Cumartesi, Ocak 31

Transfer Haberi


Türk basınında çıkmış bir haberi bloga yazmak bir blogger için hoş değil. Blogger dediğin bir habere yorumunu katmalı veya takip ettiği yabancı basında dikkatini çeken haberleri buraya taşımalı. Yoksa Fanatik'ten al kopyala yapıştır şık olmaz. Gönül ister ki Aceto gibi Marca'yı, Guerin Sportivo'yu tarayalım, haberleri yazalım, bir gün sonra da Türk basını bizim sayfamızdan alsın:Marca'da çıkan habere göre diyerekten.

Ama bu haberi de vermek boynumun borcu diye düşünüyorum. Zaten Türk basını pek alaka göstermemiş. U-17 milli topçumuz Gökhan Töre Chelsea ile 3.5 yıllık sözleşme imzalamış. Orta sahanın solunda oynayan futbolcu, Köln doğumlu ve Leverkusen'de forma giyiyor. 1992 doğumlu.

http://www.gökhantöre.com/ adli bir internet sitesi mevcut. Forma numarası kulübünde 10, milli takımda 11. U-15 ve U-16 dahil olmak üzere 28 kere milli takımlara davet edildi.

Hayırlı uğurlu olsun.

Cuma, Ocak 30

Asker Şarkıları


Asker arkadaşı diye geçiyor literatürde ama canım kadar sevdiğim 3 kardeşim.



Geçen hafta çarşı iznine çıkan Peralta ile konuştuk uzun uzun. Genel olarak iyi durumda. Bazı sıkıntıları varmış normal olarak ama sonuçta askerlik. Daha kötüsü de olabilirdi.
Ben Peralta ile konuşunca askerlik günlerim aklıma geldi. Farkedilmiştir, pek de çıkmıyor. Tipik Türk genciyiz; hayatımız futbol, artık bir de askerlik anılarımız var. Askerlik akla gelince orada dinlenilen müziklere sardım yine. Zaten burda defalarca bahsetmiştim. Bari bir liste yapayım, hem böylece Peralta gelince de bir liste yapar ve bakarız hangi şarkılarla sabretmişiz ve ortak noktamız olmuş mu?
Askerden önce Beatles, Rolling Stones, James vb. dinleyen bir şahsın listesidir. İşte hayatımın belli bir dönemine damga vuran şarkıların listesi:

Kendi İnsiyatifimle Dinlediklerim
1-) Sezen Aksu - Seni Kimler Aldı
2-) Sezen Aksu - Masum Değiliz
3-) Yalın - Keşke
4-) Zülfü Livaneli - Karlı Kayın Ormanı
5-) Yann Tiersen - La Valse D'Amelie
6-) Şebnem Ferah - Yağmurlar
7-) Joan Baez - Diamond and Rust
8-) Yeni Türkü - Samsun Asfaltı

Silah Arkadaşı Tavsiyesi
1-) Anonim - Ordu'nun Dereleri
2-) Modern Talking - You Are My Heart, You Are My Soul
3-) Ayna - Severek Ayrılanlar
4-)Tiesto - Adagio For Strings
5-)Neslihan - Hiç Sevemedim
6-)Şevval Sam/Kazım Koyuncu - Ben Seni Sevdiğimi.....
7-)Öykü/Berk - Evlerinin Önü
8-)Karacaoğlan - Dilber

Anısı Olan Şarkılar
1-) Nazan Öncel - Lütfen Gitme
2-) Mustafa Sandal - Gönlünü Gün Edeni
3-) Emre Aydın - Belki Bir Gün Özlersin
4-) Şebnem Ferah - Sil Baştan
5-) Nilüfer - Erkekler Ağlamaz
6-) Elif Turan - Büyüt İstersen
7-) Teoman - Ne Ekmek Ne de Su
8-) Kenan Doğulu - Havada Aşk Kokusu Var

Karşıyaka, Altay, İzmir

Ligin ilk yarısındaki maçı kazanan Altay takımı.

Bu hafta her zamanki gibi Türkiye Ligleri'nde birçok önemli maç var. Ankaraspor-Trabzonspor, Kayserispor- Sivasspor maçları şampiyonluk yarışı için çok büyük önem kazanan maçlar. Ama beni en çok heyecanlandıran maç pazartesi günü oyanacak. Karşıyaka-Altay derbisi.
Şu anda Türk futbolunda en çok tartışılan konulardan biri İzmir’in en üst ligde temsil edilmiyor olmasıdır. Oysa İzmir’de futbol aynı heyecanla devam ediyor.İkinci ligde iki İzmir takımı bu sene şampiyonluk mücadelesi veriyor. İzmir günler öncesinden bu maçı konuşmaya ve beklemeye başladı. Altay hocasını değiştirdi. Feyyaz Uçar gitti yerine eski futbolcuları Tahir Karapınar geldi. Hani o eski Şanverli, Müfitli,Orhanlı,Atakanlı kadronun Tahir'i.
Uzun uzun Karşıyaka ve Altay tarihini anlatmaya gerek yok. Türklerin futbol oynadığı ilk şehir olan İzmir’in iki güzide kulübü birkaç sene içinde yüzüncü yıllarını kutlayacak. Hedefler çok büyük. Mesela Karşıyaka taraftarı 2012de Şampiyonlar Ligi’nde oynayacakları Real Madrid maçını bekliyor. Ama iki takımın da öncelikle yukarıya çıkması gerek.
Karşıyaka’nın Süper Lig hasreti 13 seneye yaklaştı. En son 1995-96 sezonunda en üst ligde oynayan, ama o tarihten sonra geri dönemeyen yeşil-kırmızılılar bir ara “1. Lig’e en çok çıkan takım” unvanına sahipti. Şimdilerde o sıfat Sakaryaspor’a ait. 13 sezondur yüksek bütçelerle ve büyük beklentilerle lige başlayan Karşıyaka her sene aynı senaryoya bağlı kalıp lige erken havlu atıyordu. Bu sene ise beklenenin tersi oldu.Sezon başında genç bir takımı Reha Kapsal’ın eline verip taraftarından sabır isteyen kulüp, şimdilerde şampiyonluk heyecanı yaşıyor.2.Lig'in şimdiki formatına dönüştüğü 2001-02 sezonundan beri ilk defa bu hafta 5 maç üst üste kazanmaya yaklaştılar ama yine olmadı. 4te kaldılar Karabük beraberliği sonrası.
Altay ise uzun yıllar “3 büyükler dışında 1. Lig’de en uzun süre oynayan takım” sıfatıyla lige renk katmıştı. Ama onlar da 1999-2000de lige veda edip, tekrar geri döndüğü 2002-03 sezonunda bu sefer geri dönemeyecek şekilde bir daha düşünce unvanlarını kaybetmiş oldu. Yanılmıyorsam ünvan Ankaragücü'nde.
Altay, Karşıyaka’dan oldukça farklı bir süreç geçirdi. İzmir’de Karşıyaka’nın ve Göztepe’nin gerisinde kalan, taraftar sayısı olarak diğerleriyle boy ölçüşemeyen camia en üst lige onlardan daha çok yaklaştı. İki sene üst üste Play-Off finalini kaybedip büyük bir buhran yaşayan siyah-beyazlılar, bu sene lige bambaşka bir yapıda başladı. Yıllardır altyapıdan gelen gençleri Türk futboluna kazandırıp aynı zamanda tepe bölgelerde gezen takım bu seneye oldukça iddialı girmişti. Üstelik yıllardır şikayet ettiği taraftar desteği bu sene daha önce hiç olmadığı kadar yüksekti. Ama şu ana kadar beklenmedik puan kayıpları yaşayan takım ilk 6da gezinse de zirveden uzaklaşmış durumda.
Süper Lig’de İzmir takımının olmamasını sorun yapmaya gerek yok. Çünkü bir alt ligde her daim bir İzmirli bulunmuş. 5 bölgesel gruptan oluşan ve 50 takımın katıldığı 2.Lig’den değil, bir alt ligi ülkenin en çekişmeli, en dengeli ligi haline getiren 2001-02 sezonundan itibaren bakarsak birçok çekişmeli maç oyananmış.
O sezon 20 takımla oynanan ligde iki İzmir takımı vardı. Biri bir önceki sezon Süper Lig’in kapısından dönen Altay diğeri de Metin Oktay’ı yetiştiren İzmirspor . Altay o sene ligi lider Elazığspor ile birlikte 75 puan toplayarak, averajla ikinci sırada bitirip Süper Lig’e çıkmaya hak kazanırken, İzmirspor sezonu 7. sırada tamamlıyordu. Bir sonraki sezon İzmirspor ligin tek İzmirli takımı olurken sezonu 13.sırada bitiriyordu.
2003-2004 sezonunda lig İzmir Ligi halini alıyordu. Süper Lig’den düşen Göztepe ve Altay ve alt taraftan gelen Karşıyaka, İzmirspor’a rakip oluyorlardı. O sene 18 takımla oynanan ligde bu 4 takımdan hiçbiri Süper Lig’e çıkamadığı gibi Göztepe ve İzmirspor bir alt lige düşüyordu. Bu sezon oynanan maçlar İzmir futbolu için ayrıca önemlidir. 4 takım arasında oynanan 12 maçta toplam 39 gol atılmıştı. Ligin ilk yarısında hiçbir İzmirli’ye yenilmeyen Göztepe ikinci yarıda adeta dağılıyordu. Rıdvan Dilmen’i Karşıyaka camiasının efsaneleri arasına sokan, bugün hala konuşulan maçta 2-0 geriye düşen Karşıyaka ezeli rakibini 5-2 yeniyordu (bu da başka bir yazının konusu olsun). Ligin 29. haftasında Altay ile mücadele eden Göztepe bu sefer sahadan 6-2lik bir mağlubiyetle ayrılıyordu. Altay oynadığı bu 6 maçta 11 puan alarak diğer İzmirliler’e üstünlük sağlıyordu.
Bundan sonraki sezonlarda Altay ve Karşıyaka yalnız başlarına mücadele ettiler. 2004-05te Altay ligi 11., Karşıyaka 13. bitirdi. Aralarında oynadığı maçları Altay 1-0 ve 2-0lık skorlarla kazandı.
2005-06 sezonunda Altay rakibine yine yenilmedi. 1-1 ve 1-0 biten maçlar Altay hanesine 4 puan olarak yazılırken Antalyaspor’un 3 puan gerisinde kalıp ligi 3. sırada bitirdi. Play-Off macerasında ise Sakaryaspor engeline takıldı. Karşıyaka ise o sezonu 12. sırada bitirdi.
2006-07’de Karşıyaka Altay fobisini yine yenemiyordu. Ligin ilk yarısındaki maç 2-1 Altay lehine sonlanırken ikinci maç 2-2 bitti. Karşıyaka yine istediği yerde bitiremedi ligi ve 13.sırada yer buldu. Altay ise 6. bitirip Play - Off’a kaldı. Finalde karşısında Kasımpaşa’yı bulan siyah-beyazlılar iki kere öne geçtiği maçı önce normal sürenin son dakikasında sonra da uzatmanın son dakikasında gol yiyerek berabere bitirdi..Penaltılarda ise gülen Kasımpaşa oldu.
Bu dramatik maçtan sonraki sezonda Altay Karşıyaka karşısındaki üstünlüğünü de kaybetti. Oynanan ilk maçı 3-0 kaybeden siyah-beyazlılar, ikinci maçtan 0-0lık sonuçla ayrıldı ve seneler sonra Karşıyaka’yı ligde yenemeden sezonu kapattı. Üstelik iki takım ligi aynı puanda bitirip Karşıyaka averajla 9. sırada Altay’ın bir basamak üstünde yer alarak 6 sene sonra bir ilk gerçekleştirdi.
Gelelim bu sezona. Yukarıda anlattığımız gibi iki kulüp de kendi kimliklerinin dışında hareket ederek sezona başladılar. Takımı baştan aşağıya yenilediler. Yakup Sertkaya, Eren Güngör(Kayserispor'da milli takıma yükselen defans oyuncusu), Emirhan Özdemir gibi oyuncuları gönderen Altay Süper Lig tecrübesi olan Erdal Güneş’i,(Gaziantepspor) Beşiktaş altyapısı patentli Can Erdem ve Mehmet Sedef’i İzmir’e getirdi. Asıl bombayı ise Diyarbakırspor’da parlayıp geçen sezon Karşıyaka’da 14 gole imza atan Şehmus Özer’i transfer ederek patlattılar. Son 3 sezonda iki kere kapısından dönülen Süper Lig’e çıkmak bu seneki hedeflerin en büyüğüydü. Karşıyaka ise Sezer ve Olcan gibi İstanbul takımlarından kiraladığı gençleri geri göndermek zorunda kaldı. Yerlerine ise eskiden İstanbul’da oynamış futbolcuları aldılar. Eski Beşiktaşlılar Eser Yağmur ve Zafer Demiray ile UEFA Kupası kazanmış kaleci Kerem İnan Karşıyaka’nın yolunu tuttu. Genç takımı bu deneyimli isimlerle kaynaştırma görevi ise 2 kere aldığı takımı üst lige taşıyan Reha Kapsal’a verildi. Karşıyaka’da hedefler bitmez. Düşünülen üst sıralardır her zaman. Ama bu sezon başarı gelmese geçmiş yıllardaki gibi bir hüsran olmaz.
İki takım bu atmosferde lige başladılar. İlk 2 maçlarını kazandıktan sonra üçüncü haftada karşı karşıya geldiler. Yine bir pazartesi günü oynanan maçta 10 kişi kalan Karşıyaka, eski golcüsü Şehmus ile Merter ve Yasin’in golleriyle 3-0 mağlup ayrıldı. Bu maçtan sonra iki takım da paralel şekilde ilerlediler. Uzun süre özellikle berabere kalarak puan kaybettiler. Aynı zamanlarda toparlanıp galip gelmeye başladılar. Sonra bir ara yine tökezlediler. Son haftalarda Karşıyaka biraz daha toparlandı ve şu andaki havayı yakaladı.
Onlar puan kayıpları yaşarken diğer ekipler boş durmadı. Geçen sezon küme düşerek lige gelen Kasımpaşa ve Manisaspor ilk iki sıraya yerleştiler. Ç.Rizespor ve Diyarbakırspor gibi yakın geçmişte Süper Lig görmüş takımlar zirveyi zorlayan diğer ekipler oldular.

Karşıyaka az gol yiyen bir ekip. Son 5 maçtır gol yemiyor. Altay ise inanılmaz hücumculara sahip. Şehmus bu ligin en iyi forvetlerinden biri. Türkiye onu Galatasaray maçında attığı golle tanıdı belki ama bu ligi takip edenler için önemli bir isim. Yasin, Merter, Burak Çalık gibi gençler entersan adamlar. Hele Tiago diye bir adam var ki. Sormayın gitsin. Son Giresunspor maçında tek başına oynadı ama beraberliği bozamadı. Zaten Altay son 3 maçtır berabere kalıyor ve bu nedenle, kaybedilen 6 puan Feyyaz'ın sonu oldu.

Karşıyaka'da moraller sağlam. Fuat ve Ahmet Solakel cezalı. Defansları aksayabilir bu sebeple. Ama taraftar desteği o açıklarını kapatacaktır. Altay ise Türk takımlarının rakiplerine en çok korku saldığı ruh halinde. Hoca değişikliğine gidilmiş, üstelik gelen isim camianın sembol isimlerinden biri. Her an patlayabilir siyah-beyazlılar. Fırtına öncesi sessizliği yaşamak için Çeşme'de kampa girdiler. Mehmet Sedef ve Can Erdem sakat. Ama bu Altaylı taraftarları üzmekten çok sevindiriyor. Özellikle Can Erdem günah keçisi konumunda. Adı "eşşek Can Erdem"e çıkmak üzere İzmir'de.

Bakalım pazartesi ne olacak? Tribünler dolu olacak o kesin. Ben de bu maçı yerinde izlemek isterdim ama yine de bir çok kişiye nasip olmayacak şekilde televizyondan izleyeceğim aksilik olmazsa. Maçtan sonra yine birşeyler karalarız. Belki de bu maç uzun bir süre ara verilecek olan KSK-Altay maçalarının sonuncusu olur. Yıllardır Göztepe ile oynamadı bu iki kulüp bu sene biri çıkarsa 3 büyük İzmirli 3 farklı ligde olacak.

Hoşgeldin Guroviç

Mateja Kezman kadar eleştirilmemesinin tek nedeni futbolcu değil basketbolcu olmasıdır.


Khimik maçındaki muazzam Guroviç performansından sonra msn iletimdi en üstteki başlık. Msn'de bu tarz şeyleri yazmayı çok seviyorum arkadaşlarım tarafından ne kadar eleştirilsem de. Hem yazdığım herşeyin Velo Can tarafından kopyalanması bana büyük bir haz veriyor.

Konumuz tabi ki benim msn geyiklerim değil. Milan Guroviç yazının öznesi. Sezon başında çok eleştirildi Galatasaray. Guroviç gibi siyasi nedenlerden dolayı mimlenmiş bir ismin Galatasaray'da oynaması sakıncalı bulunmuştu. Doğru ve haklı olabilir o yönde düşünen insanlar. Galatasaray tribünlerindeki renkli oluşumlardan bazılarının ( abiler kızmasın UA çatısı altındakı oluşumlardan biri diyelim) sırf Guroviç transferi nedeniyle basketbol maçlarına gitmediğini biliyorum. Haklılar mı haksızlar mı çok derin bir konu. Tribün insiyatifle gönderilecek veya alınmayacak bir sporcu yok Türkiye'de. Yönetim kurulu "he" dedikten sonra herkes gelir oynar. O saatten sonra da bize desteklemek düşer. Zaten Guroviç de gelir gelmez resmi dergiye verdiği röportajla biraz olsun gönülleri rahatlattı.

Ama işte böyle zamanlarda ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Guroviç çıkıp aslanlar gibi oyansa, maç kazandırsa bütün tepkiler dinerdi. İstikrarsız olduğu bilinen Sırp oyuncu, Galatasaray'da gayet istikrarlı bir çizgi çizdi. Grafiğin çizgisi hep en alt seviyede dolaştı. O kadar istikrarlıydı ki üst üste oynanan Beşiktaş ve Fenerbahçe derbilerinde 3 er sayı attı.

Neyse ki beklenen patlamayı Khimik maçında yaptı. Tamam dedik Guroviç geri döndü. Ama Guroviç kötü huyuyla geri dönmüştü. Biz bunu o gün farkedemedik. Telekom maçında yaşananlar nedeniyle 4 maç ceza aldı. Bir Haislip veya Mirsad kadar değil. Ama bütün sezon ortalarda gözükmeyen bir adamın bu kadar kolay ceza alması affedilecek gibi değil.

Bakalım bundan sonra Galatasaray'ın yaptırımı nasıl olacak?. Guroviç ile devam mı yoksa yollar ayrılmalı mı? Benim hiçbir fikrim yok. Lincoln ve Guroviç Galatasaraylıların kafasını karıştırmaya devam eden iki yıldız sporcudur. Bir tek onu biliyorum.

Perşembe, Ocak 29

Papazın Çayırı


Türkiye'deki stadlarla ilgili en büyük sıkıntım isimleri. Stadyumlar ya bulundukları şehirlerin işgalci kuvvetlerden kurtuluş tarihleriyle ya da büyük bir çoğunlukla tarihi kişiliklerle adlandırılıyor. Her şehirde bir Atatürk Stadı var. İstanbul ve İzmir'deki büyük stadyumlara Ata'nın adı verilmesi gayet şık ama üst düzeydeki 18 takımın üçte biri Atatürk Stadı'nda oynuyor maçlarını. Aynı oranda iç boşaltmak bu da.

Aslında bu bize özgü değil. Akdeniz ülkelerinin çoğunda bu anlayış hakim. İspanya'da Santiago Barnebau, Vicente Calderon, Ruiz de Lopera, Ramon Sanchez Pizjuan hatta San Mames bunlara örnek olarak verilebilir. Ama bunların yanında El Madrigal, Nou Camp gibi isimler de mevcut. İngiltere'de bu ikinci tarz daha çok var. Old Trafford, Stadium of Light, Millenium, White Harte Lane gibi isimler akla ilk gelenler. Anlamlarını da bilmiyorum ama bir karizma olduğu kesin. Özellikle White H.L. ve Madrigal isimlerinde.

Bizdeki stadyumların isimleri de "farklı" olsa keşke. Mesela Fenerbahçe Stadı ; Şükrü Saraçoğlu yerine Papazın Çayırı olarak adlandırılsa. Galatasaray'ın yeni stadı Aslantepe olarak kalabilir mesela. Gerçi artık çok zor bunlar. Stadyumların isimleri kolay kolay değişmez.

Bu kadar sosyal mesajdan sonra asıl konuya dönelim. Papazın Çayırı'nın Şükrü Saraçoğlu'ya dönüşme sürecini yazmak istiyorum.Niye bunu yazmak istiyorum bilmiyorum. En azından kafamda kalacağına buraya dökülsün.
Bundan 100 seneyi aşkın bir zaman önce o arsada top koşturanlar Moda'nın ve Kadıköy'ün Rum,Ermeni ve İngiliz gençleridir. Fenerbahçe kurulduktan sonra Cemil Topuzlu tarafından kurulan Union Club orayı kiralar. Union Club, Fenerbahçe ve İngiliz ailelerin desteğiyle "çayır" halinden stad haline getirilir. 100 kişilk bir tribün inşaa edilir. İngiltere'den özel çim getirilir.O yıllarda Union Club olarak anılır. Fenerbahçe maçlarını orada oynamaya başlar.Ama futbola olan ilgi azlığı kira bedelini karşılamayı zorlaştırır.Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi İngilizleri düşman konumuna sokar. O sebepten dolayı İngilizler Union Club ile ilgilenmezler. Türk hissedarlar da dağılınca iyise sahipsiz kalan sahaya Kara Kemal el koyar ve isim İttihad Kulübü olarak değişir.Uzun bir süre İstanbul'daki spor karşılaşmalarına ev sahipliği yapar İttihad. Ama Taksim Stadı'nın yapılması ilgiyi karşı tarafa toplar. İlgisiz kalan sahanın imdadına 1929 yılında Fenerbahçe yetişir, sahayı kiralar.İsim de Fenerbahçe Stadı olarak değişir.3 sene içinde stadın kapasitesi arttırılir.Fenerbahçe Kulübü de devlet büyüklerinin yardımıyla stadı satın alır.Taksim Stadı'nın yaptığını yıllar sonra İnönü Stadı yapar. Oranın açılması ilgiyi Dolmabahçe'ye taşır.Fenerbahçe bile 1949 yılından sonra İnönü'de oynamamaya başlar.1962 yılında stadyum Beden Terbiyesi'ne devredildi. 79 yıllık kullanım hakkı yine Fenerbahçe'nin olmuştu.1965 yılında ihtiyaca cevap vermeyen stadyum yıkıldı ve inşaatın başlandı.17 yıl sonra yepyeni bir haliyle hizmete açıldı. Hikayenin gerisi zaten biliniyor.

Türkiye'nin en büyük derbisinin başladığı yer olan Papazın Çayırı artık modern bir konumda. İsmi de eski bir başbakanın adı. Yıllar önce oradaki gençlerin top koşturduğu ve Papazın Çayır diye adlandırdığı yer şimdi eski bir başbakanın adıyla anılıyor. Başbakana saygım sonsuz ama tarih ve vefa daha çok hoşuma gider. Ne zaman oradan bahsetsem ya Kadıköy derim ya Papazın Çayırı.Saraçoğlu diyemiyorum bir türlü. Sorun bende belki de. Ya da UEFA Finali romatizmi. Dedim ya; bu yazıyı niye yazdım bilmiyorum. Güzel de olmadı zaten.

Bu Kentin Zaptiyesi


"Sen öyle san, sen öyle san. pezevengi öldur bir cinayet. Kızı al iki adam kaçırma, kızı en az iki kişi sik üç ırza tecavüz, her gece esrara takıl nerden baksan dört içicilik, heriflerin cebinden paralarını al beş gasp. Bütün bu bokları yedikten sonra, polislerin suratına bakıp, kusura bakmayın abi kaza oldu diyemezsin... Adamın götünden kan alırlar kamil kan.. Hadi kız orospu, ki bu ibneler bakireydi diyorlar. Bakire kız nasıl orospu olur ben anlamadım gitti.. Oof herşey karışık.. Neyse, karı orospu siktik, herif pezevenk öldürdük, paralarını aldık. demezler mi “ulan siz misiniz bu kentin zaptiyesi” sikerler olm hepimizi sikerler.. Amına kodumun boksörü neler açtı başımıza.."

Bayrak Adamlar


Guiseppe Bergomi.1963 yılında Milano'da doğdu.18 sene aralıksız İnter forması giydi. Tam 519 kere, bir kulüp rekoru. 17 yaşından beri aynı forma üstündeydi. Zaten İnter'in sağ bekine geçtiniz mi kolay kolay bırakamazsınız. Giacinto Facchetti veya Javier Zanetti gibi. İnter'in uzun yıllar şampiyon olamadığı döneme denk geldi. Sadece 1 kere kupayı kazanabildi. 3 tane UEFA Kupası var ama İnter ile. Tabi bir de Dünya Kupası. İtalya milli takımının defansının sağında yıllarca top koşturdu.

1982-1986-1990-1998 dünya kupalarına katıldı. 1982'de finalde Almanya'yı yenen kadroda yer aldı. Henüz 19 yaşında dünya kupası kazandı. 1990'da takım kaptanı oldu. 1992 yılından sonra uzun süre kadroya alınmadı. Şehrin diğer takımının kaptanı Paolo Maldini idi. Onun babası Cesare Maldini gökmavililerin başındaydı. Uzun süre sonra onu kadroya çağıran AC Milan'ın efsanesi oldu. 98 kupasına katıldı.1999'da futbolu bıraktı. Oynayabilirdi, ama İnter onu istemedi. Başka takımlara gidebilirdi teklifler de vardı ama o istemedi.

Aykut Topu Tut!


Aykut'tan önce Skibbe'ye lafım. Aynısını Gerets yapmıştı şimdi Skibbe de yapıyor. Altay ve Malatyaspor maçlarına bile as kadroyla çıkan takımın kalesinde yedek kaleci var. Sebebini anlamıyorum. Galiba öyle bir anlaşma var. Eskiden Terim yedek kalecileri sırayla kulübeye oturttururdu. Bu da onun gibi bir şey. Aykut hazır olsun diye kupa maçlarında oynuyor belki de. Ama yedek kaleciyle çıkmak risktir. Sen bu riski Sivasspor maçında göze alıyorsan, Malatyaspor maçında da Yaser,Alpaslan,Ferdi ve diğerleriyle de çıkabilirdin. O zaman kurtarıcı olarak Mehmet Güven oyuna girince hiç kimse "yok artık" demezdi.

Aynısını Gerets ne zaman yaptı? 2006 yılının 1 Mart'ında Kadıköy'de. İdeal 11i aynen sürdü sahaya. Tek değişiklik kalede Mondragon yerine Aykut vardı. Haliyle korkulan oldu. Gerçi o zamanlar korkmuyorduk pek ama Aykut için sonun başlangıcı o goldür bence. Türkiye'de frikik golü yememiş, son frikik golünü 1998'de Beckham'dan yemiş olan Mondragon yerine sahaya çıkan Aykut, inanılmaz bir baraj kurdurmuş kalesinde de golü görmüştü. Dakika 87di, maç 1-1 devam ediyordu. Yazık olmuştu.

Geçen sezon Orkun'dan formayı devraldığı ikinci yarıyı saymazsak Aykut'un kaderi kupa kalecisi olarak yazıldı. Salı günü yine sahaya o çıktı. Şehmus'dan şiir gibi bir gol yiyen Aykut bu sefer karşısında Mehmet Yıldız'ı, Musa Aydın'ı, Sezer Badur'u, Pini Balili'yi buldu. Sivasspor'un kaleyi bulan 2 şutu vardı. Birini Meira çıkardı, diğerini Balili affetmedi. Golde Sabri'nin hatası da vardı stoperlerin de ama Aykut da gelen ilk topu yedi sonuçta.

Geçen sene Sivas'ta Galatasaray şampiyonluğu kaybetseydi bu haftaki Sivasspor maçında Aykut olmazdı belki de. Yönetim onu takımda tuttu, ama Morgan De Sanctis'i getirmeyi ihmal etmedi. Bükreş maçında yaptığı hata son nokta oldu. Bugün yabancı kalecinin gelmesini hiç istemeyen biriyim. Ama Türk kalecilerimiz bunu zorunlu kılıyor. Onlara verilen şansı kötü kullanmakta inat ediyorlar. Orkun'dan yana bir sıkıntım da yok şahsen. Ama Aykut gibi üstelik haftaya oynanacak olan Sivasspor maçındaki hava ve zemin koşullarına göre hangi eldiveni giyeceğini şimdiden düşünen,işini ciddiye aldığı belli olan bir kalecinin de bu kadar hata yapması onlara olan güveni sarsıyor. Aykut bunları yaparsa başkası ne yapmaz?

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası # 4


Çarşamba, Ocak 28

Bir 222 Yolculuğu


İşten erken çıktım bugün. Bir iki gündür yoğun çalışıyordum bugün iş pek yoktu, erkenden çıktım. Para azlığından Beşiktaş'a kadar yürüdüm ofisten. Hemen hemen 40 dakikalık mesafe, vapur saatini ayarlayıp çıkıyorum ofisten. 18.15 vapuruna bindim. Eminönü vapurlarını ve üniversite yıllarını hatırlatan üst katı açık bir vapura bindik. İsmine bakmadım, oysa eskiden hep dikkat ederdim.

Kadıköy topraklarına ayak bastım. Otobüse binmeden önce kazandığım ehliyet sınavı nedeniyle almam gereken sertifikamı almak için ehliyet kursuna uğradım. İkinci defa belge eksikliğinden vermediler. "Sıçarım böyle işe ehliyet alıp napacam, akbilim var aslanlar gibi" nidalarıyla otobüs durağına doğru yürüdüm. Amacım 17 numaralı Kadıköy-Pendik otobüsüne binmekti. 10 dakikada bir kalktığı için ana duraktan binip oturarark gitmek mantıklı bir tercihti. Tam o sırada sahilden Pendik'e giden bastı mı 30 dakika içinde Maltepe'ye vardıran 222 kalktı. Ben iki durak arasındaydım. İki üç kişi benle beraberdi. İETT memuruna dur dedik, durmadı. Biz de koştuk, yakaladık otobüsü. O esnada benle beraber dur yapanlardan biri de koşmuş otobüse biniyordu. Ben nefes nefese klamıştım, akbilimi bastım "hocası tarafından oyundan alınıp kulübede sessiz sedasız suyunu içen futbolcu" gibi arkalara doğru uzadım. Ama diğer çocuk hocasına karşı tepkiliydi. Bizi niye almadın diye bağırıyordu. O anda kendimde sorumluluk hissetım, sanki çocuğa yardım etmem gerekiyormuş düşüncesine kapıldım. Ama biz boşuna askerlik yapmadık. Orada öğrenilen en önemli şey "kimseye yardım etme!" ilkesiydi. Çocuk ve otobüs şöförü hararetli br tartışmaya girdi. Şoför, yolcuların deyimiyle kaptan, ona ayrılan bölgeden çıkıp çocuğun üzerine yürüdü. Çocuk da üzerindeki montu, "oyundan çıkarken formasını atıp taraftardan tepki alan ve uzun bir süre kadroya giremeyecek olan futbolcu" misali yere attı. Ve kaptanının üzerine yürüdü. Takımın, pardon otobüsün abileri araya girdi. Evladım yapma etme, büyütmeyin dediler. Olay kapanacakken, kaptan kaptanlığına yakışmayacak bir hareket yaptı. Polisi aradı.

Adam öldürseler 1 saat sonra gelen şerefli Türk polisi Fenerbahçe-Bursaspor maçının olduğu gün "yolcumla tartıştım, şikayetçiyim" ihbarını pek önemsemedi. Kaptan yolcuları polisin 10 dakika içinde geleceğini söylerek sakinleştirdi. Sakinleştirdi diyorum çünkü yolcular baya sinirlendi. İşe, eve geç kalan insanlardan bir otobüs dolusu adam, gereksiz bir kavga yüzünden 30 dakika Kadıköy'de beklemeyi sindiremiyorlardı. Sindiremeyenlerin bir kısmı arabadan indi. Bu sayede ben de boş koltuk buldum. Artık olayın keyfine bakabilirdim. Elimde Hürriyet Spor cam kenarına dayandım bekliyordum. Gayet rahattım. O sırada otobüsten devletin memuruna tepkiler geliyordu. Bir zaman sonra tepkilerden bunalan "kaptan" otobüsten indi. Bu sefer tepkiler kaptanıyla kavga eden çocuğa yoğunlaştı. "O senin kaptanın git özür dile tatlıya bağlansın hep beraber şampiyonluğa, pardon Pendik'e doğru gidelim." dendi. Ancak çocuk buna yanaşmıyordu.

Polisin gelmemesi yolcuları çileden çıkarmıştı. Zor durumda kaldığını anlayan şöfor arabaya bindi. Artık gidiyorduk. Bu esnada bir bayan kaptana ismini sordu. Yolcuları bu kadar süre bekletmenin hesabını soracaktı. Adam ismini söylemedi. Otobüs kalkarken aramıza katılan bir başka bayan Bursaspor'un otobüsünün geldiğini o yüzden stadyum çevresindeki yolların kapandığını söyledi. Ama bunu bildiği halde arabaya bindi.

Neyse ki ortalarda Bursaspor otobüsü yoktu ve yollar açıktı. Biz de evimize doğru gideceğimizi sandık. Ama Yoğurtçu Parkı'nın orada, polislerin çok olduğu yerde, otobüs durdu. Kaptan indi, şikayetçi olduğunu emniyet mensublarına bildirdi. Polis otobüse girdi. Galatasaraylı ve İstanbul Üni. mezunu biri olarak hafif tırsmaya başladım. Biber gazının kokusunu hissettim. Neyse ki polisler uzlaşmacı bir tavır sergilediler. Çocuktan ve kaptandan kalsik bir Türk isteğini, "öpüşüp,barışın"ı dilediler. Fakat iki tarafta buna yanaşmadı maalesef. Kaptan şikayetçi olduğunu dile getirdi. Polis gençten inmesini istedi.

Bu sefer Serdar Topraktepe-Oktay Derelioğlu olayını anımsatan bir istek geldi. Çocuk, "ben inersem o da benle gelsin". Polis ne yapacağını şaşırdı. İnmesini istedi kaptandan. Ama kaptansız takım hedefe ulaşamazdı. Bu da takımda kazanın kaynamasına neden oldu. Otobüsteki tüm yolcular kaptana hakaretler yağdırıp "geç ulan koltuğun başına" diyordu. O esnada yarım saat önce isim soran bayan hala isim soruyordu. Ama aradığı cevabı bulamıyordu. Polislerden bile yardım istemesi kifayetsiz kalmıştı.

Sonuçta çocuk indi, kaptanın da kimliği alındı. Otobüs hareket etti. Herşey sona ermişti. Ama tam o sırada yeni bir kavga çıktı. Biri isim soran bayan olmak üzere iki kadın kavga ediyordu. Nam-ı diğer catfight. Kavganın sebebini bilemdim. Bizim bulunduğumuz tribünlerden net göremedik, bakalım akşam Erman Hoca ne diyecek dedik. Görmesek de duyuyorduk. Bir kadın kavgasında en çok kullanılan laflar. Saçlarını yolarım, kapa çeneni, sana ne, gerizekalı vs..... Neyse ki bayanların kavgası uzamadı. Ve işte o anda Türk toplumu bütün bireyleriyle ortaya çıktı. Makara yapan abiler, "bunlar Avrupa'da yok" diyenler, "canım şoförün de işi zor ama bütün gün" diyenler.. Herkes oradaydı. Bir tek Peralta yoktu. İnanılmaz makara yapabileceğimiz bir yolculuktu. Mayısa kadar bekleyeceğiz artık.

Galatasaray 1-1 Sivasspor


Futbola, stadyuma verilen ara dün son buldu. 2 aya yaklaşan bir süreden sonra tekrar Sami Yen yoluna düştüm. Konuşacak çok şey var. Önce maç öncesinden başlayalım.
Hangi ara böyle olduk bilmiyorum. Çok uzun bir tribün geçmişim yok. Düzenli olarak 7-8 senedir maçlara gidiyorum.İlk gittiğim zamanları hatırlıyorum. Arkadaşlarla toplanır, simtler poğaçalarla yeni açığa giredik. Nerden baksa 2-3 saat olurdu maça. Artık maça girmek için İstikal Marşı'nın okunmasını bekliyoruz dışarıda. Dün erken girdim diye hayıflandım. Kapılarda, turnikelerde kuyruk var diye erken girdim. 20.30'da başlayacak maça 20.15'te girdim. Geçmek bilmedi 15 dakika. Tezim Olimpiyat Stadı rezilliğidir. O stadyumda geçen bir sezon asosyalleştirdi bizi belki de. Mecidiyeköy gibi Hindistan gibi dağınık,kalabalık,pis bir yeri bile bize cennet saydırdılar. Ama diğer tribünden arkadaşlarla konuşunca onlarında geç girdiğini öğreniyorum. Belki bizim kuşakta sorun vardır. Yoksa hala 3 saat öncesinden girenler mevcut. Bir de tabi maç öncesi makarası var. Dün Sami Yen'in arka sokakları, Burger King'in Opet'in oralar muhteşemdi. Eskiden de öyleydi de ben uzun zamandır oralara girmeyince farklı mı hissettim yoksa harbiden bir farklı mıydı bilemedim.
Dışardaki eğlenceyi bırakıp stadyuma girdik. Bir hafta içinde oynana "angarya" Türkiye Kupası maçı için beklenmedik derecede doluydu stadyum. Boş yer bulmakta zorlandım. Ben klasik olarak eski açığın en sevdiğim yerine yani en yukarıya geçtim. Bütün stadyum gözümün önünde.
Kalabalığın nedeni herhalde Sivasspor'un antipatik olmasıdır. En son Galatasaray'ın önüne geleni ezdiği 96-2000 arasında böyle takımlar gelmişti Sami Yen'e. 10 kişi kapan ileride bişr forvet bırak, ikinci yarı hızlı adam koy. Bülent Uygun diyor ya " Fatih Terim'den bildiği herşeyi öğrenmek isterim, bunun için kapısında yatarım." Bence kesinlikle yatması lazım.İngiltere ile oynanan milli maçlarımız gibiydi. 9-1-0. İşin acı tarafı bu takımın ligde lider olması. Şampiyonluğu diğer 5 takım daha çok hakediyor. Evet Beşiktaş bile.
3 günde iki maçta onları yenemediğimiz için söylenmiş laflar değil bunlar. Türkiye Ligi'nde lider olan takım kesinlikle ilk aut ve taç atışında zaman geçirmeye çalışmamalıdır. Ama Sivas bunu yaptı. Önümdeki çocuk 82den önce Petkoviç'e kart çıkarsa beni s.ksinler dedi daha henüz 5.dakikada. Maçta son kez topa vuran Petkoviç, o topa vurmadan önce sarıyı gördü. Eyyam demek biraz bu demek.Maça gelirsek. 2 ay basketbol salonlarında geçti. Basketbol maçlarına gitmek daha zevkli, daka makaralı. Ama futbolun gerginliği ayrı bir tat. Basketbolda eğleniyorsunuz, futbolda yaşıyorsunuz. 90 dakika içersinde birçok olay yaşanıyor. Sinir oluyor, hırs oluyor, keyif oluyor. Dün de öyleydi. Gergin bir maçtı. Bilica gibi Rıdvan Dilmen tabiriyle " insan yiyen" vardı. Muhteşem top oynadı. Geçen sene Romanya'da oynamıştı. Sezonun ilk maçında Bükreş kaptanı Radoi tek başına dur demişti. Bu sefer Bilica. Maçın tartışmasız yıldızıydı.
Galatasaray kazanmak için herşey-1 yaptı. Eksi 1 son paslardı. Son vuruş değil son paslar. Son paslar hep boşluğa atıldı. Sanki antremanda çok iyi çalışılmış ama son adam olmayınca ezberin işe yaramaması gibi. Sanki Ümit Karan bu maçta kırmızı kart gördü. Ayhan Akman santrfor oynadı nerdeyse. Golünü de attı. Zaten kendisi Türkiye Kupası'nda haddinden çok gol atan bir futbolcu. Sabri'ye diyecek birşey bulamıyorum. 4 günde 3 golü kanadından yedik. Uğur Uçar özlendi. Sami Yen'deki son Sivasspor maçının yıldızı.
Sivasspor avantajla döndü. İkinci maçı da onlar alır gibime geliyor. Bakalım ne olacak, haftaya göreceğiz.
Biraz da ırkçılık olayına değinelim. Balili golünü attı ve küfür yedi. Ama Balili gol attı diye küfür yemedi. Baya tepki çekmişti. Tasvip etmiyorum. Ama bu tezahüratta bir ırkçılık göreniyorum. Türkiye'de herkesin söylediği bir tezahürata (kahrolsun israil) Balili'ye edilen küfür eklendi. Buna ırkçılık hyok. Varsa bile ırkçılıktan dolayı ceza alacak ilk takımın Galatasaray olması haksızlıktır. Her takıma aynı anda ceza verilsin. Böyle saçma bir çözüm üretilir böyle saçma bir yargıya. Galatasaray taraftarları dün çok gergindi. Sadece Balili'ye değil Sezer'e ve hakeme de küfredildi. Sezer de İsrailli olmadığına göre...Ama burası Türkiye garip bir karar çıkarsa şaşırmamak lazım.

Salı, Ocak 27

Şimdi Nerdeler?


Resimdekiler değil konumuz. Ama o günlere dair.Dün Harun Karadaş'ın hikayesinde bu şimdi nerdeler yazısı olmayacak demiştim. O yazı olmadı ama sanki birşey dürttü beni ve biraz nostaljik takılmam gerektiğini söyledi. Ama konu sıkıntısı çekiyordum. Sonra bir yerde karşıma efsanevi Galatasaray-Real Madrid maçının kadroları çıktı. Yedeklere baktım. Ve yazımın özneleri ile göz göze geldim.

Galatasaray tarihinin en iyi kadrosu, hayatımın en güzel sezonuunda Real ile İstanbul'da oynadı. 2-0 dan 3-2 oldu maç. Muhteşemdi herşey. Gidemediğim için en fazla üzüldüğüm maçtır. O tarihi kadronun 11i az çok belliydi. Hepsi iyi-kötü bir kariyer çizdiler o günden sonra. Ya futbolu bıraktılar ya da futbol hayatlarının son günlerini yaşıyorlar. Peki yedekler nerede şimdi? O kadronun dinlendiği zaman devreye sokulan futbolcular ne yapıyorlar?

Yazıyı kısa kesmek zorundayım, Sami Yen'e doğru yol alacağım çünkü.

Yedek kaleci Kerem İnan Karşıyaka'da şu an. Birkaç gün önce yazmıştım bir yazıda.
Madrid maçını oyuna girince değiştiren, şampiyonluğu kaybedince Fenerbahçe taraftarına yumruk atan, o sene taraftarın sevgilisi olan Fatih Akyel'in hikayesi Kerem'den daha acıklı aslında. Ama oynadığı takım Kerem'in üstünde. Kendisi pek oynamasa da Kasımpaşaspor'a bağlı şu an.

O takımın "yıllar sonraki Hagi" si Emre miydi yoksa Faruk Atalay mıydı? Sol ayağına çok büyük umutlar bağlanmıştı. Bursa'da 5 gol yerken sağ bekti. Sonra gözden kayboldu. Bu günlerde Hagi olması gerekiyordu.Şu anda Mersin İ.Y. takımında Kerem ve Fatih'in yanına gitmeye çalışıyor.

Gol kralı Serkan Aykut da Kerem ve Fatih ile aynı ligde. Evinde, özdeşleştiği yerde. Samsunspor'da bazen takımı kurtarıyor bazen kadro dışı kalıyor.

Arif Erdem futbolu bıraktı.
O kulübede bir kişi daha vardı. O da birazdan benim gideceğim maça ya 11 başlayacak ya da yine aynı kulübede oturacak. Emre Aşık'tan bahsediyorum. Türk Futbol Tarihi'nin son 15 yıldaki en önemli figürü bence.

Beşiktaş Duruşu

Son yıllarda dillerden düşmez oldu bu laf. Sağolsunlar her olayda bir duruş şarkısı soyledi bazıları. Her sık tekrarlanan şey gibi bunun da işi boşaldı. Artık bir dalga konusu Beşiktaşlı olmayan bizler için.Oysa eskiden hiç öyle değildi. Eskiden doğruya doğru bir Beşiktaşlı duruşu vardı. Anneden Galatasataylıyım ama baba Beşiktaşlı. Beşiktaş hikayeleri çok dinledim. Şu günlerde çocuklara anlatılan hikayelere tanıklık ettim. Üzerinden 15 sene geçmesine rağmen hala ezbere sayılabilen Recep,Ulvi,Gökhan,Kadir,-Rıza,Mehmet,Şenol,Metin,-Ali,Feyyazkadrosuyla büyüdüm. Belki de onların başarılı olması beni Galatasaraylı yaptı. Bunlar ayrı konular. Ama şöyle bir gerçek vardı o zamanlar; Beşiktaş sevilirdi, en azından nefret edilmezdi.Babam anlatmıştı, daha sonra bir çok yerde okudum. Hikaye bilinir:Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan efsane kaptan "Baba" Hakkı Yeten bir maçta seyirciler tarafından ıslıklanır. Beşiktaş tarihinin altın renkli ismine belki de "birkaç kendini bilmez" böyle bir ayıp yapar. Baba'nın tarihinde ilktir belki. Ama baba bakmaz buna. Soyunma odasına gider formasını asar: " Beni buraya taraftar getirdi, onlar istemezse gitmek gerekir." der. Baba Hakkı son maçını oynamıştır. Beşiktaş duruşu onu gerektirmiştir.Gelelim bugüne. Birbirine terlik atan kaptanlardan, futbolunun son deminde Beşiktaş'a gelen ezeli rakiplerde oynamış topçulardan, başarı için herşey mübah anlayışını benimsemiş başkanın transfer ettiği genç futbolculardan böyle birşey beklemek mümkün değil haliyle. Ama işte o duruş hala vuku buluyor bazı yerlerde. Çocukluk kahramanlarımdan biri. Feyyaz Uçar. Metin Tekin'i daha çok severdim, ama Feyyaz da sevilirdi.Futbolu bırakınca aynı şekilde sevdirdi kendini. Aklı başında konuşmalarına çok şahit olduk. Belki teknik adam olmayı seçmese şu an Rıdvan Dilmen'in yanında olurdu. O tarzda bir adam, o yolun yolcusu. Tanju Çolak veya Selçuk Yula ekolünden değil. Zaten o 11den kimse o yolda yürümez.İşte o Feyyaz, teknik adamlık için İzmir yolunu seçti. 1.5 yıldır Altay'ın başındaydı. İlk 6ya kesin diyorduk, belki ilk 2 olurdu diye düşünüyorduk. 3 maçta 6 puan kaybetti. Pazar günü İzmir'de ıslıklandı. " Destek bitti Feyyaz istifa" dendi. O da Beşiktaşlıydı. Tıpkı Baba Hakkı gibi. Çıkardı akreditasyon kartını, koydu kenara. "Taraftarın isteği göz ardı edilemez." dedi. İstifasını verdi. Başkan ve yöneticiler kalmasını istedi. Ama o kararını vermişti. Öyle görmüş, öyle yetişmişti çünkü. Takımdan, kulüpten, görevinden ayrıldı.Aynı günlerde Feyyaz'ı Beşiktaşlı yapan İnönü Stadı'nda, Beşiktaş tribünü birilerine "yeter" diyordu. Ama o birileri Beşiktaş duruşu lafının içini boşaltmaya devam ediyor hala. Onu oraya getirenler birşey yapmıyorsa benim bir yazı yazmam bile çok aslında, ama dayanamadım. Baba hatrı var çünkü.

Pazartesi, Ocak 26

Git Kendini Fazla Sevdirmeden


Sırf Tuna Kiremtçi ile aynı isim olmasın diye "çok" "fazla" oldu. Konumuza uygun başlık buydu çünkü. Konu David Beckham.

Bizim Avrupa futboluyla tanıştığımız, kendi lokal ligimizden sıyrılıp kabuğumuzu kırdığımız dönemlere denk gelir Beckham'ın ortaya çıkışı. İlk kahramanlardan biriydi bizim için. O zamanlar ortada ne saçma sapan Spice Girls şarkıları vardı ne de Victoria Adams. İlk golünü bize atmıştı Feguson's Babes grubunun sağ açığı. O yüzden daha yakından tanıdık. Bir İngiliz'e nasip olmayacak kadar güzel bir çocuktu. Bizim o yaşlarda hasta olduğumuz herşeyi yapıyordu. Uzaktan şutlar,enfes ortalar, güzel goller. İşin tekniğini taktiğini, oyunu çift yönlü oynamayı, bilmem kaç km koşmanın önemini kavramamıştık daha. Saçları yavaştan uzattığımız yıllardı. Daha Totti yoktu piyasada.

Sonra o geldi. En yakın arkadaşınızın bir kızla tanışması ve farklı hallere girmesi gibi. Farklı biri oluyordu yavaş yavaş. Tamam yenge güzeldi ama bir Mel C. kadar samimi değildi. Manchester'ı da sevmezdik zaten. O yüzden yavaş yavaş uzaklaştık Beckham'dan. Aramaz sormaz olduk. İşin kötü tarafı kız bulan arkadaşınızı kimse görmezdi mahallede zaten. Arada aile bireylerinden biri çıkar " x nerelerde hiç gözükmüyor." derler. Siz de kendi saplığınızın sinir bozukluğuyla "işler yoğun görüşemiyoruz" gibi saçma bir bahane uydurursunuz. Ama Beckham'da öyle bir durum söz konusu olamazdı. Çünkü o hep ön plandaydı. Futboldan hiç anlamayan aşık olduğunuz kız bile onun adını sayıklardı. En sinir bozucu yanı buydu. Bir de milli maçları vardı. Yunanistan'a attığı gol halk kahramanı yaptı onu. Bizi ilgilendirmezdi İngilizler alsın başına çalsın dedik. Ama sonra bizim canımızı da yaktı. Sunderland'de oynanan maçta sağ bekti. Köpek gibi koşmuştu. Bizim "saçları bozulacak diye koşmuyor" ithamlarımıza cevap vermişti. Kendimizi Türk düşmanı olduğu için bizim maçta o kadar koştu diyerek kandırdık.

Yavaş yavaş futbolu öğrenince "abi bu herif topçu değil, İngiliz medyasının abartması, sadece frikik atarak topçu olunmaz." dedik. Maksat bok atmaktı. Real Madrid'e gidince iyice haklı olduğumuz ön plana çıktı. Dedik ya bu adam topçu değil, film yıldızı. Ama gerçekler acıydı. Beckham harbiden top oynamayı biliyordu.

Manchester'daki son sezonunda Real Madrid maçına yedek başladı. Sir, etekler tutuşunca onu oyuna soktu. Maçı tek başına çeviriyordu nerdeyse ama süre yetmemişti. Real Madrid'e gidince o maçın yıldızı Ronaldo ile takım arkadaşı oldu. Real Madrid'deki son sezonunda Capello taktı bu sefer ona. Ama süre yetmişti, giden şampiyonluğu geri getirip öyle gitti Amerika'ya.

Oysa eski sevgiyi tekrar kazandırıyordu. Ama yine "o kadın" girdi aramıza.Aldı götürdü mahalleden, başka semtlere doğru yola çıktılar. Kendi bilir dedik. Ama sonra geri döndü semte. "Boş vaktim var hanım da izin verdi geldim" dedi. İçimizdeki ihanet duygusu sönmemişti ama yılların hatrı var. Ne de olsa geri dönecek misafir sayılır dedik. Ama şimdi diyor ki ben burada kalmak istiyorum.

Bu işler o kadar kolay değil Beckham. Sen bir kere tercihini yaptın. Güzel futbola önem vermedin. Aklında popüler kültür vardı. Şimdi belki aklın başına geldi ama bunu sen istedin. İstediğn zaman gidip gelmemelisin.

Bu Galatasaraylı topçuların Avrupa'ya giderken kafalarında yer alan "başarısız olursam Galatasaray beni geri alır zaten" düşüncesinin kopyası. Bu kadar kolay olmamalı. Hem sana tam alışırken o kadın yine devreye girerse.

Harun Karadaş


Eylül 2005. Galatasaray Tromso ile berabere kalıp elenmiş. Ben berbat bir halde eve döndüm. O günlerde Peru'da U-17 Dünya Kupası düzenleniyor. Biz de yarı finaldeyiz.Bütün turnuva zamanı ilgiden uzak kalan gençlerin o gece TSİ 03.00 te Brezilya ile yarı final maçı var. Kadronun yarısı Galatasaraylı,hocası Abdullah Avcı olunca belki Trömso faciasına bir kılıf bulurum diye maçı bekliyorum gece yarısına kadar. Herkes hatırlıyordur ilk yarı 3-0 yenik duruma düşmüştük. Ben berbat bir gün geçiridiğimden olsa gerek dayanılmaz bir başağrısı hissediyordum. Maçın ikinci yarısını izlemekten vazgeçtim.

Sabah kalktığımda öğrendim skoru, yaşananları. Tekrarını izledim maçın. Çok duygulandım. Bütün Türk halkı gibi o çocuklara ayrı bir sempatiyle baktım. Sene 2005ti, şimdi 2009 oldu.

O çocuklar nerede diye bir yazı değil bu. Onu yapan çok var. Yapacaklardır da. Hepsi az buçuk bir yerlerde oynuyor. Yurt dışında oynayan da var, Süper Lig'de oynayan da var, bir alt ligde de var. Kulübe bekçiliği yapan da var Volkan Babacan gibi. Ama içlerinden biri baya uzaklarda.

Harun Karadaş Galatasaray altyapısının en umut vaadeden 87-88 jenerasyonunun ürünüydü. Bazıları için önemli bir kıstas olan FMde de iyidi, Cafercan Aksu, Tevfik Köse, Nuri Şahin kadar olmasa da. Ama bir genç oyuncunun yapacağı en büyük hatayı yaptı. Turnuva sonrası henüz 17 yaş altıyken yani,Galatasaray'dan az para kazandığına kanaat getirdi. Gençlerbirliği ile idmanlara çıktı. Sonra hatasını anladı Florya yoluna geri döndü. Florya'ya geri geldiği günlerde Aydın Yılmaz gazete manşetlerine özne oluyordu. Konya'da son dakikada 3 puanı getiren golü atmıştı Aydın.

Harun yine altyapı maçlarında oynamaya devam etti. Dereağzı'nda izlediğim Fenerbahçe maçında PAF takımında bile yedekti. Oyuna 2-1 önde olan Galatasaray'ın zaman kazanmak için yaptığı oyuncu değişiklikleri sayesinde dahil oldu. Özgürcan, Cafercan, Aydın, Mehmet Güven 11deydi o gün. Bir sonraki sezon Paf liginde bile sadece 1 maç oynayabildi. Sonra Kasımpaşa'ya geçti. Yıllar sonra en üst lige çıkan Kasımpaşa ona güvenmişti. Ama onun ligi belliydi.Kasımpaşa'nın Galatasaray'a Sami Yen'de süpriz yaptığı akşamın sabahında Florya'da oyuna sonradan dahil oldu. Beraber büyüdüğü Arda, Mehmet Güven şampiyonluk yaşarken Aydın eski hocası Abdullah Avcı'nın takımında büyürken o hala Paf Ligi'ndeydi.

Artık PAF Ligi'nde değil. Alibeyköyspor sayesinde profesyonel futbola adım attı bu sezon. Grubunda son sırada olan takımıyla İstanbul'u geziyor. Bu hafta İstanbulspor ile oynayacaklar. 4 sene önce karşısında Anderson, Marcelo, Renato vardı. Bu haftaki rakibinde eski kaptanı Erkan Ferin olacak. Ama Erkan en azından kiralık, içinde bir umut vardır. Harun'un yolu ise karanlık.

Pazar, Ocak 25

O Büyük Gece


Bugüne kadar burada birçok konu hakkında yazmışız. Futboldan çıktık yola, bayan basketbolundan askerlik anısına kadar herşeyi yazdık. Hatta Peralta traş bıçağı reklamı bile yapmıştı. Ama ikinci lig hakkında pek birşey karalamamışız. Dikkatinizi çekiyorum Bank Asya veya birinci lig demiyorum. 2. lig. Onun adı bu. Süper Lig bana göre birinci lig, bu ikinci lig. Bunun bir de dosyası vardı TRT'de, çocukluğumuz her hafta 5 grupta oynanan toplam 25 maçla geçti.Neyse fazla uzatmayalım. Yazmıyoruz 1-2 gün ondan sonra karalayınca birşeyler, akıldaki herşey dökülüyor. Haliyle konudan hep sapıyoruz. Bu sefer fazla sapmamak hedefim. Hedefim Akdeniz. Hedefim Karşıyaka yazısı.

Karşıyaka'yı yazmak bana düşmez. Bugüne kadar ne bir Karşıyaka maçına gittim, ne de Karşıyaka'da Bostanlı'da turladım. Ama çok Karşıyakalı tanırım. Zaman geçtikçe sevmeye de başlıyorum. Derler ki İstanbul'da Kadıköy neyse İzmir'de Karşıyaka odur. Beni tavlamak için bundan daha işlevli bir cümle olamaz. Hayaller arasında 30lu yaşlarda İzmir'e taşınmak olduğu için orada kovalanacak tribünü ve yaşanacak semti kafada kurgulamak lazım. Karşıyaka birkaç adım önde.Karşıyaka benim için semt olarak belki "Yeni Dünya" ama camia hiç öyle değil.

Yıllardır takip ediyoruz. 94 yılında biz şampiyon olurken yanılmıyorsam Bursa'yı 2-0 yenmiştik Ljung atmıştı bir golü. Aynı saatlerde Fenerbahçe Karşıyaka'yı 4-0 yenmişti ama şampiyonluk bizim olmuştu. O sezon Karşıyaka küme düşmüştü O gün düşünce tekrar çıkar denilmişti.Tekrar çıktılar bir sene sonra. Ama 1996da bir daha düştü. Tekrar çıkar dendi,çünkü iki lig arası en fazla mekik dokuyan takım oydu. Ama hasret bu sefer baya üzün sürdü. Ve herhalde hiçbir zaman da hasreti dindirmeye bu kadar yaklaşmadılar.Nihayet anlatmak istediğim noktaya geldim.

Karşıyaka'nın üst lige çıkma macerası bölüm 12. Bu seneki filmin adı bu. Ve mutlu sonla bitmeye çok yakın. Oysa bu sefer diğer projeler kadar büyük paralar harcanmamıştı. Ligde en az para harcayan ikinci takım. Her sene şampiyonluğun en güçlü adayı olarak girilen ligi hüsranla noktalayan takımdı KSK. Ne zaman futbol takımı mutluluğu veremese, Karşıyaka insanı, tribünü, teselliyi basketbolda bulurdu. Basketbolda Pınar sponsor olsa da az paraya çok işler yapılırdı. Bu sene herşey değişti Karşıyaka'da. Basket takımı çok iyi değil, futbol takımıysa şampiyonluğa oynuyor.Başlarındaki isim Reha Kapsal. Ümit milli takımdan bilen bilir. Hakan Kutlu ile beraber Türkiye liglerinin en yakışıklı hocası. Skibbe değerlendirme dışı yabancı olduğu için. Elindeki kadro genç hocanın genç çocuklarından oluşuyor. Eser Yağmur, Cihan Yılmaz, Rıdvan Şimşek, Ferhat Kiraz ve diğerleri. 1-2 abi dışında takım 2oli yaşların başındaki çocuklardan oluşuyor. Ve yıllardır koca bir camiada, Türkiye'nin en nev-i şahsına münasır semtinde beklenen başarıyı gerçekleştirmeye çalışıyorlar.Bizim 2006 şampiyonluğumuza benziyor biraz. Kadro yıldızlarla dolu değil, daha büyük paralar harcamış rakipler var ve son dakika golleri ile kazanılan puanlar oldukça fazla.Bir şampiyonluk için son dakika gollerinin önemi ayrı bir yazı konusu.

Bir de yağmurlar-çamurlar edebiyatı vardır. Karşıyaka da onu da yaşıyor. Çarşamba günü oynanan Malatyaspor maçına kadar İzmir gibi güneşle özdeşleşmiş bir şehirde oynadıkları son 4 maçta sağanak yağmur vardı. Üstelik rakipleri yağmurun başkenti Rize-Bolu-Ordu gibi takımlardı. Fakat son 6 maçta yenilmedikleri gibi son 4 maçtır gol de yemiyorlar. Yedikleri son gol Manisa deplasmanında ve o golü yemeseler 2-1 galip geleceklerdi belki de.Tüm camia kenetlenmiş durumda. Taraftarlar olay çıkarmıyor takımın başı ağrımasın diye. Yönetime tepki yok. Yönetim iş yapmaya çalışıyor. Topçular mücadele ediyor, kendini sevdiriyor. Tribünün sevmediği tek bir topçu yok. Her maç topluca Kaf-Sin-Kaf çekiyorlar. Ne zaman gelecek o büyük gece tezahüratını kendilerine slogan yapmışlar. "O gece bu sene" diyor herkes. Basketbol maçı için gidilen Banvit deplasmanı yolunda bir hiç uğruuna vurularak öldürülen Özgür Soylu'ya ithaf edilecek şampiyonluk. Camia her olayı, artısı olacak bir şekle dönüştürüyor.

Sözün özü Karşıyaka yukarıya göz kırpıyor. Böyle mücadele eden camiaların başarılı olmasını çok isterim. Kasımpaşa, Manisa, Diyarbakır diğer rakipler. Dev sponsorlar, bakanlar, başbakanlar. Karşıyaka'nın güvenebileceği tek isim 80 küsür yaşındaki Selçuk Yaşar. İkinci ligin en güzel takımlarından biri KSK. Eğer üst lige çıkarsa Eskişehir-Bursa-Kocaeli den sonra, bir de yanına Altay'ı alırsa o zaman birinci lig bambaşka olur. Yani o zaman gerçekten Süper Lig olur

Cumartesi, Ocak 24

Four Four Two


İlk çıktığı zaman biraz soğuk bakmıştım. Çıkartan kadroyu bilmiyordum. GOAL gibi tercüme yazılar ve söyleşilerle doldurulan bir dergi sanıyordum.Ama her çıkan spor yayınını almış bir bünye olarak onun da ilk sayısını kaçırmak olmazdı. Kapakta Anelka vardı, sene 2006, biz Galatasaray olarak unutulmaz bir bahar yaşıyorduk.

İlk sayıdan vuruldum dergiye. Kadro da süperdi. Banu Yelkovan, Coşkun Çelik, Ozan Şişli, Koray Gürtaş, Uğur Vardan ve diğerleri... Yıllar sonra tekrardan Türkiye'de muhteşem bir spor dergisi çıkmıştı. Gelişim Spor yıllarına yetişemeyen bizler için milat Süper Futbol olmuştu. 1998 yazı onla vedalaşmıştık. Hasret sekiz sene sürdü. Four Four Two çıktı.

Herşey çok iyiydi. Okunmayacak yeri yoktu. Hatta iki kere okumak sapıklık gözüyle bakılacak bir durum değildi. İşin en güzel tarafı futbolu çok seven bir grubun futbolu çok seven bir kitleye çıkardığı dergide "futbol dilenciliği" muhabbeti yoktu. Dergi bizimdi. Bu ülkenin futbol dergisiydi. Türkiye futbol liglerine azalan sevgim yeniden artmıştı. Askerdeyken Peralta'dan alamadığım sayıları almasını rica etmiştim. O da sağolsun aldı ben yokken. Ocak sayısını temmuzda okumak bile keyifliydi.

Sonra Facebook'ta bir grup kuruldu. Oraya da iştirak ettim. Çok güzel resimler konuluyordu. O sayede bazı çalkantılara daha yakından şahit olduk. Yine de çok net bilmediğimden burayı es geçiyorum. Banu Yelkovan ve ekibi dergiden ayrıldı. Yeni bir ekip devam ettti yola. Malasef hiç de güzel olmadı.

F Dergisi'nden alışık olduğumuz içi boş romantiklik başladı. Eski güzel günlerin hatrına ve birkaç güzel yazan insan adına dergiyi hala almaya devam ediyorum. Şu anda ocak sayısı elimde. İşlerin yoğunluğu nedeniyle uzun süre okuyamadım. Derginin yarısını bitiremedim daha. Ama daha şimdiden 6 kere, cümle içinde kullanılmış "endüstriyel futbol" tamlamasını okudum. Gına geldi bana. Evet Tribün Dergi'yi severim. Yukarıda dergi olarak ondan bahsetmedim, fanzine daha uygun çünkü. Neyse o ayrı konu. Tribün Dergi'nin ortaya koyduğu bir tanım bu. Zamanında çok iş yaptı. Bir bilinç kattı herkese. Ama artık yetmedi mi?

Otu boku buna bağlamak artık bizi sıkıyor. Kusacak konuma geldim. Önümde daha okunmamış sayfalar var, umarım karşıma bir daha çıkmaz. Zaten biz de manayağız,ne kadar eleştirsem de şubatta yine alacağım dergiyi. Bari bu dilencilik, anti endüstriyelcilik sona ersin. Eskisi gibi Abdülkerim Durmaz olsun dergide, 1991deki bir maç anlatılsın, yazılsın da yazılsın.

Soğuk


Soğuğa sormuşlar "sen nerelisin?" diye, o da cevap vermiş;

"Erzurum doğumluyum ama Sivas'ta yaşıyorum."

Cuma, Ocak 23

Milica Daboviç


Milica Daboviç Türkiye'ye gelince birçok kişinin dikkatini çekmiştir. Oldukça güzel bir bayandı. Özellikle bir basketbolcu için. All-Star günü üç sayı yarışmasında baya güzel gelmişti gözüme. Zaten Beşiktaş takımında güzel basketbolcu sayısı ortalamanın üstünde. Bana göre Türkiye'nin en güzel basketbolcusu olan Tuğba Taşçı da orada. Kendisi Galatasaray'da oynarken beni bayan basketboluna bağlamıştır. Seda Tekindağ'da mesela Beşiktaşlı güzellere örnek olarak verilebilir.

Daboviç iyi güzel ama bu kadar rağbet göreceğini tahmin etmiyordum. FHM'e pozlar vermiş. Haber Milliyet'in. Pozları daha görmedim. Sitede bir iki poz var ama onlar bu bahsedilen çekimden mi emin değilim. Zaten hangi FHM olduğunu da bilmiyorum. Sonuçta dünyada birçok yerde çıkıyorbu dergi.

Milliyet'inhaberiyle kuyuya inilmez ama olsun. En çok merak ettiğim Beşiktaş kulübünün bundan haber var mı? Varsa tüm sporcular böyle pozlar verirse ne olur. Kesinlikle sporcular böyle pozlar vermemeli demiyorum. Ama sonuçta burası Türkiye. Birbirimizi iyi biliyoruz. Bu halk neye nasıl tepki gösterir farkındayız. Sonuçta Beşiktaş'ın iki tane ezeli rakibi var. Bu takımların milyonlarca taraftarı var. Ve milletin ağzı torba değil ki büzesin.

Bu pozlar sayesinde bayan basketboluna ilgi artar mı? Kesin artar. Peki Işıl Alben olmak çok mu zor? Bunun cevabını veremiyorum.

Kendimi Beşiktaşlı taraftarların yerine koyuyorum, o yüzden Daboviç'in en güzel fotosunun, üzerinde forma olan bir maç fotosu olduğuna kanaat getiriyorum.

Unutulmayan Maçlar #4


Uzun süre ara vermiştik bu efsane maçları anlatmaya. Son yazdığımda Peralta buralardaydı şimdi acemi bile değil usta bir asker. Peralta'ya selamı çaktıktan sonra konumuza dönelim, kaldığımız yerden devam edelim.
Kaldığımız yer ortada. En son ortaokul-lisenin bahçesinde şampiyonluğu kucaklamıştık. Şimdi anlatacağım maç bundan biraz daha sonra. Ama zaman çok aklımda değil.
Bizim okul 1985 yılında kurulmuş yeni bir okuldu. O yüzden çok gelenekleri olmayan, bizim gibi öğrencileri Galatasaray Lisesi'ne, Kadıköy Anadolu Lisesi'ne, Vefa Lisesi'ne, İstanbul Erkek Lisesi'ne veya yabancı özel okullara farklı gözlerle bakmaya zorlamış bir okuldur. Ama yine de bizim okulun da bazı gelenekleri ortaya çıkmıştı. O da okuldaki sınıfların futbol takımları birden çoksa biri AS adını alır diğeri PAF. Bu en önemli gelenekti. Biz orta 1 iken bu ayrımı yaparken o yılların Lise Sonları da aynı şeyi kendi aralarında yapardı.Biz lise son olduğumuzda yeni gelenler hala aynı şeyi yapıyordu.
Benim oynadığım takım PAFtı. Oysa sınıfa tek şampiyonluğunu kazandıran takım bizdik. Bu ayrımın böyle yapılmasının nedeni Hazırlık sınıfındayken, okuldaki ilk yılımızdayken düzenlenen turnuvaya tek takımla katılma isteğimiz ve bu takımın kendini AS takım olarak görmesinden kaynaklanıyordu. O takımı kuranlardan biri olan Onur'un bir sonraki sene bize gelip şampiyonlukta pay sahibi olması ezeli rekabetin en unutulmaz anılarından birini oluşturur.
Zaman içinde takımlar, arkadaşlıkları arkadaşlıklar takımları şekillendirdi. AS takımda oynayan Oğuz,Baran,Onur gibi çocuklar yıllardır beraber takılırlar. Bizim takımda ben, Güray, Burak ve diğerleri daha yakındık birbirimize. Tabi diğerleriyle de aralar iyiydi ama takıma göre şekillenmeler mevcuttu.
Bu iki takım ilk kez şu an üzerinde kırmızı bir halı saha bulunan arsada karşılaşılar. Özcan'ın Çayırı diye adlandırabiliriz burayı. Özcan Hocamız bizim BedenEğitimi hocamızdı. Bize takla attırdığı derslerden geriye kalan zamanlarda bu iki takım karşı karşıya gelirdi.
Bizim bu maçlarda ezici bir üstünlüğümüz vardı. Özellikle ilk yıllarda çok bocalasak da şampiyonluktan sonraki yıllarda ağırlımızı koymuştuk. Hatta şampiyon olduğumuz turnuvada onları 5-1 yenmiştik. Ne var ki adımız PAF diye kalmıştı. Bir PAF takımı oyuncusuyla kızlar çıkmazdı. Bizim nerdeyse tüm takım aynı kıza aşıktı, ama o kız AS takımın çocuklarıyla çıkardı. O yüzden biz de dönem dönem ünvan maçına çıkardık. Kazanan AS takım olacaktı. Ne hikmetse Galatasaray'ın Kadıköy fobisi gibi, bu maçlardan hep yenilgiyle ayrılırdık. En iyi zamanımızda onları en kötü anlarında yakalasak bile onlar bize üstünlük kuruyorlardı. Bu maçta onlardan biriydi. Halı sahanın ilk yılları. ( Dip not, halı sahanın açılışına Tanju Çolak gelmiş, ben çocuk halimle "abi nasıl koydun Neuchatel'e" dedim o da " valla ben de bilmiyorum ama güzel koydum" demişti. Tanju yazısı da yakında inşallah).Halı sahayı kendi paralarımızla öğrenciler olarak biz yaptırmıştık. Hasan Ali Atasoy duygusallığıyla konuşursak o saha bizim büyük yürüyüşümüzün eseriydi. Tarihten emin değilim ama herhalde orta sonun ilk dönemi olması lazım. Yine bir Beden Eğitimi dersi zamanı. Beden Eğitimi hocamızın büyük lütfuyla iki ders üstüste maçımızı yapacaktık. Resmi maç gibi 40ar dakikadan 2 devre.Kazanan AS olacak dedik ve sahaya çıktık.
Soğuk ve rüzgarlı bir gündü. Ama asıl rüzgarı biz çıkarmıştık. Böyle bir kazanma azmi daha önce hiçbir takımda görülmemişti. Kadroyu çok net hatırlamıyorum. Ben ve Güray kesin vardık. Buradan Yıldırım Demirören'e bir tavsiye, eğer 34 yaşındaki Yusuf'u alıyorsa 24 yaşındaki Güray'ı da alsın. Hiçbir farkları yok. Hatta Güray daha gençtir. Uzun yıllar faydalanır.
Stoperde Alp ve Sacit vardı. Sacit takımın en iyi topçusuydu bence. Tekniği bizim kadar iyi değildi, ama aklıyla oynardı ve elleri cepte oynardı nedense. Kolay kolay çalım yemezdi.Çok hızlıydı. Ama eğer takımda birşey kötü giderse sorumluluk almak bir yana takım ruhunu ortadan ikiye bölerdi. O nedenle çok kavga ederdik maç içinde. Ama öyle bir ilk yarı çıkardık ki, kavga etmek mümkün değildi. Alp ise şampiyon olduğumuz turnuvada kaleciydi. Ama bu maçta kaleci ya Özgür'dü ya da Burak'tı, çok net hatırlamıyorum. Bir de Zafer vardı bu kadroya dahil olan.
Onlar hep aynıydı. Baran-Oğuz-Onur-Oğuzhan-Fatih-Mustafa. 6 tane yediler ilk 40 dakikada. İnanılmaz birşeydi. Nihayet AS oluyorduk. Her golden sonra veya atağa kalkarken "atmadan gelmeyin" diye bağırıyordu defanstakiler. Alp'in "tarihi fark" naraları hala kulaklarımda. Zil çaldı tenefüs oldu biz dinlendik zil çaldı ikinci yarı başladı. Herşey aynıydı. Alp yine aynı şekilde bağırıyordu. Güray röveşata yapmaya çalışıyordu, ben illa uzaktan Hagi gibi sallayacaktım. Zafer ise Çağrı filmindeki Uhud Savaşı sahnesini yaşatıyordu. Biz tepedeki görev yerini terkeden askerlerdik, Zafer ise "geri dönün gitmeyin" diyen savaşçı. Ama kim dinleyecek Zafer'i?
Mustafa ve Fatih maçın yıldızı oldular. İkisi oynadı sadece maç 6-0dan 7-6ya döndü. Yine olmamıştı. Yıkılmıştık. Sacit ile ben kapışıyorduk yine. Kaleci kimse baya zılgıt yedi diğerlerinden. Bütün bir 7 sene PAF adı altında geçti. Oysa biz onlardan daha iyiydik

Perşembe, Ocak 22

Anket

Herkes bu anketi konuşuyormuş. Benim haberim yoktu, bir iki günlük yoğunluktan dolayı. Şimdi ilham kaynağımız, ustamız, abimiz Aceto Balsamico'da gördüm. Buraya da koyuyorum. Aceto'nun ricası emirdir. Sorlara baktım gayet kolay. Üniversitede ödev olarak hazırladığım ankete çok benziyor. Ben gerçeğe dökememiştim arkadaşlar uğraşıyor. Cevaplarken aklınıza tribün anıları gelebilir, keyifli olur. Bakalım ne sonuç çıkacak.
http://taraftarsosyalanketi.blogspot.com/

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası # 3


Salı, Ocak 20

O Adam


Türk futbolunda oyuncu menajerliği yıllardır futbolcu babalarının elindeydi. Son yıllarda farklı isimler duymaya başladık. Onlardan biri de Erdinç Şehit. Volkan Demirel, Tuncay Şanlı, Hasan Kabze gibi futbolcuları o temsil ediyor.

Gazete haberlerinin satır aralarında ismi geçerken bir anda dikkatimizi çekmişti. Bir televizyon programına katılan Şehit, o günlerde çok eleştirilen oyuncusu Volkan Demirel'i savunuyordu. O esnada şunları demişti:"Eğer günde 12 saat uyuyorsam geri kalan vaktimi oyuncularıma harcıyorum."

Zamanla işler büyüdü.Adı daha fazla anılır oldu. Geçen yaz, bir zamanlar top koşturduğu Sakaryaspor'a yönetici oldu. Ama sokakta görsek tanımayız. Underground bir kişilik olmaya devam ediyordu. Biz de resmini koyalım dedik. GOOGLE'da bir sürü haberi var ama sadece bir ressm var ona ait.En azından Erdinç Şehit yazınca çıkan ilk sayfalarda bu durum böyle.

Bir de Mario Berk vardı eskiden. Beşiktaş'ın her transferinde adı geçen yöneticisi. Ona ne oldu acaba?

Diyarbakır Ömer'i Aldı, İşte Ömer!


Fanatik sevdiğimiz bir gazete. Daha önce de yazdım 10 yılı aşkın bir süredir her gün alıyorum. Bugün internette bir göz gezdirdim. Böyle bir hata yapması çok üzücü.

Haberin başlığı "Diyarbakır Ömer'i Aldı". Ömer yeni transfer. Böyle bir haberde Ömer'in imza töreni resmi olur diye beklerisiniz. Ama kulüp yöneticisi olduğu kesin bir adam var. Takım elbiseli, yaşlı başlı bir adam. Hadi tören resmi yok, bulamamışlar o nedenle Diyarbakırsporlu birinin resmini kullanmışlar diyebiliriz.

Ama öyle bir şey de söz konusu değil. Resimdeki şahıs Orduspor Başkanı Şükrü Bodur. Fotoğrafa tıklayınca bile isim Şükrü Bodur diye çıkıyor.

Geçmiş olsun diyelim uzatmayalım. Bir de linki verelim.

Cuma, Ocak 16

Issız Adam Sorunu


Issız Adam gösterime girdi, birçok kişi izledi ve çok tartışıldı. Biz de tartıştık. Kendi aramızda baya cepheler alındı. Blogun sadık okuyucusu Velo Can ile ben cepheleştik. Bir Bostanci-İdealtepe yürüyüşünde Çağan Irmak yüzünden kavga edecektik nerdeyse. Neyse ki korkulan olmadı. Film hakkında fazla yazmak istemiyorum. Zaten çok şey yazıldı. Hatta bu blogda da yazıldı. Peralta filme ilk gidenlerdendi. Bloggerların ustası, abimiz Aceto her zaman ki gibi en güzel yazıya imzasını atmıştı. Merak eden okur.

Ben filmi sevmedim. Basit, kilişe bir film. Ama Velo o tartışmamız esnasında bir söz söyledi. "Ulan koca Türkiye'de herkes filmi sevdi, bi uyuzluk çıkaran sensin. Ekşi Sözlük'te bile 43 sayfa yazı yazılmış, herkes beğenmiş, kimse mi filmden anlamıyor." Filmin kalitesini izlenme sayısına göre belirlemeyecğim için bu beni pek rahatsız etmedi. Ama bugün bir baktım sözlüğe neler yazılmış diye. Beğenen kadar beğenmeyen de var. Benim gibi düşünenler de var.

Ama filmin doğal bulunması, Türk filmlerinde eksik olan şeylerin bu filmde olmaması,kusursuz olduğu söylenmiş, beni çok rahatsız etti.Filmin bu kadar doğal ve samimi "bizi anlatan" etiketli olması bence diğer yapımlara hakarettir.. Tamam film sevilir, ama sanki Çağan Irmak "Hızlı ve Öfkeli" tadında bir film çekse başroldeki çocuk da İstanbul'a Anadolu'dan gelse millet ne kadar doğal der ve ağlar havası hakim.

Bu ülkede hiç mi doğal- samimi filmler çekilmedi. Herşey Çok Güzel Olacak'ı karakterleri aynı anda konuşuyor sebebiyle "film hatalarla dolu" diyerek beğenmeyenler, Gemide'yi çok küfür var diye avam bulanlar, karı-kocayla üçlü yapanı hasas çocuk ilan edip, Müjde Ar gibi, filmlerinde salına salına gezen hatunlara tecavüz eden Tecavüzcü Coşkun'a sapık diyenler, yıllardır asker uğurlamalarına, gurbet yolculuklarınına, karşılamalara evsahipliği yapan Harem Otogarı filmdeki karşılama sahnesinde geçince "ne kadar bizden" tantanası koparanlar, bir tane kitap filmdeki kızın elinde gözükünce (Puslu Kıtalar Atlası) içinin yağları eriyip, aynı kızın evindeki kitaplıkta bulunan alakasız kitapları görmezden gelenler, düğün salonunda uyuyan çocuk var diye filmde bütün ayrıntılar düşünülmüş diyenler;

Sakın endişelenmeyin Türk Sineması güzel filmlerle doludur. Çağan Irmak filmleri çöldeki vaha değildir.

Galata-Serai Fener-Baktche


Tarihten bir yaprak resmen. Tarihten tek yapraklık bir bilet. Biletix çok uzaklarda daha.Yazıları çözebilen aranıyor.Türkçe halini merak ederim.

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası # 2


Hayat Matematiktir


Perşembe, Ocak 15

Semtimizde UEFA Finali


Maça bilet bulacakmıyım bilmiyorum hala. Zaman geçiyor.Hayatımda ilk defa kredi kartına ihtiyaç duyuyorum. O soruna eğileceğiz yakında. Gündemdeki yerini koruyor.

Bu maça gitmeyi sadece bir final olmasından dolayı istemiyorum. Doğup büyüdüğüm semtte olmasıdır ilk nedeni. Kadıköy'ün seçildiğini öğrendiğimde duyduğum coşku hala aynı raddede. Nasıl olmasın ki? Hergün Kadıköy'deyim ama ilk defa herkes Kadıköy'de olacak o gün. İnsanların aylar öncesinden uçak bileti alarak gidecekleri maça ben akbil basarak gideceğim(inşallah).

Federasyon çalışmalarını sürdürüyor. Finalin tanıtımı sık sık önünden geçtiğim, defalarca film izlediğim Süreyya'da yapılmıştı. Şimdi de taraftar alanları şekilleniyor. Kalamış Parkı ve Kadıköy Rıhtımı.

Avrupa'nın her yerinden insanlar buraya akacak. "Demeti 1 lira" diye bağıran gülcüler onlara sarkar mı bilinmez. Dönerciler bayram edecek. Belki Yazıcıoğlu'nun önünden porno cd alıp ülkelerine dönecekler.

Bizim yıllarca futbol-basketbol oynadığımız, bisiklete bindiğimiz Kalamış Parkı'nda bir mayıs günü yaşayacaklar. Çaylarını içince Yoğurtçu'nun önünden geçip maça girecekler, sanki Beşiktaş vapurundan inip deplasmana toplu gidiş yapar gibi. Belki Dereağzı'na uğrayıp suni çimde halı saha maçı yaparlar. Özer Abi FB forması dışında bir formayla girmelerine izin verirse tabi.

Biz bakalım o gün nerede olacağız. Peralta dönmüş olacak maça kadar. Benim durumum onunkinden daha belirsiz. Bilet de yok elimizde. Kuyrukta sinyal mi yapsak acaba?

Yanlışın Olmasın


"Filmle ilgileneceğim. Bir CD'sini edinip hemen izleyeceğim. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'i de bilgilendireceğim. Okullarda disiplin kuralları bellidir. Formaların standartları bellidir. Ayrıca okulların kapı önlerinde çete savaşları asla olmamaktadır. Son iki yıl içinde emniyet müdürlüğüyle birlikte yürütülen çalışmalarla bu tür çatışmalar yüzde 80 oranında azalmıştır. Artık okullarda huzur hâkimdir"
Ata Özer İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü
Bahsedilen film Ayakta Kal isimli film. Sinem Kobal ve Irmak Ünal gibi güzel kızlar var kadroda. Afişlerde Sinem Kobal çok güzel çıkmış. Irmak Ünal'dan da vazgeçilmez. Boş vakitte izleriz.

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası


Yüzüncü Yıl


2003ten beri bir yüzüncü yıl edebiyatı koptu gidiyor. Herkes kuruluşunun yüzüncü yılına büyük anlamlar katıyor. Beşiktaş ile başlayan akım diğer takımlarla devam etti. Bu sene biraz rahatlık var. Çünkü 1909 yılında kurulan kulüp yok gibi birşey. Bayrak seneye Ankaragücü'ne geçecek. Fakat bu sene de önemli bir yüzüncü yıl Türk Futbolu için.

Bir ülke futbolunu en üst seviyeye rekabet çıkarır.Eğer o ülkede iki tane lokomotif takım yoksa, birbirlerini başarıya zorlayan camialar yoksa birşeyler eksiktir. Camiasıyla, taraftarıyla,sporcusuyla başka bir gözle bakılan "diğerleri" olmazsa olmazdır her kulüp için. Bizim ülkemizde ezeli rekabet dendi mi akla Galatasaray-Fenerbahçe gelir. Yıldırım Demirören ne dese boş. Bu ülkenin her şehri bu maçı bekler. Dünya önemsemese de burdaki 70 milyon için en önemli maç budur.

Çocuklar ailede ikilik varsa bu maçlar sayesinde GS veya FB tarafını seçer. Hiç kimse 20 sene önceki bir derbiyi bile unutmaz. Çünkü hiçbir zaman sıradan bir maç değildir. Sıradan br olay değildir. Bir gün sonra gazeteler o yüzden çok satar. Çubuklu ve parçalı yanyana geldi mi hayat durur. Boşuna değil Melih Şendil'in her derbiden önce "şu an sokaklar bomboş" demesi.

Sokakta çocuklar kendi aralarında bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı oynasa, UEFA Kupası finalini kimse izlemez. Gazozuna maç olsa terimi vardır ya , bu maçlarda o yoktur. Hiçbir zaman sadece gazoz elde edilmez. 10 yaşındaki çocuklar prestij kelimesini bu maçlar sayesinde öğrenir.

Futbolcular efsane statüsü kazanmak istiyorlarsa bu maçları beklerler. Bugün Nonda gidecek en son yabancıdır. Takımdan gitse Sami Yen'in kalbinden gitmez. Tıpkı şu an nerede olduğunu kimsenin bilmediği Atkinson gibi.

Bu iki takım ilk kez 17 Ocak 1909'da Papazın Çayırı'nda karşılaştı. Galatasaray 2-0 kazandı. O gün atılan tohumlar iki köklü camiayı yükselttikçe yükseltti.

Her derbi öncesi defalarca anlatılan "efsane maçları" tekrardan yazmaya gerek yok. Bu cumartesi milletçe kutlanılan bir bayramın yıldönümü. Hem de 100.Yıldönümü. Herkese hayırlı uğurlu olsun, Allah bu rekabeti bizden eksik etmesin.

Çarşamba, Ocak 14

Parmak Çocuk


2005 yazı. Bir tatil beldesindeyim. Transfer dönemi. Fenerbahçe iki sene üstüste şampiyon olmuş, Ribery kaçmış, transfer dönemi sessiz geçiyor.Heşey negatifken babamın en yakın arkadaşı, benim de amcam sayılan N.E. bana gazeteyi gösteriyor.

"Partizan'dan bir çocuk almışşınız, hayırlı olsun" diyor. Ben gayet utanıp sıkılıyorum Beşiktaşlı büyüğümün karşısında. Bütün bir transfer dönemini ünlü yıldızlar gelecek diye geçirirken adı sanı duyulmayan bir Sırp geliyordu. Ama beni rahatlatan yine manevi amcam oluyordu.

"Partizan'dan kötü topçu çıkmaz, ne de olsa Balkanların Beşiktaş'ı." Aynı anda hem lafı koymuştu hem umut vermişti. Ama ben tepkiliydim bu yeni Sırp için.

Sasa İliç ilk maçına Sami Yen'de Konyaspor karşısında çıktı. Tıpkı Hagi gibi ilk maçında golünü attı. Ama ben hala çok ısınamamıştım. Koşmayan güçsüz çelimsiz bir topçuydu. Yıllardır beraber maça gittiğimiz Mahir lakabı takmıştı: "Parmak Çocuk İliç"

İliç giderek takıma alıştı. 2005-2006 sezonu efsane bir şampiyonlukla taçlandı. Takımın yıldızı İliçti. Galatasaray tribünlerinde Bülent Korkmaz'ı sevmeyen çıkabilirdi. Hakan Şükür'e siyasi nedenlerle takıntılı olanlar vardı. Fatih Terim'e uyuz olanlar vardı. Hagi teknik direktör olarak gelince eski sempatisini kaybetmişti.İliç hepsini geçmişti. Nerdeyse ilk defa tüm tribün bir topçuya aynı sevgiyi vermişti.

İliç ne zaman böyle sevilmeye başlandı bilmiyorum. Çok üst düzey oynadığı, kahramanlaştığı bir maç yoktu. Ama her maç elinden geleni koyuyordu. Standardı belliydi. Futbol aklı çok yüksekti. Gereksiz varyetelere girmiyordu. Tam bir Avrupalı gibi oynuyordu. Basit, sade ,sonuca yönelik.

Bir Beşiktaş maçında 2 dakikada 2 gol attı 3-2 kazandık. Gençlerbirliği ile oynadığımız kritik bir maçta takımı oynatmış, bir de gol atmıştı. Son haftalarda saha içindeki liderdi. Son maçta oyundan çıkarken, Fenerbahçe daha Mustafa Keçeli'den golü yememişken, "sasailiç oley" diyerek saygılar sunuluyordu. Ve tam o anda gol geliyordu Denizli'den. Uğurlu adamıd vesselam.

İkinci sezon çok başarılı değildi takım. Ama o gönüllerdeki tahtı sağlamlaştırmıştı. Yine bir Gençlerbirliği maçında oyundan çıkmış,yerine giren Kral saniyeler sonra golünü atmıştı. Gole en çok İliç seviniyordu.

Sezon sonu büyük takım kurulacak diye yollar ayrıldı. Yerine Lincoln geldi.Kimse ikisini kıyaslamadı. Çünkü Lincoln'ün takımı ile İliç'in takımı belliydi. Lincoln, Cihan ve Orhan ile atağa kalksaydı üç maç sonra ülkesine kaçardı.

Bugün, İliç Larissa ile imzalamış. Yeni takımında yeni bir ülkede başka insanların gönlünü kazanacak. Lincoln bu sene muazzam oynuyor. Laf dıyemeyiz. Ama hala akıllardan "İliç de olsaydı" düşüncesi geçiyorsa demek ki önemli bir yer edinmiş bu sessiz adam.

Dünyanın en sessiz sakin Yugoslav'ı yeni takımında başarılı olur inşallah. Biz de aynı onun gibi gözden çok gönüle hitab edebilen topçulara sahip olmayı isteyelim.

Siyaha Beyaz Demek


Bugüne kadar çok yazıldı, çok tartışıldı. Türk Spor Basını'nda bir ekol oldu Selçuk Yula. Seveni çok, sevmeyeni daha çok. Amigo yazar denince akla ilk o geliyor. Bu kadar çok sevilmemesinin nedeni söyledikleri veya tarzı değil. Çünkü onun gibi olan onlarca köşe yazarı var. Ama hiçbiri hem Fenerbahçe hem Galatasaray forması giymedi.

İki takımın formasını giyen birinden iki takıma da eşit uzaklıkta olması beklenir. Ekmek yenilen camialar muhabbeti. Veya Tanju gibi birine gönülden bağlı olduğu söylenir ama diğerine de mesafeli yaklaşılır. Oysa Selçuk Yula Fenerbahçe'yi göklerde uçururken, Galatasaray'ı yerden yere vuruyor.

İşin acı tarafı Selçuk Yula'nın Galatasaray veya Fenerbahçe konuşmadığı zaman çok akla yatkın cümleler kurması. Yani futbolculuğundaki gibi yine yeteneğe ihanet etme durumu var.

Bugün FB TV'de konu Guiza idi. Programdaki arkadaşı Cem Arslan Guiza'yı beğenmediğini söyledi. Selçuk Yula ise beğeniyor. Bu tartışma sezon başından beri ikili arasında güncelliğini koruyor. Bugün Selçuk Yula "zaten taraftarın yüzde 95i senin gibi düşünüyor" dedi. Cem Aslan ise ona "sen niye yüzde 5lik kısımdasın?" diye sordu.

Selçuk Yula kinaye mi yaptı yoksa bilemden bir itiraf mı bilmiyorum. "Türkiye'de siyaha beyaz dersen ünlü olursun" dedi. Kral önemli bir adam. Takip etmeye devam. Ona el yazısıyla mektup yazan Metin Abi'ye selamlar olsun.

Hiç Sevmedim

Bir şarkıyı nasıl seversiniz?. Müzik mi sözler mi ses mi? Muhakkak hepsi önemli ama benim için çaldığı zaman ve yeri daha önemli. Her insan gibi ben de"film gibi hayatım var abi"lerdenim. Film izlemeyi seviyorum, hayatı da seviyorum İkisi birleşiyor. Böyle olunca bu filmde çalan şarkılar önemli oluyor. Zengin bir soundtrack olmalı.
Aşağıda sözlerini yazdığım şarkıyı Neslihan isimli bir bayan söylüyor. Bilen kesin biliyordur.Bundan bir sene evveline kadar ben tanımazdım. Askerde tanıdım kendisini ve bu şarkısını. Müzik konusunda manyak olan tertibim Volkan bunu Kültür Gazinosu'nda makinaya para atıp çaldırırırdı.Dinleye dinleye sevdik. Müzik acıklı , biz de melankolik olunca o günlerde dinliyorduk sürekli. Herhalde başka zaman dinleseydim sevmezdim. Belki de dinledim ve farketmedim.
Aradan aylar geçti askerlik geçti bitti. Ben güney sahillerimizde fink atarken, Serdar,Hadise, Demet üçlüsüyle gününü gün ederken bir anda sahilde köyün mısırcısı Ramazan'ın oğlu Özkan bunu çalmaya başladı. 1-2 hafta sürekli dinledik o zaman da. Uzun bir süredir dinlemiyordum. Volkan'dan msnden yolla dedim. Mal arkadaşım can dostum yanlış şarkı yollamış. Youtube'dan dinliyorum. Sevilecek bir şarkı değil. Kaliteli değil. O yüzden güzel. Kasıntı olup "illa güzel şarkı dinlemeliyim" demedik. Hayat böyle güzel.

hiç sevmedim kimseyi senin kadar
yüreğim yanmadı hiç bu kadarçok yalnızım
seninle bir yarım yoksöylemeden olmaz
ben sana aşığım, ben sana aşığım
eğer elindeyse ne olur çal kapımı
eğer yüreğindeysem ne olur sil gözyaşımı
sen bilmezsin alırım haberini
yollara küsmüşsün hissettin mi gittiğimi
buralar cehennem oldu inan bana
yanıp kavrulsamda seninle güzel ankara
güneşimiz bu aşk yakar yüreğimizi
perde olmuş gözlerimize göremeyiz hiçbir şeyi
benim kara haberim senindir
eğer leylan ölmüş derseler gelme sakın istanbul'a
bulamazsın ki beni buralarda
bir bulut ol git ankara'ya
yağ istediğin kadar toprağıma
ben bizim bahçede olacağım
tam siyah kordonlu saatin yanında
o zaman bensiz dünyaya istediğin kadar bağırabilirsin
sensiz bu dünyayı sevmiyorum, sevmiyorum, sevmiyorum diye
ama şimdi ne olursun gel
leylan hayatta ve istanbul'da
nefes almakta zor gelecek miydi bir gün bana
tek hayalim hissettiğim şu son nefeslerimi seninle alıp vermek...ben sana aşığım...

Galatasaray 94 - Khimik Yuzhny 51


Her gittiğim maçı buraya yazarak kayıtlara geçmesini planlamıştım ilk başta. O nedenle bu maçı da yazacağız seri bozulmasın diye. Fakat böyle bir maçın nesi yazılabilir ben de bilmiyorum.

Çok şükür ki skoru yüksek olan taraftanız. Maçtan keyif aldık, makaramızı yapabildik. Yazacak ufak notlar çıkarabiliriz. Ama böyle maçlarda kaybeden taraf olmak gerçekten istenilecek bir durum değil.

Geçen hafta aynı gün ve saatte Dexia maçı için Ayhan Şahenk'e gittik. Geçen haftadan daha kalabalık, ama yine de bir "tamam mı devam mı" maçı için az sayıda taraftar vardı. Doğruya doğru elimizde Fenerbahçe maçından kalan biletler olmasa belki biz de gitmezdik. Türk basketbolunun en temel sorunu ulaşım zaten. Ayhan Şahenk'e gitmek eziyet. Oraya aç karna gitmeniz tavsiye edilmez. Civarda 1-2 dürümcü dışında bakkal bile yok. Veya biz göremedik. Aynı sorunlar Abdi İpekçi Arena için de geçerli. Bu salonlarda saat 20.30da başlayan bir maçı oynatmak boş tribünlerin şaşılacak bir durum olmamasını sağlıyor. Saat 12de evdeydik. Ertesi gün okul ve iş bekliyor.Herkesten gelmesini beklemek olmaz Ahmet Cömert'in yeri nispeten daha müsaitti bu salonlara göre, ama o da çok orta bir yerde değildi.

Maç öncesi takımda moraller yüksekti. Basketbolcuların yüzlerinden belli oluyordu. İyi bir hava vardı, ama sonuçta böyle birşeyi kimse beklemiyordu. Maçın daha başında 20 fark oldu. Sonrası artık istatistik oldu. İstatistiklerin basketbolcuların CVleri için önemi büyük. O nedenle bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekiyordu.

Milan Guroviç ise iyi bir CV sahibi olsa da geldiğinden beri bir türlü kendini gösterememişti. Üçlük yağdıracak diye düşünülürken son maçlarda toplam sayısı 3te kalıyordu hep. Dün Guroviç beklenen patlamayı gerçekleştirdi. Maçın yarısında oynamadı, 28 sayı attı. Biraz daha kredi kazandı.

Stadyumda Galatasaray maçı izleyenler Hakan Şükür- Cihan Haspolatlı benzerliğini bilirler. Birbirinden alakasız iki surat nedense statta çok karışırdı. Bunun salon benzerliği Milan Guroviç -Polat Kocaoğlu benzerliği herhalde. Dün oynadıkları oyun da birbirine benziyordu. İkisi attıkça attı. Polat 15 sayı 5 ribaund ile oynadı.

Amerikalılar da 11er sayı attılar. Birkaç maçtır üst düzey oynayan Hüseyin Beşok dün kendini dinlendirdi. Fazla kasmadı kendini. İyi yaptı. Tıpkı takımın kaptanı Cüneyt Erden gibi.

Dünün en güzel tarafı Cemal Nalga'nın verilen şansı oldukça iyi kullanması ve kendini her geçen gün geliştirdiğini göstermesi oldu. Keza Altay Özurgancı da oyuna girdi ve gençler forma gimiş oldu. Altay çok sıcak bir çocuk. Tribünden gözlemlediğim kadarıyla takımın maksotu gibi. Abileriyle arası iyi, sırasını bekliyor. Genelde ilk parmak kaldıran da o olunca baya sempatik gözüküyor tribün kovalayan insanlara. Ama şans bulduğu zamanı daha iyi değerlendirmesi lazım yoksa 2. İsmet Hacıoğlu olur.

Galatasaray bir üst tura yükseldi ve son 16ya yükseldi. Anonsçu abimize göre ilk 16ya yükseldi. Farketmez. Geçen sene Uleb Cup'ta yapılanı daha yükseğe taşımak hedef. Bundan sonraki rakipler Almanya'dan Oldenburg, İtalya'dan Virtus Bologna ve Ukrayna'dan BC Kiev. 27 Ocak'ta serüven başlayacak. Biz de orada olacağız inşallah.

Salı, Ocak 13

TBBL All-Star


Bayan basketbolun kalbi geçen haftasonu Samsun'da attı. Böyle organizasyonlara oldum olası sıcak bakmam. Gerek All Star maçları gerek dünya karması- avrupa karması tadındaki maçlar bana çok gereksiz gelir. Ama yapacak birşey yok, dünyayı değiştirecek değiliz o zaman tadını çıkaralım.

Ben de o maksatla gece geç bir saatte de olsa TRT'den organizasyonu izledim. Sonuçta Avrupa'nın Rusya'dan sonra en kaliteli ligde bizde diyorlar. Kendi ligimizi çok takip etmıyoruz, haliyle diğer liglerden uzak oluyoruz. O nedenle bu yoruma sahip çıkacağız.

Çok da yanlış bir değerlendirme olmadığı uluslararası turnuvalarda belli oluyor zaten. Son Kattie Smith transferi de ligin kalitesini arttırmıştır muhakkak.( Bu arada Kattie Smith, WNBA'den ülkemize gelen 22. basketbolcuymuş)

Sonuçta kaliteli bir ligin kaliteli bir ALL-STAR ı olur diye düşünüyoruz. Oyuncular, salon herşey harika ama organizasyon yine eksik kaldı. Ben televizyonu açtığımda halk oyunu oynayan tahminen lise veya ortaokul çağlarındaki genç kızlar vardı. Heyecanları yüzlerinden okunan gençler alınlarının akıyla gösteriyi tamamladılar. Halk oyunlarını sevmem, ilgilenmem. Ama Efes Pilsen Kızları gibi saçma bir oluşum yerine spor salonlarında böyle gençleri görmek her zaman daha mutlu eder beni. Ne yazık ki Efes Pilsen kızları burda da vardı. Kadını obje haline getiren, Amerikan spor kültürünün vazgeçilmesi ponpon kızların Türk versiyonu. Hiç yeri yok buralarda bence. Maksat tribünü coşturmak ise Türk tribünlerini coşturmak için bunlara gerek olmadığı ortada. Tribündeki kitlenin o kızları hangi gözle ve hangi muhabbetler eşliğinde izlediğini de bilmemek mümkün değil. İnşallah sadece Efes Pilsen kızları olarak kalır bu oluşum. Bir Galatasaray maçında bir molada tam "rerererarara" çekecekken sahaya 10 tane yarı çıplak kız atlarsa o bittiğimiz an olur.

ALL-STAR organizasyonlarının alamet-i farikası yarışmalardır. Organizasyondaki aksaklıklar da burada çıktı. İlk önce 3 sayı yarışması yapıldı. İlk turun ilk sporcusu Mersin BB.'den Alex Quigley oldu. Gayet iyiydi, 18-19 puan toplamıştı. 18-19 diyorum çünkü son saniyede soktuğu top skorbord arızası nedeniyle sayılmadı. Hatta bütün puanları silindi ve tekrar etti. İkincinin getirdiği yorgunluk 10 puanda tuttu onu. Bu nedenle finale kalamadı. Finale kalan en düşük puanın 14 olduğu göz önünde bulundurulunca Quigley'e haksızlık edildiği ortaya çıkar.

Finale 3 kişi kaldı. Laurie Kohen 23 puanla,Dilek Ünüvar 15 puanla, Ceren Zeytingöz 14 puanla finalist oldular. Bu 3 kızın takımı da ilk 5te değil.

Finalde TED Kayseri'den Laurie Kohen bu sefer 26 puan aldı ve şov yaparak şampiyon oldu. İkincilik Burhaniye'den Ceren'in, üçüncülük Tarsus'dan Dilek'in oldu.

Bir diğer yarışma yetenek yarışmasıydı. Sporcuların bile anlamakta zorluk çektiği parkuru en kısa zamanda tamamlayan Çankaya Üniversitesi'nden Ashley Michelle Battle oldu. 30 saniye ona birinciliği getirdi. Botaş'tan Pelin Gülbağ 1 saniye farkla ikinci oldu. Eğer son anda turnike esansında topu elinden kaçırmasa birincilik onun olacaktı. Evsahibi Samsun Basket'in oyuncusu Hanife Çakır üçüncü oldu.

Sadece sporcular için değil seyirciler için de yarışmalar da düzenlendi. Güzel bir oyun vardı bunun için. Sandalyeli bir oyun. Küçükken dans edip müzik kapanınca sandalyeye oturanlar daha iyi anlar. O yarışmada müzik bitiyordu, burada yapılması gereken basket atmak sonra oturmak. Gayet güzeldi ama yarışmada üç kız üç erkek vardı. Erkeklerden biri uzun boylu atletik bir sporcuydu. Kızların en büyüğü 15 yaşında. Sona çocukla kızlardan biri kaldı. Organizasyon sunucusu seyircilerin ve kameraların önünde çocuğa "bırak kız kazansın" mealinde birşeyler dedi. Evet ben de ufak kızın kazanmasını istiyordum ama böyle değil. Eğer maksat bayanlar organizasyonunda bir kızı birinci yapmaksa orada 3 erkeğin işi ne. Çıkar 6 kızı yarıştır. Eğer organizasyonun amacı Türk Sporu'na katkıysa gençlere sporu böyle mi anlatacağız. Ondan sonra şikeyi, dopingi nasıl ayıplayacağız. TRT'nin en sevmediğim, en hayal dünyasında yaşayan spikeri Avni Küpeli kızın birinciliğini mest olarak anlatıyordu bu durumu. Zaten 200 kişilik basket maçlarında hakem yuhalanınca "salon karıştı, olaylar çıktı" çığlıklarını da atan oydu yıllar evvel.Sonuçta yine de o ufak kızın sevinci güzeldi. 3 aydır görmediğim kız kardeşimi düşününce baya bir kazanmasını istemiştim onun.

Sonra maç oynandı. Ben maçı izlemedim. Yabancılar kazanmış. Nevriye MVP olmuş. Ziyade olsun.İzleyenler zevk almıştır umarım.Bu esanada izleyeneler için birşeyler diyelim. Evsahibi Samsun olunca Samsun Basket'in oyuncuları büyük bir ilgi ve sevgi gördüler. Hakları. Ama son dönemde iyice su yüzüne çıkan Anadolu-İstanbul ayrılığı, salonda 3 Büyüklerde oynayan sporcuların ıslıklanmasına neden oldu. Bakalım bu ayrılık nereye gidecek. Ya ağır olaylar çıkacak, ya da Türk sporu zincirlerini kıracak.