Cumartesi, Mart 30

Gülenler



Fotoğrafta 3 çocuk var. Biri çok ciddi, iki tanesi her şeye rağmen gülüyor. Gülenlerin bir ortak özelliği de var. 

Şeytan Gibiler



Özellikle; 2.35'ten sonra başlayan 4.gole ve hemen ardından kaçan gole dikkat kesilin. Aslında bütün özeti izleyin. Nihat-Kovaçeviç'li Sociedad'dan sonra izlediğimiz en güzel Real Sociedad. 

Uzun uzun pozisyon analizi yapmayacağım ama izleyenlere büyük keyif verdiğini belirtmem lazım. Üstelik bunu sadece ligin orta sırasında yer alan Valladolid karşısında oynadıkları futbol nedeniyle söylemiyorum. Uzun süredir böyleler. Paslaşmalar müthiş. Hız, akıcılık, muazzam. Goller görsel açıdan zevk veriyor izleyenlere. Bu tip görüntüleri bir La Liga takımının yaratması çok da şaşılacak bir durum değil. Ama Real Socidead bunu uzun süredir yapıyor. Eski oyuncuları Tayfun Korkut'un dediği gibi;

"Çok uzun zamandır bu kadar iyi bir Real Sociedad görmedim. Genç bir takım ama ilerideki futbolcuları çok yetenekli. Basit, takım oyunu oynuyorlar ama hücumda şeytan gibiler"

En son yenildiklerinde aylardan ocaktı ve rakip Real Madrid'di. Kasım ayının başındaki Espanyol yenilgisinde sonra yaşadıkları tek yenilgi.. Aradaki süreçte lider Barcelona'yı bile yendiler. Oysa lige çok da iyi başlamamışlardı. Şimdi dördüncü sıradalar. Böyle bir takımı izlemek İspanyollar için çok ilginç olmasa da beni şahsen heyecanlandırıyor. Son 10 maça girerken daha dikkatli takip etmek gerek.


Milli Takımı Tutmamak




1996'da Bodrum'da çay bahçesinde kadın-yaşlı-çocuk dahil herkesin izlediği Türkiye - Hırvatistan maçını unutamam. Aynı hislerini benzerini yaşamak için 2002'yi beklemiştim. Ve bir daha da olmadı....

Olması şart değildi. Milliyetçi duygularla beslenmiş bir adam olmadığım için milli takıma aşırı anlamlar yüklemedim hiç bir zaman. Ama beraber hareket etme, ortak şeylere sevinme-üzülme gibi şeyleri çok seviyorum. Bütün ülke aynı şeyi yapınca mutlu oluyorum. Milli maçların, 1 dakika karanlık eyleminden farkı yoktu ve ikisi de çok eğlenceliydi.

Yaş büyüyünce, milli takım da sevilen bir şey olmaktan çıktı. Daha doğrusu hem yaş büyüdü hem de milletin sevgisi kayboldu.  Zaten milli takım çatısı altında sevilmeyen figürler vardı. Kavgalar, hasetlikler, eleştiriler, mesajar... Hakan Şükür, Haluk Ulusoy, Ersun Yanal, Emre Belözoğlu, jip krizi, prim sorunu, İlhan Mansız'ın Seul'de cuma'ya gelmemesi, İsviçre maçları ve daha neler neler... 


Milli takım halkın takımı olmaktan çıkmıştı. San Marino'yu zar zor yendiğimiz zamanlar çok daha güzeldi. Başarılar bize yaramamıştı. Aslında o günleri düşünüp "Niye böyle oldu" diyecek pozisyonda değilim. O zamanlar da ben de sevmiyordum. Kulüpçülük zirve yapmıştı. Fatih Terim'in milli takımı kazanınca Fenerbahçeli Uğur'u arayıp "koyduk mu lan" diye bağırıyordum telefonda. O da "inşallah Hırvatlar yener" diyordu. Biz gençtik, kanımız kaynıyordu, duygularımız tavan yapıyordu belki ama mantıklı düşününce bile takımın ve futbol ailesinin üyeleri de bizi buna itiyordu.


Bugün gelinen noktada değişen bir şey yok Kimse milli takımı sevmiyor. Ve bunu çok normalmiş gibi söylüyor. "Bu takım bizim, seveceksiniz" demiyorum ama "neden sevmiyorsun" sorusuna verilen cevaplar da beni tatmin etmiyor. 


"Bu takım benim milli takımım değil" diyor mesela. Senin milli takımın ne? 


"Başında cemaatçi hoca olmasın, bu hocanın nasıl getirildiğini biliyoruz" diyor.... 

Aslında içten içe hükümet düşmanlığını Abdullah Avcı üzerine yoğunlaştırıyor. Sanıyor ki Avcı, hükümetin millete verdiği bir mesaj. Bizden olan kazanır. En iyi noktalara bizden olanlar gelir. Ve sırf bu yüzden Abdullah Avcı'nın verdiği her karar tartışılıyor. Ama aynı adam kendi külübünde, yönetim kadrolarında veya idari pozisyonlarda hükümetin, veya başka bir gücün işaretiyle yaşanan değişimlere göz yumuyor, sorgulamıyor. Gücü sadece Avcı'ya yetiyor. Ki vcı ne kadar kötü bir teknik adam olsa da, milli takıma gelmeden önce, bir çok kişinin "Olabilir aslında" dediği, 2005'tek turnuvasında, henüz ilişki ağları çok sorgulanmazken çoğunluğun güzellemeler döşediği bir adamdı.  Maksat bağcıyı değil Avcı'yı dövmek. 


Esat Dergi, "Semih bu seviye için tecrübesiz" derken, basın toplantısında başka bir gazeteci Avcı'yı, Alper Potuk'u daha önce oynatmadığı için eleştiriyor, iğrenç bir dille. Üstelik Alper için "2 senedir üst düzey top oynuyor, niye oynatmadınız" diyor. Şampiyon takımın stoperi, CL oyuncusu Semih'i tüm yetersizliğine rağmen oynatan, diğer yandan Anadolu takımının oyuncusu Alper'i oynatmak için geç kalmış bir hoca Abdullah Avcı.

Dönelim mllli takım sevgisine. Takıma bakıyorum. İnanılmaz sempatik bir 11 var sahada. Belki de son 15 yılda olmadığı kadar. Benim milli takımım bu değil diyenler, bundan daha sempatik, daha çok sevilen oyunculardan bir 11 kuramaz. Tek tek sayalım; Onur, Gökhan, Semih, Bekir, Hasan Ali, Selçuk, Nuri, Alper, Arda, Umut, Burak... 

Belki birkaç huyundan dolayı Burak Yılmaz sevilmiyordur ama sevmeyenler bile onu kadroya yazarlar zaten. Onun dışında rakip tribünlerin antipatisini çekmiş bir tek topçu yok. Ufak tefek husumetler illa olmuştur ama hepsi sevilen futbolcular. O zaman neden sevmiyorsun bu takımı? Cevap yok.

Arada tatmin etmeyen cevaplar çıkıyor. Hepsi kulüpçülük kokuyor. Beşiktaşlı bizden oyuncu almadı diyerek sevmiyor, Fenerbahçeli bizden çok aldı diye sevmiyor, Galatasaraylı bizden aldığını oynatmıyor diye sevmiyor. Trabzonlu 3 Temmuz'dan sonra zaten hiç bir şeyi sevmedi. Kimse kendi kulüp takımına bu kadro tercihleri veya kötü futbol veya hoca tercihi nedeniyle bu kadar sırt dönmez. Hocasının kararları kendisini tatmin etmese de "ben artık tutmuyorum bizim takımı, inşallah yenilir" demezler, milli takım olunca derler. Neden?

Bu kadar giriş yeter, gözlemimi sunmanın vakti geldi. 

Özellikle bu milli takımı sevmediğini söyleyen insanların çoğu bana göre şov yapıyor. Kötü anlamda değil. Kelime anlamıyla şov-gösteriş. Hepsi milli takımı sevmeyerek, sevmediğini söyleyerek aslında kendi kulüp çıkarlarını koruduğunu düşünüyor, karşısındakine onu düşündürüyor. Kulüp takımlarını en çok onlar seviyor. Bunu göstermeleri lazım. Lig devam etse Nevizade'de fotoğraf çeker, gittiği deplasmanı tweet atar, borsadaki durumu bloguna yazar. En çok o düşünüyordur, en çok o seviyordur, bunu göstermesi gerekiyordur. Ne kadar çok severse, ne kadar çok sevdiği düşünülürse o kadar sosyalleşeceğine, o kadar saygı göreceğine inanıyor. 


Lig yoksa eğer, nöbet yine devam etmeli. Milli takım üzerinden gidiyorlar bu sefer. Kendi oyuncusuna tapınma, rakip oyuncuyu boklama, hoca tercihlerini sorgulama, aynı zamanda kendi oyuncusunun sakatlanmaması için dua etmek, Beşiktaşlıysa yenilgiden sonra "bizden oyuncu yoksa böyle olur" demek...


Yani aslında somut bir neden yok. Kavga yok. Çekişme yok. Futbolcuların prim pazarlığı veya tribün gruplarının çekişmesi gibi bir durum yok. Suni, sanal bir sevmeme var. Sadece şov-gösteriş çabası var. Bir şeyi ne kadar çok sevdiğini göstermek için, baka bir şeyi nefret unsuru olarak öne koymak var.


Kolay işler değil bunlar. Kafası karışmış bir zihin gerekiyor, o da yılların birikimiyle oluşuyor. Uzun zaman sonra ilk defa sempatiyle milli takımı izledim. Yenildikleri için üzüldüm. Kendimi, Onur, Burak, Semih, Bekir, Arda, Umut'un yerine koydum. Az çok aynı yaştayız, kendimi onların arkadaşıymış gibi düşündüm. Zaten arkadaş olmak isteyeceğim adamlar, temiz çocuklar. O çocuklar için üzüldüm. 2014'te olmak isterlerdi. 2018'de kariyerlerinin sonlarında olacaklar. Belki de çocukluktan beri kurdukları hayallerdi bu, gerçek olamayacak. Onu ıskalayacaklar. 2002'de Arda 15 yaşındayken, İlhan Mansız'ın Senegal'e attığı golü izlerken bu günü bekledi belki. Kaçırdı. Kaçırmasaydı keşke. Onlar hep birlikte oraya gitseydi, biz de hep birlikte çay bahçesinde 3-4 akşam maç izleseydik... Gerisi çok yoruyor adamı.

Cuma, Mart 29

Geleceğin Yıldızları Ege'de




Çok sevdiğim ve kendisinden çok şeyler öğrendiğim bir ağabeyim kısa bir süre önce Altınordu Kulübü'nde çalışmaya başladı. Onların ön ayak olduğu keyifli bir turnuva. 12 yaşındaki çocukların futbol maçı olarak bakmamak lazım, ilgi çekici ve eğlenceli bir çok organizasyonu da barındıracak içinde. Anladığım kadarıyla futbol turnuvasından öte bir bahara merhaba festivali tarzında olacak.

12 yaşındaki çocukların hem sporcu olgunluğuyla hem de henüz oyundan keyif alıyor yaşta olmaları da ilgi çekici... İzmir'de, hatta Ege'de olanlar varsa gitsinler. İyi bir aktivite olacak. 


Ayrıntılar


Perşembe, Mart 28

İtalya Derbisi


Geçmişten Juventus - Inter maçı., tribünler ağzına kadar dolu.

Bu hafta cumartesi....

Kara Dağ, Beyaz Duman


Karadağ, İngiltere'ye yine yenilmedi. 

Biz 1923'ten beri İngilizlere gol atamadık ama Karadağ, neredeyse 3-5 gün önce kurulmasına rağman, İngilzilere karşı oynadığı 3 maçta da yenilmedi. Balkanlar'ın entresan bir havası var. O havaya karışan meşale dumanı fotoğrafta. Sarı-Kırmızı formalı Karadağ, Brezilya'ya çok yakın. Gruplarında namağlup, yolları açık olsun, sempatik bir takımlar. 

Bir aksilik olmazsa, Hırvatistan ve Bosna Hersek de peşlerinden gelecek. 

Çarşamba, Mart 27

2 Kere




Soldaki kızın şirinliğine bayıldım. Allah nazardan saklasın.

Samsunspor, her hafta şehirdeki bir okulu ziyaret ediyor. Ortadaki, Mamadou Kere. Başlık o yüzden bu kadar kötü... 

Güzel proje, çocuklar için güzel anı. Arkadaki velet de ayrı komedi.

Beşiktaş 72 -76 Galatasaray




Abdi İpekçi'ye deplasman takımı olarak gelmek garip. Aslında bundan birkaç sene öncesi için garip değildi. Her maç burada oynanırdı. Bir hafta deplasman olan salon, ertesi hafta bizim olurdu. Sonra ilk önce Beşiktaş kendi salonuna gitti. Akatlar zor deplasmandı, sert salondu. Ama oradan ayrılmayı uygun gördüler. Kendi tercihleri. Her ne kadar bizim takımın Akatlar karnesi oldukça iyi olsa da, ağzına kadar dolu olduğunda İpekçi'den daha ürktücü bir ortam oluşuyordu. Beşiktaş'ı Akatlar'dan çıkarıp, İpekçi olmasa da, binlerce taraftara açan hoca Ergin Ataman, zor maçlarından birine çıktı.

Hocam iyi ki Akatlar'dan uzaklaştırmış takımı, bu sayede o atmosferden çok kolay çıktık. Aslında son dakikalar biraz stresli geçti ama rakip hiç öne geçemedi.

Maçın önüne geçen olaylardan başlayalım. Taraftar tepkisini anlamayacak değilim. Bunlar beklenen şeylerdi. Para sallama olayını beklemiyordum gerçi. Ama çakmak atmak, kalem fırlatmak normaldi. Anormal olan hakemlerin bunlara hiç tepki vermemesiydi. Beşiktaşlı arkadaşlara kalsa, dünyanın en çok ezilen, en çok haksızlığa uğrayan tribün grubu olduklarını iddia edecektir, ama salonda olanlar bir Galatasaray - Fenerbahçe maçında olsaydı, hakemlerin de spor büronun da tepkisi daha farklı olurdu.

Bu atmosferden etkilenmeyen oyunculara tebrikler. Bu senenin en takım gibi takımını izledim. Saha içinde birbiriyle bu kadar konuştuklarını görmemiştim. Herkes birbirini uyarıyor, birşeyler anlatıyor. Bu tarz takımları seviyorum. Konsantrasyonu en üst seviyede tutmak için çok faydalı. Aynı zamanda takım ruhu, beraber hareket etme gibi hissiyatları da barındırıyor. Acaba bunun nedeni neydi? Hoca için anlamlı bir maçın oynanıyor olması mı, Hawkins'in gidişinden sonra eşit sorumluluk alma isteği mi, derbi mi, Avrupa'dan elenip sadece lige yoğunlaşmak mı, yoksa sadece bana mı öyle geldi? Bunun cevabını Karşıyaka maçını gözlemeleyerek alabiliriz.

Bu arada ilk önce cumartesi saat 17.00 olarak açıklanan Karşıyaka maçı, futbol nedeniyle 15.00'e alınmış. Büyük ihtimalle gidemeyeceğim ama daha çok taraftarın gidebilmesi adına iyi olmuş. Şu galibiyetin üzerine alınacak bir Karşıyaka galibiyeti ve öncesinde oynanacak Banvit-Karşıyaka, Banvit - Fenerbahçe  maçları çok işimize yarayabilir.

Maça dönersek. Tabi ki maçın kader adamı Arroyo. Bu günler, bu dakikalar için aldık. İnanılmaz işler yaptı. Sanırım ilk defa takımın en özel oyuncusu olduğunu hissettirdi. Arroyo'dan aslında ilk istenen (en azından benim istediğim) o kritik anlardaki sayıları değil. Maçın geri kalan süresinde takımda ve tribünde oluşacak "Sakin olun Arroyo burada, o bir şey yapacaktır" rahatlığını ve güvenini yayabilmesi. Böyle adamlara Galatasaray takımı olarak çok alışık değiliz. Ne El Amin, ne Mrsiç, ne Solomon gördük daha önce. Arroyo bu açığı kapatacaktır. Ve bunun için belki de geldinden beri en önemli adımı attı.

Cenk'i de beğendim. Sorumluluk almaya çabalaması alışık olmadığımız bir durumdu.

Maçın sonunun o raddeye nasıl geldiğini hala çözemedim. Tutku'nun inanılmaz bir çabası vardı, bizim takım da rehavete girdi herhalde. Oysa iyi bir 3.periyot oynayınca rahatlamıştım. Geçtiğimiz yıllardan kalan alışkanlık işte. Bir daha böyle olmasın. Hunharca yenmek güzel oluyordu.

Beşiktaş taraftarının o kadar umutlanıp maç sonunda kendi arasında bile kavga edecek duruma gelişini saha içinden izlemek güzel oldu. Basketbol maçına bile getirdikleri Real Madrid bayrağı da galibiyeti daha keyifli hale getirdi.

Pazar, Mart 24

Ten



Bu fotoğrafta gördüğünüz 10 numaralı ağabeyin adı Mookie Blaylock'muş. NBA'a dilenmediğimiz için fazla bilmiyordum, hatta hiç bilmiyordum.

Meğer bu ağabey Pearl Jam grubunun eski adıymış. Evet adamın adı, grubun ilk adıymış. İlk demo kayıtlarının CD kapağına bu adamın oyun kartı sıkışmış. İsmi de öyle belirlemişler. O zamanlar New Jersey Nets'de oynuyormuş. Fakat sonra bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Space Jam filminden esinlenip Pearl Jam adını almışlar.

Son cümlenin yarısı hayal ürünü. Bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Pearl Jam adını almışlar. Ama ustaya(!) saygıyı da ihmal etmemişler, ilk albümlerine Ten (10) adını vermeleri de bu yüzdenmiş. İlginç bir hikaye. Bilmiyorduk, öğrendik.

Tesadüfen ismi seçilen o albüm de herhalde, gelmiş geçmiş en iyi ilk albümler arasında ilk 10'a rahat girer.


Cumartesi, Mart 23

Başöğretmen





Teknik Direktör Hikmet Karaman ziyareti esnasında ilköğretim öğrencisi Burak Ünal ile sohbet etti. Bu sırada minik öğrencinin üniformasının yırtık olduğunu gören Karaman, duygulu anlar yaşadı. Okul müdüründen öğrencinin formasını hemen değiştirmesini isteyen Karaman, Ünal'a yeşil beyazlı forma hediye ederken, "Benim ülkemin öğrencisi böyle olmamalı. Lütfen hemen üniformasını değiştirin" dedi. Karaman, Burak'ı ilk maçta Atatürk Stadı'na da davet ederken hafta içinde de tesislere ailesi ile birlikte gelmesini istedi.


Hikmet Karaman, Bursa'da bir okul gezmiş. Tabi haberin veriliş tarzı da fikirlerimizi etkiliyor, görüntü olsa daha net yargılama yapardık. Ama böyle okuyunca sanki Karaman hocam devlet erkanını temsilen okul ziyaretinde bulunmuş gibi. Oysa sadece bir teknik direktör.

Hocam eskiden Fatih Terim gibiydi, şimdi başbakan tarzında. Tahtaya da hedefi yazmış, çocuklara alfabeyi öğretiyor.

Erasmus Gençler Şampiyonası



Avrupa Gençler Badminton Şampiyonası Ankara'da başladı.

Avrupa, gençler, sporcu gençler...

Cuma, Mart 22

"Ayakkapla Vuramıyorum Ben"



David Beckham, Çin'de çocuklarla futbol oynuyor. Oynasın, ama niye takım elbise? Niye işten çıkarken çocukların oyununa karışan bankacı genç gibi...

Yoksa hakemlik mi yapıyor? Eğer öyleyse, koca Beckham'ı Çin'e getirip hakemlik yaptırmak çok saçma değil mi?



Müftüoğlu ve Karşıyaka



Karşıyakalılar 1 haftadır isyanlarda. Haklı nedenleri vardır muhakkak. Derbide 2-0'dan 3-2 yenilmek zaten bir şeylere haklı-haksız isyan etmek için yeterli bir neden. Buna bir de tahrik edici hakem kararları da etkilenince, 1 haftadır Cihat Arslan, Cihan Büyükoral, Şehmus Özer, taraftar grupları vs.. herkes bir şekilde fikrini beyan etti. En büyük tepkiyi de haliyle TFF ve MHK gördü. Adaletten dem vuruldu. Göztepe'den önce oynadıkları maçları hatırlattılar. Ve çarşamba günü yeni haftanın hakemleri belli oldu.

Böyle gergin ve restlerle geçen bir haftadan sonra sıradaki maça verilecek hakem önemliydi. Torbadan Antalya bölgesi hakemlerinden Kuddusi Müftüoğlu çıktı. 

9 sene öncesine dönelim. Derbi tarihinin en unutulmaz maçlarından biri. Göztepe, güneşli bir kış gününde 2-0 öne geçiyor, Karşıyaka maçı 5-2 kazanıyor. Lig Tv'den naklen yayınlanan maçta hakem kararları da çok tartışılıyor. Sezon sonu Göztepe küme düşüyor. İki takım yaklaşık 8 sene rakip olamıyor. 8 sene boyunca en son kazanan takım Karşıyaka olarak hüküm sürüyor şehirde. Üstelik efsane bir maçla. O maçın, o çok tartışılan maçın hakemi ise yine Kuddusi Müftüoüğlu.

MHK'nin bu tarz çöp veya fil hafızası olmadığını tahmin ettiğim için bunun sadece bir tesadüf olduğunu biliyorum. Boşuna komplo teorisi üretmeye gerek yok. Zaten buradan nasıl bir senaryo çıkar onu da bilmiyorum. Ama ilginç bir tesadüf olduğu da gerçek. Çok ironik. 

Ya da böyle şeylere sadece ben takılıyorum.



Perşembe, Mart 21

Sanat


Bu golü atmak onlar için ne kadar basit. İzlerken öyle gözüküyor. Pirlo uzatıyor, Roberto Baggio adeta kontrol-pas ile; çalım-gol üretiyor. Üstelik kaledeki isim öyle sıradan bir isim değil; Edwin Van Der Sar. Zaten sahadaki futbolcular da sıradan isimler değil Pirlo ve Baggio Brescia'da oynuyorsa, karşılarında da Del Piero ve Zidane oynuyor.

Bu golü neden koydum onu da bilmiyorum.

Ped Markası



Bu internet sitelerinin ortasında çıkan reklamlardan nefret ediyorum. Sırf Berna Laçin'in salak deterjan reklamını izlemek zorunda bırakıldığımız için Hürriyet-Habertürk falan okumuyorum. Arada da anketler çıkıyor. Mesela onlar bu kadar rahatsız etmiyor. Tıklıyorsun geçiyor. Hatta istersen makarasına yanlış şıkkı işaretliyorsun...

Ama bu ne lan?

Feminist Şaban kardeşim okursa bizi yine cinsiyetçilikle suçlayacak ama olsun. Fanatik'in internet sitesinde, Alex'in Coritiba'daki son golünü veya Drogba'nın milli takım kampındaki espirisi gibi videoları izlerken; kullandığımız ped markasını niye soruyorlar? Kime soruyorlar? Ne cevap bekliyor? Fanatik'teki videoları kimin izlediğini sanıyorlar? Bu kadar kötü strateji olur mu? 

Hadi oldu diyelim, bir kişi de çıkıp, "Baba, burası spor sitesi, okuyanların zaman geçirenleri yüzde 90'ı erkek, erkeklerin de büyük bir kısmı ped kullanmaz, markasını bile bilmez" demedi mi?

Yoksa Molped kullanan delikanlı kız Nil Erkoçlar harbiden toplumun ezberini mi bozdu?

 

Çarşamba, Mart 20

"Bu Sezon Önemli"




Ne zaman şampiyonluk yarışsı kızışsa ve ne zaman o kızışma anında iki tane Galatasaraylı bir araya gelse, içlerinden biri illa şöyle der;

"Abi bu sene şampiyonluk çok önemli, kesin şampiyon olmalıyız"

Hatta, şampiyonluk yarışının son düzlüğüne girilirken değil, sezon başında bile bu kalıbı kullanan olur. 1992-93 senesinden beri futbola-Galatasaray'a ilgim üst düzeyde ve geçen bunca senede bir iki sene dışında "şampiyonluğun önemli olmadığı sene" görmedim. Teker teker bakalım:

1993: Beşiktaş'ın üç senelik hanedanlığını yıkmak için önemliydi.
1994: United zaferini taçlandırmak için önemliydi.
1995:  Şampiyonlar Ligi alışkanlığını kazanmak için önemliydi.
1996: Bir önceki sezon şampiyon olamadığımız için önemliydi.
1997: Bir önceki sezon Fenerbahçe şampiyon olduğu için önemliydi.
1998: İstikrar kazanmak için önemliydi.
1999: (Burası pek önemli olmayabilir)
2000: 4 sene üst üste rekorunu kırmak için önemliydi.
2001: UEFA'yı kazandıktan sonra ligi kaybettiler dedirtmemek için önemliydi.
2002: Üçüncü yıldız için önemliydi.
2003: Beşiktaş'ın 100.yılı olduğu için önemliydi.
2004: Fatih Terim'in devamlılığını sağlamak için önemliydi.
2005: 100. yıl olduğu için önemliydi.
2006: Fenerbahçe'nin yükselişini durdurmak için çok çok çok önemliydi.
2007: Fenerbahçe'nin 100.yılında şampiyon olmaması adına önemliydi.
2008. Çeyrek final oynayan Fenerbahçe'yi geçmek için önemliydi.
2009: Aslında Kadıköy'de final daha önemliydi.
2010: Total futbol istikrarı için çok önemliydi.
2011: (Ne desem inandırıcı olmayacak ama ilk başta önemliydi)
2012: 3 Temmuz'dan sonra "temiz şampiyonluk" kazanmak adına önemliydi.
2013: Şampiyonlar Ligi'nde devamlılık adına önemli.

Her sene çok önemli. İlla bir neden, bahane buluyoruz. Yukarıda sıraladıklarımı çoğaltabiliriz. Zaten Fenerbahçe gibi bir rakibe, ve böyle bir rekabete sahip olduğumuz için bahane bulmak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor.



Salı, Mart 19

Rizeli Mustafa


Çeşme'de doğdu, Rizeli oldu.

Karadeniz fıkrası anlattı herhalde, bereyi de takmış balığa çıkacak.

Bu Sefer Oldu




Göztepe - Karşıyaka maçını izlemedim. İzmir'e, maça gitmeyi dahi düşünüyorduk, ona göre planımızı yaptık, pazartesiye ayarlandık ama maç pazara alındı. Bencil düşünmeye gerek yok, en iyisi oldu. Hafta içi derbi mi olur? Ama  mesai olmadığı için izlememeyi tercih ettim. Boş vaktimizi maç izlemeye ayırmak istemedim.

Oysa son yıllardaki bütün Göztepe-Karşıyaka (9 senede 5 tane), hatta Karşıyaka-Altay maçlarını izlemiştim. İtiraf etmek gerekirse, 5-2'lik efsane maç dışında hepsi birbirinden kötüydü. Belki daha iyi maçlar izlemiş olsaydık tercihim farklı olurdu. Futbol böyle işte; ummadığın maç iyi çıkıyor, günlerce beklediğin maç fare doğuruyor. Yazının  başlığı o yüzden bu hali aldı.

Maçın özetini izliyorum, yorumları okuyorum, ne yazacağımı bilemiyorum. Oysa çok fazla hikaye barındırıyor. Maç öncesi olaylar olmuş ama bildiğimiz konular değil. Onların şehri, onların mevzuları... Maç başlıyor, koreografiler yapılıyor. Göztepe'den daha iyisini beklerdim. Düşünce güzeldi ama çok amatör iş olmuş. İki tribünün potansiyeli daha yüksek olduğu için bunu yazmaktan çekinmiyorum. Göztepe'nin yaptığını Beşiktaş tribünü veya Eskişehirspor dışında herhangi bir Anadolu takımı yapsa "büyük iş" derdik. Göztepe, hem der derbide daha iyisini yapabilirdi, yapmalıydı. Ama düşünce-fikir çok güzeldi.

Maç başlayınca iki tane uzaktan atılan gol ve öne geçen Karşıyaka. Zaten psikolojik üstünlük onlardaydı. Ondan sonra rehavet mi oldu acaba? Hakem kararları tartışılacaktır muhakkak ama derbi maçta 5 dakikada skorun 2-2'ye gelmesine engel olamıyorsan şapkayı koymak gerek. 

Ondan sonrasında film kopuyor. Hakem bahsedildiği kadar kötü müydü emin değilim. Gol verilmeliydi sanki. Kırmızı kart ise, daha doğrusu sarı kart, verilebilir gibiydi. Emin değilim 1 kere izledim. Fazla izlemek istemedim, sanırım Karşıyaka'yı sevdiğimden dolayı, böyle bir maç kaybetmelerine üzüldüm. Senelerdir yapılan ve daha seneler boyunca yapılması gereken 5-2 efsanesi tozlu sayfalara girdi. Artık bu maç konuşulacak.

Üstelik bu maçın Şaban faktörü de var. Karşıyaka'da tapılırken, bir gece ansızın Göztepe'ye gidiyorsun, yılın transferi denilirken, sezon boyunca gol dahi atamıyorsun, ondan sonra yedeğe düşüyorsun ve oyuna ilk yarı bitmeden girip 2 gol atıp maçın kahramanı oluyorsun, adını derbi tarihine yazıyorsun. Büyük hikaye. Film olsa inandırıcı gelmez.

İzmir derbisi 10 sene sonra güzel bir maç çıkardı. Onu da hem izleyemedik hem de sempati duyduğumuz takım kaybetti. Ve belki de Karşıyaka psikolojik olarak play-off yolunda büyük yara aldı. Sezonun devamı da zora girdi. Umarım Cihat Arslan hocam başarılı olur, hak ediyor. Ve ne olursa olsun, derbi kazanan takımın taraftarını kıskanıyorum. İzmir'de veya Buenos Aires'de fark etmiyor. 

1 hafta boyunca, dünyanın en mutlu insanları Göztepeliler...


Sopalılar




Juventus tribünü... Sopalı pankartları doldurmuşlar. İtalyanca da bilmiyoruz, belki ana avrat sövüyorlar. Ama hoş görüntü. Bir de bu sopalıların mantığı güzel, aklına geleni yazıyorsun. Başka pankartlarda özlü söz, dokunaklı cümle bulmaya kasıyorsun, bunda tam tersi, ne kadar saçmaladığın önemli. En azından bana öyle geliyor.

Pazartesi, Mart 18

Kralın Takımı



İspanya'da Kral'ın Takımı olarak bilinen Real Madrid'in hocası Jose Mourinho Kayseri'ye gelerek Kral'ın takımını izlerdi.


Hakan Şükür'ün seneler boyu oynadığı takımda başka birine kral denmesini sevmesem de Burak Yılmaz için bu kuralı ara ara bozabiliriz. Kral, iki gol attı, tribündeki hocasına mesaj verdi. Yani gelecekteki hocasına. 

İnşallah tez zamanda Avrupa sahalarında görürüz kendisini.

Pazar, Mart 17

In Bruges




2008 yılında, film insanlar tarafından izlenmeye başlanınca çok güzel tepkiler almıştı. Her izleyen tavsiye ediyordu, ama ben o yıllarda 2000 sonrası filmleri pek izlemediğim için sıra gelmiyordu. 

Filmle ilgili yorum yapanlardan tek isteğim konusu hakkında yorum yapmamalarıydı. Onlar da yapmıyordu. Fakat insan doğası işte, ister istemez aklın bir köşesinde ufak tefek düşünceler oluşuyor. Ben de bu filmi daha çok Before Sunset falan gibi yumuşak ve bol diyaloglu bir film olarak düşlemiştim.

Filmi izlerken öyle olmadığını anlayınca, hayal kırıklığı yaşamasam da şaşkınlık nedeniyle hakkını veremedim. Yine de bir hak verme olayı varsa; Colin Farell aşmış bir performans koymuş ortaya. Ondan beklemezdim. Adam bütün kariyeri boyunca bu filmi beklemiş herhalde. 


IMDB

TRAILER

2013'te Şampiyonlar Ligi'nde




 2013'te Şampiyonlar Ligi'nde koyacağız Real Madrid, çeyrek finalde...

Türk tribünlerinin en çok söylenen tezahüratlarından biriydi. Anadolu için çok büyük bir meydan okumaydı. Karşıyaka ile başladı, Bursaspor çok yaklaştı. Kocaelispor'dan Ankaragücü'ne kadar herkes bir ara dillendirdi. Sonra ne oldu, sene 2012 oldu, kimse o raddeye ulaşamadı. En çok yaklaşan biziz, 1 senelik gecikmeyle.

Hayatı tezahüratlara yansıtıyoruz... Bu tezahüratı da o yüzden seviyorum.

Biz küçük düşünemeyiz, biz küçük olamayız. Hayal kurarken bile el alemden farklıyız diyen adam, siyasi olsaydı seçimde oy rekoru kırardı. Ama ona yakışmazdı. Böyle şeyler buraya daha çok yakışıyor.

Tezahüratın en güzel tarafı da, biz küçük düşünemeyiz dedikten sonra, "Karşıyaka bayrağı Yalı'da sallanacak" denmesidir. Bunun da Galatasaray'a, İstanbul'a yanısıması; "Tamam Real Madrid'e koyalım ama lig önemli" şeklinde olur.

"Bütün hayallerimiz bir gün gerçek olacak" diyerek noktalayalım. Bunu da demezsek yazık bize. Tutunamayız yoksa bu hayatta.

Cumartesi, Mart 16

Kurullar Arası Savaş




PFDK, Meireles'e 12 maç ceza verdi, Tahkim görüntüleri dikkate aldığını belirterek cezayı 4'e indirdi.

PFDK, benzer bir raporla hazırlanmış Melo olayı hakkında ise Melo'ya  4 maç ceza  verdi, Tahkim görüntüleri dikkate almadı, cezayı 4'te bıraktı.

PFDK, Terim'e ceza verdi, Tahkim'e indirim için başvuruldu, Tahkim "PFDK az vermiş" dedi, suçu PFDK'nın üzerine attı.

PFDK'a Gökhan Zan'a ceza verdi, Tahkim cezayı kaldırdı, hatta hakemin kırmızı kartını da hiçe saydı.


Melo, Meireles, Gökhan Zan, Fatih Terim'in ismleri önemli değil. X,Y,Z de diyebiliriz. Sanki öyle bir durum var ki, PFDK ile Tahkim arasında bir savaş yaşanıyor. Birbirlerine karşı güç gösterisinde bulunuyorlar. Son sözü her zaman Tahkim söylediği için hep o kazanıyordu ama Gökhan Zan olayında ağır bir saçmalık yaşandı.  Tahkim - PFDK savaşı altında biz de birbirimizi yiyoruz Aslında bir takım hakkında sistematik bir kollanma olduğunu düşünmüyorum, bu savaşın kaynağı ne olabilir onu da çok merak ediyorum.

Bakalım ne olacak?

Umarım hocam Gökhan Zan'ı oynatmaz ama hocam kendisi için bir fayda sağlandığında fırsatı kaçırmaz. 2009'da milli takım hocası olduğu zamanda, Volkan Demirel'e verilen 2 maçlık cezanın indirilmesini istemişti ve indirilmişti de... O yüzden hocanın böyle bir idealist hareket içinde olacağını tahmin etmiyorum.


En Kötüsü Oldu




Herkesin çeyrek finalde görmek istediği bir takım vardı. Kimi Malaga dedi, kimi Juventus. Bayern'e bile sempatiyle bakan vardı ama Real ile Barcelona kimsenin istediği takımlar değildi.

Son yıllardaki futbol devrimi Barcelona'yı dünyanın en iyi, en kusursuz işleyen takımı haline getirdi. Doğrudur, olabilir. Sırf bu yüzden Barcelona, rakiplerinin gözünde en çok korkulan takım haline getirmiş olabilir. Tabi bu korkuya katkı yapan bir Messi gerçeği var. Yine de takımın her dişlisinin takır takır işlemesi, rakip olma ihtimalinde bile insanı çekincelere sevk ediyor. Son turda, Milan karşısında 2-0'ın rövanşını 4-0 ile almak önemli bir iş ama onlar bunu oldukça kolay hale getiriyorlar.

Aslında Barcelona ile Real Madrid arasında çok büyük fark yok. İkisi de muhteşem futbolculardan kurulu muhteşem ekipler. Bu turnuvanın favorisi olan, hatta UEFA'nın da finalde görmek istediği iki takım. Sonuç olarak; şu gelseydi daha iyiydi demek biraz saçma oluyor. Ama aklımızdan geçeni yazalım, hem de kendi çapımızda bir kura analizi olsun. Neden Real Madrid, 7 takım arasında en istemediğim takımdı?

Birincisi; çalkantılı bir sezon geçiren Real Madrid için bu sezonu kurtarmak için tek bir hedef var, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak. Barcelona ise öyle değil. Lige, ne kadar kolaylamış olsa da, devam ediyor. Artı olarak Barcelona'nın CL'de herhangi bir açlığı yok. Real Madrid 2002'den beri bu kupayı kazanamadığı gibi, bu dönemde ezeli rakibinin 3 kez kupayı kazandığını gördü. Mourinho, büyük ihtimalle sezon sonunda takımda olmayacak ve Porto'da, Inter'de yaptığı gibi, kupayı kazanıp takımdan ayrılmak istemesi daha mantıklı. Sonuç olarak Real bu kupayı Barcelona'dan daha çok istiyor.

İkinci neden olarak saha içine dönelim. Real ve Barcelona'nın futbol özelliklerini düşünelim. Real hızlı futbolu benimseyen ve sahaya fiziğini, gücünü koyan bir takım. Kontra atak takımı demek haksızlık olur ama defansı sağlam tutup, 2-3 pasla kısa sürede golü atmak isteyen bir takım. Barcelona ise artık ezberlediğiniz gibi. İnanılmaz paslaşmalar, top kaybı yaşadığı zaman inanılmaz bir pres ama zayıf karnı olarak gösterilebilecek  bir savunma hattı.

İki takımı da yenmek çok zor. Ama Barcelona'yı durdurmak (Messi'yi bir kenara koyarasak) daha kolay. Galatasaray gibi iyi oyunculardan kurulu ama oturmuş bir sistemi olmayan; potansiyeli olsa da bunun en uç noktasını belli edemeyen bir takımsanız; yani sürpriz yapmak için birden çok etkenin bir araya gelmesi gerekiyorsa, size en uygun rakip Barcelona'dır.

2 hafta 3 hafta çok iyi çalışıp, çok fazla çalışıp, gece gündüz çalışıp, Barcelona'yı yenebilme ihtimalinizi yüzde 3-5 oranda arttırabilirsiniz.Ortaya biraz yürek katarak, pas kanallarını kapatıp, iyi bir savunma yapıp, ve kontralara çıkıp gol atmayı denemek mümkün. Böyle yazınca kolay geliyor tabi ama o kadar kolay olmadığını bildiğimizi yine söyleyelim.

 Ama Real Madrid'i yenmek için aslında sezon başından beri çalışmanız lazım. Şöyle diyelim; topla oynayan takımı durdurmak için birçok plan ve strateji geliştirebilirsiniz. Topa sahip olarak, topu onlara vererek ama kale önünde açık vermeyerek, hızlı çıkarak vs...

Ama güçlü ve hızlı takımı durdurmak için onlarla aşık atabilecek oyunculara sahip olmanız lazım. Drogba ve Sneijder transferleri bu anlamda önem kazanacak. Belki Burak da, Melo da eşleşmede denge sağlamaya çaışacak isimler olacak ama takımın gerisini  bu özelliklerle tanımlandıramıyoruz. Japon Uchida karşısında bile dağılan, standart Alman takımının karşısında 50. dakikadan sonlar ipleri veren bir takımın Real karşısında tutunması oldukça zor olacak. Barcelona daha keyifli bir eşleşme olabilirdi sanki.

Real Madrid'in fiziğine ve  kuvvetine bu kadar vurgu yaptıktan sonra aslında en çekindiğim adamın takımın orataya en az fizik güç koyan  ama tertemiz bir yetenek ve zekaya sahip olan Mesut olduğunu eklemem lazım. Ronaldo'dan daha çok fark yaratacaktır. Özelliği hız olan bir takımın, hızlı düşünen ve topu hızlandıran elemanı Mesut... Gerçi yine saçmalamaya başladık, Real'i analiz ediyoruz. İniltere Ligi'nde fark yaratan Xabi Alonso'nun bile nispeten geri planda kaldığı bir takımdan..

Saha içi analizini, çok şık şekilde yapacak arkadaşlara bırakalım. Real ve Barcelona'yı istememe nedenlerimden birine daha gelelim. Galatasaray uzun bir aradan sonra döndüğü Şampiyonlar Ligi'ne tutuk başlasa da devamında başarılı sonuçlar aldı ve ihtiyacı olan özgüveni beklenenden daha kolay kazandı. Tarihin en iyi kadrosu bile bu özgüveni 3.senesinde, hatta 93'ten başlarsak 6-7 sene içince kazanabilmişti. 

Bunda Terim'in payı çok büyük. Güzel bir histi. Bu kura çekiminden önce de aynı duygu vardı. Uzun bir ara yaşamış, duraklama ve hatta gerileme yaşamış bir camia, Şampiyonlar Ligi çeyrek finali için çekilen kura öncesi; İtalya Ligi lideri, Almanya Ligi lideri ve Fransa Ligi liderinden korkmuyordu. Muhakkak zor olduğunu biliyor ama elemenin ihtimaller dahilinde olduğunu yüksek sesle söyleyebiliyordu. Önümüzdeki senelerde burada olmaya devam etmek isteyen bir kitle için önemli bir artıydı. Fakat Real ve Barcelona, ve o takımlardan alınabilecek olası farklı yenilgiler bu havayı biraz sarsabilir. Bu açıdan  da hoş bir eşleşme değil. Çeyrek finalde devlere meydan okuma hakkı şimdilik rafa kalktı. Biraz daha lafımızı bilerek konuşmak zorunda kalıyoruz.

Bu maç belki de bu kadronun 93'teki United maçı olacak. Çok büyük beklentiler olmayacak ama kafa tutma ve meydan okuma kısmı belki de maç içinde, hatta skorda farklı yenikken bile ortaya çıkabilir. Zaten Galatasaraylı'nın veya benim bu turdan isteğim rakip kim olursa olsun kazanmaktan öte, buralara" geliyoruz" mesajını verebilmekti.

Ama yine de bir futbolsever olararak bakarsak güzel oldu. Şu dakikadan sonra zaten takım seçecek durumda değiliz. Güzel oldu, çeyrek final oldu. İki maç daha oynarız. Belki bu sefer Seyrantepe'nin çimleri bizim işmize yarar, her şey değişir belki...



Cuma, Mart 15

Kılıç'lar Çekildi





Aslında Kemal Kılıç doğru şeyler söylemiş. Daha doğrusu yanlış bir şey değil, yoruma açık şeyler. Benim takımımda idman boykotu olmaz diyor. Teknik direktör mantığına uygun bir hamle. Zaten Cihat Arslan da açıkçası iyi bir teknik direktör olmayabilir ama çok iyi bir insan demek bile az geliyor. Tanımıyorum ama tanıyan herkesten aynı şeyi duyuyorum. Bu yüzden kendisini çok seviyorum ve çok başarılı olmasını istiyorum.

Kemal Kılıç'ın karşı çıktığı ikinci şey (aslında ilkine karşı çıkmak denilemez) çok alengirli bir konu. Gerçekten de Karşıyaka, Buvall fiyatına takım mı kurdu? Bu bana inandırıcı gelmiyor, çünkü Karşıyaka sezonun her iki kısmında da bolca transfer yaptı. Bu transferlerin bedavaya yapılmadığını tahmin etmek zor değil.Fakat Cihat Arslan mübalağa yapmış olabilir. Sonuçta Karşıyaka'da maddi krizin yaşandığı, Göztepe'de ise işin o tarafının daha düzgün işlendiği ortada.

Kemal Kılıç'ın asıl vurgulamak istediği belki de"Bunların fakir fukara edebiyatından sıkıldım" demekti. Haklı olabilir. Bu düşüncesini açık açık da dile getirebilir. Ama zamanlama o kadar yanlış oldu ki... Tıpkı 2006'daki Murat Özaydınlı gibi.

Bu görüntüleri izleyen Karşıyakalı bir futbolcu, hocası için derbiye inanılmaz bir şekilde asılır. Dünyanın en kötü motivasyon sağlayan hocası bile gelse, şu an "Ben sizi korudum başıma neler geldi. Şimdi siz de çıkıp benim için oynayın" dese, bir konuşma için sadece 25 saniye harcasa, takımını maç başlamadan 1-0 öne geçirir bile. Kemal Kılıç'ın tecrübesine yakışmayan bir hata olmuş. Zaten kendisi son haftalarda çok agresifti. Nasıl olmasın takım hala 17.sırada ve küme düşmek üzere.

Maça daha uzun süre var, Kılıç belki bunu son iki gün içinde telafi edecektir. Ama nasıl yapar bilmiyorum. Sene başından beri "mücadele, direnmek, sıkıntı, rağmen" gibi kelimeler etrafında basın toplantısı düzenleyen ve herhalde oyuncularıyla da bu tarzda konuşan Cihat Arslan, bu asisti iyi şekilde değerlendirecektir.

İzmir garip şehir. İzmirli garip düşünüyor. Geleneksel hale gelen bu hoca buluşturma toplantıları bu sefer iyi reyting yaptı. İzmir derbisinin tarihine de geçmiştir. Bize de malzeme çıktı. Renktaşlar alınmasın ama inşallah Karşıyaka kazanır.




Beyaz Duman Dedikleri


Geleneklerine bağlı olan ve seneler boyu devam ettirebilen kurumları seviyorum, saygı besliyorum. Katolik klisesi veya Galatasaray Lisesi veya asker kışlası... Farketmez. Güzel şeyler bunlar, aidiyet duygusunu besler.

 Beyaz duman olayını biliyorsunuz. Bilmeseniz bile bu hafta içinde öğrenmişsinizdir. Papa seçilince, halka haber vermek adına, "Papa'yı seçtik" mesajını vermek için uygulanan yöntem. Yine tüttü beyaz duman. Gelen fotoğraf ise bu.

Şimdilerde papa seçildiğini, bu fotoğrafın Vatikan'dan geldiğini bilmesek, bu fotoğrafa Hacıhüsrev veya Kocamustafapaşa derdim. Mimari yapı bu kadar mı kötü gözükür... Sanki çarpık kentleşmenin çirkinliğine ve kirli havanın sehir yaşamı üzerinde yarattığı zararlara vurgu yapılıyormuş gibi. Hayal kırıklığı oldu biraz açıkçası.

Bu da gereksiz bir posttu belki de .. Yeni papaya görevinde başarılar dileyerek bitirelim de iyice boku çıksın.



Perşembe, Mart 14

Tanrının Bize Yolladığı Atletler


Melo şükürler olsun, mart ayının ortasında takıma katıldı. En önemli maçta sahadaydı. Gerçek anlamdı. Drogba ise 40 yıllık Galatasaraylı gibi. İnanılmaz bir şey. İkisinin de ortak özelliği, her topa koşmaları, zıplamaları, atlamaları. Muhteşem oynadılar dememiz için gereken topla varyeteleri pek sunmadılar ama muhteşem mücadele ettiler. 

Sol Bek



Her futbolcu için ayrı post döşüyoruz ama olsun. Zaferi yazanları yazmak lazım. Zaferi yaşatan isimlere ufak bir saygı gösterisi gibi... Futbolcu sevmek, 20 yaşından sonra çok zor geliyor. 20 sene içinde kadın kısmından yemediğin kadar ihaneti futbolcu tayfasından yiyorsun. Ezeli rakibe giden, tribüne küfreden, takımı sabote eden... Durum böyle olunca yeni isimleri sevmek, desteklemek zorlaşıyor. Ama işte taraftarlık çok pis bir şey, Galatasaray forması giyen her adamı seviyorsun ister istemez. Engellemek zor.

Riera, geçen sezonun en çok tartışılan ismiydi. Bu sene yazın bile Twitter'dan küfür yiyordu. Çok para kazandığı gerçek ama topçuyu kazandığı para üzerinden eleştirmek saçmaydı. Neyse ki Riera bu sene kazandığı paranın hakkını verdi. Üstelik hiç alışık olmadığı bir mevkide, sol bekte.

Mahallenin "Sol ayağın iyi, o zaman gel sol bek oyna" denilen çocuğu olarak, Riera ile yakınlık kurmam zor olmadı. Bir de Fenerbahçe'nin stadında kupa kaldırdığımızda çektirdiği fotoğraf var ki, sanırım Ulubatlı Souness gibi derbi tarihine geçmesi gereken bir hamleydi.

Ulan 3 paragraf oldu hala elle tutulur bir şey yazmadık. İkinci yarıda Uchida'nın karşısında dili dışarı çıkan, dökülen Riera'yı en iyi ben anlarım zaten. Bir de ikinci golden önce boştaki topa kayması var ki, golün kendisinden bile daha güzel. Seneler önce bir başka sol bek, Hakan Ünsal, Fenerbahçe derbisinde Högh ile aynı topa kaymış ve topu almıştı. 

Sanırım Riera seneye olmayacak, ama en azından buradan giderken geçen sezon kulübede geçen ayları değil; Schalke maçında topa kayışı, Fenerbahçe maçındaki ortası gibi şeyler kalacak. Güzel anılar bırakan futbolcu sevilen futbolcudur.



Son Dakikada Umut



Muslera son atak sandığımız atakta topu alıp çıktığında maç resmen olmasa da fiilen bitmişti aslında. Son yarım saat içinde yaşanan o gerginlikten sonra, Muslera'nın topu çıkıp alması ve hemen ardından Selçuk'a doğru yollaması arasında geçen zaman, alınan derin nefeslerin verildiği süreyle eş değerdi.

Sonra bir şey oldu ve bir anda Umut kaleci ile karşı kaldı. Bacak arası denedi, kaleciye nişanladı, boşta kalan topa bir hamle daha yaptı, tam bir tipik Umut golüyle skor 3-2 oldu. O an benim için 2-2 ile 3-2'nin hiç bir farkı yoktu ama maçın içinde en çok sevindiğim gol olabilirdi. Bunun en büyük nedenlerinden biri Umut'un ta kendisi.

Kendime şaşırıyorum bazen. Eskiden, Umut Ankaragücü'ndeyken ya da Trabzon'daki ilk dönemlerinden onu pek beğenmiyordum. Beceriksiz bir forvetti. Bir de doğruya doğru sadece maç özetlerini izliyorduk. Kim Ankaragücü maçı izler 90 dakika boyunca. Sadece kaçırdğı veya attığı golleri görüyorduk ki kaçırdığı goller inanılmazdı.. Sonradan büyük hedefleri olan bir takıma gelince, daha çok göz önünde olunca Umut'u daha iyi tanıdım, doğru anladım ve sevmeye başladım.

Ama yine de Galatasaray'a gelmesini yadırgamıştım. O kadar forvet varken ne gerek vardı Umut'a? Umut benim için artık iyi bir fovetti, ve onun büyük ihtimalle yedek kalacak olması beni üzerdi. Fenerbahçe'ye Süper Kupa'da attığı 2 golle yanlış düşündüğümü bir kez daha gösterdi. Gerçi oynasa da oynamasa da artık sevdiğim bir karakterdi. Toulouse'a, Fransa Ligi'nin ilgiden uzak bir takımına transfer olması bile onu sevme nedenlerine örnek gösterilebilecek bir hamleydi. Örnek bir karakterdi zaten. Çırpınan, didinen ama beceremeyen, fırsatları değerlendiremeyen ama ayağa kalkıp yine en çok çırpınan, didinen ve en sonunda ittire kaktıra inadına beceren Umut.

Şampiyonlar Ligi'nde onun gol atması, onun golüyle kazanmak güzel bir şey. Örnek bir durum. Yine boş şeylerden büyük anlamlar, yanlış hikayeler çıkardık ama olsun.

Profesyonel futbol kariyerinin ilk maçına 17 Mayıs 2000 günü çıkan Kayseri doğumlu Umut'un kariyerindeki ilk Şampiyonlar Ligi golünü Gelsenkirchen'de ikinci tur maçında Galatasaray formasıyla atması da ayrı bir hikaye değil mi...

Çarşamba, Mart 13

8 Matches - 8 Goals


Burak Yılmaz'ın attığı her kritik golden sonra bu tarz postlar atmaktan bıktım ama.... Şaka yapıyorum; hiç bıkmadım, sonuna kadar yaparım...

Onu hala Galatasaraylı futbolcu gibi görmüyorum. Daha başka bir bağ var. İnşallah en kısa zamanda Avrupa liglerinde oynar... Hakan Şükür 29 yaşında Inter'e gitmişti, Burak daha geç kalmış sayılmaz.

Yürüyelim Arkadaşlar



Herkes bu fotoğrafı paylaşıyor, bu fotoğrafı koyuyor. Nasıl koymasın? Türk spor basınını okuyarak büyüyen herkes için büyük makara malzemesi. Fotoğrafı ilk gördüğümde fotoşop sandım. Sanki her bir futbolcunun gol sevincini almışlar, eklemişler birbirlerine. Oysa aynı yolda yürüyenlerin karesi.

Çeyrek final görmeyeli 12 sene oldu. 14 Şubat'taki unutulmaz Deportivo La Coruna maçı zamanında doğru dürüst tribüne bile gitmiyordum. Yanımda bir büyük olmadan gittiğim ilk maç 7 Mart 2001 Milan maçı. O gün çeyrek finale çıkmıştık. Ondan sonrasında Ali Sami Yen'den çıkmadım. Yani aslında benim için her şey (evet her şey) çeyrek finale çıktığımız bir maçta başlamıştı. 12 sene sonra Schalke 04 maçı. Yine çeyrek finale çıkıyor takım. Ben de yavaş yavaş kopuyorum tribünlerden. Kendi içinde garip bir simetrisi var gibi.

Arada geçen 12 seneyi doya doya yaşadım. 2002'deki şampiyonluğu, (2003 ÖSS yılım olduğu için uzak geçti), 2004'teki Olimpiyatı, 2005'teki 100. yıla rağmen yaşanan kavgaları-çekişmeleri, 2006'daki mucizeyi, 2007'deki sıkıcılığı ve kaosu, 2008'deki çiftellliyi, 2009'daki yıkımı, 2010'daki total futbol rüyasını,  2011'deki çöküşü, 2012'deki dirilişi...

Neler neler. Ne maçlar, ne heyecanlar, ne transferler, ne sabahlamalar.... Ve geldik yine aynı yere. Sene 2013. Aldığımız yerde bırakma zamanı gibi. 

(Şimdi bir daha okuyunca veda yazısı gibi olmuş ama öyle değil; aslında vurgu yapmak istediğim ve yapamadığım şey emaneti korumuş olmanın, aynı şekilde teslim etmenin rahatlığı. Kime teslim ediyoruz , kim bize emanet etti hiç birinin cevabı yok, bilemiyoruz. Kendi kendime gelin güvey oluyorum, bu başarıdan kendime pay çıkarmaya çalışıyorum belki de. Ama aslında tek istediğim; benden küçükler varsa; veya bize göre daha uzaktan sevenler varsa; "sevin abi, çok mutlu oluyorsunuz" yazısıydı. Takım tutmak, peşinden koşmak, bağlanmak, başarılarını görmek, hatta başarısızlığını yaşamak. O heyecanı yaşarken, içindeyken ayrı güzel de, bazen böyle günlerde geriye doğru dönüp bakınca, bir muhakeme yapınca çok daha güzel oluyor, çok farklı bir haz yaşanıyor) 

Ligdeki şampiyonluk daha önemli. Onun stresi, onun heyecanı hala devam ediyor. Ama bugün çok farklı bir şey var. Avrupa'nın 8 takımı arasında sayılmak. Bütün o geçen 12 seneyi düşünümek, hatırlamak çok güzel geliyor. Fotoğrafa bakınca Hamit, Burak, Semih, Drogba-Sneijder gören vardır muhakkak ama sanki fotodaki her futbolcunun üzerinde tek tek yaşadığımız o bütün sezonlar, maçlar yazıyor. Hasan Kabzeli maç, Hamburg yenilgisi, Fenerbahçe yenilgileri, Kadıköy'de kupa... İyi-kötü her şey. Bütün gençliğim film şeridi gibi gözümün önünde geçiyor. Hayatımın arka planı sarı-kırmızı....




Salı, Mart 12

Mauvais Sang



Filmi tartışırız da (aslında ben çok tartışmak da istemiyorum), sırf şu şahne için de izlenebilir. Şarkının orjinal klibi olsa bu kadar olur. Müthiş.

Mirkelam, Her Gece'yi düşünürken buradan mı esinlendi acaba?

Şampiyonluk Kutlaması



Sondan başa doğru; Saori Kimura, Bahar Toksoy, Jovana Brakocevic ve tabi ki Naz Aydemir... Altın karma. Neye göre, kime göre...

Peki tamam şampiyonluğu üst üste kutluyorsunuz da arkadaki ağabeyler siz ne yaptınız öyle ya?

Pazartesi, Mart 11

Açlık Bize, Soğuk Bize, Yollar Bize




Soğuk bir havada yatağımdan kalkıyorum sabahın köründe. Karnım aç, param yok. Bir şey alıp yemem mümkün değil. Zaten yol param bile yok. Yürüyorum. Akbil basarak 20 dakikada gideceğim yolu 50 dakikada gidiyorum. Üşüyorum.. Yolda düşünüyorum. Bu cefayı niye çekiyorum? Veya bunları çekmeyi hak edecek ne yaptım?

Ofise geliyorum. Facebook'u açıyorum. Yiğit kardeşim bu aralar ihmal ettiği "günün bestesini" yollamış. Vamos Bien'in bestesi. Daha önce de defalarca dinlemiştim, çok da beğenmiştim. Ama o an bambaşka oldu. İlaç gibi geldi.

Zaten bir kere sadece Fenerbahçe bestesi olarak göremeyeceğiniz türden bir beste. Takım tutan, tribünde olan, deplasmana giden her adamın ortak bestesi. Rengi olmayan bir tezahürat. Aynı şeyleri yaşayan adamların aynı duyguları hissedeceği bir tezahürat.

Bunun yanında sadece futbol içerikli de düşünemiyorsun, o soğuk şubat günü bende olduğu gibi. Bir şeyler için mücadele etmenin, cefa çekmenin, sıkıntı yaşamanın, emek vermenin az da olsa güzelliğini yakalıyorsun. Bütün takımları yakalayabildiği gibi hayata dair de ince göndermeler bulabiliyorsun.

Bugün hava güneşli. Karnım tok. Biliyorum ki yine bir zaman sonra sefaleti göreceğim, sıkıntılar olacak. Bundan kaçamayacağımı seneler önce öğrenmiştim. Ama işte o anlarda; birlik olmanın ve aslında sıkıntılardan sonra gelen güzel günlerin daha anlamlı olduğunu bilerek hareket edeceğim.

Ve buradan futbola dönersek. Bugün yenilsen de, şampiyonluğu da kaybetsen; sevgini haykırmak, yaşamak hiç bir zaman engellenemeyecek ve o güzelliği bütün kötü sonuçlara rağmen hissetmeye devam edeceğim.  

Böyle tezahüratlar olsun, hakkını her zaman veririz... 

Elimizde Kalan Tek Şey



İspanya'da işsiz sayısı 6 milyonu bulmak üzere. Aslında işsizlik güzel de parasızlık kötü. Halk sıkıntıda. 64 şehirde pazar günü, yani dün sokağa çıkmışlar. Bugün pazartesi. Güneşli mi acaba oralar? 

Şüphesiz ki o filme gönderme yapmayı hayatımız boyunca devam edeceğiz


"1 ay önce işini kaybeden bir kadın ise ''2 yıldır gösterilere katılıyorum. Elimizde kalan tek şey mücadeleye devam etmek'' diyerek duygularını dile getirdi." 

Pazar, Mart 10

Sıcağı Sıcağına Nostalji



Süha Sıdal, Fenerbahçe - Bursaspor maçından sonra yaptığı açıklamayla ortalığı sarstı. Sıdal'ın dediğine göre, maçın devre arasında Aziz Yıldırım hakemlerle karşılaşmış ve "TFF falan dinlemem, hakemliğinizi bitiririm" demiş. Olabilir veya olmayabilir, bilmiyorum, ama şu bir gerçek benim bildiğim (nereden tanıyorsak) Aziz Yıldırım bunu yapmadıysa bile "yaptım ne olacak" der. Keza 2002'de öyle olmuştu.





O sezon şampiyonluk yarışına 3 büyük takım da devam ediyordu. Fenerbahçe, İnönü Stadı'nda Beşiktaş'ı 2-0 yenerek rakibini saf dışı bıraktı. Beşiktaş maçta 9 kişi kalmıştı. Yine bu akşamkine benzer iddialar gündeme gelmiş, biraz daha değişik olarak, hafta içinde Aziz Yıldırım'ın MHK'yi ve hakemleri tehdit ettiği söylenmişti.

Aziz Yıldırım maçtan 2 gün sonra düzenlediği basın toplantısında ise adeta gürlemişti. Ama bizim,  Uğur Kalkan ile en çok takıldığımız ve seneler boyunca muhabbetini yaptığımız konu, başkanın "Hakemleri tehdit etmedim, ettiysem de arkasındayım" demesiydi. Milliyet gazetesi orayı biraz yumuşatmış ve kısaltmış ama içerik aynı.


Taht Kurmuş Kalplere



Anadolu'nun her şehrinde, her tribününde uğruna pankart açılan başka adam var mıdır?

Müslüm Gürses, bu sefer Adanaspor tribünlerinde...

Cumartesi, Mart 9

Sen Niye İntihar Etmiyorsun




"Takımdaki yabancı futbolculara zorla türkü dinlettiriyorum. O konuda biraz ayıp ettim. Fitness salonuna önce ben girdiğim için onlar da benim dinlediğim şeyleri dinlemek zorunda kalıyordu. Benden biraz çekindikleri için kapattıramıyorlardı da. Kewell ile Baros dayanamıyordu bazen. "Sen niye intihar etmiyorsun" diyorlardı. Bizim takımdaki Atdhe Nuhiu arabasında türkü dinliyor şimdi. Aşık herhalde!"


Servet Çetin / 4-4-2 Şubat sayısı 

Hesap Kitap Haftaları




Şu an yazılan yazı, pazar akşamı geçerliliğini yitirebilir.

Öyle bir lig yaşyoruz ki, belki de Gençlerbirliği yenilgisi fazla baş ağrıtmayacak. Ama yine de bu; şu an hissedilenin gerçekliğini engellemiyor.

Geçen gün öylesine; sıkıcı hayatıma heyecan katabilme ihtimali nedeniyle; "Keşke Süper Final olsa" dedim. Bu hayatta keşke demeyeceksin. İki gün sonra puan durumu ve fiksütr Süper Final'e dönüştü.

Öyle bir durum ki bir sıra gerimizdeki takipçimiz Beşiktaş'ın Trabzonspor karşısında kazanmasını istiyorum. Çünkü ne kadar daha puan kabedeceğimizi öngöremediğimden, en azından biz olamıyorsak Fener olmasın ilkesinden taviz vermeyerek, Beşiktaş'ın saçma puan kaybederek Fenerbahçe'nin önünü açmasını istemiyorum. Bir de yeri gelmişken itiraf edelim; Beşiktaş futbol takımı ve yönetimi (taraftarı hiç değil), bu sene şampiyonluğu en çok hak eden gruptur.

Bugünkü Trabzonspor-Beşiktaş maçının 3 ihtimali de bize sıkıntı yaratmayacak, ya da eşit derecede sıkıntı yaratacak. O yüzden Fenerbahçe-Bursaspor maçı iki kat önem kazanıyor. Hatta Bursaspor'un da sessiz ve derinden potaya girmesi tehlikeyi 3'e katlıyor.

Her şeye rağmen umut veren bir Süper Lig geleneği hala ayakta; Galatasaray kaybederse Fenerbahçe de kaybeder... Bu 2 gün boyunca en çok güveneceğimiz durum bu. Bir de Pablo Batalla...

Mart ayından sonra hesaplamalar başlar. Bu heyecan güzel. Rahat şampiyonluk en son 2000'de kalmıştı. Ne 2002, ne 2006, ne 2008, ne 2012; gençliğimizin bütün şampiyonlukları zordu, güle oynaya şampiyonluk diye bir şey yok. Ama bütün sezon boyunca lider olup, herkes tarafından favori gösterilip, devre arasında bile pahalı ve şöhretli transferler yaptıktan sonra şampiyonluğu kaybetmek çok üzücü olur. 

Ondan sonra, bütün bu hesaplamaları ve düşünceleri tamamladıktan sonra, şunu düşünüyorum: Ben bu sezon ne maça gittim ne de bu şampiyonluk yarışına somut bir emek verdim. Şampiyon olsak ne kadar sevinebilirim ki zaten? Aynı şekilde şampiyonluğu kaybedersek de bu beni ne kadar üzebilir?

Ve bu aydınlamadan sonra akla tek bir şey geliyor; " Mayıs ayında Cadde'deki şampiyonluk kutlamaları" 

Ve tekrar en başa dönüyoruz.... 

"Pazar onlar Bursa ile, haftaya Kayseri zor deplasman, onlar da Antalya'da..."



Cuma, Mart 8

Umutlar Ölmesin


İdeolojisi, dış politikası, ABD'ye kafa tutması hepsi bir yana... Halkının yanında olan, yoksulu kollayan herkes.... 

Fazla  yazmaya gerek yok. Bu dünyanın güzel bir yer olacağına dair umutlarımız vardı. Onun sayesinde. Artık yok. Şimdilik. 

Perşembe, Mart 7

Çocuğa İsim




- Kızına hangi ismi koydun?

- Madison

- Yoksa siz de Beckham'lar gibi bebeği yaptığınız yerin adını mı koydunuz?

- Hayır. Öye yapmış olsaydık, adını "Arabamın arka koltuğu" koyardık.

Çarşamba, Mart 6

Karadeniz Fıkrası




Trabzonsporlular ile birlikte maç izliyoruz. İlk yarı, 44.dakikada 2-0 olmuş. 

Protokol Tribünü'ne çok yakınız. Protokol Tribünü ana baba günü. Süleyman Hurma, Samet Aybaba, Giray Bulak, Sadri Şener... Ortak özellikleri bir dönem Trabzonspor için görev yapmış olmaları. Haliyle istisnasız hepsi tepki çekiyor. Ortalık hararetleniyor. "Kulübü satanlar toplanmış" diyenler çoğunlukta.

Maç başlıyor. 50 ile 60 arası tam bir infial. Tepkiler havada uçuşuyor. Yaşça biraz daha büyük olan dayılardan biri bu konuda liderliği eline alıyor. Futbolculara tek tek sallıyor, sallamak için de somut bir neden aramıyor.

"Seni doğuran bok doğursaydı"

"Seni topçu yapanın..."

"Seni Trabzon'a getirenin"

Dayının cümlelerinden gaza gelip giderlenen de var, ona gülüp kahkaha atan da... Tribün kaotik bir hale giriyor. Kimin kime ne dediği belli değil. Tam o sırada, en arkadan bir ses...

"Hoca ananı s....  hoca."

Herkes susuyor. Bütün kafalar arkaya dönüyor. Sanki lisedeyiz, bir anlık sessizlik anında sadece bir kişinin sesi duyulur ve bütün ihale ona kalır ya, o hesap.

Sessizlik 5 saniye sürüyor. Adam mezuyu toparlıyor. Karadeniz şivesiye;

"Pardon ya, ağzımdan kaçtı" diyerek hatanın üstünü kapatıyor.

Bu açıklama ahaliyi rahatlatıyor. 10 saniye öncesine geri dönüyoruz.


"Seni doğuran bok doğursaydı"

"Seni topçu yapanın..."

"Seni Trabzon'a getirenin"

Maçın son yarım saati küfürsüz tamamlanıyor.


Kasımpaşa 2 - 0 Trabzonspor



Maçtan çok büyük beklentimiz yoktu zaten. Kasımpaşa, bana göre hala ligin en kötü 3 teknik adamından biri sahip. Trabzonspor ise oldukça kötü oynayan ve kriz yaşayan bir takımdı. İyi futbol vaadeden bir maç değildi. Ama futbolun çekici tarafı, sürprizlerin her daim ortaya çıkma ihtimalinden kaynaklanıyor.

Aslında yine de bu girişe rağmen, iyi bir maç izlemedik. Ama sahada o kadar kötü bir Trabzonspor vardı ki, bu kötü futbolun kendisi herhangi bir iyi futboldan daha çok ilgi çekiciydi. 

Kasımpaşa Stadı'nın en güzel özelliklerinden biri olarak 5 liraya köfte-ekmeğimizi alıp, NBA havası yaşayarak yerimize oturuyoruz. Hasan kardeşimin Erasmus kız sevdası nedeniyle santraya yakın bir yere doğru yöneldik. Şansımıza Erasmuslu kız yerine İstanbul'da yaşayan ve Kasımpaşa tribününe giren Trabzonlu taraftarlar düştü. Avni Aker'de maç izlemenin ufak bir kopyasını yaşadık. Bir level altı diyebiliriz.

Trabzonspor oldukça kötü top oynadı. Fakat 1.dakikadan itibaren tribünden yükselen tepki uğultusu üst düzeydeydi. Senelerdir anlatılan "Trabzon'da herkes teknik direktör, Trabzonspor'da top oynamak çok zordur" efsaneleri doğruymuş. Aslında doğru olduğunu zaten biliyorduk ama bu raddede olduğunu tahmin edemiyorduk. 2010-11 sezonunda o takımın 82 puan kazanması inanılmaz bir başarı, hatta mucize. Ersun Yanal'ın liderin 1 puan gerisindeyken gönderilmesi de anlam(!) kazanıyor bu sayede.

Saha dışıyla ilgili anı bir kenara kalsın. Saha içine dönelim. Trabzonspor'da vasat diyebileceğimiz sadece Serkan ve Giray'dı herhalde. Geriye kalan; oyuna girenler dahil herkes tel tel döküldü. Hatta, gollerde bariz hatası olmayan Onur bile kale önünde korkak, tedirgin ve çekingen bir görüntü çizdi. "Muslera'yı iyi paraya satalım, 7.5'a Onur'u alalım" planı bu maçtan sonra soru işareti oldu benim için. 

Colman, bizim o sevdiğimiz hayran olduğumuz Colman değil. Kötü oynadığı yetmiyormuş gibi bir de rakibe tekme sallamayı huy edinmiş. Belki de kırmızı kart görüp takımdan uzaklaşmak istedi. Tolunay Hoca ona 90 dakika nasıl dayandı diyeceğim ama kimi çıkarmasa aynısını yazardım. Henrique ve boş kaleye kaçırdığı gol ayrı bir hikaye. Halil; ve aslında Hamit, Türkiye'de bambaşka bir profil çiziyorlar. İkizler, bu kadar kötü değillerdi hiç bir zaman. 

Agresif yapısıyla tanıdığımız, gelir gelmez "ateş-barut" ilişkisi kuran Tolunay Kafkas bile bu maçta sinirlenemedi. Sanırım boş kaleye kaçan pozisyondan sonra beresini fırlattı. Onun dışında, şaşkınlığından ve herhalde işinin zorluğunu farkettiğinden olsa gerek kendinde sinirlenecek takat bile bulamadı.

Bu kadar Trabzonspor yeter. Kasımpaşa'ya geçelim. Fakat o tarafta çok anlatacak bir şey yok Yalçın, Djalma, Özer gibi banko 11'de oynayan isimler olmamasına rağmen rahat bir galibiyet elde ettiler. Adem Büyük belki de kariyerinin en iyi, iyi abartı değişik diyelim, futbolunu oynadı. Daha önce forvet hattında bitiriciliğiyle dikkat çeken Adem, bu sefer tam bir 10 numaraydı. Çalım atamadığı Trabzonsporlu yoktu. Kaleden biraz uzak kalınca şut sayısı azaldı, bir de topu ayağından çıkartmakta zorluk yaşadı. Olsun. Bana göre maçın adamıydı.

Kasımpaşa ve Kasımpaşa maçları alışkanlık yaptı. Yavaş yavaş önümüzdeki sezonun planlarını yapmaya başlamak lazım. Mesela bilet fiyatları ne kadar olur, kombine alsak mı?



Pazartesi, Mart 4

Denizden Gelen




Teknolojinin gelişmesi sadece bir konuda hoşuma gidiyor. Otobüsle şehirler arası yolculuk yaparken gece film izleme imkanı oluyor. Genelde kötü dublajlı yabancı filmler olsa da bazen, daha önce duymadığım ve izlemediğim Türk filmlerini yakalamak mümkün oluyor.

Fazla beğenilecek bir film olduğunu sanmıyorum Denizden Gelen'i. Türk insanını kasar. Göçmen, mülteci, kaçaklık.. Bunlar çoğu insanın problemi değil. Yaşayan daha iyi biliyor. Bu kadar dramatik olmasa da buna benzer hikayeleri olan insanların hayatlarında yer aldım. O yüzden de ilgi çekiyor ister istemez.

Filmin anlatmak istediği bir şey var. İyi anlatıyor mu, başarılı mı, sıkıyor mu hepsi tartışılır. Ama şu bir gerçek ki, bu kadar acı ve dramatik olan bir konuyu sulugözlülüğe dönüştürmeden anlatıyor. Takdir edilmesi gereken ilk özellik bu. Bir de bu kadar isimsiz bir filmin bu kadar iyi oyunculardan kurulmuş olması da diğer başarı. Sümer Tilmaç ve Ahu Türkpençe gibi popüler iki isim bir filmde rol alıyor ama o filmin adını pek duyamıyoruz. İlgin. Onur Saylak'ın ismini Sonbahar ile duydum, Sonbahar'ı da izlemedim ama oradaki başarısını çok methettiler. Kuşçu abimiz

Nesli Çölgeçen, Türk sinemasında en iyi 10 film arasında sayılabilecek Züğürt Ağa'da da aynı tarzı sergilemeişti. Yavaş giden, az müzikli, dramatik ama karamsar olmayan bir film. 90 öncesi nesil bu filmi sevebilir ama 90 sonrasına çok durgun gelebilir.

Filmin kahramanı küçük bir çocuk. Çocukların böyle bir özelliği var. Hiç bir şey yapmadan, sadece varlıklarıyla seni hayata döndürüp kendini tanımanı, çevrendeki insanlarla ilişkilierini düzeltmeni sağlıyorlar. Bunu sadece varlıklarıyla gerçekleştiriyorlar. Daha fazla ayrıntıya girmek isterdim ama film izlemenizi tavsiye ederim.

Filmin Muğla'da (48) geçiyor olması da apayrı bir güzellik. Her ne kadar Muğla merkeze gitmeyeli 15 sene falan olsa da...