Cumartesi, Haziran 27

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #5


Futbol ligleri başladı, çok maçlı kuponlarımız da geri döndü. Tabi bu sayede dramatik kayıplar da yeniden kendini hatırlattı.

Cuma gününün programı, diğer günlere göre daha sıkışıktı. Artık her gün, hemen hemen her ligde maç var. Fakat Cuma günü biraz daha kısıtlı bir program ile karşılaştık. Yine de eski günleri hatırladıkça fena değildi. Ben de oradan güzel bir dörtlü seçtiğimi düşünmüştüm.

İlk sırada karantina döneminde bizi futbolsuz bırakmayan Beyaz Rusya Ligi vardı. Energetik Minsk, Slavia Mozyr ile karşılaştı. Ev sahibi ekip sezona iyi başlamıştı ama sonrasında biraz sıkıntı yaşadı. Yine de bu maçı zorlansa bile alacağını tahmin ettim. Zorlanmak ne kelime! Yaklaşık 1 saat boyunca 10 kişi oynadıkları maçı 5-0 kazandılar. İnsan böyle maçlarda "Keşke 2.5 gol üstünü de yanına ekleseydim" demeden duramıyor.

Günün ikinci maçına geçeceğiz. Fakat onu yazının sonuna bırakıyoruz. Birbirine yakın saatlerde başlayan iki maç var sırada. Beşiktaş - Konyaspor maçında, Siyah-Beyazlı takıma verilen oran beklediğimden yüksekti. Normalde bu tip maçlarda, İstanbul takımlarına 1.40'ı bulan bayram eder. Beşiktaş'a verilen oran 1.58'di. Hatta riske girip handikap denemeyi bile aklımdan geçirdim ama Konyaspor savunmasının buna o kadar kolay izin vermeyeceğine inanmıştım. Eğer maçın başında Konyaspor 10 kişi kalmasaydı bir kazaya dahi kurban gidebilirdik (sanki gitmemişiz gibi) ama bu maç bizi yanıltmadı ve Beşiktaş tahminimizden kolay bir şekilde maçı kazandı.

Belenenses - Sporting maçı için bilyoner.com'daki yazımda konuk takım galibiyetini önermiştim. Fakat kendim oynarken biraz daha risk almak istedim ve daha yüksek orandan 2.5 gol üstünü tercih ettim. 35 dakikada gerçekleşti.

Fakat kazanamadık! Zira en güvendiğimiz Altınordu - Keçiörengücü maçı bizi mahvetti. Hem de ne mahvetmek! Keçiörengücü maçlarının klasiğidir. İlk yarı 0-0 berabere biter, maç da 2.5 gol altına kilitlenir. Bu sezon oynadıkları 29 maçın 16'sında aynı senaryo gerçekleşmişti. Ben bir kez daha aynısının olacağını düşündüm. Altınordu da bu senaryoya uygun bir rakipti sonuçta. Hatta yine bilyoner.com'da bu maça 2.5 gol altı seçeneğini önerdim. Fakat kuponu yaptığım saatte 2.5 gol altının oranı 1.35'e kadar inmişti. Bu orana oynamaktansa, ilk yarı beraberliği almayı tercih ettim. Böylece sadece ilk yarıyı izleyerek, Beşiktaş - Konyaspor maçı başlayana kadar zamanı da geçirmiş olurdum.

45 dakika beklediğim gibi gerçekleşti. Altınordu biraz daha atak oynasa da maçta tehlikeli pozisyon yok gibiydi. Hakem maçın sonuna bir dakika ekleyince biraz işkillendim. Zira Altınordu son anlarda golü düşünmeye devam ediyordu ve Keçiörengücü de biraz konsantrasyon kaybı yaşamaya başlamış gibiydi. Neyse ki Altınordu o baskıdan sonuç çıkaramadı ve devre boyunca hücuma çıkmaya elverişli olmayan Keçiörengücü topu kaptı. Devamında da kendi yarı sahasında bir faul kazandı. Süre geçirmek için tüm şartlar müsaitti. Faul atışını kaleci Metin kullandı, şişirdiği topu hücum oyuncuları tekrar geriye oynadı. Artık bir dakika da bitmek üzereydi. Son kez topu sola attılar. Nedense Altınordu savunması o topa hareketlenmedi. Keçiörengücü son bir atağa kalktı. Soldan yapılan ortaya Cem Ekinci (kendisi geçen sezon Bodrumspor'daydı) kafayı vurdu ve gol! Santrası bile yapılmayan bir gol...

Çok temiz gelecek bir kupon bir anda çöpe gitti. Yine de beterin beteri vardır! İyi ki 2.5 gol altı oynamamışım. Zira maçın sonu daha dramatikti. 90. dakika sona erdiğinde skor 1-0'dı . 90+3'te Altınordu beraberliği yakaladı. Sonrasında Keçiörengücü bir gol daha atarak maçı kazandı. Normal sürede gol olmayan maç, 2.5 gol üstü bitti. Bizim ise ellerimiz boş kaldı.





Tek maçtan yatan kuponlar #4

Cuma, Haziran 26

"Fikrimin İnce Gülü"


Çok fazla kitap okumadım. Okumayı seviyorum ama özellikle edebiyat kısmına çok zaman ayıramadım. O nedenle okuduğum çoğu kitabı sevdim. İstisnalar var tabi. Ama az roman okuyunca iyisini seçme şansı artıyor. Sağlam referanslar, nokta atışlara denk getiriyor.

Fakat bu sefer hakikaten çok iyiye denk geldim. Diğer okuduklarımdan bile daha iyi. En iyilerden biri...

"Fikrimin İnce Gülü" bilinmeyen bir kitap değil. Hatta yayımlandıktan (1976) kısa bir sure sonra sinemaya (1992) da aktarıldı. Sarı Mercedes'i izlemeyen azdır. İzleyip de sevmeyen yoktur. Fakat "Fikrimin İnce Gülü" bambaşka bir roman. Hem diğer romanlardan hem de sinemadaki versiyonundan ayrı bir noktada...

Bugüne kadar sinemaya aktarılan romanların, beyaz perdede sönük kaldığı sıkça söylendi. Okuyucular, izlediklerinden memnun kalmadı. Benzer sıkıntılar muhakkak bu ikilide de yaşanmıştır. Önce kitabı okuyanlar, filmi beğenmemiş olabilir. Ben önce filmi izleyenlerdenim. Ama arada çok uzun yıllar var. Seneler önce, daha lisedeyken izlemiştim. Açıkçası bir kitap uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Hatta geçtiğimiz aylarda "Fikrimin İnce Gülü"nü okumaya başladığımda bile habersizdim. İlk sayfaları geçerken kendi kendime "Ne kadar da Sarı Mercedes'i andırıyor" dedikten sonra olayı anladım. 

Haliyle hem önce filmi izlediğim için hem de zaten film-kitap ilişkisini bilmediğimden bir beklenti oluşmadığı için bir hayal kırıklığı yaşamadım.

Tam tersi; kitabı çok sevdim ve filmi yeniden izleme isteğim de arttı. Hele Bayram'ı okurken zihinde beliren filmde gerçekten de İlyas Salman oynardı.

Fakat şu bir gerçek ki; filmle kitap çok farklı. En azından lise çağında filmi izleyen bir ergenle, 30larında kitabı okuyan biri açısından çok başka... Aslında film kitaba; daha doğrusu öyküye sadık kalmış diyebiliriz ama atmosfer, anlatım, üslup o kadar farklı ki, kitap ve film iki farklı duygu bırakıyor.

Filmi şimdilik boş verelim. Zira kitap; benim okuduğum en iyi yerli romanlardan biri. Belki de birincisi ama yeni okuduğum ve heyecanı üzerimde olduğu için belki biraz abartıyor olabilirim.

Yine de Adalet Ağaoğlu'na hayran kalmamak mümkün değil. Biraz ukalaca gözükebilir ama bence oldukça insani bir durumum var. Bazen okuduğum kitapları bitirince kendi kendime "Ulan aslında bunu ben de yazabilirmişim" derim. Çok yetenekli olduğuma inandığımdan değil, yazarların bu işi çok kolay göstermesinden. Mesela Fante kitaplarında bu çok sık başıma geldi. Fakat bu sefer aynı cümleleri kullanamam. Bu romanı kesinlikle ben yazamazdım. Üstelik Ağaoglu'nun yazma sürecini de deli gibi merak ediyorum.

Sadece Bayram'ın kafasından geçenler veya Bayram'ın birkaç saat süren yol boyunca uğradığı değişimi yavaş yavaş bize anlatması bile buyuk beceri. İnsanı bilmek, toplumu bilmek, zamanı bilmek gerektiriyor. Fakat diğer yandan Kapıkule'den Eskişehir'e uzanan o yolun her kilometresini ustalıkla tasvir etmesi bile detaylı bir çalışma gerektiriyor. Kim bilir kaç kere geçti o yoldan yazar? Neler düşündü her geçişinde, kendisini Bayram'i yaratmaya nasıl hazırladı? Büyük sabır, gözlem yeteneği, kelimelerle oynama becerisi... Hepsi mevcut...

Üstelik sadece Bayram değil ki.. Yan karakterler bile değil, 'figüranlar' dahi (lokantadaki garson, çevirme yapan polis ve diğerleri) çok ayrıntılı bir şekilde dahil oluyor konuya. Onların da kafalarının içine giriyoruz. Bir yandan Bayram'ın dünyasını merak ederken, diğer yandan onlar da kısa sürede başka dünyaları ve hayatları anlatıyor. Arabanın rengi bile herkes için başka. Bayram için bal kız olan Mercedes, bazısı için altın, başkası için bok renginde..

Tüm karakterler sayfaların gerisinde ve yolun ardında kalıyor ama Bayram hep bizle. Bütün kitap boyunca kendimizle bile kavga ediyoruz, "Bayram kurban mı yoksa kötü biri mi?" diye sormaktan kafamız allak bullak oluyor.

Arada geçmişe de dönüyoruz. O yol başka türlü çekilmez zaten. İyi ve kötü anılar girecek kafaya; mecbur. O anılara eşlik edecek bir türkü; Fikrimin İnce Gülü. Her hattına, her anına, her sayfasına muhteşem bir şekilde özenilmiş bir eser...

Ama yine de ufak bir eleştiri getirme hakkım olabilirse eğer, romanın adı kurgunun gücüne kıyasla biraz sönük kalmış. Ne de olsa bir türkünün adı. Her insana başka bir şey cağrıştırır ve her insana önce o türküyü hatırlatır. Bu anlamda filmin adı Sari Mercedes, bence çok iyi seçilmiş. Keşke kitabin da adı o olsaydı. 

Gerçi Ağaoğlu ile filmin yapımcıları arasında bazı sorunlar yaşanmış. Zaten o yüzden filmin adı farklı konmuş. O tip tartışmalarda konuya çok hakim olmasam bile genellikle yazardan yana taraf tutarım. Bu sefer de yazardan yanayım tabi. Fakat sadece 'yazar' olduğu için; çok iyi yazdığı için. O ne diyorsa haklıdır! Onun hikayesi, onun anlatımı, onun eseri. Eşsiz..

Salı, Haziran 9

Spiker Terörü


Bizim milli maçlar ve kulüplerimizin Avrupa maçları bir acayip anlatılır. Ben son 10 yılda yenildiğimiz ve hakemin hiç hata yapmadığı bir maç hatırlamıyorum. Buna Murat'ın (Murathanoğlu) anlattığı maçlar da dahil. Yani, bütün iddialı üst seviye maçlarda, biz ne zaman yenilirsek onda mutlaka hakem lobisinin parmağı var.! 

Real Madrid'deki Rudy Fernandez Türkiye'de oynasa başka anlatılır. "Yine aldı puanı Fernandez. Nasıl da rakibine teknik faul verdirtti" denir. Orada oynadığı zaman da...

Bizde maçlar hep böyle anlatılır. Bu da ülkenin genel havası. Anlatıma da yansıyor. Murat'ı tenzih ediyorum ama genelde gördüğün zaman, atılan basketten bile zevk alamıyorsun. Maç seyreden insanımızın en sevdiği an, takımdaki bir oyuncunun smaç bastığı andır. Orada da adam öyle bir anlatıyor ki "Hay atmasaydın şunu keşke de adam bunu o ses tonuyla anlatmasaydı" diyorsun. 

Bilgin Gökberk / Ribaund Dergisi - Şubat 2020

Belki bu konuya 12 senelik blog tarihinde biz de değinmişizdir. Hatırlamıyorum. Fakat Bilgin Gökberk kadar direkt bir anlatımla derdimizi açıklayamadığımıza eminiz. Gökberk bu açıklamaları, Ribaund Dergisi'ne verdiği söyleşide dile getirmiş. En önemli detay bu cümleleri kullanırken yanında Murat Murathanoğlu da var. Yani, 'Yanımda bir basketbol spikeri var. Onları öveyim" falan dememiş.

Murathanoğlu da zaten hakem şikayetinin veya yabancı oyuncu eleştirisini en fazla yapan spikerdir. Hatta yaşını düşününce o ekolün öncüsü diyebiliriz. Gerçi Murathanoğlu'nun diğer spikerlere göre tek sorunu bu. Yoksa maçın önüne geçmek için ekstra çaba sarf ettiğini söyleyemem. Bu diğer spikerlerin işi. Gerçekten Gökberk'in son paragrafta verdiği smaç örneğini defalarca hissettim. Maç içinde kendi maçını oynayan spikerler, gerçekten maç keyfini düşürmekle kalmıyor; pozitiften negatife geçiriyor. Üstelik bu basketbol spikerlerine gelenek haline gelmiş durumda. Milliyetçiliğin ve şovenizmin daha revaçta olduğu futbol medyasında bile spikerler işi bu noktaya taşımıyor.

Görselde 2012 yılındaki Galatasaray - CSKA Moskova maçının olmasının bir nedeni var. O maçı salonda izlemiştim. Basketbol anılarımda en güzel yerlerden birine sahiptir. İyi ki de o maçı salonda izlemişim. Zira eve dönüp maçın tekrarını izlediğimde sinirlenecek kıvama gelmem beş dakika sürmüştü Herhalde salona gitmeyip, canlı yayını takip etseydim kesinlikle "Hay atmasaydın şunu keşke de adam bunu o ses tonuyla anlatmasaydı" derdim ben de...

Bilgin Gökberk boş konuşmaz. Ama artık az konuşuyor, az yazıyor. Özellikle spordan çok uzaklaştı. Keşke daha çok karşımıza çıksa... Özellikle 2008-2012 arası ondan çok beslenmiştik; yine olsun yine dinleriz...