleten Caş, az daha kassa Al Anood'u neredeyse geçmeyi başaracak olan, Serhanbey'in gelmiş geçmiş en iyi yavrusu Altaha, devamlı açık yarışlarda koşmuş, bugünlerde yine aygırlık yapan Benim Oğlum, o zamanlar şimdiki kadar etkili olmayan Kaya ekürisinin Börühan'ı, buradaki bir çok rakipten yaşça büyük olan, Sergen Yalçın'ın Sergen'i ve Rişvanbey.
***
Grup bu atlardan ibaret değil, ama ayrıca bahsetmeye değer gördüğüm bir kaç isim var haliyle. Bir tanesi Odin. Odin, Gürbüz Refioğlu'nun atıydı, Gürbüz Refioğlu, Dimas transferinde görüşmeler sırasında otel lobisinde uyuyan adamdı, Dimas, Fenerbahçe'ye gelmiş iyi yabancılardan biriydi. Odin ise bana kalırsa hem sahibinden hem de Dimas'tan daha kaydadeğer bir canlıydı. Bu yarışa kadar olan 11 yarışın sadece 2'sinde geçilebilmiş, yarışseverleri Özgün - 55.Kemiyetülırak orijiniyle tanıştıran attır. Bu verimli çiftin, ezeli rekabetler konulu postlarda Tamerinoğlu ile kapışmalarına yer vereceğim Odinhan diye de bir oğlu vardır. Odin özellikle 3 ve 4 yaşlılığında fırtınalar estirmiş, zaman zaman Antepli ve Şirinoğlu gibi ters atlar tarafından tokatlansa da 2001'e kadar A Grubu tüm koşularında muhtemeli en düşük veren at olmayı başarabilmiştir. Odin'le ilgili anlamadığım da tam olarak budur. Sanki bütün enerjisini 3 yaşlılığında tüketmiş bir attır, mesela 5 ve 6 yaşında iken koştuğu kaydadeğer hiçbir yarışını hatırlamıyorum. Grubun bir diğer klas ismi Ağakaraca; pist, mesafe, rakip, şehir, kilo, jokey ayırt etmeksizin koşan, starttan biraz nazlı çıkıp kısa mesafelerde tırnak yedirse de, dönemin en başarılı Arap atlarındandı. Uzaktan takip eden herkesin bildiği ortak bir isimdir Ağakaraca. Kalitesini İzmir kumunda bile ispat etmiştir,Volga 2'nin en değerli yavrusudur.
***
Bu iki safkan haricinde benim özellikle değinmek istediğim bir at var ismi unutulmuş, itibarını teslim etmek lazım, Hisarhan. Yarış hayatına Bursa'da başlamış, yine şahane bir taylık döneminin ardından Odin ile birlikte bu koşuya kayıt yaptırmış bir diğer 3 yaşlıdır. Çok klas bir attı Hisarhan, bu sezonun sonunda arızalanıp uzun süre koşmamış, daha sonra da kendisinden bekleneni pek verememişti. Zaten o pistlere geri döndüğünde Odinhan çoktan onun yerini almıştı benim gönlümde.
***
Yarışa emektar Rişvanbey'le birlikte Hisarhan ve Caş tempo vermiş, o dönem kendinden daha genç ve formda rakipleri karşısında tutunamayan Caş temposunu kaybetmiş, ben Hisarhan'dan bombayı beklerken, son düzlükte Börühan, Odin ve Ağakaraca ön plana çıkmış, yarışı kafa göz bitirmişlerdir. Odin ve Ağakaraca atbaşı, Börühan da bir burun farkla bunların gerisinde yer almıştır. Yarış karakteri itibariyle farklı yaştan farklı atları bir araya getiren, son 10 yılda efsane diye sayılabilecek 10 isimden 3'ünün (Caş, Ağakaraca, Odin) koştuğu bu yarışı unutmak da haliyle mümkün olmuyor. Hafızaları tazelemek lazım, iyidir.

Kaleci Geleneği


Bugün Volkan Babacan oynayacak diye çok korktu çoğu insan. Lig maçı oynamamış tecrübesiz bir kaleci gözüyle bakıldı. Ama sanal teknik adamların yıllardır tanıdığı bildiği bir isim Volkan. Bu yazıyı maçtan önce yazacaktım ama zaman olmadı. Şimdi Volkan gol yemedi diye yazılan bir yazı değil.Zaten girişi Volkan'ı överek yapsam da asıl konu o değil.

Asıl konu Fenerbahçe'nin kaleci geleneği. Kendim bildim bileli Fenerbahçe kaleci sıkıntısı çekmez. Sıkıntı başlıyor denir ama o sıkıntıdan yeni bir kaleci doğar. Yıllar önce bir Kayserispor maçında Engin İpekoğlu'nun ayağı kırılınca kaleye geçen Rüştü, önce bir korkuya neden olmuş, sonra ismini Türk futbol tarihine yazdırmıştı. Rüştü uzun süre Fenerbahçe'ye hizmet edince sıkıntı oluşmadı. Ne zaman La Liga yolunu tuttu, soru işaretleri ortaya çıktı. Soru işaretleri giderilsin diye Alman Enke transfer edildi. O sezon Fenerbahçe şampiyon olduğunda 1.kaleci sıfatı Volkan Demirel'e aitti. Oysa Volkan sezona 3.kaleci olarak başlamıştı. Volkan formsuz döneme girip jölesiyle anılır olunca Fenerbahçe tribünleri yine karamsarlığa düştü. Sezonu yine Fenerbahçe önde tamamladı. Sezonun sonlarındaki yıldız isim Serdar Kulbilge olmuştu.

Bu sene de böyle bir ilke imza atıyoruz daha 4.haftada. Fenerbahçe Türk futboluna yine bir kaleci kazandırıyor.Bu hafta Kadıköy'de ısınan Volkan asıl sınavı haftaya Sivas deplasmanında verecek.Öyle bir maç çıkarsın ki 1988 doğumlu kaleci, Orkun ve Aykut'la şampiyon olup onlarla ikinci bir sezona tahammül edemeyen Galatasaray yönetimine ders olsun.

Cumartesi, Eylül 20

The Comeback

Reilly: Hey George! The ocean called. They're running outta shrimp.
George: Oh yeah, reilly? Well, the jerk store called. They're running outta you.
Reilly: What's the difference? You're their all-time best seller!

Cuma, Eylül 19

Rumble Fish


Metafor ne demektir? Bunu bilmeyen birine nasıl anlatırsınız? Eğer anlatamıyorsanız 90 dakikalık bu filmi verin ona kesin anlar.

Rumble Fish 1983 yapımı bir Copolla filmi. Tıpkı tüm zamanların en güzel filmi gibi (Godfather ) bu filmde de yönetmen bir aileden yola çıkarak hayata dair bir çok şeyi anlatmaya çalışmış. Bir mafya ailesinden farklı olarak dağılmış bir aile sözkonusudur burada.

Ve yönetmen yine senaryoyu bir kitaptan almıştır. Yazar Hinton bu filmin Mario Puzzosudur.

Filmde Mickey Rourke, Dennis Hopper gibi ustaların yanında Matt Dillon, Nicolas Cage, Diane Lane ilk defa bir uzun metrajda karşımıza çıkar.

Bu kadar bilgiden sonrası filmin içeriğinden bahsetmek gerekecek, bundan sonrasını izlemeyenler okumasın, okurlarsa kızmasın. Zaten bunlar filmin yanında boş laflar.
Rusty James genç bir oğlan. Henüz 17 yaşında. Çete savaşlarına gönül vermiş. Mahallenin kralı olacağı günü bekliyor. Çünkü büyük erkek kardeşi o mahallede efsane olmuş bir çete reisi. Onun gibi olmak istiyor. Abisinin düşüncesine göre tek kötü yanı sadakati. Okula sadece arkadaşları için gidiyor, kız arkadaşını çok seviyor, mahallesini terk etme düşüncesi hiç yok, çetelerle hiç işi olmayan temiz çocuk Steve onun anaokulundan beri arkadaşı, onu bile bırakmıyor.

Abisi Motorcycle Boy dilden dile dolaşan bir efsane. Mahallenin bütün duvarlarında ismi yazıyor. Onu sevmeyen yok nerdeyse. Sadece mahallenin bekçisi diyebileceğimiz polis ona karşı tavır almış durumda. Zirvedeyken mahalleyi bırakıp gidiyor. California'ya gidiyor motoruyla, sonra bir anda geri dönüyor. Döndüğünde kardeşini bir çete kavgasında buluyor.Tıpkı kendisi gibi. Ve üstelik kardeşi ona söz vermişken.

Bu noktada olaylar gelişiyor demek isterdik, ama aslında pek olay yok. Film bu durumun çevresinde gelişiyor. Zaman çok önemli film için. Saatler ve takvimler filmin her sahnesınde gözükür. Zamanın çok hızlı geçtiği anlatılıyor. Bunun için bazı sahnelerde bulutların hızla geçtiği görülür. Filmin mekanlarından bilardo salonunun sahibi ( Tom Waits ) nin bir repliği şöyledir:

'Zaman o kadar tuhaftır ki; gençken,çocukken hiçbir önemi yoktur, sonra gün gelir kaç yazınız kaldığını sayarsınız geçmek bilmezken yine o zaman.. 35 lanet yazım kaldı.. Ne garip değil mi?..'

Zaman önemlidir. Motorcycle Boy henüz 21 yaşındadır, ama 5 yaşında ergenliğe başladığını söyler. Hiç 21 gibi durmaz, en az 25 gösterir. Zaman onun için hızla akıyor ve böyle olunca adapte olmakta zorlanıyor dünyaya.

Rusty James ise zamanı bekletmeye çalışıyor ama hep geç kalıyor. "İleride abim gibi olmak istiyorum" der ama abisi onun yaşında çoktan öyle olmuştur. Çete kavgasına gitmeden önce kız arkadaşıyla buluşma ayarlar, kavgaya geç kalır. Okula geç kalır,okuldan atılır. Okulda, işte sürekli gözü saattedir zaman hızla aksın diye bekler, ama zaten hızla akıyordur zaman bunun farkına varamaz.

Gitmek, kaçmak gibi kavramlar da önemli yer işgal eder filmde. Büyük erkek kardeş filme "gidip geri dönen" olarak başlar. Ama filmin ilk gideni o değildir. Bizim görmediğimiz, bu iki erkek kardeşin annesi, çocuklar 2 ve 6 yaşındayken evi terk etmiştir. O günden itibaren 3 erkek kalmışlardır. Ayyaş bir eski avukat baba, çete reisi büyük oğlu, ona özenen küçük oğlu. Gidebilmeyi ilk başaran Motorcycle Boy bu 3lüden ama dönüşü de gidişi gibi ani. Gitmeyi başarması onun annesine benzeyen yönü. Babası bunu defalarca dile getiriyor. Annensinden tek farkı onun geri dönmesi. Fakat annesi zengin bir film yapıcısıyla evlenirkenb o kendi ayakları üzerinde duruyor. Sonuçta," o sürgündeki bir kral gibi, herşeyi yapma yeteneği var ama ne yapacağına karar veremiyor". Babasının deyimiyle "yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş". Gittiği yerde annesini görüyor, ama içinde kalan bir şey var okyanusa kadar gidememiş.Okyanusa varmak istiyor. Bunu kardeşi başarsın istiyor. Kardesi hep "onu takip ediyor" ama nedense hiç gitmeyi aklına koymuyor.

Filme adını veren siyam balıkları, akvaryumda gözüküyor hep.Siyah-Beyaz filmin tek renkli öğeleri. Motorcycle Boy sanki onlar gibi akvaryumda hissediyor kendini. Onun peşinde olan polis "birisinin seni sokaklardan alması gerekiyor" derken onun verdiği cevap " birisinin bu balıkları nehre bırakması gerekiyor" oluyor. Hızlı geçen zaman, ve akvaryum tadındaki şehirler ona hapisaneden farksız bir ortamda yaşadığı hissi veriyor. Kendini balıklarla özdeşleştiriyor. Bu balıkların bir özelliği akvaryuma ayna tutunca kendisini gördüğü zaman kendisiyle kavga edip kendini öldürmesidir. Rusty James de bu huyula balıklara benziyor. Bir sahnede polis arabasının camında kendi yansımasını görünce kendisine yani cama yumruk atıyor. Bu andan sonra zaten, yıllarca özendiği abisinin yaptığı ama onun hiç yapmayı aklının ucundan geçirmediği şeyi yapıp, motora atlayıp okyanusa doğru gidiyor. Bunu yapmadan önce balıkları da nehire atıyor.

Yaz yaz bitmez bir film. Hakkında ne desek boş. Muhakkak izlenmesi lazım. Hatta rutine bağlayıp senede 1 gün izleyip tekrar bir değerlendirme yapmak lazım. Zaten izlenen bir sinema filmi değil. Resmen ekrana bakıp okuma yapıyorsunuz. Bir sahneye bakıp onlarca şey aklınızdan geçiyor. Ne desem boş. İzlenmeli

Bu filmin kardeşi Outsiders. Onu da izlemek lazım, ama ben de izlemeliyim onu.

Coppola aşmış yönetmen, Rourke müthiş bir karizma, Lane çok güzel bir hatun, Hopper büyük oyuncu.

Popular Demand & Action Max

Kış geliyor yavaş yavaş, bunu her yerden anlayabiliyorum. Birkaç kere daha havalar mevsim normalleri üzerinde seyreder, ekim ortalarında iyice soğur. Okulların açılması bir kere, her ne kadar o sayfayı çoktan kapamış olsak da kışın habercisi. Şampiyonlar Ligi başladı, ayrıca çocukluğumuzda hep kışa denk geldiği için Ramazan ayı da kış habercisi hali hazırda, her ne kadar Eylül'e denk gelse de. Kışın bir başka habercisi de İstanbul sezonunda Eylül ayına geçilmesidir. Ama her ne hikmetse en güzel yarışlar da hep bu zamanda koşulur. Enternasyonel Yarışlar mesela...
***
Bu pazar gününü ilginç kılan bir kaç şey var. Popular Demand dönüyor. Uzun süren sakatlık döneminin ardından geçen yıl bir yarış görmüştü, sonra yine 1 yıllık bir ara ve 6 yaşında yeniden pistlerde. Uzun yıllar sonra Eliyeşil ekürisine Gazi kazandıran attır, eküri için önemi büyük. O jenerasyonun şampiyonu Champs to Champs'ti bence. O da arızalandı ve yaklaşık iki yıldır hiç koşmadı. Süleyman Akdı onun için, "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük 3 İngiliz atından biriydi" demişti, tartışılır. Yakında yazmaya başlayacağım ezeli rekabetler serisinde bu iki atın kapışmalarına da yer vereceğim.
***
Enternasyonel kum yarışında çok başarılı koşan Oğlumemre de bu yılın en başarılı 3 yaşlılarından. Tempo yarışları yapıyor, koşuyu genelde önlerde kabulleniyor, izlemesi büyük keyif gerçekten.
***
Bir Malazgirt Koşusu'nda daha tabela yapamayan Kafkaslı yine nispeten sert bir grupta koşacak. Berksoy ve Güntay birinci sınıf safkanlar, Çelikkan da son Ayabakan sürprizinden sonra nasıl koşacak merak ediyorum.
***
Yine uzun aradan sonra start alacak Action Max ile bitireyim. Geçen senenin en başarılı tayıydı bence, muhteşem bir 2'lik geçirdi. Nihalim'in kazandığı Gr II Sakarya Koşusu'nda üçüncü olduktan sonra ilk kez koşacak. Annesi Harbinger kısa mesafeleri iyi koşan bir kısraktı, şimdiye kadar en uzun 1800 koştuğu için, uzun mesafeli bu koşuda Action Max'in performansını merak ediyorum. Zevkli yarışlar olacak...

Perşembe, Eylül 18

Dün yok

Bir ters kademesi, bir tecrübesi vardı. Geçen sene de bozuyordu ofsaytı ama Roberto Carlos artık eşşeğin bir tarafına su kaçırdı resmen. İleri geri çalışmasını beklemiyorum ama daha disiplinli ve konsantre oynamasını beklemek hakkım. İlk gol onun hediyesi. Maçtan sonra, FB TV'de yorumları dinliyordum, Turan hoca taraftarın altını çizdi, her zamankinden daha çok ihtiyacı var dedi Fenerbahçe'nin onlara. Fenerbahçe'nin neden taraftarına her zamankinden daha çok ihtiyacı olsun ki? Geçen senenin çeyrek finalisti, rakibi kim olursa olsun dişe diş oynayan, standart mücadele eden disiplinli bir takımdı geçen seneki Fenerbahçe. Gelinen noktada demekki işleyen tekere çomak girmiş bir şekilde, işler bozulmuş ve camia taraftarı desteğe çağırıyor. Zico'nun, ligdeki iniş ve tuhaf puan kayıpları yüzünden hala Anadolu deplasmanlarından altın değerinde 3 puanla dönmeyi başarı zanneden birileri tarafından ipi çekildi ve hatalar da böyle başladı bence. "Şampiyon olsak da gidecekti" dedi başkan, neye yarar benim inanmamam ama benim 10 yıldır bildiğim Aziz Yıldırım Galatasaray deplasmanından hasarsız çıkıp şampiyon olan takımın hocasını yollamazdı. İnanmıyorum... Maddi sebepler ne olursa olsun, ekonomisiyle bu kadar övünen yönetimin Zico'yu göndermesi hataydı, bunu kabul etmek zorundayız. Aragones ile avrupa şampiyonu olsak da hataydı.
***
Maça gelelim... Bu kadar kötü bir başlangıç çok uzun zamandır görmedim. Kimin ne oynadığı belli değil. Yığınla top kaybı, basit bireysel hatalar, ilk 20 dakika için 2-0, olabilecek en makul sonuçtu. Yönetimler biraz ileriyi düşünerek hareket etmeli transfer yaparlarken, Lugano ve Edu'dan birinin olmadığı zamanlarda çekilen sıkıntıları geçen seneden biliyoruz. Yabancı kontenjanını bu maçta taze sakatlanan Josico ile dolduracağına, Song'u almak çok mu zordu? Trabzonspor'un verdiği parayı mı veremedi Fenerbahçe? Edu'nun sakatlığının ne kadar süreceği belli değil, üstelik Lugano da şimdiye kadar oynadığı resmi maçların neredeyse hepsinde sarı kart gördü. Hayır madem bu iki genç adamı alternatif olarak görüyorsunuz, geçen sene, elinizde stepne olarak kullanabileceğiniz Önder de varken kiraya verseydiniz, onları iki as stoperin yokluğunda gözünüz arkada kalmadan sahaya sürebilecek gibi hazır tutmanın, maç eksikliklerini gidermenin yollarını arasaydınız.
***
2006 ve 2008 yazları en yeniden yapılanmaya başlanmayacak yazlardı. İki büyük turnuva, kimin ne kadar parlayacağının belli olmadığı bir transfer piyasası, sesiz sakin, mümkün mertebe oyuncu kaybetmeden geçirmek lazımdı. O sezonda da son güne sıkışan 4 transfer vardı hatırlarsak. Mali açıdan bu kadar üstün bir takımın hala futbol aklının olmamasını içime sindiremiyorum. Yenersiniz yenilirsiniz ama göstere göstere bu başarısızlığın zeminini hazırladı Fenerbahçe yönetimi. Evet bence de geçen seneki Fenerbahçe bu Porto'yu yenerdi. Ama işte dün yok futbolda, bugün var. 2-0'a duacı olduğum dakikalardan sonra şu maç 2-2 bitse kimsenin itirazı olmazdı sanırım, kimse Fenerbahçe haketmedi diyemezdi. Ama mevzu işlerin bu noktaya gelmemesiydi.
***
Maçı değerlendirecektim ama yazıdan kopuyorum, grup aritmetiği ile devam edeyim. Dinamo Kiev Arsenal ile berabere kaldığına göre, her ne kadar yüzeysel bir yorum olacak olsa da demek ki çantada keklik değil. 13 gün içinde artık bu takım ne kadar toparlanabilirse, o şekilde çıkacak maça. Geçen sene harika bir grup performansından sonra bile, son maçta olmadık bir puan kaybı ve PSV'nin galibiyeti ile gruptan çıkamazdık. Bu yıl bu mağlubiyet ve görünen tablo ile gruptan çıkma şansımızı çok az görüyorum.
***
Roberto Carlos'la başladım, Selçuk'la bitireyim. Öyle veya böyle 6. senesi. Bu adam nasıl 6 sene kaldı bu takımda bilmiyorum. Geride kalan 5 yılın 3'ünü şampiyon bitirmiş, kalan iki yıldan birinde 34.haftaya lider girip son maçta şampiyonluğu kaybetmiş, diğerine yine şampiyonluk şansını sürdürerek girmiş, yerel platformda hep başa güreşen bir takım Fenerbahçe. Avrupa kupalarında ise bu süreçte Daum'lu saman alevi galibiyet dönemlerinin ardından Zico ile ezilmeyen, dik duran, maç kazanan bir takım olabilmiş, ve en nihayetinde geçen sene de çeyrek final oynanmış. Sevinçte üzüntüde, hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde hep Selçuk vardı. Vardı olmasına da, insan performansının üzerine bir tuğla koyamaz mı kardeşim?

Çarşamba, Eylül 17

Rastgele

Geçen seneki takım olsaydı en az bir beraberlikle dönerdik derdim. Bu sene kadro büyük oranda korunmasına rağmen geçen seneki takımdan eser yok. Elbette sakatlıklar önemli etken ama sadece sakatlıklara da bağlayamayız, işlerin iyi gitmediği gün gibi ortada.
***
Porto ikinci torbadan gelebilecek en kolay takımlardan biriydi. Bunu iyi değerlendirmek lazım. Geçen sene PSV'yi aşabildiğimiz için gruptan çıktık. Ancak 5. maçında yenilebilmişti Fenerbahçe, o da grubun en güçlü takımı Inter'e. Artimetiği doğru yapıp mümkün mertebe yenilmeden grubu tamamlamak şart. Zaten gruplardan çıkmak da bu şekilde mümkün. Yenilmeden... Bu defansif oynamamız anlamına gelmemeli, hele ileriyi hiç düşünmeyen Josico ve Maldonado ile oynarsak bir anda 4 stopere dönüyormuş gibi oynamaya başlıyoruz, ikisi de çok gömülüyor. Ya bunlardan birinin yerine Emre oynayacak, ya da Emre Uğur'un yerine sola geçecek. Benim beklentim Emre'nin sola geçeceği yönünde. Ne kadar verimli olur tartışılır.
***
Ben özellikle bu takımın mağlup duruma düştükten sonra neler yapabileceğini çok merak ediyorum. Partizan maçı yeterli bir örnek değildi elbette, gerçekten ciddi bir rakip karşısında geçen seneki geri dönüşleri yaşayabilir miyiz bilmiyorum. Ha Allah geri düşürmesin o ayrı konu, yolumuz açık olsun, 1 ya da 3, puanla dönelim kafi.

Salı, Eylül 16

Kurt Luis

Aragones'e takılmayan lakap yok. İspanya'da da Türkiye'de de durum aynı. En bilindik olanı dede. Bunda sorun yok. 70 yaşındaki adam için gayet normal. Bir de kurt var. Bunda da sorun yok. Başarılı,tecrübeli hocalara genelde kurt deriz. Kalli için Almanya'da tilki derler mesela. Ama bunların hiçbiri bu yazının asıl konusu değil.
***
Son günlerde bakıyorum, bizim basında Aragones için oldukça fazla kurt yazılmaya başlandı. Fakat bunu yazarken ne hikmetse kurt'un K'sı büyük harfle yazılıyor.Örnek: Dünkü idmanda Alex ile özel olarak konuşan Kurt hoca... Son maçta oyuncularından beklediğini alamayan Kurt teknik adam...
***
Bunu niye yapıyorlar bilmiyorum. Yanlışlıkla mı yapıyorlar ondan da emin değilim. Ama 1 değil 2 değil. Kesinlikle başka bir şey ima ediliyor. Yoksa koca tirajlı gazetelerde Türkçe yazım kurallarını bilmeyen adamlar niye çalışşın? Komplo teorilerine meraklı olan kuşağımız bunun nedenini kesin çözer bence. Bu arada Kurt Luis diye isim olsa, kimdir o diye sorsalar, kesin Oscar kazanan bir aktör derim. En çok sinemaya yakışıyor, futbol ismi değil.

Erkekler Ağlamaz

Bu kuru bir askerlik anısı değildir...

Günlerden 18 mart. Kışla hareketli. Çanakkale Savaşları olayın nedeni. Törenler, merasimler, konuşmalar bizi bekliyor. Ama hiç biri umrumuzda değil. Oldukça disiplini ve sert bir asker olan bölük komutanı gelecek ve yine korku-stres dolu dakikalar geçireceğiz.

O gerginliğin sebebidir ki, her sabah birbirimize gireriz. Çoğu zaman aleni şekilde girmeyiz birbirimize, çünkü her zaman bir nöbetçi astsubay geceyi bizle geçirir, sabah kalktığımızda bölükte olur. Ama bu sefer astsubay yoktu, sadece bir uzman çavuş vardı. Askerlerin "yarbay Bülent " dedikleri, askerle arası iyi olan, kendisini sevdiren ama bölük komutanının gözünden düşmemek için yeri geldiği zaman sinirlenen,askeri bölük komtanına şikayet etmekten geri kalmayan uzman çavuşumuz.Ama sonuçta o da bir uzman çavuş, o da bizim gibi asker olmuş öyle gelmiş o rütbeye. Yani en yüksek rütbe onda o sabah. Yani kimse didişmek için koğuşlara girmiyor. Herşey ortada. Didişmek dediğim de yanlış anlaşılmasın ciddi bir kavga yok çünkü ispiyon olabilir ve kavga büyük suçtur. Sadece bağırma, çağırma, kafa kafaya toslaşıp karşısındakinin kendisine ilk yumruğu atmasını sağlama. Amaç o ve o sabah herkes bunun için çok çalışıyordu.

Sinirler zaten gergin. Bu gayet doğal çünkü aylardır herkes orada. Kimse evini özlemiyor ama, aklında yok. Tek amaç günü gelenin zamanında oradan çıkması. Evi özlemek, aileyi hatırlamak kimsenin aklına gelmiyor.Hava da bir acayip. Bir güneş, bir yağmur. 2 saat içinde 4 kere mevsim değişti. Havanın dengesini bozulunca insanın dengesi bozulmaz mı? Bozuluyor iste.
Ama soğuk kıştan sonra artık sıcak gelen bir bahar sabahı olduğu kesın. İçimiz ısınıyor ara ara.

Yaşar Abi ile beraberim her zaman olduğu gibi. O da benim gibi KD. Az kişiyiz.. 80 kisilik bölükte 5 kişi. Ama birbirimize gayet sahip çıkıyoruz. Biz okuldan yeni mezun olduğumuz için, çocukça hareketlerin çok olduğu bu yer koymuyor bize. Ama Yaşar Abim, 30 yaşında evli. Evde onu bekleyen biri var. Konya'nın hatırı sayılı esnaflarından. İşi var. Biz kampüsten çıkıp gelenler için belki bir oyun bu ama ona hakikaten koyuyor.

Saat 9 olduğunda kışla iştima alanına gitmek için bölüğün önüne çıkıyoruz yavaş yavaş. O sırada müzik çalıyor bütün kışlada. 18 Mart olması nedeniyle herkes marşlar, kahramanlık türküleri dinlemeyi beklerken çalan şarkı Nilüfer'den "o da özlüyormuş benim bir tanem" sözlü şarkısı. Bizim için hiç bir anlam ifade etmiyor. Umrumuzda değil. Herkes törenden sonra Bülent Uzman, Bölük Komutanı'na ne rapor verecek, kimin canı yanacak onu bekliyor. Ve herkes biliyor ki kimse masum değil. Adı geçen asker, diskoya doğru yol alacak demektir. Çoğu da diskodan korkmuyor yeter ki 7 gün olsun askerlik uzamasının derdinde.

Bölükten yola çıkıyoruz Nilüfer eşliğinde. Üst devre her zaman en arkaya geçer. En önde alt devreler yürüyor. Çünkü bölük komutanı geldiği zaman en önde onlar görecek, üst devreler arkada saklanacak, tören sırasında makara bile yapabilecek öndekiler put gibi durmaya çalışırken. Ben de en öndeyim. "HERSEY VATAN İÇİN", "VATAN SANA CANIM FEDA" ve daha bir sürü yürüyüş kararıyla çıkıyoruz alana. O sıra Nilüfer şarkısı değişmiş. Biz gümbür gümbür bağırdığımız için duyamadık şarkı ne zaman bitti ne zaman yenisi başladı. Zaten askeri tabirle "kimin sikinde olur".

Toprak kokusu,ılık hava, ıslak yerler. Ve biz tören alanında komutanların gelmesini bekliyoruz. Bülent Uzman oturttu bizi. O sıra çalan şarkıyı duyduk.
"geceler boyu beklemek nedir onu bir de bana sor
çok özlemek ve sevmediğini bilmek
sonu gelmez acılarınla beraber"

Askerde ağlamayı unutan ben, bir anda tuhaf oldum. İyi ki en öndeyim diyorum. Gözlerim gittikçe yaşarıyor ama kimse görmüyor neyse ki. Ama dayanacak durum da yok her an boşalacak yaşlar. Bir de gıcık Nilüfer "erkekler ağlamaz" diyor hala. Ağlamamak için inat ediyorum, arkadan Bülent Uzman'ın sesi geliyor:
" Yarrak ağlamaz erkekler, ağlayın lan siz de adam gibi, ağlamayanı sikeyim"

Arkama dönüp bakıyorum. Yaşar Abi ağlıyor, bölüğün geri kalanı benim gibi ağladı ağlayacak pozisyonda. Demin birbirine girip, tehditler savuran 80 tane delikanlı ağladı ağlayacak. Günlerden 18 mart..

O gün bölük komutanı geldi, sonra gitti. Hiçbir vukuat olmadı. Niye olmadı kimse bilmiyor. Kimsenin canı yanmadı sanıyor komutanlar. 18 Mart yüzündenmiş. Orda olmayanlar öyle biliyorlar. Doğrudur.

Haftanın Oyuncusu

2 sene önce yine 1-1 biten Galatasaray-Antalyaspor maçı. Biri şampiyonluğu kaybetti, diğeri ligden düştü. Bu karedeki 2 topçu bu hafta sahaya kaptan çıktılar.
***
3 gündür gazetelerde herşey yazıyor ama bu adamdan kimse bahsetmiyor. Ayıptır, günahtır. Galatasaray-Antalyaspor maçı hakkında denmeyen kalmadı. Kaçan gollerden Ömer'e, Skibbe'nin tercihlerinden tribünlerin küfürlerine, Hasan Şaş'a atılan dirsekten Lincoln'e kadar maçın her olayı ve öznesi ekranlarda ve sayfalarda yer buldu. Bir kişi hariç.
***
Antalyaspor'un sağ beki Uğur Kavuk, maçın kahramanıydı. Golün ortasını o yaptı, çizgiden toplar çıkardı, sol tarafta oynayan Galatasaraylı oyuncuları bezdirdi. Onu geçebilen olmadı. Takım hızlı ataklara onun paslarıyla çıktı. Herşeyi yaptı, gemisini kurtaran kaptan oldu.
***
Kendisi 1978 Zonguldak doğumlu. O yüzden 67 numaralı formayı taşımakta. 30 yaşına basmak üzere sadece 1 kere mill oldu. O da Brezilya ile oynanan özel maçta. 2 sene önce yine bu ligde oynadı aynı takımın formasıyla. Ama Volkan Yaman , Ali Bilgin gibi oyuncuların gölgesinde kaldı, onlar İstanbul yolunu tutarken Uğur, Bank Asya'da mücadele etti. Bu sene ilk maçta Beşiktaş'a karşı iyi oynadı, sonra bu hafta önce mill kadroya seçildi,sonra Sami Yen'de Galatasaray'ı durdurdu. Adı 2 hafta önce Galatasaray ile anılıyordu ama kulüp onu -belki de yaşından dolayı- Serkan Kurtuluş'a tercih etti.
***
Bunları niye yazıyorum? Çünkü bu adamdan kimse bahsetmedi. Bari biz bahsedelim hakkını verelim. Bu hafta da bütün maçları her zaman ki gibi 90 dakika izleyemedik ama herhalde bu haftanın oyuncusu Uğur Kavuk'tur. Basın ve medya bunu bilmese de...

Pazar, Eylül 14

Ne alaka?

Futbol Zirvesi'ni izlemedim, yalnızca başkanın açıklamalarını okudum. Birşey dikkatimi çekti, aynen aktarıyorum: "Ben herşeyden anlarım, haddimi bilerek. Herşeyimi biliyorum diyemem, ama iddia ediyorum basında yazanlar kadar futbol anlıyorum. Siz hiç 5 saat masa tenisi maçı izlediniz mi?" Hayır ne oluyor ki 5 saat masa tenisi maçı izlediğiniz zaman, herşeyden anladığınıza dair bir test midir bu? Benim bildiğim 5 saat bir o yana bir bu yana pinpon topu takip eden adam ancak şaşı olur...

O Gün


Evde dolanıyorum. Ev dediğime bakmayın, ailemden uzakta İstanbul'da geçici olarak kaldığım bir ev. İstanbulluyuz aslında ama semte de uzağız artık biraz. O ruh hali artı oruç ; sıkıcı bir pozisyon. Cebimde de bitti bitecek kıvamında bir para. Acilen para kazanmalı, ama iş bulma süreci çok sıkıntılı. Bir yandan para kazanmanın derdi, bir yandan istediği işi yapmanın ideali. Çelişiyor. Bunları düşünürken bir telefon geliyor.

Beraber büyüdüğüm, yazları beraber geçirdiğim arkadaşlarım Taksim'e çağırıyor. Neyse ki oruçluyum para harcama derdim yok, iftara kadar kalır sonra giderim. Giderken yolda cuma namazını kılıyorum bir camide. Yalan yok, bütün dualarım para kazanmak için.

Taksim'e geliyorum. Tam o sırada bir telefon. Başka bir arkadaşım. Uzun süredir görmüyorum kendisini. Uzun süre daha göremem. Çünkü hayat onu da başka yerlere yollamak zorunda kalmış. Bayramda Bodrum'da olacağını söylüyor. Benim ailem de orada. İşim yok zaten, ben de giderim o zaman diye düşünüyorum. Ama para yok, orda ne yiyip ne içerim. Hep bu sıkıntı aklımda. Ama aile yanı, masraflar az olur, gidilir herhalde..

Arkadaşlarımla beraberim. Hepsinin maddi durumu iyi. Okuyanlar özel okullarda okuyor. İşi olanlar iyi paralar kazanıyor. Allah için hepsi can insanlar.Hiçbir şımarıklıkları yok. Fakat insan ister istemez hafif eziliyor. Bir yandan da kendine imreniyor. Çünkü çalışanlar çok yoğun çalışıyor. Babalarının istediği işi yapıyorlar.Para kazanıyorlar, harcıyorlar, ama önlerindeki örnekler iç açıcı değil. Mutsuz, buhranlı bir hayat var sanki önlerinde. O dakikaya kadar hayalperestim. Ben istediğim işi yapacağım. Ya futbol topundan ya kalemden para kazanacağım.Ama işte bir telefon daha.

Aklıma hiç olmayan bir sektörden iş görüşmesi için telefon. Konuşurken bir yandan arkadaşlarıma bakıyorum, yiyip içiyorlar. Benim cebimde bir tek vapur jetonuna yetecek para. Yaş 23. Aile veya akraba, birinin yanında daha ne kadar. Kafam iyice karşıyor. Ertesi güne sözleşiyoruz telefonun ucundaki sesle.

Eve dönüyorum. iftar yapılıyor. Ezan sesi duyunca bu sefer dualarım değişiyor. "Allahım istediğim şekilde çalışmayı nasip et, hayatı ıskalamayım" diyorum. İnanılmaz bir şekilde kafam karışıyor. Heyacanlanıyorum 4 duvar arasında. Doğru karar verme yetimi kaybediyorum.Artık akışına bırakıyorum. O anda bir telefon daha.

Asker arkadaşım arıyor. Muhabbet sohbet. Askerde en çok yaptığımız şeyi konuşuyoruz. Hayallerimizden. 23 yaşında iki genç planlarından, hayallerinden bahsediyor birbirine dakikalarca. En güzelleri, en kolayları, en yakınları. Hepsi. Bu arada benim bazı yazılarımı okuduğunu söylüyor. Çok sevdiğini kime okutsa beğendiğini söylüyor. Telefon kapanıyor. Benim kafam duruyor. 10 dakika boş gözler tavana bakıyor. Sonra toparlanıyorum hayata dönüyorum. Guiza'nın eşi Nuria Bermudez'in yaptıklarını izliyorum internetten. "Bu devirde ya popçu ya topçu olmak lazımmış" diye geçiriyorum içimden. Ve yine aynı şey. Nokia Connecting People. Bu kadar da olmaz.

Bu sefer babam arıyor. İş olayından konuşuyoruz. Babam yıllarca çok çalıştı bizim için. Ona diyemiyorum idealler, tutkular. Haklı çünkü. Para kazanmak lazım.

Yine kafa karışıyor. İdealler ve gerçek dünya çarpışıyor kafamda, benim de beynim çatlayacak gibi oluyor.Okusak üniversitede hala ne güzel olurdu diyorum, sonra üniversite yılları aklıma gelince bu sapıkça düşünceden kaçıyorum. Oradaki olaylar aklıma geliyor. Serbest çağırışım herşey. İdeallerin ne kadar bireysel kaldığını düşünüyorum sonra. 80 öncesi iyi-kötü benim yaşımdaki gençlerin idealleri neydi ben neler diyorum diyerek kendime kızıyorum. Bir su içmeli artık soğuk soğuk, mutfağa yöneliyorum.Mutfakta hicri takvim asılı. Dünku yaprak kalmış. çekiyorum ve bugünün tarihi çıkıyor ortaya.

12 EYLÜL tüm gençlere kutlu olsun....

Hacettepe 2-1 Fenerbahçe

Fenerbahçe yenilmiş, bunun üzerine söylenecek söz yok mu, elbette var. İlkin şunu söyliyeyim, takım kötü gittiği zaman "ya ben pek takip edemiyorum bu sene hacı" ya da "türkiye ligi rezalet, ben premier lig izliyorum" diyenlerden değilim. Deliriyorum, elimde değil. Kadro yetersiz mi tartışılır, bize her sene yıldızlar topluluğu denir gerçi, bilemiyorum. Fenerbahçe'nin geçen seneye göre daha iyi bir forveti var. Kaleci Serdar, Volkan olmadığı zaman sorumluluk alan ve başarılı da olan bir isimdi, bakalım Volkan Babacan nasıl olacak. Aurelio büyük kayıptı, Josico ne kadar onun yerini doldurur bunu da göreceğiz.
***
Ortadaki Fenerbahçe'nin kadrosu bu yıl çok kötü illüzyonundan bahsediyorum. Kötü mötü değil bence. Bugün ki takıma bakalım, sürdirek oynayabilecek Vederson sakat, Deivid sakat, Edu ve Semih sakat, Emre'nin morali bozukmuş, Lugano da hava muhalefetinden dolayı gelememiş. İlk 11'de oynaması beklenen 6 oyuncudan bahsediyorum, üstelik ikisi stoper. Yasin ve Can bir arada düşünüldüğünde yeteri kadar korkutucuydu zaten bu maç. Şimdiden takımı asmak kesmek çok yanlış. Hacettepe'nin bugün gol atacağı falan yoktu Fenerbahçe'ye. Can attı iki golü de. Yani %100 bireysel hatadan yenen iki gol, başka da birşey değil. Zico döneminde çok mu iyiydi Fenerbahçe deplasmanlarda, hayır. Ama tabii ki başlangıçta kaybedilen 6 puan can sıkıcı.
***
Bireysel olarak söylemek istediklerim var, yazmazsam rahat uyuyamam. Volkan'dan başlayayım. Bütün bir sezona böyle el bombası bir adamla devam etmek intihar olur. Abuk subuk hareketleriyle takımı her an yalnız bırakmaya hiç hakkı yok, üstelik böyle şımaracak kadar iyi bir kaleci de değil. Çok iyi günü de olabilir, çok kötü günü de. Standardı yok. Roberto Carlos performans olarak cidden berbat bir dönem geçiriyor. Kısa düşen pasları, ofsaytı bozması, ve artık ağır kalışıyla eskisi gibi güven vermediğini söyleyebiliriz. Ve bir zamanlar Fenerbahçe'nin frikikleri penaltı gibiydi, artık o yok. Hiçbir tehdit oluştumuyor. Ne kornerler ne de frikikler. Hafta içinde Alaattin Metin bir yazı yazdı Gökhan ile ilgili. Sakatmış, sakatlığını söylememiş o yüzden performansı düşükmüş. Yalnız yazıdaki üslup beni çok rahatsız etti. Herkes Gökhan'ı eleştiriyor ama, çocuk sakatmış ne yapalım gibi bir üslup. Yahu sakatsa tedavi olsun. Böyle cehalet olur mu? Böyle bile bile lades olur mu? Ama akıl hocaları Alaattin Metin gibiyse, anlayışla karşılıyorum. Can ve Yasin belli ki bir arada oynayamazlar. Biraz Edu ile biraz Lugano ile ara ara ısındırarak oynatmak lazım. Can'a ne söylenir bilmiyorum. O kadar acemice iki gol yedirdi ki, sıradan bir adam da öyle hata yapardı işte, fazlasını değil. Penaltı pozisyonunda da onun hatası var.
***
Orta sahada Uğur'un cidden ne yaptığı meçhul. Kimse anlamıyor ne yapmak istediğini. Bomboş pozisyonda şahane bir orta kesti kabul, ama onu da yapsın artık. Golü attıktan sonra Fenerbahçe, Hacettepe'yi üzerine çekti, takımı kontratağa çıkarabilecek iki oyuncu var -Kazım ve Uğur- ikisi de el freni. Maldonado ve Josico gömülüyor. Josico'nun maç eksiğinin olduğu gün gibi belli. O da fazla geriye dönük oynuyor Maldonado gibi, yalnız hakikaten hayalet gibiymiş, pozitif katkısı yoktu oyuna. Ama yine de çok erken diyorum bu oyuncu için. Maldonado ileriye, geriye oynadğından daha isabetli oynuyor. Bir iki top kaybı haricinde derli topluydu, daha önce de yazdığım gibi ona gelene kadar kimler var bu takımda eleştirilecek. Eğer Guiza böyle kullanılacaksa ona da yazık, Fenerbahçe'ye de. 50 metrelik bir top atıyorlar, kaderiyle başbaşa bırakıyorlar. Ona rağmen oynadığı topu olumlu buluyorum, göğüs stopu olsun, pasör özelliği olsun, takımda beğendiğim isimlerden biri.
***
Fazla karamsarlığa lüzum yok bence. O iki bireysel hata olmasaydı Hacettepe'nin gol mol atacağı yoktu, ha Fenerbahçe iyi miydi, asla. Ama bu takım geçen sene de deplasmanlarda zorlanıyordu, hem bu kadar eksikle çok da anormal bulmuyorum. Porto maçı çok farklı olacaktır diye düşünüyorum, geçen yıl Rize beraberliği üzerine Inter maçıyla hayata dönmüştük, benzeri olabilir.
***
Aragones için birşey söyliyeyim. Kimseye haksızlık etmek istemem ama Önder Turacı bana göre bu takımdaki en yeteneksiz birkaç oyuncudan biri. İyi niyetine, çalışmasına lafım yok. Ama Önder'i alırken maksat Gökhan'ı dinlendirmekse, battı balık yan gider, Samandıra'da bıraksalardı çocuğu. Yoksa Önder oyunu mu değiştirecek, kimden daha iyi oynayacak da maçı çevirecek? Önder ısrarı var bu adamın ve bu beni ilerleyen günler için endişelendiriyor. Geçen yıl ki Gökhan'ı izledikten sonra Önder Turacı yavan kalıyor, kimse kusra bakmasın.
***
Bir sözüm de disiplin disiplin diyenlere, disiplinsizdi diye Zico'yu gönderip disiplinli Aragones'i getirenlere. Volkan hakeme itiraz ediyor, gereksiz bir ikinci sarı görüyor, Burak daha dün bir bugün iki, ilk kartında yan hakeme el kol sallıyor, Uğur Boral oyundan alınıyor taraftara el kol yapıyor, R.Carlos hakemle her an kırmızı görebileceği bir dialoga giriyor. Kazım da yanılmıyorsam oyundan alındığı bir maçta, formasını yere atmıştı. Hakikaten de disiplin gelmiş takıma...

Cuma, Eylül 12

Ne olacak şimdi?

Levent Kırca'nın en dikkat çeken filmidir Ne Olacak Şimdi. Oyuncu kadrosundan başlayayım: Tamamen farklı ekollerle yetişmiş iki tane avukat var başrolde, Nevra Serezli ve Levent Kırca yani Orhan ve Özden. Orhan zor şartlarda yetişmiş, güç bela okuyarak avukat olmuş, ailenin hayırlı evladıdır. Annesi rolünde izlediğimiz Adile Naşit yine alışılandan farklı bir roldedir, anaçtır anaç olmasına ama bu sefer de fazla karışmaktadır oğlunun hayatına. Kader bu iki filmde iki kardeşi karı koca rolünde izlememizi sağlıyor, Selim Naşit koca rolünde.
***
Özden ya da filmin itici karakteri, Türk sinemasının önde gelen yardımcı erkek oyuncularından Bülent Kayabaş'ın, nam-ı diğer Refi'nin deyimiyle Öz, modern bir ailenin kızıdır. Filmde kaynanalar Adile Naşit ve Neriman Köksal ön plana çıkarıldığından babalar arka planda. Yaz tatillerini büyük ihtimalle Avrupa'nın gözde başkentlerinde geçiren aile, biricik kızlarının üzerine titremiş, el bebek gül bebek okutmuştur Özden'i. Özden de tıpkı meslektaşı Orhan gibi avukatlığı seçmiştir. Anne Neriman Köksal oldukça baskın bir karakterdir, evde genellikle onun sözü geçer.
***
Filmde zıt kutuplar birbirini çeker geyiği had safhadadır, tavana vurmuştur. Orhan'ın Özden'i beğenmesi normaldir, üniversite okumuş Orhan'ın gözü açılmış haliyle annesinin gözüne kestirdği kısmetleri beğenmemekte, ömür boyu ilkokul mezunu kadınla ne konuşurum diyerek burun kıvırmaktadır. Oysa Özden hayallerindeki kadındır. Avrupaidir, hakkını savunmasını bilir, üstelik meslektaşıdır, ayrıca çok da güzeldir. Özden ise etrafındaki aynı tiplerden usanmış, film boyu annesinin kendisine ayarlamaya çalıştığı Refi'yi veto etmektedir, belli ki bu kız annesinin çevresinden hoşlanmamakta, sosyete ile ilgilenmemektedir. Ama yine de centilmenlikten hoşlanır, centilmenliği ve maçoluğu tek vücutta birleştirmiş Orhan, Özden için fazlasıyla etkileyicidir. Gerektiğinde yağız Anadolu çocuğu, gerektiğinde kadın hakları savunucusu bir şövalyedir.
***
Gelmiş geçmiş Türk komedi filmleri içerisinde en başarılı yardımcı erkek ve kadın oyuncu performansını sergilediklerini düşündüğüm Perran Kutman -Nazan- ve Şener Şen'in -Şakir- bu filmdeki performansları gerçekten parmak ısırtır. Şakir uslanmaz bir çapkın, fırsat bulduğu anda karısını aldatan, evlilik kurumuna olan inancını çoktan yitirmiş biridir. Nazan ise kocasının çapkınlıklarından usanmış, film boyunca ondan boşanmaya çalışan ama her seferinde yine onun tarafından kandırılan, bütün zerafetini ve çekiciliğini nikah masasında bırakmış bir kadındır.
***
Filmde bu dörtlünün yolları avukat-müvekkil ilişkisiyle çelişir. Özden, eski arkadaşı Şakir'in, Orhan ise yine eski arkadaşı Nazan'ın avukatıdır. Başroldeki ikili de böyle tanışır zaten. Birbirlerinden etkilenirler etkilenmesine ama ne Orhan'ın ailesi için Özden ideal bir gelin adayıdır, ne de Özden'in ailesi için Orhan ideal bir damattır. Üstelik kadın haklarıyla ilgili bir konuşma esnasında alkolün cesaret verici yanından faydalanayım derken işin bokunu çıkarmış zil zurna çıktığı sahnede müstakbel kaynanasının eteğine bile basmıştır.
***
Çiftimiz bir arada iken hiç sorun yoktur, dünyanın en mutlu çiftidir, ama ne zaman çevrelerinden biri ortama dahil olsa dünyalar çarpışmaktadır. (Costanza'ya selamı çakıyoruz) Bu durum sürekli olarak gerginliğe neden olmakta, Orhan kah şiir gibi kayan kayak hocası Bora'yı kıskanmakta, kah karısının Rejyani dinlediğini bilen tek insan olan Refi'ye kıl olmaktadır. Özden ise genelde sorunlarda edilgendir, ortama ayak uydurmaya çalışan Orhan olduğundan zavallı karakterimiz sürekli olarak iki arada bir derede kalır, olmadık davetlere katılır, kayak öğrenmeye çalışır, kızı tavladığı için artık sergilemesine gerek olmadığını düşündüğü centilmenliği bu sebeplerden ötürü sürekli olarak sergilemek zorunda kalmıştır.
***
Orhan'ın otobüs beklerken üzerine çamur sıçratan arabaya "önüne baksana ulan hayvan" diye seslenmesi ve o arabadan Özden'in çıkması, yine Orhan'ın Özden'e açılmak için zurnaya dönene kadar içmesi, çiftin balayındaki yüzleşmesi esnasında yaşanan flashbacklerde, Orhan'ın mahallenin güzel kızı Fazilet'i tavlamaya çalışırken türkü söylediği sahne, Şakir'in lunaparkta çarpışan arabada iken yaptığı kurlarda yüzündeki jest ve mimikler, Nazan ve babasına büyük bir iştahla ağız dolusu tüküren Çetin'in, Şakir'i çapkınlık yaparken yakaladığı sahneler, Orhanlar'daki yemek sahnesinde Orhan'ın eniştesinden çaktırmadan Coca-Cola isteyip votka ile karıştırması, çiftin kavga ettikten sonra mahallenin evli sakinlerini evlilikleri üzerine düşünmeye davet etmeleri filmin unutulmaz sahneleri arasındadır.
***
Benim için ise bu efsane filmin en komik sahnesi, Şakir'in çapkınlık yaparken, yatağın altından karısı ve çocuğun fırlaması ile şaşkına döndüğü ve bunu harika biçimde canlandırdığı sahnedir. Keyifli bir iki saat geçirmek için doğru adreslerden biridir Ne Olacak Şimdi.

Perşembe, Eylül 11

Hikaye

İstanbul takımlarında forma giymek zordur. O da bu zorluğun farkındadır. Altyapıda yıllardır camianın havasını teneffüs etmiş, ama A takımda oynama şansına bir türlü erişememiştir. Sezon öncesi, devre arası her türlü kampa dahil olmuş ama o, maçta oynama şerefine henüz nail olamamıştı. Beraber altyapının tüm kategorilerinde oynadığı arkadaşları ya takımda 11'i zorluyordu, ya da başka takımlara kiralık veya bonservisle verilip iyi kötü "oynuyorlardı". Onun da tutunması lazımdı.
***
Takım zor günler geçiriyordu. Ligde şampiyonluğa oynuyordu, ama hep geriden geliyordu. Geriden gelen daima avantajlıdır belki doğru bir tespittir ama kaybedilecek her puan biraz daha geriye düşmeye neden olacaktı sezonun telafisi olmayan zamanlarında. O yüzden her maç final daha doğru bir tespittir.
***
Takım o hafta karasal iklimin hakim olduğu bir şehirde, dişli bir takımla ve zorlu hava şartlarıyla mücadele edecekti. Takımda eksikler çoktu bu nedenle deplasmana giden uçakta yer bulması normaldi, ama bırakın ilk 11'i, sonradan bile oyuna girmesi düşük ihtimaldi. Zaten takımın altyapısı çok fazla bilindik genç barındırmasına rağmen, kendisi taraftarın tanıdığı, bildiği isim değildi. Oynaması kendisi gibi hocayı da zor duruma sokabilirdi pazartesi günü. Zaten sol bekte ve sağ bekte iki akranı formayı giyecekti, fazla kumara gerek yoktu.
***
Maç beklendiği gibi zor geçiyordu. Evsahibi takım pozisyon bulamıyordu belki ama şampiyon adayını fena ısırıyordu. Golsüz beraberliğe kitlenmişti maç. "Skoru değiştirecek yetenekteki yıldızlar" ısınırken kale arkasında gözleriyle arada yardımcı antrenörün onları çağırmasını bekliyordu. Maçın son 10 dakikasına girilirken yardımcı hoca ve takımın eski kaptanı, genç yıldızı çağırdı. Olacak şey değildi, ama oluyordu. Herkesin beklentisi "çocuğun" rahat skora ulaşılırsa takımın yıldızlarını dinlendirmek için hem de gence maç tecrübesi kazandırmak için oyuna sokulacağıydı. Dakikalar 80'lerin ortası, skor ise 0-0'dı. İstanbul'un kahvehanelerinden hocaya giydirmeler başlamıştı bile. "Kim bu çocuk, bu mu çevirecek maçı", "Şampiyonluk gitti geçmiş olsun beyler", ve daha neler neler... Takımın yıdızlarından, kazanılan en büyük başarılarda adı geçen futbolcusu oyundan çıkıyor, altyapıdan genç çocuk oyuna giriyordu. Dakika 85 olmuştu bile.
***
90+2. Geriden uzun bir top. Top çocukta. Çocuk hemen abilerine pas verecek. Çünkü takımda işler öyle işler. Top kullanmak her yerde olduğu gibi burada da hiyerarşiye bağlıdır. Ama çocuk pas verecek gibi durmuyor. Ceza sahasının dışında, sol çaprazda, top ayağında. Önünde bir savunma oyuncusu. Ondan hafif bir şekilde sıyrılıyor, önünü açıyor. Sağ ayağındaki topu kaleye doğru yolluyor.....
***
Bundan sonra herşey olabilirdi. Ya kahraman ya da 10 hafta daha altyapı maçları.
***
Top kalenin içinde. Büyük bir sevinç. Mutluluk tablosu. Anadolu'nun ortasındaki şehrin stadında az sayıda deplasman taraftarının çığlıkları ve oyuncuların bağırışları.Şampiyonluk yolunda atılmış büyük bir adım. Maç sonu röportajların aranan ismi, yarınki gazetelerin manşeti.
***
Sizce bu yazı nedir? Basit bir hikaye mi, yoksa ucuz bir Hollywood senaryosu mu?

Cevap: Tamamen yaşanmış bir hikaye..

22 Ocak 2006'da Aydın Yılmaz'ın yaşadıkları...

Bizim ligimizde böyle hikayeler çoktur...

Ah nerede

Türk sinemasının en neşeli, en komik filmlerinden biridir "Ah nerede". Filmin oyuncu kadrosu yıldızlar topluluğu gibi. Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu başrollerde, o zamanlar pop müzikle uğraşmış, bana göre filmin en güzel kızı Nilgün Atılgan, kötü adam rollerini yıllarca başarıyla yerine getirmiş, insanların kafasında Köroğlu filmindeki Bolu Beyi rolüyle kaldığını tahmin ettiğim Hayati Hamzaoğlu ve onun filmde işlettiği kahvede her daim kumar oynayan Halit Akçatepe, Hababam Sınıfı'nın "bozum cahit" i Cengiz Nezir, isimlerini bu yazı vesilesiyle öğrendiğim, Tarık Akan'ın aynı anda ikisiyle birden çıktığı iki kız kardeş Aydan Adan ve Serpil Nur, anaç rollerine alışık olduğumuz fakat bu filmde daha farklı bir karakter olarak izleyeceğimiz Adile Naşit, kah babacan komiser, kah altın kalpli zengin olan Hulusi Kentmen ve bu filmde onun karısı rolünde izlediğimiz, Türk sinemasında sürekli olarak fedakar ve çilekeş anne rollerinde görmeye alışık olduğumuz amma ve lakin benim ismini yine bu yazı vesilesiyle öğrenip hayırlı bir iş yaptığımı bana düşündürten Şükriye Atav.
***
Film birçok açıdan konuşulmaya değer. Zengin bir aile, üç erkek çocuğunu İstanbul'a okumaya gönderip tez zamanda doktor, mühendis ve diğer hayırlı meslek erbabından olmasını beklerken işler, üstelik onlardan habersiz, pek de yolunda gitmemiş, evin büyük oğlu Tarık Akan babasının deyimiyle "evi kümese çevirmiş", Halip Akçatepe kumar masalarında vaktini ve parasını harcamış, Cengiz Nezir ise haliyle 70'li yıllar olduğundan siyasete bulaşmıştır. Dersler hak getire tabi... Filmde, bütün karakterlerin hayatını değiştiren olay her zamanki gibi Ferit rolündeki Tarık Akan'ın, Zehra rolündeki Gülşen Bubikoğlu ile tanışmasıdır. Ferit, Zehra'dan etkilenir, ona aşık olur ama bütün bu olaylar silsilesi filmde çok esprili bir dille anlatılmıştır.
***
Bir de bu filmde benim en çok dikkatimi çeken hadise, filmin ağır toplarının gerektiği yerde rolün hakkını vermeleri. Hayati Hamzaoğlu nargilesini içip parasını sayarken, kızkardeşi Adile Naşit'in eve erkek aldığı haberi üzerine silaha sarılıp kahveden fırlayışı, Tarık Akan'ın belki de en çok ona yakışan çapkın rolünü canlandırırken yaptığı kurlar, Hulusi Kentmen'in otoriter baba tiplemesi ile çocuklarına hakaret ederken kızarıp bozarması, Gülşen Bubikoğlu'nun yine Yeşilçam'da başka hiçbir aktriste göremediğim çetin ceviz tavırları, Şükriye Atav'ın çocuklarına olan sevgisi ve onları babalarına karşı kollayışı, Türk sinemasının en güzel kekeleyen karakteri Halit Akçatepe'nin kahvede babasını gördüğü an ki kekeleyişi filmin hep görülmeye değer sahneleri arasındadır. Ama benim en çok hoşuma giden sahne Hulusi Kentmen'in oğullarıyla olan dialoglarıdır. Eve, yanağında ruj lekesiyle gelen Tarık Akan, bunu soran Hulusi Kentmen'e "boyaya çarptım" yalanını da yine bu filmde uydurur. İşte o dialoglardan bir tanesi, Hulusi Kentmen ve anarşist evlat rolündeki Cengiz Nezir arasında geçmektedir:
***
HK - Allah cezanızı versin üçünüzün de!
TA - Ama babacım...
HK - Kes! Üçünüzün de ne bok olduğunu öğrendim! Biz orda okullarını okuyorlar, mekteplerini bitirecekler derken, siz burda zamparalık, kumarbazlık, siyaset peşinde koşun.. Bak hergelelere, bak itoğluitlere...
CN - Ama babacım, bizim de bir sözümüz olmasın mı ülke sorunları üzerine..?
HK - Bak bak baaaak... Ülke sorunları sana mı kalmış ulan?!
CN - Bizim de kafamız çalışıyor, biz de okuyoruz...
HK - Bok okuyorsunuz! Her foyanızı öğrendim. Sınıfta kalmaktan başınız dönmüş, türlü naneler yiyorsunuz! Önce dersinizi okuyun, adam olun, okulunuzu bitirin, eliniz ekmek tutsun, ondan sonra ne bok yiyecekseniz yiyin..! Size zerre kadar itimadım kalmadı, tek kuruş göndermem bundan sonra... Okuyacağınız da yok zaten. Yürüyün, yallaah!