Cumartesi, Ocak 31

71 Fragmate einer Chronologie des Zufalls


Haneke filmlerini hiçbir zaman sevemedim. Neden hala izlediğimi de bilmiyorum. Evet insanlar, suça, adam öldürmeye vs. meyilli. Her an bir tesadüf sonucu, bireysel bir cinnet halinin ortasında kalıp kurban sıfatı kazanabilirsiniz. Daha da kötüsü, örgütlü bir şiddet halinin tam içinde de kalıp seneler boyunca bir savaş yaşayabiliriz. Bunu biliyoruz ve farkındayız. Ama bunu neden izleyeyim?

Peki kabul ediiyorum, bu çılgınlık hali evrensel bir sorun haline geliyor ve hepimiz (aslında bence daha çok Batı toplumu) bundan rahatsız oluyoruz. Korkuyoruz. Bankalar tehlikeli, metrolara gönül rahatlığıyla binemiyoruz, komşularmızdan korkuyoruz, bazı ülkeler gitmek istemiyoruz, yabancılaşıyoruz. Bunların bir sinema filmi sayesinde insanların gözünün önüne getirilmesi gerekiyor. Buraya kadar sorun yok. Peki babacığım, neden bu kadar sıkıcı hale sokuyorsun o filmleri.

İnsanlar bir anda ölüyor, sistemin ve toplumun yarattğı kurban, şans eseri oradan geçen birilerini öldürüyor. İnanılmaz vurucu, kan dondurucu bir olay var. Fakat o esnada bizim tek çabamız uyumamak. Silah patlamasa gözlerimiz kapanacaktı.

Belki de vermek istediği mesaj için böyle geniş çaplı bir -temsili- kullanıyor. Yani diyor ki insanlık, medeniyet halının altına saklanmaya çalışan bu kaosun içine batmışken siz hala ekran başında uyuyorsunuz. Haklı olabilir. Fakat benim meselem de onun haklı olup olmaması da değil. Bunun için bir sürü kitap yazıldı, veya başka filmler çekildi. Hepsi de gözleri faltaşı gibi açtı.  Neden Haneke bunların üstüne çıksın ki?

Filmde ilgimi çeken, herhalde her TC vatandaşı gibi, PKK geçen kısımlardı (Yavi Katliamı). Avrupa'nın 1994 yılında, yani en hararetli zamanlarda olaya nasıl baktığının ufak bir işareti de vardı. Yani şimdi Türkiye'de veya Yugoslavya'da veya İrlanda'da yaşayan bir adama bu filmi izlettirince, ciddi anlamda en sonda çıkan benzinci gibi oluyoruz ve sadece "Çok saçma" diyoruz. Neyse, yine aynı konu Haneke haklı ama tarz bu olmamalıydı..(Aradan 22 sene geçmiş, neyin tatavasını yapıyorsak).

"Size huzursuz seyirler dilerim"

Umut Kalmadı



Geçen seneki Ankaragücü takımı oldukça sempatikti. Hikayesi olan futbolculardan kurulu bir takımdı. Burada da sık sık yazmaya çalıştık. Onlardan biri 20 yaşındaki forvet oyuncusu Umut Nayir'di. Takımın en golcü isimlerinden biriydi. Fakat onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu değildi.

Mehmet Umut Nayir; Ankaragücü'nün üst liglere geri dönmesi için çabalarken aynı zamanda Ankara Üniversitesi'nde hukuk okuyordu. İyi bir okul, zor bir bölüm. Küçümsemek için demiyorum ama zaten az sayıda üniversite okuyan futbolcu varken, onların da çoğu beden eğitimi gibi bölümler okuyorken, Umut gibi bir karakterin çıkması heyecan vericiydi. Aynı zamanda efendi, karakterli, düzgün bir çocuğa benziyordu.

Saha içinde ise uzun boylu güçlü fena olmayan bir tekniği olan ama ağır bir yapıdaydı. Buna rağmen ligin en tehlikeli isimlerinden biri oldu. Altyapısından yetiştiği Ankaragücü'nün A takımına 30 yaşında dönen Levent Kale ile müthiş ikili oldular. Levent'in yaşı yukarısı için geçiyordu ama Umut'un potansiyeli onu 2.Lig'de tutmaya yetmeyecekti.

Öyle de oldu. Hiç sevmediğimiz ve hiç sevmeyeceğimiz takımlardan biri olan Osmanlıspor, Umut'u transfer etti. PTT 1.Lig'in en bonkör takımı, en kalabalık kadrosu 20 yaşındaki Umut'u transfer etti. Geçen senenin gol kralı Muhammed Reis, Süper Lig patentli Mehmet Yıldız, Avrupa'nın takip ettiği genç yıldız adayı Aminu Umar, jeneriklik gollerin adamı Erdal Kılıçarslan, sürpriz golcü Dilaver Güçlü, hakettiği yere bir türlü gelemeyen Serdar Deliktaş gibi isimlerin yanına bir de Umut eklendi. Şu kadro alternatifi neredeyse Galatasaray'da yok. İnsan biraz üzülüyor. Şaban Genişyürek'in şans bulamadığı yerde Umut hangi ara oynayacak... Ama bir de başarırsa... İnşallah başarır.

Tabi bir de işin siyaset boyutu var. Osmanlıspor, Gökçekler, Ankaragücü... Osmanlıspor, yani Gökçekler, bu transfer için uzun süredir peşlerinde olduğu Ankaragücü Kulübü'ne 750.000 TL ödedi. Az mı çok mu ayrı konu. Hatta sadece açıklanan para mı gitti o da muamma olarak kalacak. Ankara Belediyesi'nin transferden hemen önce Ankaragücü'ne 2 milyon TL ödemesi de bir kenara yazılmalı.

Ankaragücü'nde bu sezon elle tutulan iki isim vardı. Umut 8 gol kaydetmişti, Mehmet Erdem de form durumuyla dikkat çekiyordu, o da Göztepe'nin yolunu tuttu. Kalan isimler arasında en golcüler, 3er gol atan Serhat Gülpınar (35) ve Levent Kale(31). Galiba Umut yukarıya doğru giderken, Ankaragücü de aşağıya gidecek, keza küme düşme hattıyla arasındaki puan farkı sadece 3...

Çarşamba, Ocak 28

Hotaru no Haka



 Japonların, anime sanatının "Canım Kardeşim"i...

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra, ev arkadaşım filmi izlediğimi gördüm ve "Hayatımda sonunda ağladığım tek anime" dedi. Ben sonunda ağlamadım. Fakat gözyaşı dökmemiş olmak, yanıstılan dramın ve acının büyüklüğünü engellemiyor. İzledikten sonra tarifsiz duygulara giriyor insan.

İnsan - sanat ilişkisi çok acayip... Bu filmi izleyen herhangi birinin savaş çıkarmaması lazım. Veya savaş çığırtkanlığı yapmamalı. Bilinçaltına pompalanması gerek bazı şeylerin. Olmuyor, en sonunda yaşananlardan bazı insanlara acılar kalıyor ve yeni hikayeler, romanlar, filmler çıkıyor. İnsanlık tarihinde böyle bir çizgi filmin yapılmış olması yeterince kötü bir durumken , aradan geçen 26 senede buna benzer onbinlerce hikayenin gerçekleşmiş olduğu akla geliyor. Kötü kelimesi anlamsız ve yetersiz kalıyor.

Canım Kardeşim dedik, kıyaslama yapmak lazım. Ama objektif olacağımı söyleyemeyeceğim. Kasvetli İstanbul görüntüleri, canlı çizgilere ve renklere üstünlük kuruyor. Bir de Cahit Oben'in melodileri var. Hotaru no Haka'da sonu bilerek izliyorsunuz, o nedenle Canım Kardeşim'de sarsılma payınız da daha da yükseliyor.

Sonuç olarak ikisini de izlemek için sağlam yürek lazım. Gerçi vicdanı körelmiş olanlar daha rahat izlerler ama olsun.

Any Given Sunday



"Pazar, benim için haftanın en güzel günüydü. Sahaya çıkar ve en sevdiğim şeyi yapardım. Futbolu tıpkı küçük kızların oyuncak bebeklerini sevdiği gibi seviyorum. Sahip olabileceğim en iyi oyuncağım futboldu. Ama artık bir taraftar olacağım."

Riquelme de bıraktı. Eskilerden kim kaldı diyeceğim de Riquelme zaten bizim yaşayarak gördüğümüz kahramanlarımız arasında en eskisi değildi. Raul'dan, Del Piero'dan, Totti'den sonra çıktı. En azından Avrupa'ya gelişi çok sonraydı. Bizim lise çağlarımıza denk gelmişti. Çok da eski değil yani ve bu daha da kötü...

Gerçi ben genel anlamda da Riquelme hayranı olamadım. Barcelona'da tutunamadı, sonra Villarreal ile bizi elediler. Bir de Boca'nın tarihin en iyi oyuncusu anketinde Maradona'yı geçmişti. İnternet ile büyüyen yeni kuşak beni şok etmiş ve bunun bendeki geri dönüşü Riquelme antipatisi olmuştu.

Fakat yaşlandıktan sonra onu da sevmeye başladım. Zidane ve Cantona'da da böyle olmuştu. 36 yaşına geldiğine inanmak çok zor, fakat öyle işte. Bizim yaşıtlarımız henüz olmasa da, üst sınıflardaki abilerimizin yaşıtları artık futbolu bırakıyor. Sıra bizimkilere geliyor. Korkutucu.

Riquelme'yi 30'undan sonra niye sevmeye başladım; çünkü futbolu sevdiğini farkettim. Yukarıdaki cümleleri gibi... Sahada bunu hissettiriyordu. Güney Amerikalı topçularda daha yaygın bu durum. Amatör ruhu biraz daha koruyorlar. Sevdikleri içi yaptıklarını fark ediyorlar. Oradan kazandıkları parayla ailelerini geçindirdiklerini biliyorlar, belki de minnet duyuyorlar o futbol topuna. .Avrupalı daha profesyonel bakıyor, yaptığı işi metalaştırıyor, kurduğu bağ daha akli dengelerden besleniyor. Türk topçusunda ise ikisi de olamıyor. İş ahlakı da yok, sevgi de.. O nedenle bizim coğrafyamızdan bakınca Riquelme gibi adamlar nadir görüldüğü için sempatimizi kazanıyor.

Sanırım şimdi değil ama 1-2 sene sonra futbolu bırakan her futbolcu için buraya yazı döşeyeceğiz. Hepsi bize acımasız gerçeği hatırlatıyor. Rahatsız edici. Dünya değişiyor, biz ayak uyduramıyoruz. Zaten, pazar günleri de artık eskisi kadar güzel değil.


Salı, Ocak 27

Birdman



Biutiful izledikten sonra blogda yazdığım yazıda Inarritu'yu eleştirmişti. Genel oarak filme olumsuz not vermiş ve bunun sorumlusu olarak yönetmeni göstermiştim.. Film sarmıştı ama sarsmamıştı. Oysa ondan sarsıcı hikayeler bekliyorduk. Ve de 21 Gram-Amores Perros ve Babel üçlemesinden sonra, sarsıcı hikayelerin daha farklı bir şekilde anlatılmasını ister olmuştuk. 

Bu üretim işleri çok sakat. İster istemez bu hale geliyor. Adam birşeyler ortaya çıkarıyor, çok iyi işler yapıyor belki ama hepsini beraber düşünen bir kesim notunu esirgiyor. Hatta zaten niye bu kadar kişi (ben dahil) oturduğumuz yerden bir not verme, bir eleştiri döşeme sevdasına giriyoruz ki.. İzlersin veya izlemezsin. Adam aslında tek başına baştığında, iyi bir iş ortaya çıkarıyor ama geçmişte yaptığı iyi işler yüzünden eleştiriliyor. Acımasızlık. Gerçi bu adamın filmlerinde de o duygu var.

Birdman'ı belki de Keaton'un tesadüflerinden önce bu açıdan değerlendirmek lazım. Üçleme artı Biutiful sonrası bambaşka bir film çıkmış ortaya. İyi mi kötü mü bu ayrı konu ama değişik bir şey denemesi hoşuma gitti. Değişiklik yapanları, deneyenleri, uğraşanları, riske girenleri, kendisiyle savaşanları severim. Herhalde sinema çevreleri, 2010 sonrası Inarritu'yu baya sert eleştirmiş. O da değişim yoluna çıkarken kullandığı hikayeyi buradan beslenmiş.

Herkes Birdman-Batman-Michael Keaton alakası nedeniyle vurguyu onların üzerine yapıyor. Haklılık payları var. Dahiyane ama daha da önemlisi duygusal bir fikir. Hikayesi anlatılan karaktere en uygun kariyer hikayesiydi Keaton'un özgeçmişi. Fakat filmde Birdman'in yaşadıklarını belki daha kısa vadede Inarritu da yaşamış olabilir. Bana biraz işin o kısmı da yansıdı. Devamlı iyi işler ama daha da önemlisi aynı işler. Aynı derecede dram. Aynı tarz. Ve ona baskı yapan eleştirmenler. Holywood'a kapak atmak zor, duvarlar oldukça sert. Sınırı geçmek kolay değil. Bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Zorlanmış olabilir. Ve onlara Birdman'i çıkardı. Madem yeni bir şey istediniz, alın! Bu açıdan bakınca oldukça iyi bir film. Cesurca. Saygı uyandırcı.

Inarritu'nun ve Keaton'un geçmişlerini bir kenara bırakıp, sadece izlediğiniz filme odaklanınca ise sıkıntı var. Yani benim için Biutiful'un tam tersi. Ortaya çıkan eser iyi ama yönetmenden bunu görmek istemezdim. Şimdi ise yönetmenin tavrını sevdim ama ortaya çıkan eser; eh işte.. 

Plan-sekans, sinemaya giden insanların niye hoşuna gidiyor onu da anlamıyorum. Yani sinema emekçilerini veya sinema öğrencilerini; bu sanat dalıyla ilgili bir şeyler üretmek isteyenleri, duydukları hayranlığı anladığım ve saygı gösterdiğim için bir kenara ayırıyorum, ama izleyen için neden bu kadar şaşırtıcı ve muhteşem oluyor ki? Film iyi olduktan sonra, keyif verdikten sonra ne kadar önemli olabilir ki nasıl çekildiği? Muhakkak plan sekans, filme büyük hava katmış. Hız ve tempo vermiş. Aynı zamanda arkadan çalan ordu trampeti gibi müzikler hava katmış. Fakat bu kadar işte. Sırt bu nedenle not yükselir mi?

İzleyici olarak beni sarmayan, daha doğrusu Inarritu ile bağdaştıramadığım bir diğer nokta ise filmin "Birdman" olması. Yani en temeli. Kim bu Birdman? Bir zamanların şöhretli bir oyuncusu. Biz de onun zaman içinde yaşadığı korkuları ve kaygıları izliyoruz. Şöhret, ün, sahne, alkış, akış, zaman, mekan... Güzel bir hikaye olabilir ama çoğu benim görmek için heves ettiğim kavramlar değil. Bana uzak. Ben basit insanların, sokaktaki adamların hikayelerini, kaygılarını, korkularını, öfkelerini, dramlarını, çabalarını görmek istiyorum. Yukarıda adı geçen 4 filmde de bunu çok iyi bir şekilde yapan bir yönetmen vardı. İlk 3 filmindeki senaristi ile artık çalışmasa da, yine de ondan bunu beklerdim, bekledim.

Bütün bunların ışığında; Birdman Oscar alır mı almaz mı bilmem.. Almasını isterim ama alacak kadar da iyi bir film olduğundan emin değilim. Fakat, oscar jürisü genelde bu tip şeyleri sever. Olmadık kişilerin beklenmedik çıkışlar yapmasını veya alışılmış tarzının dışına çıkarak yeni bir şeyler deneyen yönetmenleri ödüllendirir. Fakat sonuç ne olursa bu da benim meselem değil. Çok da önemsemiyorum. Yine de umutluyum. Inarritu'nun Babel'den sonra giderek düşen bir çizgisi var ve Birdman de en aşağısı oldu. Arada Dünya Kupası zamanı yaptığı Nike reklamları bile daha iyiydi. Fakat Birdman öyle bir ışık verdi ki, ne kadar düşük puan versem de bir sonraki film için oldukça umutlandırdı. Sanki muhteşem bir işten önce arayışa giren bir yönetmen çabası vardı. Fırtına öncesi sessizlik diyeceğim ama bilmemkaç dalda oscar adayı oldu, böyle sessizlik de olmaz... Birdman kadar olmasa da ben de geçen zamanı, yeni çağı, oluşan kültürü anlamakta zorlanıyorum. Adapte olamıyorum.

Oyunculara gelince... Michael Keaton'un bu filmle geri dönmesi müthiş. Ayrı bir hikaye bile çıkabilir. Film içinde film. Ödül alırsa, aklımıza her geldiğinde yüzümüzde bir tebessüm oluşacak. Seneler sonra muhabbetleri yapılır. Bir çok olayda benzetmesi yapılır. İyi goygoyu döner yani. Ve zaten -diğer adayları izlemesem de- adam haketmiş. Edward Norton belki ondan da iyiydi ama çok az süre aldı. Zaten filmin eksiklerinden biri de buydu. Norton az kullandı, diğerleri az kullanıldı, filmin sonunda onlara ne oldu...? Ucu açık kaldı bazı şeylerin.. Emma Stone ise tam bir facia. Naomi Watts'tan daha çok konuşulması bile aslında filmin eleştirdiği konulardan biri. Popüler olan prestijli olanın önüne geçiyor. Ve artık bizim zamanımız da geçiyor. Bir dönemin yıldızları artık popüler olmuyor. Yeni yeni isimler türüyor. Onların twitter'ları, instagramları var. Milyonlarca takipçileri... Bu sayede her şey ölçülebiliyor. Ölçümün doğru olduğu kabul ediliyor. 20 yaşındakilere biz nasıl Watts'tan bahsedeceğiz, onlar için Emma Stone var artık...En çok o konuşuluyor, o trending topic oluyor.

Filmin sonunu da pek sevmedim. Yönetmen o kısmı bana bırakmasın. Bırakacaksa da, bizi anlaşılması güç karakter Sam (yine Stone) gibilerinin gözüne muhtaç etmesin.

Bir sonraki film gelsin hemen...

Antifaşist Lazio


Pazartesi, Ocak 26

Das Boot



Bugüne kadar İkinci Dünya Savaşı ile ilgili izlediğim filmlerde genel bir özellik vardır. Pianist'teki Alman subayı veya Oscar Schindler gibi bireysel örnekleri saymazsak Naziler her daim kötüdür. Bu da zaten çok büyük bir yanılgı değil. Fakat yine de insan oturduğu yerde taraf tutmaya meyilli olduğu için, bu tarz filmlerde  de tarafını çok net bir biçimde şekillendirmiştir.

Das Boot, bu alışkanlığın dışına çıkıyor ve savaşı Alman askerlerinin gözünden görmemize neden oluyor. Bir denizaltında, karanlıkta ve sular altında yaşanan bir hikayede izleyici de kendini onların bulunduğu yere ait hissediyor. Bir anda kendisini o askerlerle empati kurarken buluyor. Zaten bir propoganda filmi değil. Anafikir özellikle askerlerin, subayların gemisine çıkıp o zengin sofrayı gördüklerinde önümüze seriliyor.

Son 45 dakikasını neredeyse ayakta izledim. Ekrana yapıştım. Her filmde bu duygu, bu heyecan oluşmaz. Filmin sonunda, Alman gençlerinin de bir hiç uğruna öldüğünü idrak ediyoruz. Empati kurarken ıskaladığımız bazı durumlar mevcut. Yine de antimiltarist bir filmdir. Bu mesajı vermek için bazı gerçeklerden sapılmış ama olsun. Mesela 1941 yılında Almanlar bu kadar güç kaybetmiş durumda değildi ve ABD henüz savaşa girmemişti. Fakat bütün bunlar, gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin verdiği mesajı hafifletemez.

Bu aydınlanmanın dışında, müthiş bir film var. 3 saatten fazla sürüyor ama bir an olsun heyecan azalmıyor. Üstelik çok fazla aksiyon da yok. İnsan psikolojisi, ölüm korkusu, insani duygular başrolde. Bir dünya savaşının ortasında, okyanusun altında ve denizaltının içinde olmak yeteri kadar geriyor. Müzikler de bu duruma çok fazla yardımcı oluyor.

Efsane sahneleri vardır. Cebelitarık'ı geçişleri (geçemeyişleri) esnasında kaptanın yukarıdan "schneller schneller" diye bağırması, sabah gün ağırken Cebelitarık'tan kaçmaları, vurdukları şilepten çıkan alevleri izlemeleri ve daha sonra ölen askerleri görmeleri, denizaltında geçen günlerden sonra Alman subaylarının dolu yemek masalarına konuk olmaları, bütün o sesler, sesler ve sesler...

Filmde bir de bir Schalke maçından bahsederler. Schalke rakibine 5-0 yenilir ve Almanya Kupası'na finale çıkma şansını kaybeder. Biraz araştırdım, böyle bir maç bulamadım. Olsun. Bir filmde daha futbol göndermesi bulduk.

 Geç izlediğim, hatta adını duymadığım bir filmi izlemenin mutluluğunu yaşadım. Bu kış kendimi sinemaya verdim. Passolig sağolsun, eksik kalan bir çok şeyi yapmaya fırsat buluyorum.


Yeni Emre Aşık




Emre Aşık'ın kariyeri alkışlarla sona ermişti. Örnek bir profesyonel olarak yeşil sahalara veda etmişti. Özellikle Galatasaray tribünlerinden büyük saygı ve sevgi elde ederek ayrılmıştı. Oysa kariyerinin ilk zamanları, hatta çoğu zamanı öyle değildi. 

Fenerbahçe'den uzaklaştırıldı, Beşiktaş'ta gözden çıkarıldı, Galatasaray'dan defalarca gönderildi. 2005-2006 sezonunun devre arasında Galatasaray'a geri geldiğinde "Ne gerek vardı, çok yaşlandı" diyenler çoğunluktaydı. O dönüşünün ardından 1.5 sezon oynadı ve tekrar gönderildi. Tekrar geri döndü, tekrar oynadı. Her zaman eleştirilen, gözden çıkarılan, savunma bölgesinde oynaması nedeniyle sık sık kart gören bir futbolcuydu. Buna rağmen son döneminde "kurtarıcı" olarak defalarca forma giymesi, ona duygulan saygınlığı zirveye çıkardı. Her zor dönemde, yüzde yüz hazır şekilde sahada olması, işine gösterdiği saygı, mücadele gücü, Emre Aşık'ı diğerlerinden ayıran özellikleri oldu. Yaptığı ufak tefek hatalar, işine gösterdiği saygı nedeniyle ikinci plana itildi.

Hakan Balta da buna benzer bir duruma doğru ilerliyor. Dah doğrusu ilerlemesi lazım. Emre Aşık'tan çok farklı bir profili var aslında. Mesela başka takımlara hiç gitmedi. Yıllardır Galatasaray'da. Stoper değil, bir sol bek. Emre gibi dominant bir karakter değil. Sessiz, gösterişsiz. Fakat o da çok eleştirildi. Bir türlü kendini kabul ettiremedi. Her zaman gönderilecekler listesinde adı geçti. Yine de bir şekilde takımda kalmayı başardı. Rijkaard'ın gönderilişi esnasında adı çıktı, sigara içerken çekilen fotoğrafları nedeniyle üstü çizildi. Kadıköy'de Fenerbahçe'ye iki gol atmış olması bile ona pozitif bir katkı sağlamadı. Özellikle son dönemleri sakatlıklarla geçti.

Fakat son 1-2 ayda gösterdiği performans Emre Aşık'ın son zamanlarını hatırlatıyor. Buna rağmen hak ettiği takdiri almakta zorlanıyor. Emre Aşık'ın futboldan kopmasından sonra boşalan görev, son zamanlarda Hakan Balta'nın takım içindeki rolü haline geldi: Tehlike anında camı kırınız.

Özellikle stoper bölgesinde eksik olduğunda sol bek orjinli olmasına rağmen Hakan'ı oynatın ve sıkıntıyı uzaklaştırın. Semih Kaya sakatlanırsa, Chedjou ülkesine giderse, Koray bekleneni veremezse, Gökhan Zan iyileşmezse sakın dert etmeyin, Hakan Balta göreve hazırdır.

Mersin İdman Yurdu maçındaki müdahelesi hala akıllarda ve son çıkışının sembol noktası haline gelmiş olabilir (Şampiyonluk sezonunda Gaziantep deplasmanında da buna benzer bir hamlesi vardı). Fakat jeneriklik hamlesi dışında, gösterdiği performansla da formanın hakkını veriyor. Hamzaoğlu'nun gelişinden sonra önce 18 dakika (Konyaspor), sonra 56 dakika (Semih'in sakatlandığı MİY maçı) sahada kaldı. Mersin maçında geride oynamasına rağmen takımı ayağa kaldıran isimlerden oldu. Ertesi hafta ilk 11 çıktığı Gençlerbirliği maçında bana göre takımın en iyisiydi. Beşiktaş maçında oynamadı. Dün akşam ise savunmanın lideri gibiydi. Kriz döneminde elinden geleni yaptı. Hak ettiği takdiri artık almalı.

Semih iyileşince ve Chedjou dönünce yeniden kulübeye geçecek. Fakat en umulmadık zamanda sıra ona geldiğinde, Galatasaraylı'nın kafası rahat olabilir. 2008 ve 2009 yıllarında da stoperde sık sık görev almıştı. Belki de sol ayaklı olması onun en büyük handikapı oldu. Mecburen sol beke hapsoldu ve iyi bir stoper olarak anılma şansını kaçırdı. Kaçırdığı fırsatı 30 yaşından sonra yakalaması mümkün. Tıpkı Emre Aşık gibi...

Pazar, Ocak 25

M



Bu filmle ilgili bazı soru işaretlerim var...

İzleyenlerle oturup uzun uzun konuşulacak bir mesele var ortada. İzlemeyenlerin alacağı keyfi azaltmamak için çok fazla cümle de yazmayacağım. Fakat filmin anafikri beni rahatsız etti. Daha doğrusu temel noktayı kaçırmış. Bu blogu okuyanların büyük kısmı (zaten az kişi okuyor) benim dışarda da görüştüğüm arkadaşlarım. Daha önce izleyen veya bu yazıyı okuduktan sonra izlemeye karar veren olursa, oturup konuşalım derim. 

Öte yandan 1931 yılında (İki Dünya Savaşı arası) çekilmiş bir Alman filmi olarak bakınca, oldukça başarılı buluyorum. Hatta sessiz sinemadan sonra artık ses kullanmaya yeni yeni başlandığı bir dönemde çekildiğini hatırlayınca, filme saygım iki kat artıyor. Fakat son sahneyle ilgili bazı sıkıntılarım var. Tamamen değil ama biraz var işte..

Volvere


Cumartesi, Ocak 24

Citizen Kane



Eskiden , interneti çok fazla kullanmadığım dönemlerde, IMDB, ekşi sözlük, Twitter yokken, beğenilerin çok fazla yayılmadığı, belirli (ve kaliteli olduğu iddia edilen) bir zümrenin değerlendirmeler sunduğu dönemde bu filmin adını çok duyardım. "Citizen Kane tarihin en iyi filmlerinden biri" denirdi. Birçok üstüm payesi vardı. Bu sıfatlar filme olan merakımı her geçen zaman arttırıyordu. Ama konusuna dair hiçbir şey de bilmiyordum. Siyasi mesajları olduğunu tahmin ediyordum. Belki ahlakçı bir filmdi. Emin değildim. "Citizen" olduğuna göre böyle olmalıydı. 

Zaman geçti, seneler geçti. Fakat filmi bir türlü izleyemedim. Bu arada etrafta izleyenlerin sayısı arttı, bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Bir zamanlar tarihin en iyi filmi olarak anılan film, IMDB'de ilk 50'nin altına düşmüştü. İnternet sitelerinde "İyi film ama sıkıcı" yorumları çoğalmıştı. Twitter'da onlarca film hakkında defalarca muhabbetler dönerken, bu filmden bahseden yoktu. 10 senede ne oldu da bu kadar gözden düştü...

Sonunda izledim. Film gerçek bir Hollywood filmi... Şu anki sinemanın atası olarak göstermek mümkün. Bu aralar çok fazla eski film izledim. O nedenle aradaki farkı anlamam kolay oldu. Hatta işin teknik kısmından çok fazla çakmasam da bu filmdeki farkı anlamak mümkündü. Her şey apaçık ortadaydı. Zamanın ötesinde, dahiyane ve şu andaki pencereden bakınca oldukça basit. Ve bunu yapan adam da o zaman henüz 26 yaşında. Sinemanın içinden gelen biri değil. Hayranlık uyandırıcı..

Zaten filmde hikayesi anlatılan Foster Kane ile Welles arasında benzerlikler kurmak mümkündü. Welles'in çocukluğunda ve gençliğinde yaptıklarını bizler belki de ömrümüz boyunca yapamayacağız. Onun 26 yaşında çektiği "devrimci" filmin benzerini biz yapamayacağız.

Filmin kendisi de oldukça güçlü. Sıkılanın nasıl sıkıldığını anlamıyorum. Evet, belki herkes için "yüzyılın filmi" olmayabilir ama hızlı bir şekilde akıp,  kendini izlettirdiğini de söylemek lazım. Acaba insanlar, Rosebud'ın ne olduğunu bu kadar çabuk mu merak ediyor? Herkes direkt sonuca mı gitmek istiyor? Belki de orada başka bir şey anlatılıyor. Günümüz insanı belki de o nedenle bu filmden bahsetmiyor artık. O kadar zamanı yok. O kadar derine inmek istemiyor. Film hızlı da olsa sıkılıyor. 

Açıkçası ben de kendi sıralamamda ilk 10'a sokmayabilirim. Belki ilk 20'ye de giremeyebilir. Ama garip garip filmlerin övgülere boğulduğu, değişik akımların türediği bir ortamda 1941 yılında yapılmış bir film abide gibi duruyor. Gerçi çekildiği dönemde de Akademi tarafından dışlanmış bir film, fakat bu da akademinin yıllardır süren alışkanlığı olduğu için çok da şaşırtıcı değil.

Cuma, Ocak 23

Hayat Dersi



Ülkedeki her şeyde, hepimiz bir şikayet alışkanlığı kazanmışız. Her şeyden şikayet ediyoruz. Hep bir başkasının yapmadığı işi konuşuyor, "Ben olsam yaparım" diyoruz. Ama önümüzde bir işimiz var ve onu yapmıyoruz, buna kimse bakmıyor.. Herkes şikayet ediyor. Ben hiçbir zaman bunu yapmadım. Ben nerede olursam olayım, orada elimde imkan ya da imkansızlıklarla yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim. Benden hiçbir zaman bir şikayet duyamazsınız. "Şu oyuncum sakattı" gibi bahanelerin ardına saklandığımı göremezsiniz. Bende alışkanlık haline geldiği için bundan sonra da yapmam diye düşünüyorum. Şikayet etmem. İsyan ederim ama sabır eşiğim biraz yüksek. En sona kadar dayanırım...


North by Northwest



Hitchcock bu film için "Büyük bir şaka" demiş. Bunu gerçketen samimi olarak mı demiş yoksa etrafı trollemeye mi çalışmış emin değilim. Tufaya düşmek gibi olacak ama haklılık payı var sanırım. Diğer filmlerinin yanında sönük kalıyor. Vertigo'daki, Rear Window'daki, Physco'daki psikoanalizler, bu filmde yok oluyor.

Uçak sahnesi filmin en önemli anı...Senaryo güzel, film izleniyor. Fakat bilmeden izleyen biri, filmin sonunda "Hitchcock filmi" demez, duyunca da şaşırabilir.

Zaten sanırım senaryo dalı dışında Oscar'a da aday olamaz.  Oysa filmin ismi baya güzel. İnsan değişik bir şey bekliyor. Trenler, uçaklar.. Vardır yine adamın kafasından geçen bir şeyler de belki de bu sefer biz anlamadık. Ya da anlamak için çok kasıp filmden koptuk. Adamın "Büyük bir şaka" demesi de bundan ibaret olabilir.

Perşembe, Ocak 22

Kontra


Wall-e



Sinemada izlediğim ilk film Aslan Kral olabilir. Tam emin değilim ama hem o günü hem de sinemadan çıktıktan sonra hissetiklerimi hala daha çok net hatırlıyorum. Çok sevmiştim. O dönemlerde baya animasyın vardı. Pocahontas falan çıkmıştı. Ben izlememiştim ama seveni çoktu. 2000'lere gelince Şrek, Nemo, Ice Age falan çıktı. Hepsi de güzeldi. Yaşım ilerlemesine rağmen izliyordum. 

Hepsinin bir ortak özelliği vardı. Hayvanlar ve doğa vardı. Pocahontas hayvan değildi tabi ama çevresinde insan kadar hayvan vardı. Hepsi de doğayla iç içeydi. Ormanlar, denizler, buzullar. Bir çocuğun, hele hele şehirde yaşayan bir çocuğun doğayı özümsemezi için oldukça önemliydi.

Artık devir değişiyor galiba. Çünkü Wall-e bu tarz bir animasyon değil. Artık robotlar var animasyonlarda. Farklı gezegenlere gidiyorlar. Bu dünyanın işi değiller. İlginç olan (ilginç de değil belki) seviliyorlar, izleniyorlar. Ben adapte olamadım. Konuşmayan bir robotun farklı bir gezegeneki hikayesi... Çok sıkıcı.

Dünya çok değişti. Ve değişimin en hızlı anı bizim büyüme dönemize denk geldi. Bizim öğretilenlerin artık bir değeri kalmadı. Bize enjekte edilen bilgileri, değerleri doğru dürüst kullanamadık, çünkü devirleri geçti, önemleri kalmadı.

Açıkçası bu Wall-e adlı filmden çok rahatsızım. Bana Madagaskar falan lazım...

Çarşamba, Ocak 21

Böyle mi Olacaktı



Erkeklerde genel bir algı vardır. Güzel bir kızla beraber olan şarkıcı ve özellikle futbolcu, yani ünlü, pek sevilmez. Kıskanılır. "Ulan parası var diye kız onla, yoksa çirkin adam, topçu olmasa kız göremez" tarzı cümleler kullanılır. Ben demem. İyi bir futbolcu, güzel kızlarla olmalı. Güzel olması da yetmez, çok güzel, tarz, karizmatik hatunlar bulmalılar. Hatta, bunu başardıkları zaman da ben mutlu oluyorum. Bu adamlar rüya gibi bir mesleğe, kimseye nasip olmayacak bir yeteneğe, ve gençliklerini yaşayacak bir paraya sahipler. Yanlarında güzel bir kız olmasını hak ediyorlar. Gayet doğal...

Hatta bu konuda nerdeyse bir kaynana gibi oluyorum. Bunlar bizim çocuklar ve yanlarına çoğu kızı da yakıştıramıyorum. Mesela, İngiltere'nin temiz suratlı, güleryüzlü, ince bilekli çocuğu David Beckham'a asık suratlı nemrut Victoria'yı hiçbir zaman yakıştıramadım. Evet kız güzel, hatta belki de o ülkenin en tarz hatunu ama o duruş nedir öyle? Sanki Yunanistan'a son dakika golünü atan, 99'da CL'yi kazanan, kahramanlık hikayelerini gerçekleştiren bizim oğlan, kızın oyuncağıymış gibi.  Ve sanki beraber çekildikleri bütün fotoğraflarda kız, bütün bunlardan memnun değilmiş gibi.. Zaten sonunda da kz, bizim oğlanı kendisine feci bağladı. Milan'ı bırakıp LA'ye gitmeler falan da hep bu kızın etkisiydi. 

Veya Arda Turan... Elimizde büyüdü. Zaman içinde çok kavga ettik, kızdık, küstük ama onun iyi bir noktaya geleceğini de biliyorduk. Madrid'e gitti. Dünyanın en iyi futbolcularının yaşadığı şehre... Yanında ise nargile cafe'lerde hesap ödeten cadde kızı Sinem Kobal vardı. Madrid'de yaşayan, Türkiye'nin en klas topçusu, Türkiye'nin en tarz olmayan kızıyla beraberdi. Nedir abi bu? Neyin testini yapıyorsunuz. Hatta arada sırada haber çıkıyordu, Arda'ya Liverpool'dan teklif var ama Sinem Kobal Liverpool'da yaşamak istemiyormuş... Gel de çıldırma... Kendini Posh sanıyor ama Türkiye sınırlarında bile ondan daha çok hakeden 50 kız vardır.

Wesley ile Yolanthe adeta bu konuda ders veriyor. Papaz Casillas, karizmasına uygun bir hatunla beraber yıllardır. 87'li Pique, 16 yaşında La Tortura klibinde izlediği kadınla beraber. Muazzam başarı. Yakışır. Hülya Avşar'ı daha henüz Samsun'da gözüne kestiren Avrupa Gol Kralı Tanju gibi.. Gerçi Tanju'nun olayı yasak aşka giriyor ama olsun.

Asıl konuya gelelim artık. Ronaldo ile Irına ayrıldı. Üzüldüm gerçekten. Bu kadara tencere-kapak bir ilişki zor bulunur. Bir tarafta Portekiz'in bir adasından çıkan fakir çocuk, diğer tarafta Tatar bir babanın köklerinden gelen ve Rusya'da doğan bir kız. Hemen hemen aynı yaşlardalar. Hemen hemen aynı yaşta çalışmaya başlıyorlar. Mesleklerinde zirveye çıkıyorlar. İkisinin de olağanüstü fizikleri var ve en sonunda beraber oluyorlar. Ünlü olmasalardı müthiş bir aşk filmine konu olabilirlerdi. Sınırların kalktığı yeni bir dünya düzenine simge olabilecek bir ilişki. Fakat sonsuza kadar mutlu yaşadılar geleneği gerçek olmadı.

Irına'ya bundan sonraki hayatında başarılar dileriz. Yeni bir sporcu sevgili bulamadığı takdirde sadece Maraton.com'un foto galerisinde denk geliriz artık. Ronaldo'nun ise sıradaki hamlesi önemli. 

Ronaldo hırslı çocuk. 17 yaşında United'a git, orada efsane ol, sonra Real'e git, orada da başar. Messi'nin önüne geçmesinin nedenleri bunlar. Şimdi gidip Paris Hilton ayarı bir kızla beraber olursa ona yakıştıramam. Irına United ise, bundan sonraki hamlesi Real Madrid olmalı. Ne biliyim Barbara mesela, manken olan...

Bu konunun da takipçisi olacağız...


Paths of Glory



Kubrick'in Paths of Glory'i çektiği yaştayım. İnsan kıskanmadan duramıyor. O yaşta böyle muazzam bir iş çıkarmak kolay değil. Kusursuz. Adamın bütün filmlerini izlemedim ama en iyi filmi bu olabilir. Full Metall Jacket ile yarışacak kadar sağlam.Öte yandan Kubrick'i de çok beğenmem. En sevdiğim 10 yönetmen arasına giremez. Az film çekmiştir ve bır kısmı çok iyidir. O da bunlardan biridir.

Savaş sahneleri bir yana, idam sahnesi alıp götürür. Biri sedyeyle kaldırılmış, diğeri ağlayan-yakaran 3 mahkumla beraber kışla alanında ilerlerseniz. Sinir bozucu bir tören merasimi. Kalp atışları ile paralel şekilde sesi duyulan trampet... Son ana kadar iyi bir haber beklersiniz. Filmlerde alıştığınız bir son... Tam o anda kaderi değiştiren bir kahraman çıkacaktır. 5 dakika boyunca o gerginlik devam eder ve beklenen kahraman çıkmaz. Kurşunlar patlar...

Can alıcı bir sahnedir. Ve bu sahneyi aslında Kubrick böyle planlamamıştır. Başroldeki Kirk Douglas'ın isteği, hatta ısrarı ile bu hale gelmiştir. Douglas, Kubrick'ten 12 yaş daha büyüktür. Film çekilirken 41-42 yaşlarındadır. Bu tecrübesi hem filme çok büyük  katkı sağlar hem de Kubrick sinemasında önemli bir yerin oluşmasına neden olur.

Bir de son sahne vardır. Alman esir kıza salça olan Fransız askerleri, Alman kızın Almanca şarkı söylemesi sonrası gözyaşlarını düşürür. Yavuz Turgul bunu daha sonra Gönül Yarası'nda "Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekiyor"u kullanarak gözümüze sokmuştur. Kubrick'in farkı, oyuncuların, özellikle en son gözükenin gözünden verdiği ifadede yatıyor. Repliğe gerek yoktur. Bu arada o Alman kız da daha sonra Kubrick ile evlenir.

1957 yılında ABD'de bu filmi çekmek yürek ister.  O döneme ve belki de her döneme uygun bir cümle, filmin mottosu olur;

"Milliyetçilik, alçakların son sığınağıdır"

 



Salı, Ocak 20

Etme Bulma Dünyası



"Gökhan Zan kardeşimiz ısrarla gitmek istemiyor. Bazı demeçleri  kulağıma geldiğinde de üzülüyorum. Uzun yıllar takımda kalmış, sakatlıklar geçirmiş ve parasını  almış. Bu duyduklarım hoş değil. Bir insan kendisine  güvenecek, gidip bir yerde oynayacak. 'Ben yatarak paramı alırım' demek hoş  değil. Bunlar beni üzüyor. Asgari ücretle çalışan insanlar bilet, kombine  alıyorlar, maç izlemeye geliyorlar. Oynamayan oyuncu için para vermiyorlar. Ben  Gökhan kardeşime ricada bulunuyorum. Bir an önce kulüp bulsun, gitsin oynasın. Ne  fedakarlık gerekiyorsa yapacağız. Hocamızın raporu doğrultusunda bu oyuncuları  göndermek zorundayız. Veysel Sarı kardeşimiz gitti. Galatasaray'a hizmetlerinden  dolayı teşekkür ediyorum. Yiğit Gökoğlan'a teşekkür ediyorum. Hiçbir pürüz  çıkarmadan gitti. Yine Furkan Özçal kiralık olarak gitti. Asla satmayı  düşünmüyoruz. İleride ondan faydalanacağız. Kulübüne para kazandırdı, kendisi de  oynayacak ve seneye daha hazır halde gelecek. Biz bunu istiyoruz. Kulübün  kasasından da boşuna bara çıkmasın. Gerçekten zor durumda ödemeleri yapıyoruz.  Bir de, hiç kadroya girmeyen, her gün ben sakatım diyen insana 1 milyon 100 bin dolar para veriyorsunuz. İnsanın içi yanıyor."
 
Futbolun mu yoksa hayatın mı böyle garip bir adaleti var emin değilim. Ama sanırım futbolda daha çok karşılaşıyoruz. İster ilahi bir boyut kat, ister karma de ama tesadüf olmadığı da kesin. Albayrak bu lafları söyledikten sonra önce Koray Günter sonra Semih Kaya sakatlandı. Chedjou da zaten önceden milli takıma katılmıştı. Galatasaray stoper kirizi yaşıyor. Bunun adı adalettir.

Şimdi bütün eksiklere rağmen yine de Gökhan Zan, formayı almayabilir. Stoperde Hakan Balta - Emre ikilisi oynayabilir. Olabilir. Ama gelinen bu durum oldukça adilane. Bütün oklar Albayrak'ın üzerinde artık. Adının önünde yönetici yazan biri, yaşanan sorunu yönetmediği gibi daha da büyümesine neden oldu. Gökhan Zan kulüple sözleşme imzalarken yönetici olan birinin bu lafları söylemesi ne kadar iyi bir yönetici olduğunun da göstergesi.

Aslında şimdi yapılacak daha iyi bir hamle var. Takım stoper krizi yaşıyor diye gidip Anadolu'dan yüksek bonservisli bir stoper daha almak. Ona iyi maaş bağlamak. Ondan sonra 4-5 sene onu takımda tutmak zorunda kalmak. Örnek bir yöneticinin, kongre zamanlarında herkesin listesinde görmek istediği bir ismin yapması gereken tam olarak budur! Transfer şovu. Bir de imza töreninde "yeni aslan"a bir öpücük kondurdu mu, "candan yönetici" olarak işlemi tamamlamış olur.

İşin hamaset kısmı da var. Asgari ücret, kombine, oynamayan oyuncu lafları.... Ne kadar da boş... Engin Baytar'lar, Yiğit Gökoğlanlar, Eboue'ler, Aydın Yılmaz'lar bu lafları yememişti oysa. Kombineler için ödenen asgari ücretler onların cebine girip videolar çekildiğinde laf söylenmedi. İhale Gökhan Zan'a kaldı.

Sanki Gökhan Zan takımdan ayrılsa, kombine ücretleri düşecekmiş gibi. Kombinelerin bu kadar pahalı olmasınıun nedeni Gökhan Zan'ın aldığı paraymış gibi. Açıkçası ben de Gökhan Zan'ın Galatasaray'a faydalı olamayacağını düşünüyorum. Kadro planlaması yapılırken gözden çıkarilabilir. Ama bugün veya daha sonra takımdan ayrılırsa, bir taraftar olarak da kazandığı para da hakkımız varsa helaldir.  Benzer cümleleri bir gün Albayrak için kullanacağımı sanmıyorum.

Amrabat için başka bir kulübe 8 milyon dolar verirlen kulübün kaynaklarını gözetmeyen adamların, Gökhan Zan'ın yıllık maaşını dillerine dolamaları ayıptır, haksızlıktır. Ve işte tam da o anda elinizde stoper kalmaz. Bence kim ne derse desin bu gayet güzel bir olay. Dünyanın işleyişine daha umutlu bakmak için bile yeterli.

Pazartesi, Ocak 19

Django Unchained



Her yönetmenin bir tarzı vardır. Sevdikleri, filmlerinde kullanmak istedikleri görseller, mesajlar, replikler, teknikler vardır. Bu sayede bir algı oluştururlar. İsimleri anıldı mı bunlar akıllara gelir. Bu durumun oluşmasında herhangi bir sıkıntı yok. Bütün mesele bu materyalleri, yönetmen kendi istediği için mi kullanıyor, yoksa izleyici ondan bunu görmek istediği için mi o buraya eğiliyor. Açalım...

Tarantino'nun ilk filmlerinde de kan, şiddet, vahşet vardı.  Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Jackie Brown'un ortak özellikleri, suça bulaşmış kişilerin hikayesini anlatmasıydı. Haliyle silahların patlamaması, insanların ölmemesi düşünülemezdi. Fakat bu filmleri, benzerlerinden ayıran, film boyunca kan akması değildi. Hafif mizah, sağlam replikler, uyumlu müzikler ve kusursuz oyunculuklar, adı anılan filmlerin yıllar geçmesine rağmen hala akıllarda olmasına neden oldu.

Sanırım ne olduysa Kill Bill'den sonra oldu. Kill Bill iyiydi bu arada, filme laf söyletmeyelim. Orada akan kan, gösterilen şiddet de beni rahatsız etmedi. Bir Uzakdoğu esintisi varsa, kılıçla kafa kesme olacaktı. Zaten iki uzun filmden akılmda kalacak rahatsız edici sahne bir elin parmaklarını geçmez. Fakat bana göre Kill Bill'den sonra Tarantino'nun tek amacı filmlerde adam öldürmek oldu. Ne kadar çok adam ölürse, ne kadar çok kafa patlarsa o kadar etkileyici olduğunu düşünüyor olabilir. Ve bence bunu ona aşılayan da izleyici tepkisi ve eleştirmen yorumları oldu. Internette "Tarantino filmlerinde ölen adamlar" "Tarantino filmlerinde kim nasıl öldü" tarzı infografikler çıkıyor artık. Oysa biz onun "sapkınlığını" veya "aykırılığını", nasıl adlandırımak mümkünse, her fırsatta Uma Thurman'ın veya kadın oyuncunun ayağını göstermeye çalışmasıyla sevmiştik. Daha kendine has bir üslubu vardı. Aykırıydı, farklıydı. Fakat yaptığı iş rahatsız edici değildi. Çünkü içinden geldiği gibi olduğuna inandırıyordu.

Django Unchained, western olması sebebiyle benim için Inglourious Basterds'in önüne geçer. Hikaye daha güzel. Hatta belki yukarıda adı geçen filmlerle de yarışabilirdi. Fakat Django için tam bir Tarantino özeti diyebiliriz. Filmi spoiler içererek kısaca bir daha anlatalım...

Ödül avcısı King Schultz, köle Django'yu bulur ve kendisine yardım etmesi için ona bir anlaşma sunar. Django kabul eder. İkisi beraber çalışır. Daha sonra da Djago'nun karısını kurtarmak için son bir işe girişirler. Plan başarısız olsa da kızı kurtarmaya çok yaklaşırlar. Fakat bir el sıkma münasabeti nedeniyle bir anda ortam kan golüne döner. Alakasız bir şekilde son yarım saat, konu gereksiz şekilde uzar ve sadece kan akar. Oysa filmin yüzde 75'lık kısmı çok sağlam ilerlemişti. Oyuncular, başta Christoph Waltz olmak üzere kusursuza yakındır. Jamie Foxx, Di Caprio ve Samuel Jackson da harikadır. Kurgu çok iyidir. Müzikler yine Tarantino filmlerine yakışan şekildedir ve sanırım herhalde ilk defa bu filmde dışardan müzik kullanmaz. Film için özel bestelenen çalışamalar var. Diyaloglar harikadır. Çekimler, görsellik gayet yerindedir. Ama son yarım saat gereksiz şekilde uzatılır. Film tam bitecekken yeniden başlar. Ve sadece kan akar.

Tarantino'nun kariyeri de biraz böyle... İlk günden itibaren sağlam filmler yapar. Süreyi  dolu dolu kullanır. İyi oyuncularla çalışır, iyi müzikler kullanır. Fakat sonrasında bu yolun dışına çıkar ve bir anda sahnelerde oluk oluk kan akıtır. Kandan ve şiddetten rahatsız değilim ama bunun çok da samimi bir şekilde, filmin ihtiyacı olduğu için kullanıldığına inanmıyorum. Django'nun sorunu aslında Tarantino'nun sorunu. Filmi sağlam bir şekilde bitirmek varken, şiddete yöneliyor. "Bakın işte ben bu kadar kan akıttım. Adamın kafasını patlattım, herkesi öldürdüm" Bravo! Ama hikayeyi unuttun. Karakterleri unuttun. Oysa senin en güçlü olduğun konular burasıydı.

Bu blogdan umarsızca Tarantino'ya da seslendikten sonra artık yazıyı da noktalayabiliriz. Waltz'ın bir kez daha Oscar olması güzel, gayet hak edilmiş bir ödül.  Yine de her şeye rağmen Tarantino'nun yeni filmini de bekliyoruz. Umarım eleştirilerimizi dikkate alacakır.

Pazar, Ocak 18

Gitti


The Great Dictator



1940 yılında, daha savaş yeni başlamışken, ABD savaşa girmemişken, toplama kamplarında yaşananlar açığa çıkmamışken, fakat çoğunluğun da korku içinde yaşadığı bir dönemdeyken bu filmi yapmak büyük yürek ister. Chaplin yürekli olduğunu, yüreğinden gelenleri sinemaya aktardığını zaten son sahnedeki muazzam konuşmasıyla daha da kanıtlar.

Sessiz sinemanın önemli ismi; bir dönemi kapar, ilk kez sesli film yapar ve bunu yaratır. Sinema tarihi için bir çağın kapanıp yenisinin açıldığını gösteren en net örnek olarak gösterilebilir. Chaplin'in zamana ayak uydurabilmesi saygı uyandırır. Modern Times'da eleştirisini yapar, The Great Dictator'de ise adeta "Madem öyle, ben de bunu yaptım" der. Üstelik bunu sadece sinemanın gelişimi için söylemez. İçerik olarak da aynı tavrı koyar. Adeta "Madem dünyanın içine düştüğü durum böyle ve ben de bu ortamda sinema yapıyorum, alın size film" der. Bu film nedeniyle o dönem ülkesinde çok eleştirilse de ölümsüz bir eser bırakmış olur.

 Hitler ve Chaplin arasındaki hikayede ayrı bir film konusu olabilir. Hatta tam Oliver Stone'luk bir malzeme. Hitler ve Chaplin aynı haftada dünyaya geliyor. Hitler 20 Nisan 1889, Chaplin 16 Nisan 1889.. İkisi de fiziksel olarak birbirlerine oldukça benzer. İkisi de zamanla dünyanın en çok tanınan insanları olurlar. İkisi de ne olursa olsun ilgi çekici bir zekaya sahiptir.

Ve sonrasında; Hitler Dünya fethine başlarken Chaplin bu filmi yapar. Hitler bu filmi işgal ettiği her yerde yasaklar. Fakat kendisi de iki kez izler. Ama yorum yapmaz. Chaplin, her konu hakkında bağıran ve gürleyen adamın çıldırtan sessizliğine şaşırırmış olabilir, belki de daha sert bir karşılık bekliyordu. O nedenle, "Ne düşündüğünü bilmek için her şeyimi verirdim" der. Aslında bu laf bile Chaplin'in de Hitler kadar olmasa da hırslı olduğunu gösterir. Tabi hırsı ve dehayı farklı amaçlar için kullanan iki adam vardır ortada. Birbiriyle hiç karşılaşmamış, aynı hafta dünyaya gelmiş ve dünyayı etkilemiş iki adamın müthiş rekabeti..

Bu rekabette bizim tarafımız belli ama tarafsız bakınca bile şu film Chaplin'in rekabetteki game-set-match sayısı olarak yerini alıyor.


Cumartesi, Ocak 17

Derbi Pankartı



Giresunspor - Orduspor derbisinde açılan pankart... Teknik olarak oldukça iyi, tribündeki halini de görmek isterdim ama bulamadım.

Groundhog Day



 Tahminimden daha iyi bir film izledim. Kardeşimle beraber bir film izleyecektik, öneri olarak bu geldi. Pişman olmadık. Zor-yorucu bir günün akşamında, ertesi sabah da erken kalkılacaksa, yıpranmadan, yorulmadan izlenecek filmlerden biri. Belki öğlen saatlerinde yapılan pazar kahvaltısının ardından da izlenir ama ben akşam 21.00 öncesi film izleme taraftarı değilim.

Bill Murray'in oyunculuğunu daha önce çok övdük burada. 20 sene önce çekilen bir film nedeniyle tekrar tekrar yazmaya gerek yok. Adam müthiş beyler. Yalnız bu filme, senaryoya Tom Hanks tam otururmuş. İzlerken tam onun filmi dedik. Zaten yönetmen Harold Ramis de Murray'den önce ona teklifte bulunmuş.

Filmin konusunu bilmeyenler için kısaca özetleyelim. Nobran bir hava durumu sunucusu, ülkenin bir bölgesinde şenlik haline gelen bir olaya katılır.  Senede bir gün gerçekleşen bu yerel olayın adı"Groundhog Day" dir. Adamımız, sıkıcı bulduğu günden, atmosferden ve şehirden bir an önce kurtulmak ister ama ertesi güne uyanmaz. Aynı günü bir kez daha yaşar. Sonra bir kez daha.... Bir kez daha...

Film buradan yola çıkar. Benzerleri defalarca yapılmıştı. Böyle klasik konulu filmlerde iki şey önemli; birincisi ince espriler, ikincisi oyunculuklar. Neyse ki film ikisini de vasatın üstünde kotarmış.

Bu tarz filmler izleyince, insan direkt "Benim başıma gelseydi ne hissederdım" sorusunu soruyor kendisine.

Kısaca cevaplarsam; aynı zamana, aynı güne, aynı şehre, aynı insanlara, aynı rutine sıkışmak çok zorlayıcı olsa da ölmemek ve zamanın durması baya muhteşem bir şey... İlk başlarda korkutucu ve rahatsız edici olurdu ama sonradan bunun bir piyango olduğunu hissederdim. Sonsuzluk muhteşem bir hediye olurdu ama zamanın durması da rahatsız edici bir durum değil. Yapacak çok şey var. Öğrenecek çok şey var. Tanışacak çok insan var.

Ve evet bu romatik-komedi tarzı olarak etiketlenen filmde de "romantik" kısma çok giremedim.

Cuma, Ocak 16

90+4'te Gelen Golle...



Altay 101. yılını kutluyor. Bugün İzmir'de kutlamalar olacak. Şehrin Altay ile özdeşleşmiş yerlerine pankartlar asıldı.

Altay'ın ve İzmir futbolunun gündeminde ilk sırada ise Alsancak Stadı var. Yıkım kararına direnmeye çalışanların sayısı oldukça fazla. Altay'ın doğum günü vesilesiyle stadyuma da bu konuyla ilgili pankart asıldı, kulübün resmi Twitter hesabı fotoğrafı paylaşarak tavrını bir kez daha ortaya koydu.

"Alsancak 90+4'te gelen golle yıkılır. Kepçe, dozer ile değil"

Alsancak Stadı'nın içine boşken girmiştim. İnşallah en kısa zamanda dolu haline de giderim.

The Prestige



Interstellar gösterime girdiğinden beri arka arkaya Nolan filmleri izliyordum. Sinemanın yeni dahi çocuğu olarak lanse edilen adamın yaptığı filmleri ilk kez merak ettim. Inception ile başladım, abartılı övgüler aldığını düşündüm. Fakat arkasından Memento ve Prestige'i izleyince Inception'a haksızlık ettiğimi anladım. Nolan'ın en iyi filmi olarak onu seçebilirim. Fakat o da üst klasman filmler arasına giremeyecek.

Tam da Nolan'ın son filminin Oscar'a aday olamadığını öğrendiğimiz günlerde bu yazıyı yazmak güzel bir tesadüf. Prestige, çok iyi bir film olabilirdi. Nasıl olurdu? İki güçlü karakterin rekabeti daha ön plana çıkabilirdi. Fakat bütün o duygular ikinci plana atılmış. Hızlı hızlı işlenmiş. O sahneye çıkışlar, birbirlerinin gösterilerine gitmeler.. Hepsi sunulmuş ama kısa kısa.. Oysa bu duygu daha güçlü işelndiği zaman, gerisi filmin sosu olurdu ve büyük hayranlığımı kazanabilirdi. Oysa yine bir Nolan klasiği olarak; görsellik, sihir, şaşırtmaca vs. ön plana çıkmış. Kediler, şapkalar, kesilen parmaklar... İnsan yine ikinci planda.

Filmin çok övülen şaşırtıcı sonunu 30. dakikada anladık. Bunu kendi zekamı ön plana çıkarma hevesiyle söylemiyorum. Böyle bir sinema izleyicisi son dönemde çıktı ortaya. Filmlerin sonunu baştan anlamaya çalışıyorlar ve bunu çözdüklerinde filmi küçümsemeye çalışıyorlar.. Bunlar filmin kalitesini düşürmez. Yeter ki, film, şaşırtıcı sona çok fazla bel bağlamasın. İçinden seyircinin merakını uyandıracak, ilgi çekecek başka şeyler barınsın. 

Bu tip durumlarda  hemen hemen aynı örneği vermeye devam edeceğim. Türü çok farklı olsa da; Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti izlediğim en iyi filmlerden biridir. Ve filmin sonu, isminde yer alıyor. Film başlamadan biliyorsunuz; Robert Ford, Jesse James'i öldürüyor. Fakat bu durum filmi göz kırpmadan izlemenize engel olmuyor. O nedenle Prestige'de Robert Angier'in şahikası haline gelen numarasının püf noktasını ilk anlarda anlıyor olmak, çok da önemli değil. Fakat yönetmen-senarist olarak filmin sonunda yaratacağınız algıyı buna bağlarsanız sıkıntı olur. Gerçi adam her yerde övgüyü almış, nasıl bir sıkıntı yaşayacaksa... 

Aslında bu filmi Nolan'ın sinema anlayışını en iyi özetleyen film olarak görmek mümkün. İki tane sihirbaz var. İkisi de kendilerini devamlı geliştiriyorlar. Yeni numaralar üretiyorlar. Sırları var ve bizi cezbediyor. Fakat her defasında diğerine üstünlük kuran; üstünlüğünü sırrının kudretinden değil gösteri yeteneğinden kazanıyor. Tıpkı Nolan gibi. Önemli olan sır (senaryo) değil, önemli olan gösteri, şov... Filmin de, Nolan sinemasının da anafikri bu... Ne yazık ki sinemada bu yolu tercih edenler, benim için yüzeysel kalıyorlar. İyi bir zama geçirmek izlerim, belki filmin sonunda "vay be" bile derim, ama 20 sene sonra bile çocuğumla oturup izleyeceğimi sanmıyorum.

Neyse ki oyuncular muhteşem. Bale ve Jackman harika iş çıkarmış. Benim favorim David Bowie'ydi. Tesla - Edison rekabetine ince bir selam da hoştu. Temiz aksanlı İngilizce de filme renk kattı. En sonda çıkan Radiohead'de güzel bir tamamlayıcı olmuş. 

Filmi yaklaşık 10 sene sonra izledik. Aynı dönemde bir başka sihirbaz filmi vardı, onu da geçtiğimiz aylarda izlemiştim; Illusionist. Onu da beğenmemiştim. O dönem başka bir sihirbaz filmi daha vardı. Onu sinemada izlemiştim. O hepsinden daha iyiydi. Fragmanı bile yeter...

Je Suis Jesus


 "2012-13 sezonunu kazanmadan önce Lyon'a karşı oynayacaktık. Carlo Ancelotti biraz gergindi. Zlatan ona yaklaşıp İsa'ya inanıp inanmadığını sordu. Ancelotti inandığını söyleyince Zlatan şöyle dedi:

İyi, demek ki bana inanıyorsun. O zaman rahatlayabilirsin!"

Marco Veratti / 4-4-2

Perşembe, Ocak 15

Sefiller



Adam, 17 sene boyunca uğraşmış, sayfalarca yazmış. Dünya tarihinin en uzun romanınlardan biri.. Haliyle gözümüz korktu, senelerce okumadık, erteledik, öteledik. Hata yapmışız. İnsanın karakterinin geliştiği, şekillendiği yıllarda okuması gerekiyormuş.

Hugo, büyük yazar. Daha önce okuduğum kitaplarında da ona hayran kalmıştım. Yazının, yazılanın sadece kurgu ile ilgili olmadığını; edebiyatın, kelimelerin bir olay anlatmadan da muhteşem bir hale gelebileceğini gösteriyor. Şiiri sevmem ama şiirsel anlatım tarzı, en sıradan bir konuyu coşkulu hale sokuyor. Gerçi yine de bazı yerlerde sıkılmak mümkün. Uzun uzun bir şeyler anlatan, derdini döken bir kitaptan bahsediyoruz. Fakat iyice odaklanıldığı zaman, çok önemli cümlerle başbaşa kaldığımızı görüyoruz.

Sefiller
baya uzun bir kitap. Mesela baş karakter Jean Valjean, polise yakalanmamak için bir kanalizyondan içeri girer. Okuyucu, o sırada büyük bir heyecanla olayı merak eder. Acaba kitapta hayatı anlatılan karakter şu an ne yapacak? Fakat Hugo, konuya ara verir ve Paris kanalizasyon ağını anlatmaya başlar. Yaklaşık 35 sayfa sürer. Baktığın zaman o  35 sayfanın romanla, konuyla, karakterlere hiç alakası yoktur. Olay en heyecanlı yerinde kesilmiştir. Gereksiz bilgiler veriliyor sanki. Fakat odaklanıldığı zaman, edebiyatın en güzel örneklerinden biriyle karşılaşıyorsunuz. Sanki Paris'in kanalizasyonlarını değil de, toplumun ilerleyişini, gerileyişini, yerinde kalışını anlatıyor. Sanki kelimesi fazla oldu sanki...

Ya da Waterloo Savaşı. Kitabı bana tavsiye edenlerden biri Sinan Yılmaz'dı. Kitabı okurken, bir ara ona "Adam 50 sayfa boyunca Waterloo Savaşı'nı anlatmış. Olayla, konuyla çok alakası yok ama öyle ihtişamlı anlatmış ki, biraz zorlasa o savaştan ayrı bir kitap çıkarırmış" dedim. Sinan'ın cevabı ilginç oldu: Benim okuduğum çeviride öyle bir bölüm yoktu.

Demek ki bazı çevriler, kitabı baya kısaltmış. Hugo'nun kendi analizlerini anlattığı, içindekileri döktüğü kısımlar çıkarılmış. O nedenle okuduğum çeviriden (Oda Yayınları / Nesrin Altınova) oldukça memnun kaldım. Kitabın hakkını verdim. 2 ayda anca bitirebilmiş olsam da, her sayfasından keyif aldım.
 
Bu arada Türkçe'ye çevrilen ikinci roman olduğunu ve çevirenin de Ali Sami Yen'in babası Şemsettin Sami olduğunu kitabı okurken öğrendim. 
 
Bu kadar uzun ve eski bir romandan bahsetmek yersiz. Zaten Hugo, bunun özetini de vermiş kitabın sonunda. Dünyanın, medeniyetin, insanlığın kırılma dönemlerinden birinde yazılan bir kitap var elimizde. O günlere tanıklık eden yazar, kitabın temsil ettiği değerleri en iyi anlatan kişidir. Şöyle diyor Hugo:
 
Şu anda okuyucunun eli altında bulunan kitap, eksikleri, üstün veya zayıf tarafları ne olursa olsun, bir baştan bir başa bütünü de, teferruatlarında kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten hakikate, geceden gündüze, ihtirastan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan vazifeye, cehennemden cennete, hiçlikten Tanrı'a doğru bir yürüyüştür. Çıkış noktası madde, vardığı nokta ruhtur. Başlangıçta canavar, neticede melektir.
 
En başta söylediğimi geri alıyorum. Belki de bu kitabı 17-18 yaşında okusam, basar geçerdim. 2014 gibi, düşünsel anlamda kafamı allak bullak eden bir yılda karşıma çıkmış olması çok iyi denk geldi. Her gece kendi beynimde sonuçsuz tartışmalar yaşıyordum. Bir cevap arıyordum. Tam o sırada bu kitabı okudum.  Vardığım noktanın ruh olmasını istiyordum. Cevabı hala bulamasam da, umutlanmam için yetti.

Tabi bir de Ezel kısmı var. Bir çok yerde göndermesi vardı. En can alıcı kısmı 31. bölümde çıkmıştı karşımıza.
 
"Eğer ruhumuz karanlıkta kalırsa günahlar çıkan ortaya... Suçlu günahı işleyen değil, suçlu karanlığı getirendir."
 
 

La Liga'da Oynardım



Hemen hemen her erkek çocuğu gibi ben de küçük yaşlarda futbolcu olmanın hayalini kurardım. 12 yaşında bu hayalin gerçekleşmeyeceğini anlamıştım. Çok erken pes ettim ama artık Anadolu Lisesi öğrencisiydim. Ders çalışmam ve önüme bir gelecek çizmem gerekiyordu. Zaten ailem de sıcak bakmıyordu. Korkuyorlardı haklı olarak. Aslında yetenekli bir çocuktum ama cılızdım. Üstelik mahallede devamlı kendimden büyüklerle oynuyordum, onlar da oynadığımız maçlarda beni eziyordu. Sokak arasında böyleyse daha ciddi bir yerde top oynadığımda herhalde ayağım elime verilirdi. Sonra da bütün emekler boşa giderdi. Buna benzer onlarca hikaye vardı. Hem herkes de Galatasaray'da oynayamıyor ki... Öyle diyorlardı yani. En iyisi okula devam etmekti. Garanti olan oydu. 

Seneler geçti. Sınavlara girildi, okullar bitti, diplomalar alındı, çalışma hayatı başladı. Toplantılar, maaşlar, yatan sigortalar, koşturmacalar.. Şu an 30 yaşına geldik. Yalan yok, iyi çalıştım. Her zaman taşın altına elimi koydum. Çalıştığım yere sadıktım. Kazandığım paranın hakkını vermeye çalıştım. Yeri geldi uykusuz kaldım. Yeri geldi maaş alamadan çalıştım. Hiçbir işten gocunmadım. Kısacası; belki kusursuz bir çalışan olamadım ama her zaman çalışkan ve iş ahlakı yüksek biri oldum.

Bu özelliklerimle beraber, bir futbolcu olsaydım ne olurdu acaba? Çok üstün bir yeteneğim olmadan, devamlı çalışarak, şikayet etmeden 15 sene top oynasaydım... Herhalde La Liga'da bir orta sıra takımının ara ara ilk 11'e giren ama taraftarlar tarafından sevilen bir oyuncusu olabilirdim. Sorun yaratmaz, yedek kalsa ses çıkarmaz, takım için mücade eder, idman aksatmaz, kendini geliştirmeye uğraşır, takım arkadaşlarıyla iyi anlaşır.. Büyük takımlara gidemese bile, herkesin takımında görmek isteyeceği bir futbolcu olurdum. Oysa şimdi bu iyi özelliklerimizi bir spor kulübü için değil de, sistemin çarkında harcıyoruz. Yazık oluyor.

Tabi ki bu yazıda abartı mevcut. Futbolculuk kolay iş değil. Binlerce değişken var. En basitinden sakatlık belası var. Kariyeri baştan aşağı şekillendiriyor. Fakat yine de bir gerçeklik payı var. Bir benzetme en azından.Hangimiz okul okuyup iş dünyasında çalışan birinin, futbolcuya benzer şekilde emek harcamadığını söyleyebilir ki? Sonuçta ikisi de insan. Küçük yaştan beri uğraşıyor, didiniyor. Ama şöyle bir fark var. Spor daha adil, daha demokrat. Belki kusursuz değil ama çalışan, emek koyan daha kolay fark ediliyor.

 Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'da, "İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa havagazı..." diyor ya; onu biraz değiştimek mümkün. "İstediğin kadar yetenkli ol, koşmazsan havagazı" Bizim koşu mesafemiz devamlı rekor kırıyor ama tablosu olmadığı için hiçbir yerde gözükmüyor.


Çarşamba, Ocak 14

It's a Wonderful Life



Savaş sonrası Oscar için yarışan iki filmin adı; birincisi ve kazananı The Best Years Of Our Lives, diğeri ve kaybedeni It's a Wonderful Life... ABD'de artık iyimserlik zamanı. Savaş bitti ve maddi - manevi yıkımın bir şekilde halının altında süpürülmesi gerek..

It's a Wonderful Life, tutmamış bir romandan uyarlanmasına rağmen dönemin ABD'si için baya kritik bir rol oynamış. Gerçi gişede zarar etmiş ama 1960'lardan sonra, televizyonun evlere girmesiyle ABD halkının en sevdiği filmlerden biri haline gelmiş. Sinemada başarılı olmayıp televizyon sayesinde evlerde izleniyor olması filmin ruhuna oldukça uygun..

Şu anda bile hala ABD toplumu için önemli bir yer teşkil etmesi boşuna değil. Üstelik bir noel filmidir. ABD halkı için oldukça önemli bir zaman diliminin filmi, bu sayede kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Ben de Noel zamanı izledim ama Türkiye'de Noel zamanı 1946 yapımı bir filmi izlemek artı bir etki bırakmadı.

Sene 1946.. Artık savaşların yıkıcı sonuçlar doğurduğu ortaya çıkıyor. Dünyanın yeni bir savaşa daha girecek gücü kalmamış. Ama yine de sömürülmesi gereken ülkeler, tüketime aldanması gereken insanlar var. Artık zaman Amerikan Rüyası'nı yayma zamanı... Bu film de bu akımın öncülerinden biri...

Baş karakter George Bailey (James Stewart), hem demokratların seveceği gibi ilkelerine bağlı, dürüst, iyi niyetli bir adam hem de cumhuriyetçilerin hoşuna gidecek kadar dindar ve ailesine, şehrine sadık, kendisini topluma ve ailesine adamış bir adam.. Gençlik günlerinden itibaren beri dünyayı gezmek gibi bir planı varken şehrine tıkılıp kalıyor.  Avrupa'ya gidecek gemiye bir türlü binemiyor. İstemediği işi yapıyor. İstemediği hayatı yaşıyor. Kendini defalarca kandırıyor ve mutlu olduğunu sanıyor. O kasabasında tıkılı kalmışken arkadaşları dünyaya açılıyor. O kalıyor... Bundan şikayet etmesi gerektiği anda ise karşısına bir melek çıkıyor. Bir Noel gecesi...Melek ona aslında ne kadar iyi, ne kadar faydalı bir adam olduğunu gösteriyor. Güzel bir karısı, şirin çocukları, onu seven arkadaşları var. İşte gerçek zenginlik bu!

Temelde karşı çıkacağımız bir durum değil. Sevgi, her şeyden daha değerli olabilir. Ama böyle mi? Film büyük bir aldatmacanın ilk örneği.  Üniversiteye gitmeyi, dünyayı gezmeyi, hayalleri bir kenara bırakma mesajı başrolde. Önemli olan "insanlara sıcak bir yuva vermek"tir. O yuvaya kendin girmen... Yuva sahibi olmak, ev sahibi olmak. Evi doldurmak. Tüketmek...Yeni dünya düzeninde yeni tarz Amerikan ailesini, hatta Batı toplumunu oluşturmak... Bu aldatıcı hikayeyi oluştururken "kötü"yü temsil eden de unutulmaz. Şehrin baronu, vahşi kapitalisti var: Mr.Potter. Bu sayede seyirci kötülere karşı savaşta saf tutabilecek... Somut bir durum var karşısında. Onlar kötü, cimri, vahşi... Zengin olmak mı istiyorsun? Önemli değil ki.. Önemli olan sevgi dolu olmak. Bak bu adam zengin ama şeytan gibi. Sen de onun gibi mi olacaksın... Zengin adam, cimriliğiyle nam salmıştır. Halk ise kötü değildir.  Çünkü cimri değildir. Bonkör olun. Paranızı biriktirmeyin. Paranızı harcayın. Ailenize, sevdiklerinıze harcayın. Bu sayede 1929 bir daha yaşanmaz.. Sisteme katkıda bulunun.

 Yine de bütün alt metnine rağmen iyi bir filmdir. İzlenir. Sıkmaz. James Stewart muhteşemdir. Birçok filme örnek olmuştur. Back to the Future'da dahi birçok gönderme mevcuttur. Ne olursa olsun, filmi izledikten sonra bir müddet boyunca, insan kendini iyi hissediyor. İzlenmeyecek film değildir. Yine de ABD toplumu için bu kadar derin anlamlar ifade etmesinin altında yatan geröekler başkadır. Rahatsız edici.








7 kere Totti



Totti'nin derbide attığı gollereden kopamıyoruz. Konuyu kapatacaktım ama 17, yorumlarda kıskançlığını dışa vurunca biraz daha bahsetmenin faydalı olacağını düşündüm.

Totti ikinci golünü attıktan sonra stadyumun atmosferi. Yiğit Yılmaz sevmez, çünkü burada selfie falan yok. Çıkmamış. İtalyan tribüncüler pek ilgilenmemiş o konuyla, şovu sevenlerin ilgi alanına giriyor. Tribünden gelen ses muazzam.  Ardından da hoparlörden Totti'nin adı anons ediliyor. Tam 7 defa. Tribünün "Totti" çığlığı bir kez bile desibel kaybına uğramıyor. Zaman olsa 27 kere daha bağıracaklar.

Her ayrıntısıyla derbiye yakıştı...


Salı, Ocak 13

Alien



Uzay, uzaylı, korku, yaratık, bilimkurgu... İzlemek istemediğim her şeyi buluşturan bir filmdi. Yine de bir şans vermek istedim. Olmadı. En ufak heyecan, en ufak düşünce, en ufak iyi zaman geçirme yaşanmadı. Sadece Sigourney Weaver'ın uzay gemisinde yalnız kaldıktan sonra üstünü çıkardığı sahnede, uyuklamaktan yırttım.

Tamam, Freud tarzı çıkarımlar falan yapabiliyoruz. Ama bu çıkarım ve metafor konularında da sıkıntım var. İzlerken kurguya çok fazla teslim oluyorum herhalde. Sorunu yine kendime alayım ama yine de olmuyor.

Serinin devamı da varmış ama sanıyorum ikinci bir şansı alamayacak. O kadar da iyi yönetmenler çalışmış ama... Olmuyor işte, kan uyuşmazlığı.

Riya Yürüyüşü



Çok basit sorularım var. Cevabını kolayca bulabilirim ama bulmak da istemiyorum. Bazı konularda bilmemek daha iyi oluyor. Bu sayede dehşeti daha iyi anlıyorsun. Soru şu: 1.Dünya Savaşı'na ne zaman bu ad verildi. Ve İkincisine...

O dönemin insanları gerçekten, bir Sırp genci bir veliahtı öldürdüğü gün, "Bugün "Dünya Savaşı başladı" demiş midir? Veya Nazilerin ilerlemesi hangi boyuta ulaştığında "Bu da ikincisi" demeye başladılar. İkincisi biraz daha keskinmiş. Ama yine de belki de şu an 3.Dünya Savaşı'nı yaşıyoruz.

Neyse ki dünya artık çok karıştı. Hem müttefikler çok keskin değil, hem de savaşmak için ordu yığmana gerek yok. Uçaktan bomba atarak veya canlı bomba patlatarak bir savaşı sürdümen mümkün. Yeni bir dünya savaşı Normandiya Çıkarması veya Çanakkale sunmayabilir.

Dünya siyasetini uzaktan ve geçmişten takip etmek güzel. Güncele girince sıkıntı var. Tarihi kazananların yazması oldukça adil aslında. Adamlar kazanmış, yazma hakkını elde etmiş. Oku işte. Oysa devam eden ve dinmeyen bir çatışma ortamında, kimin ne dediği belli olmuyor. Ortada binlerce sav var. Şimdilik sesi daha güçlü olan ve daha janti duran biraz daha avantajlı.

Charlie Hebdo saldırısı hakkında da en ufak bir bilgim yok. Yani sadece 3 kişinin, 12 kişiyi öldürdüğünü biliyorum. Geri kalan her şey teferruat gibi geliyor. Düşünce özgürlüğü, islamofobi, Batı, Doğu, karikatür, peygamber...Buradan çıkarım yapmak için biraz geç kalındı. Avrupa'yı düşünmeye itmeye başlayan şey, olan bitenlerin bir sonucu aslında. Sonuç olarak 12 kişi öldü. Öldürüldü. 

Çizilen karikatürleri de bilmiyorum, öldürüren göçmen teröristlerin hangi ülke asıllı olduğunu da... Hava günlerdir bulutluydu ve yağmur yağacağı belliydi. Şimdi çıkıp da "Yağan yağmura karşı ne önlem alınmalı" diye sormak saçmalık..  

Dünya ne ara bu hale geldi, yoksa hep mi böyleydi? İnsanların her yerde birbirini öldürmesi ne kadarlık bir zamanın sorunu? Tamam, savaşlar, idamlar, akan kanlar insanlık tarihi boyunca her zaman oldu. Fakat her coğrafyada aynı anda bu kadar etkili bir biçimde ne zaman oldu? Dünya savaşları dışında başka bir örnek yoktur herhalde. Dünya savaşıyorsa, o dünya savaşıdır. İlla tarafların çok keskin bir şekilde belirlenip, müttefiklerin oluşması mı gerekiyor?

Herhalde onun için Paris'te o kadar dünya lideri bir arada yürüdü. Zaten Avrupa'nın bu kadar çabuk reaksiyon vermesi de normal. O kadar çok kan akmış ki zamanında, yeniden orası kırmızı olmasın diye korkuyorlar. Gerekirse başka yerlerde aksın. Aslında hak vermek mümkün. Daha 60 sene önce taş üstünde taş kalmamış. Yakın tarihinde bunları bulunduran bir toplum, duvar örmekte haklı. Belki de dünyanın geri kalanının da bu gerçekle yüzleşmesi gerekiyor.

Asıl konuya dönelim ama milyonlarca sivilin yürümesini bir kenara bırakalım. O toplumsal hafızayı ve geni değerlendirmeye gerek yok. O bir tepki, bir yanıt. Hem zaten Fransızlar sever böyle şeyleri. Almanların işgaline son verdikleri gün buluştukları yerde başlayıp Fransız Devrimi'nin başladığı yerde biten bir yürüyüş... 2000 kuşağının da biraz sokağa çıkması lazımdı. Heykellere tırmanıp bayrak sallaması, slogan atması gerekiyordu. Ama o dünya liderleri yok mu?

Hapishanede gazeteci tutanlar, sivil halkın sokağa çıkmasına engel olanlar, Filistin'e füze yağdıranlar,  karşı çıktıkları teröristleri besleyenler, diktatörler ile ittifak kuranlar.... Hepsi kol kola Paris sokaklarına yürüdüler. Biz de yedik. Her ülkenin televizyonu kendi liderini övdü, kendi ülkesine "barış elçisi" etiketini yapıştırdı. Biz de yedik. Tarihi yürüyüş dendi, dünyanın önünde önemli bir fırsat olduğu söylendi, barış mesajları verdiği iddia edildi. Biz de yedik..

Tam bir riya yürüyüşü... Biliyoruz ki, dünyada akan kanın sebebi de bu insanlar. Zaten bu yürüyüşten sonra da değişen bir şey olmayacak. Bu insanlar sayesinde dünyanın her yerinde çılgınlar gibi kan akmaya devam edecek. Uçaktan atılan bombayla, iç savaşla, metroda patlatılan bombayla, devlet kadar güçlü örgütlerin köy basmasıyla... Birden çok varyasyonlar denenecek ve insanlar ölecek. Eğer gerçekten 3.Dünya Savaşı başladıysa bu iyi; en azından savaş bitince biraz sessizlik olabilir. Onun dışında herhangi bir umut yok. Bu adamlar ve kadınlar, dünyayı yönettikleri için kendilerine bulaşan egolar sayesinde hiç bir değişime imza atmayacaklar, hatta akan kanın sorumlusu da olacaklar. Barış, huzur, hümanizim gibi kelimeler için tek adımlarını Paris sokaklarında atmış olacaklar, evlerine döndüklerine hırs ve egoyla saldırmaya devam edecekler. . 

Eğer biraz şansımız varsa, 60-70 senelik bir ömrümüz var. Onun da yarısı geçti. Geri kalan yarısını bu insanların savaşlarıyla, çatışmalarıyla geçirmek çok acı... Olabildiğince uzak kalmak daha sağlıklı. Kurşun, bomba, her neyse, seni her yerde bulabilir. Dünyanın bitmeyen çilesi, bundan kolay kolay kaçamazsın. Fakat direnç gösterdiğin her şey daha da güçlenir. Bu insanların yarattığı çılgınlıktan uzak durmak lazım. Kaçmak lazım. Gardını alman lazım. Böylece, kendilerini akladıkları bu riya yürüyüşleri de seni daha az sinirlendirir. Tavır koymak, taraf olmak, bel bağlamak çıkar yol değil sanki. Düşünsene asıl katiller, beraber yürüdüğün insanlar.. Onları vicdanını aklarken, sen daha da çaresiz kalıyorsun...



Pazartesi, Ocak 12

Departed



Donnie Brasco ve Insider'dan sonra ülkemizde Köstebek adıyla gösterilen bir diğer film. İlk ikisinde Al Pacino oynamıştı. Bu filmde de Jack Nicholson yerine o oynasaydı, ilginç bir üçlemede yer alırdı ve bunun farkında bile olmazdı.

Scorsese'nin kariyerinde de önemli bir yer teşkil ediyor.  Goodfellas ve Casino gibi suç filmlerini sinema tarihine kazandırsa da, Taxi Driver ve Raging Bull ile efsane statüsüne yükselse de Oscar'ı alması bu filmle oldu. 2006 yılında...64 yaşında...

Eyyam kavramını açıklamak için bundan daha iyi bir örnek olamaz. Taxi Driver'ın Oscar için yarıştığı sene kazanan Rocky oluyor. Bunun üzerine gaza gelen Scorcese, madem boks filmi istiyorsunuz diyerek Raging Bull'u çekiyor. Raging Bull'un yarıştığı sene kazanan Ordinary People oluyor. Devamında çektiği bütün klas  filmleri Oscar'dan uzak kalıyor. 2006'da ise kazanan Departed oluyor. İyi film mi? Evet. Kazanan o mu olmalıydı? Hele adaylar arasında Babel varken hiç değildi...

Babel'de şov yapan Brad Pitt, Departed'in 12 yapımcısından birdi. Jennifer Aniston bile bu filme ortak olmuş. Bu kadar meşhur ve etkili ismin filme para akıtması belki de ödül dağıtımında etkili olmuştur. Ama asıl faktör kesinlikle, Scorsese gibi bir adama seneler boyunca ödül vermemelerini artık sonlandırmak istediler.

Brad Pitt, filmde oynamayı tercih etmemiş. Teklif gelmiş ama o tercihini Babel'den yana kullanmış. İyi yapmış. Kötü yapan ise Robert De Niro olmuş. Bu filmde oynamayı The Good Shepherd için kabul etmemiş. Yanlış tercih. Rol de Jack Nicholson'a gitmiş.  Aslında bu açıdan bir Pitt-De Niro kıyası bile yapılabilir. De Niro, Pitt'in fersah fersah önünde bir yeteneğe sahip olmasına rağmen, film seçimlerinde bu farkı belli edememedi. Kariyerinde önemli sayıda başarısız film var. Brad Pitt ise hemen hemen her zaman olması gerektiği filmlerde rol alıp, bu sayede arkasında şimdiden iyi bir liste bıraktı.

Robert De Niro bu filmde yer alsaydı, Scorsese'nin iki dönemi aynı filmde yer alacaktı. De Niro, 1973-1995 arası dönemde yönetmenin 7 filminde oynadı. Daha sonra bu birinci adam bayrağını Di Caprio devraldı.  Sanırım şu an toplam 5 filmde beraber çalıştılar. Ve Scorsese, kariyeri bitti denilen Di Caprio'yu 21. yüzyılda baştan yarattı. Belki de o çıkış hikayesinin ilk başarısı Departed sayesinde oldu. Bu açıdan önemi var. Bu sayede yeni bir soru da ortaya çıkıyor. Scorsese, Di Caprio'ya Oscar aldıracak mı, yoksa yönetmene yapılan görmezden gelme, bir müddet Leo'ya da yapılacak mı?

Film, sıkılmadan izlenecek bir eğlence... Ama daha fazlası değil. Uzun bir süresi olması rağmen sıkılmadan izleniyor. Oyuncular da çok başarılı. Sürekli fuck'lar havada uçuyor. Kafasına sıkılan adamlar mevcut. Adrenalin var. Müzikler şahane. Aslında tam son dönem Scorsese filmi. Basit ve eğlenceli. Emekliliğini tadını kaçıran, ağır işlere girmek istemeyen ve keyif almaya çalışan tarzda.. Fakat Oscar gerçekten de ağır olmuş. Fazla iddia katmış.

Scorcese filmlerinin top 10'una sokabileceğimi sanmıyorum. Jack Nicholson top 10'a da girmez. Leo için önemli bir film ama...Matt Damon'ı da hiçbir zaman sevemedim.


Kaptanın Kamerası



Lazio - Roma maçlarında artık eskisi kada aksiyon olmuyor dediğimiz gün çok özel bir maça denk geldik. 

Lazio soyunma odasına 2-0 önde girdi. Roma ise ikinci yarıda attığı gollerle 2-2'yi yakaladı. İkinci yarıda atılan gollerin altında da Totti'nin imzası vardı. Nerdeyse 40 yaşında olan ve senelerdir bu derbiyi oynayan efsane kaptan için unutulmaz bir maç oldu. Muhteşem bir kariyerin en coşkulu maçlarından birini oynadı.

Totti'nin, kariyerinin son aylarında Lazio'ya 2 gol birden atıp, takımını yenilgiden kurtarması bile başlı başına bir olaydı. Fakat, ikinci golden sonraki sevinci, maçın da önüne geçti. Golden sonra Roma tribünlerini arkasına alıp selfie çekmesi çok konuşuldu.

Futbolda yeniliği sevmeyen, geleneği korumak isteyen bir kafa yapısına sahip olduğum için ben de bu gol sevinci şeklini yadırgadım. En sevdiğim futbolculardan birinin, önemli bir derbinin kritik bir anında atılan gole böyle sevinmesini kabul edemedim. 2-0'dan geriye dönen bir takımın efsane kaptanının attığı golden sonra selfie çekmesini değil, çılgınlar gibi sevinmesini isterdim. Forma çıkarmak, tellere tırmanmak, yedek kulübesine koşmak, korner direğini sallamak, rakip tribüne doğu sus işareti yapmak.... Bunların hepsi olabilirdi. Böyle durumlarda biraz da olsa aklı kaybetmek iyi olur. Hafif bir çılgınlık göstergesi, böyle günleri ölümsüz kılar. Selfie ise derbinin tarihinde muhakkak bir yer edinecek ama taraftar hikayelerinde anlatılırken ikinci planda kalacaktır.

Mesela Totti'nin ezeli rakibi Di Canio sahada olsaydı ve böyle bir skorda son golü atsaydı bu sevinci yapar mıydı? Sanmıyorum. Zaten maçın son golü olacağı bile belli değil. Skor 2-2 olmuş, ivme bir takıma geçmiş, maçın bitmesine dakikalar var, gerginlik ve hararet hala en üst seviyede... Bu coşkunun hızını azaltmaya değer miydi?

Yine de Totti'yi tartışmaya gerek yok. O yaptıysa vardır bir bildiği. Derbi tarihindeki 11. golünü kaydetti. Sarı-kırmızılı formayı 1950'lerden giyen Dino Da Costa'nın yaklaşık 55 yıldır süren rekorunu egale etti. Artık derbi tarihinin en çok gol atan isimleri Costa ve Totti. Üstelik Totti'nin önünde en azından bir maç daha var. Sezonun ikinci yarısında oynanancak maçta bir gol daha atarsa, Totti zirvede yalnız kalacak. 

Roma tarihinin her yerine adını yazdıran bir adamın gol sevincini yadırgamak da çok doğru değil, kabul ediyorum. Fakat yine de böyle bir karakterin, böyle bir derbide, böyle bir golden sonra daha içten, daha coşkulu ve daha plansız bir şekilde sevinmesini dilerdim. Zaten çektiği selfie de pek güzel olmamış. Zaten "selfie" de çok sevilecek bir akım değil.