Salı, Aralık 31

Fenerbahçe 5-1 Kayserispor




Lig geçen hafta garip bir hal aldı.

Fenerbahçe zor geçmesi beklenen bütün maçlarını neredeyse kayıpsız atlatırken, Karabükspor deplasmanında kötü futbol oynayarak mağlubiyetle döndü. Fikstür de işlerin sarpa sarmasına çok müsaitti. Karabükspor yenilgisinden sonra Galatasaray'ın üst üste kazandığı 6 puan, olası bir puan kaybının yaşanabileceği Kayserispor maçından sonra girilecek devre arası, sıkıntılı bir 25 güne neden olabilirdi.

Karşılaşmanın ilk yarısı da bu senaryoya uygun hareket etti. Kayserispor, Fenerbahçe'ye boş alan ve pozisyon vermedi. Bunu bu sene bir çok takım yapmak istememişti. Sollied'in Elazığspor'u veya Carlos'un Sivasspor'u cesur futbolları nedeniyle farklı mağlup olmuşlardı. Robert Prosinecki buna izin vermedi, tıpkı Akçay'ın Trabzonspor'u gibi. Kuyt-Sow-Emenike üçlüsü 45 dakika boyunca pozisyon bulamadı. Fenerbahçe'nin en büyük sorunu olan yaratıcı oyuncu eksikliği de kendini iyice hissettirince, ilk yarı Baroni'nin uzaktan şut denemeleri ile geçti.

Kayserispor oyunun arka tarafını doğru oynarken, diğer tarafta çok güçsüz kaldı. Hücumda atak yapmak bir yana, çoğalmayı bile beceremediler. Sanki zorlaya zorlaya Fenerbahçe orta sahasını geçiyorlardı. Ikına ıkına, şansa... Salih,Mouche,Biseswar,Ömer Bayram gibi oyuncular, lise maçlarında topu alıp giden son sınıf öğrencileri gibiydi. Pas oyununa girmeyi hiç düşünmediler bile. Bu isimlere orta sahaya doğru adım atmaya mecali bile olmayan Bobo da eklenince Kayserispor'un 0-0'lık bir skor dışında puan kazanma ihtimali mucizlere kalıyordu. Fakat o 0-0 çok uzakta da değildi. Sağlam konsantrasyon, 45 dakikalık direnç gücü ile birleşirse, belli bir dakikadan sonra stres yaşamaya başlayacak olan Kadıköy'de oyun kontrolünü deplasman takımına verebilirdi.

Buna rağmen, sıkıntılı bir ikinci yarı beklerken kilit çok erken çözüldü. Rakibe pozisyon vermeyen Kayserispor, basit bir penaltıya sebep olarak geriye düştü. Cristian Baroni, çok şık bir penaltı vuruşu ile az sonra olacakların da habercisiydi.

Bobo'nun golü büyük sürpriz oldu ve tribünde, maçın gidişatının değişebileceğini düşündük. Fakat kendi aramızda tartışmamya başlamadan bile Fenerbahçe golü buldu. Kayserispor bir basit hata daha yaptı. Kadıköy'de 1-1'i yakalayan takım, arkada az adamla yakaladı. Sow muhteşem bir gol attı. Bu golden 9 dakika sonrasında tabelada 4-1 yazıyordu.

Fenerbahçeli taraftarlar devre arasında oyunun kilidini çözecek futbolcu kim olur diye tartışırken, sahaya çıkan ilk 11, skoru 4-1'e taşımıştı bile. Süper Lig'in güzel bir özeti aslında. Dengeler hiç beklemediğiniz bir şekilde değişebiliyor. Anadolu takımları fiziksel olarak üstünlük kursa bile, mental olarak çabuk kırılıyor mesela. 50 dakika boyunca direndiğin maçı 5 gol yiyerek tamamlıyorsun. Haliyle sezonun devamını planlarkan bunun benzerlerinin ve tersinin yaşanabilceğini düşünebilmek lazım. Bazı deplasmanlar beklenenden oldukça zor geçebilir ve bunun nedeni kağıt üstünde yazmayabilir.

5-1'lik skor aldatıcı olabilir. Pozisyon bulamayn, yaratıcı oyuncu sıkıntısı çeken Fenerbahçe'nin geçen 17 hafta sonunda hala kilit açma konusunda bir aşama kaydedemediğini görüyoruz. Devre arası transfer dönemi bu anlamda önemli bir fırsat ama bu dönemde de nitelikli oyuncu bulmak zor olabilir. İşin ironik kısmı, geçen sene Galatasaray'ın devre arasında bence ihtiyacı olmadan aldığı Sneijder, belki de bu sezonun ikinci yarısında iki takım arasındaki farkı yaratacak oyuncu olacak.

Emenike-Kuyt-Sow üçlüsünün rakip takımlara verdiği zararlar da göz ardı edilmemeli. Yine aynı kıyasa gireceğiz ama Webo'nun durağan yapısı, rakip savunmalara Fenerbahçe'yi kucağına alma fırsatı verirken, diğer üçlü perişan ediyor, en etkisiz oldukları maçta bile rakibin gücünü 1 saat içinde tüketiyorlar.

Öte yandan takımdaki kilit isimlerden bahsederken Mehmet Topal'ın pozitif etkisini de atlamamak lazım. Herhalde sene sonu puan durumu nasıl olursa olsun, yılın 11'ine girecektir.

Kayserispor tarafının ligin ikinci yarısında büyük sıkıntı yaşayacağını söylemek zor birşey değil. Geçen sezon da aynı yerden, müthiş bir devre arası kampıyla dönmüşlerdi ve ligi ilk 5 sıra içinde bitirmişlerdi. Tekrarının bir kez daha olması çok zor ama bunu yapabilecek potansiyelleri oldukları da gerçek. Sanırım Nobre ve Bobo gibi ligi en iyi bilen santrforlara rağmen bir golcü sıkıntısı çekiyorlar. Devre arasında "Akhisar'ın Gekas transferi" tarzı bir hamle üste çıkabilirler. Ve tabi Simic'in de takıma tekrar daihil olması lazım.

Maçı burada tamamlayıp kısaca tribüne dönelim. Fenerbahçe tribünleri için önemli bir maçtı. Özellikle fark açıldıktan sonra yapılan siyasi tezahüratlar bu sefer bir ayrıma neden olmadı. Sezon başında Taksim tezahüratlarını engelleyen grup, yolsuzluk tezahüratlarına katılmadı ama en azından o an söylediği tezahüratları keserek, çalan davulu susturarak ufak çaplı bir tavır koydular. Bu bence tezahüratları desteklemekten öte başka kesimlere de bu tribünde söz hakkı sağlamayı istemekten kaynaklanıyor. Bu tezahüratların sonu nereye varacak, etkisi ülke gündeminde ne kadar olacak göreceğiz. Ama tribünün anlık reaksiyonlara kendi içinde çözüm üretebilmesi şampiyonluk yolundaki en önemli artılardan biri olur.

Son olarak, kazanılan maçtan sonra açılan pankart tribün rajonuna pek uymuyor. Takıma da güvenilmediğini gçösteriyor. Sanırım tabloda oluşan puan farkı Fenerbahçeli taraftarlar pek rahat ettirmiyor.

 

Pazar, Aralık 29

Kuşak Farkı



Çocuklar forma ister, babalar anlatabilecekleri bir hikaye...

Nefes - Vatan Sağolsun




Sanırım izlediğim en başarısız filmlerinden biri. Başarısız diyorum, kötü demiyorum. Sürükleyen, iyi bir film. Oyuncular, özellikle Mete Horozoğlu müthiş, ki sırf onun performansı için bile izlenir. Mekan, renkler, her şey çok ince düşünülmüş. Gerçi filmin önüne geçen Emrah şarkısı konusunda bir zaman sıkıntısı var. Tahtalı'da çekilmiş film. O temiz havayı ekrandan bile fark edebiliyorsunuz.

Ama senaryo, hikaye, diyaloglar....

Bu uzun süre adı konulamayan ve tartışılmayan savaşın filmini yapmak gerçekten çok zor. İstediğiniz kadar, "süreç" de, zamanın değiştiğinde bahset. Ülkenin damarlarına bulaşmış militarizmden kurtulamazsın. 

Hal böyle olunca, bir Güneydoğu filmi yapmaya kalktığınızda ortada kalırsınız. Kürt düşmanlığından beslenen bazı haber kanalları "İşte size açılım" başlığı altında ictima sahnesini verir, diğer cepheden bakanlar, ateşi körükleyecek başka bir şey bulurlar.

Olaylara objektif bakıp, "aslında neler yaşandı" hissiyatı vermek isteyerken, ortada kalırsınız. Zor bir işe girişmişler, becerememişler.

Doktor ile Komutan'in telefondaki diyalogları önemlidir yine de. 1993 yılında bu cümleleri kullanmak mümkün değildi. 

"Özgürlüğümüzü vermediniz" 
"Dilimi yasakladınız" 
"Yoksulluğu halkıma kader yaptınız"

Bunları 5 sene önce bile dile getirmek mümkün değildi. 

Ama öte yandan "Senin üniversitende okuyacağıma kendi dağlarımda özgürce dolaşırım" cümlesini de idrak edemeyip kendine göre devşiren veya tam tersi direkt cephe alan bir kitleyle de karşı karşıyayız.

Ortada gezinmek böyle sıkıntılara yol açabiliyor. Anlaşılman mümkün olmadığı gibi, ürettiğin şeyin senin kafandakinin dışında bir anlama sahip olmasına engel olamıyorsun.

Sonuç olarak bu savaşın 90lı yılların başındaki dönemi dipsiz kuyu adeta... Hala daha bilmediğimiz ve hissedemediğimiz, üstü örtülü bir şeyler var. Bunlar anlatılmak zorunda. Anlatılsın ki temiz zihinler çıksın ortaya.

O dönemde orada olan, savaşan, savaşmak zorunda bırakılan herkesin çok acı bir hikayesi var ama asıl acı olan o çemberin dışında kalanların bu acıya ortak olmak gibi dertleri hiç bir zaman olmadı. Sadece acıdan nemalandılar. Kendilerine göre kullandılar. 

Aslında bunun örneğini de en iyi anlatan sahne bu filmde, "Ben burada tek başıma her şeyle mücadele ederken"

Yalan yok, metaforsa muhteşem...

Belki ileride Nefes filmine birşeylere öncü olabildiği için teşekkür ederiz, ama onun dışında gerçekten başarısız bir film. "Mete Horozoğlu'na rağmen" demeyeceğim, filmi bir tık yukarı atlatıyor kendisi.




Ligin Evlatları


Çok fazla maç izlediğimden mi yoksa yaşım ilerlediği için mi bilmiyorum ama artık taraftarlık hislerim (yani rasyonel olamama durumu) gittilçe azalırken, sahada top oynayan futbolcuların 90 dakikaları benim için daha değerli hale geliyor.

Bu sahaya bakış açısının değişimi, "taraftar olma ezberi" ile birleşince bazı futbolcuları daha çok sevmeye başlıyorum. Takım tutmuyorum adam tutuyorum nerdeyse. Galatasaraylı halimle Emenike veya Olcay gol atınca seviniyorum. Zaten Süper Lig'i ayrı bir seviyorum. Bu ligin karakterleri, aktörleri benim için diğer ülkelerdeki adamların bir adım önünde. Ligin elemanlarının bazıları da, diğerlerinden ayrılıp neredeyse "evlat" statüsüne geçiyor.

Burada şimdi onlardan bir 11 kuracağım. Yetenek veya potansiyel bu kadronun önceliği değil; taraftarlık duygusallığı burada da var; futbolcuyla bağ kurmak ve koşulsuz desteklemek devreye giriyor. Başarılı olan değil, başarılı olması istenen futbolculardan kurulu bir 11....

Kalede Muslera var. Galatasaraylı olması önemli değil, onu Lazio zamanından beri seviyorum. Hatta "adamım budur" dediğim an tam olarak; 2010 Dünya Kupası'nda penaltılara giden Gana maçında direklerle konuup saçma sapan haraketler yapmasıdır. O gün onun kırık olduğuna kanaat getmiş ve sevmeye başlamıştım. Sonrasında da Galatasaray'a geldi.

Sağ bek Salih Dursun. Aslında bu çocuk her mevkide oynuyor ama olsun. Eğer Beşiktaş yönetimi tarihi bir hata yapmayıp Serdar Kurtuluş'a yer açmak yerine Hilbert'i göndermeseydi, Salih'i de kadronun başka bir yerine koyardım. Ama illa ki girer. İyi topçu olduğunu Sakaryaspor'da farketmiştim, geçen sezon da iyi oynuyordu, Fenerbahçe maçı sonrası açıklamaları hoşumuza gitti, bir de kişisel olarak kısa bir sohbetimiz var, pırlanta gibi bir çocuk olduğunu gördüm. Yolu açık olsun.

Stoperlerden biri Egemen. Yıllardan beri. Değişmedi. İstikrarını hep korudu. Kartalspor çıkışı ayrı bir sempati nedeni, 3 büyük takımı gezip Galatasaray'ı es geçmesi üzücü.

Açıkçası ikinci stoperi seçmekte zorlandım. Semih Kaya demek isterdim ve çok da seviyorum kendisi ama Kartalspor'da oynarken kendisini çok eleştirdiğimi hatırladığımdan sahiplenme riyakarlığını göstermek istemiyorum. Zaten seveni çok. Bekir İrtegün de sevdiğim bir karakter ama o da kendini geliştirmeyip aynı standartta, daha doğrusu renksizlikte kalınca kadroya giremedi. Giray Kaçar ise özellikle kalp rahatsızlığından sonra çıkıp geri dönmesi ise büyük saygı kazandı ama devamını getiremedi. 2010'daki Fenerbahçe - Trabzonspor maçındaki onulu mücadelesi de unutulmamalı. Lakin yine de bu hakkımı son 2 sezonda dilendiğim Gökhan Zan'a kullanıyorum. Çlaışkan, karakterli, takım oyuncusu. 

Sol bekim, bu ligin en kötü sol beki Ali Adnan. Ama U-20'den beri seviyoruz. Bek gibi bek. Boş koşuyor, arkaya adam kaçırıyor, uzaktan kaleyi yokluyor, çalım yiyor, çalım atıyor. Sürekli aksiyona neden oluyor.

Böyle kadrolarda geri dörtlü kurmak kolay da, orta saha biraz zor. Savunmacı mı olsun, ofans mı, baklava mı, box to box mu derken muhabber salça oluyor. 4 tane orta sahayı arka arkaya yazıyorum, isteyen istediği gibi sıralasın. Olcay Şahan, Hürriyet Gücer, Ferhat Kiraz, hala ligin oyuncusu sayılırsa Batalla, yoksa Salih Uçan.

Olcay geçen sene yeni geldiğinde yerin dibine sokuluyordu. İsimsiz topçuları dışlama sendromu. Ama hazırlık maçlarında görmek isteyen sevmiştir. Devamında da muhteşem bir sezon geçirdi. Sempatikliği ve takım oyuncusu karakteri diğer artıları.

Hürriyet zaten bu ligin en büyük emekçilerinden, bir şey yazmaya gerek yok.

Ferhat Kiraz, 2009 Karşıyaka'nın en heyecan verici adamıydı, o zamanlar daha 20 yaşındaydı. Adım adım yükselişini görmek, takip etmiş olmak mutluluk verici, umarım İstanbul takımlarında da görmek nasip olur da her hafta maçını izleriz.

Batalla'nın hikayesi de çok başka. Çok şey yaşadı Türkiye'de. En silik olduğu sezonda şampiyonluğu getiren golleri attı. Yabancı çöplüğe dönen takımda arka planda kaldığı bile oldu. Ama sonra sazı eline alınca farkını koydu. Ben Türkiye'de kalacağına  inanıyorum.

Yedek oyuncu Salih. Okay da olabilirdi. Ama 48 farkı, Salih'i bir adım öne attı. 

Forvet hattında ise Burak Yılmaz ve Emenike'nin yer alması bu blogu okuyan kimseyi şaşırtmayacaktır.  Baştan sıralayalım;


Fernando Muslara
Salih Dursun
Egemen Korkmaz
Gökhan Zan
Ali Adnan
Olcay Şahan
Ferhat Kiraz
Hürriyet Göcer
Pablo Batalla (Salih Uçan)
Burak Yılmaz
Emanuel Emenike

Yolları açık olsun. Menajerleri benim kadar ilgi göstermez bu çocuklara...


Cuma, Aralık 27

Perşembe, Aralık 26

September 11



Düşünce çok güzel. Geneli düşündüğümüzde; 11 Eylül'ü anlatan 11 dakikalık 11 farklı ülkeden 11 kısa film fikri, projede yer alan bütün filmlerin toplamından daha dahiyane...

Yine geneli ele alırsak; 11x11 dakika sonra hissettiğim; ABD'nin 11 Eylül üzerinden kendini çok fazla mağdur gösterdiği ama aslında bütün dünyanın bundan önce benzer acıları yaşadığı, hatta buna neden olanın  da ABD politikaları olduğu hatırlatıldı. Şimdi filmi izleyen adam "Baba biz bunu biliyoruz zaten" derse, filmin sarması mümkün oluyor.

Çok önemli bir olay yaşanmış, ölen insanlar var, dünya tarihi değişmiş sen bunun filmini yapmak istemişsin ve verdiğin mesaj - ki mesaj verme kaygın olması zaten çok kötü- "biz bunun benzerlerini yaşadık,bizim acımız daha büyük, hatta siz neden oldunuz" cümlesiyse, hem projeyi hem de kendini de değersizleştirmiş oluyorsun.

Ken Loach'un filmini sırf bu yüzden beğenmedim. Üstelik bütün film sadece bir mektuptan ibaret olunca, adam kolaya kaçmış gibi geliyor. Oysa belki Şili'nin 11 Eylül'ü başlı başına ve başka bir projede muhteşem bir film olabilirdi. O konuyu bu projeye bu kadar basit bir şekilde sokmak hoş olmamış.

İsrailli Amos Gitai'nin filmi de aynı vurguyu vermeye çalışmış. Burada en azından bir hikaye, bir "film" var, ama yine de "Siz mağdursanız biz daha çok mağduruz" edebiyatı hoşuma gitmedi.Bir de sürekli bağıran çağıran insanların, tek çekime girip çıkmaları konsantrasyon bozdu.

Samira Makhmalbaf'ın filmi de aynı yolun yolcusu ama en azından küçük çocukların başarılı oyunculukları filmi biraz olsun kotarıyor.

Mısırlı Yusuf Şahin'in filmi çok ilginçti. Bu projenin filmi değildi. Aynı mesaj kaygıları, filmi çok kötü bir hale getirmiş. Ama kullanılan bazı cümleler oldukça önemliydi. Belki de Yusuf Şahin, sırf o cümleleri kullanabilmek için kendini feda edip böyle başarısız bir filme imza attı. Emin değilim. Aslında bu bakımdan Ken Loach ile paralellik kurabiliriz. 11 dakikada söyleyebileceğim kadar vurucu cümle söyleyeyim, film boktan olsa da olur. Bir yönetmen için oldukça ideallist ve saygı uyandırıcı bir düşünce.Riskli. Ama  yine de bu projenin filmi değildi bence. Ama niyet tartışmalarında da yönetmene haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Kendi çelişkilerini de yansıtmış ve bence objektif davranmış. Toprağı bol olsun.

İlginç olan aynı ana fikirden yola çıkan Bosnalı genç yönetmen Danis Tanoviç'in filmi beni çok daha etkiledi. En azından oradan yayılan "acılar paylaşılır" mesajı, üstelik Bosna gibi bir ülkeden çıkınca insanlığa dair bir umut ışığı görmemi sağladı.

İnarritu ve Imamura'nın filmlerine yorum yapmıyorum. Bu tarz 1-2 film bekliyordum zaten, o yüzden eleştirmiyorum, denemişler. Beni etkilemediler. Ama 11 filmin de bana hitap etmesini beklemek haksızlık olurdu. Değişik şeyler denemişler.

Claude Lelouch filmi tam bir Fransız filmi. Adamlar burada bile aşk-terketme-varoluş falan sorgulamışlar, 11 dakikaya bunu sığdırmışlar. Notum çok düşük.

Mira Nair'in filmi çok önemliydi. "Mesaj kaygısı" rahatsızlığımdan yola çıkınca bu filme de soğuk bakmam gerekebilirdi ama öyle olmadı. 11 Eylül sonrası veya dünyada çok değişik baka olaylarda, gereksiz bir linç kültürü, gereksiz bir hayatı zindan etme tutkusu. Böyle bir projede olması gereken filmdi. Mesaj kaygısı var belki ama acılar yarışmıyor en azından.

Sean Penn filmi, uzun metrajlı bir film olsa sıkıntıdan kusardım herhalde. Bu projede başka filmler olsaydı yine beğenmezdim. Ama çıta çok farklı bir yere düşünce, filmin güzelliği ortaya çıktı. Mesaj kaygısı taşımadan, insana yönelen bir film. Üstelik bunu ABD'li bir adam yapıyor. Saygı uyandırcı. Gerçi filmi daha önce Emre Altuğ klibinden izlemiştik ama orjinalini görünce bir kez daha etkilendik.

Bu kadar dramın olduğu bir yerde Idrissa Ouedraogo'nun filmi biraz hafif kaçmış diyen olabilir. Hak veririm. Ama güzeldi be abi. Keşke bu güzel fikri bu projeye dahil etmeden uzun metrajlı bir filmini çekseydi. Usame Bin Ladin'i yakalamaya çalışan 4-5 tane çocuk hikayesi dünyanın bütün şehirlerindeki festivallerden ödül alırdı. Yazık olmuş.

Güzel bir projenin vasata dönüşmüş hali. Yine de seneler sonra açıp izlenmesi gereken bir film. 11 Eylül belki de tüm dünyada böyle yaşandı diyerek nesiller sonrasına bırakılacak bir belge, hatta kurgulanmış bir belgesel.

Aslında bu filmde bir Türk yönetmen de olabilirdi, 11 Eylül, Galatasaray-Lazio maçı, Doğu-Batı, tezahüratlar... Güzel bir film çıkabilirdi...



Salı, Aralık 24

Başkandan Harika Üçlük




Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon....

Gönderen yine Refet... Yoksa farkında olmayacaktık. Zaten bana ne Kocadon'dan... "Belediye başkanı bile üçlük atan beldenin spor kulüpleri amatörde yaşam mücadelesi veriyor" diyerek mesaj vereyim en azından.

Hırsız


Pazartesi, Aralık 23

Bitter Moon



Filme büyük saygı duydum. Hem izleyiciyi ekrana kitliyor, bir an bile sıkılmana izin vermiyor; hem de film bittikten sonra kafanda yeni yeni düşünceler oluşuyor. Bunlar güzel şeyler. Ama yine de çok iyi film diyemem.

Çünkü bir filmle bağ kurabilmem için karakterlerle kendi aramda ortak özellikler yakalamam lazım. Bu filmde zor. Roman Polanski adeta Batı'nın ahlaksızlığını anlatmış Bu sadece cinsellik ile alakalı değil. Bencil bakış açıları, sadece şehvetle beslenen ilişkiler, sadakatsizlik, kin, intikam, gaddarlık.... Bunlar güzel şeyler değil.

Paris'te geçen tutuklu bir aşkın, bir gemide anlatımı. Filmin kısa özeti bu. Benim kafama takılan, acaba gemi bir olguyu temsil ediyor mu, bir metafor mu; yoksa sadece güzel bir tesadüf mü? 

4 farklı karakter, iki farklı ilişki. Sonra dallanıp budaklanıyor, iç içe giriyor, karışıyor. Sonuç olarak bize ne anlatılıyor; herkes sadakatsiz ve bencildir, önemli olan bunu gösterebilecek-yaşayabilecek cesaretin ve yeteneğin var mı?

 Tam bir batı toplumu işte.

Zaten filmdeki tek doğruluğu, nedendir bilinmez, bir Hintli adam temsil etmeye çalışıyor. Üstelik "normal" bir ilişkisi de yok. Eşi yok ve ufak kızıyla yaşıyor. Sağlıklı bir aile ortamına sahip olamasa da "aile" kavramından en fazla verimi o alıyor. Doğu'nun ahlak yapısı veya belki de bazı şeylere müsade etmeyen ahlakçı yapısı....

 Emmanuel Seigner'in müthiş cazibesi olmasa belki bir şeyler eksik kalırdı, itiraf etmek lazım. Zaten kendisini son dönemde iki kere izledim. İki farklı dönemdeki filmleri, biri genç ve baştan çıkarıcı olduğu 1992 yapımı bu film, diğeri yirmi sene sonra daha olgun ama hala kafa çelebilecek bir güzellikte olduğı 2012 yapımı Dans La Masion filmi. Sonuçta her haliyle, standart oyunculuğjna rağmen filmi izlettiriyor.

Ama tabi filmin en muhteşem oyuncusunun Peter Coyote olduğunu eklemek lazım.

Benim filmim değil, benim hikayem değil, benim meselem değil, benim karakterlerim değil. Buna rağmen heyecanla izledim. Saygı duydum. Gene olsa yine bakarım. 

Süt sahnesi de filmi alıp çok başka yere koydu.

- Sana bir iyi haberim bir de kötü haberim var. Artık yürüyemeyeceksin
- İyi haber ne?
- Bu iyi haber. Kötü haber artık sana ben bakacağım.


Doğruluk Yöntemi





Onlar bunu açtı...

Bizim tribün de bunu açtı...


Fenerbahçe düşmanlığı nedeniyle senede bir gün (aslında her gün; sokaktaki dost tartışmalarının merkezinde)  Trabzonspor'a yaranmaya çalışmak bana çok dokunuyor.

Tribünün, Gezi veya benzer bir toplumsal olayda verdiği-vermediği tepkileri bile anlayışla karşılamam mümkün, fakat bu tarz pankartlar rahatsız edici, moral bozucu...

Umarım Fenerbahçe nefretinden doğan bu içi boş "Trabzonspor sevdası" azalarak sona erer.



Pazar, Aralık 22

Pride & Prejudice



Bir arkadaşım bahsetmişti, "güzel kitap" diye. "Klasik aşk romanları gibi değil" diye de eklemişti. Haliyle okumadım. Benim böyle aşk temalı eserlere ilgim hiçbir zaman olamadı. Ama meraktan, en azından filmini izlemeye karar verdim. 1.5 saat boş vakti idare edecekti sonuçta.

Daha önce 90'larda dizisi çekilmiş İngiltere'de. Kitabın da nereden baksan 200 yılı var. O kadar sene geçmiş, kültürler, yaşam tarzları değişmiş ama kadınlar hala değişmemiş. Her dünya düzeninde bu eser bir şekilde ilgi görmüş.

"Özgür ve birey olan kadının hayatta var olma savaşı" ile başlayan yeni döneme ait cümleleri kullanan kadınlar, bu tarz filmleri izleyip ağlamaya devam ediyor. Hepsinin hedefi 27 yaşına gelmeden evlenmek.  Bu filmler de onlar için. Biz de yancı olarak göz ucuyla izliyoruz.

Neyse en azından Keira Knightley gibi vasat bir hatunun en sempatik halini izlemiş olduk. İngiltere standartının çok üstünde olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz.


Operasyon




Siyasete her zaman ilgi duydum. İşin ilginci; bu kadar ilgiye rağmen belli bir siyasi görüşüm yok. Bir hayat görüşüm var, mümkün olduğu kadar ona uymaya, onu yaşamaya çalışıyorum. 

2015 seçimlerinde 3.defa (genel seçim olarak) oy vereceğim. Aklımdaki partiye oy verirsem 3 seçimde de birbirinden farklı görüşe sahip 3 farklı partiye oy vermiş olacağım. Yani o kadar uzağım "siyasi görüş" meselesine... Ama yine de hiç bir zaman "mecbur CHP'ye verdik ne yapalım" diyenler gibi olmadım, hiç bir zaman mecliste temsil edilmedim ama  her zaman içim rahat oldu.

Siyasi ortam beni bu kadar üzerken, siyaset, siyasiler,komplo teorileri,skandallar, "abi aslında var ya derin devlet" diye başlayan hikayeler, "olm siz bilmiyorsunuz" diyen amcalar, her zaman ilgimi çekmiştir. Aslında, insanın araç değil oyunu belirleyen olduğu alanlar hoşuma gidiyor. Zaaflar, karakterler, egolar... Bunlar ilgi çekici. Futbol da bu yüzden ilgi çekici, Ezel dizisi de. Ama mesela bankacılık veya mühendislik benim konum olamıyor.

O yüzden AKP-Cemaat kavgası şu an beni şaşırtmıyor. Sadece beni değil siyaseti benim gibi takip eden, sokağa inen, sokakta yaşayan kimseyi şaşırtmıyor. Fildişi kulelerde yaşayıp plazalarda çalışanlar şaşırmış olabilir. Ama İstanbul'da yaşayan bir taksici de en fazla benim kadar garpisemiştir durumu.

Bu savaşta taraf tutacak değilim. Merakla bekliyorum üstelik. Bakalım neler olacak? Mesela 2015 seçimlerine kadar neler olacak? Kim kalacak, kim gidecek? Bu oyun heyecanlı bir oyun. Garip bir ruhu var. Belirli kuralları yok. İzlemesi zevkli, işin içine girmesi hırpalayıcı. Belki sıkıcı tek parti iktidarından sonra böyle çatışmaların yaşanmaya başlaması, bu blogdaki siyasi yazıların da sayısını arttırır.

Şimdi son olay gündemde. Yapılan operasyonlar. Şimdi yukarıda o kadar "Ben aslında siyasete çok ilgilyim" şovunu yaptıktan sonra yazacağım cümle sizi şaşrırtabilir: Olan bitenden hiç bir şey anlamadım.

Anlamadım. İşin içine para girdi mi, ekonomi girdi mi, rakam döküldü mü benim kafa duruyor. Bir yolsuzluk var, bir usülsüzlük var ama kim niye yapıyor, kısa yoldan köşeyi döneni görüyoruz da kim kaybediyor, kim yeniliyor çözemiyorum.

"Yeni Türkiye"nin bütün olguları gibi krizleri de bize uymadı. Ergenekon veya 3 Temmuz da böyleydi. Ortada iddianame var, tape var ama her zaman da hep eksik kalan, rahatsız eden bir şey var. Bu sefer de öyle, çetrefilli durumlar var. Oysa 90'lar böyle miydi? Susurluk bile çorap söküğü gibi önümüze gelirken, daha orta okul öğrencisiyken zorlanmıyorduk. Kim kime sıkmış, kimi kandırmış, ne olmuş ne bitmiş çok net belliydi.

O zamanlar eğlenceli geliyordu. Çocuksun sonuçta. Senin için sıkıntı yok. "1 dakika karanlık" eylemi bile eğlenceli geliyordu. Sana giren çıkan yok. En büyük derdin ertesi gün okulda yapacağın sınıf maçında gol atıp atamamak.Dünya yansa umrunda değil, devletin içindeki çete ne kadar koyar...

Şimdi ise öyle değil. Bu pis işleri görünce sinirleniyorum. Aklıma geldikçe küfür ediyorum. Artık çocuk değilim. Bu hayatta, bu ülkede tutunmak için tırmalıyorum. Sürekli bir şeylerin mücadelesini veriyorum. Yeri geliyor 8 liranın hesabını yapıyorum ve ondan sonra gazeteyi açıyorum 87 milyar lafı geçiyor. Ayakkabı kutusu görüyorum. Para sayma makinaları. Doğup büyüdüğüm semt şantiyeye dönmüş, inşaattan geçilmeez olmuşken TOKİ'yi ve ulaşılmaz rantını görüyorum Çıldırıyorum. Lanet ediyorum. O kadar koyuyor ki, hayatım boyunca düşünmediğim "bu ülkeden gitmek" fikri kafama giriyor. Bu sefer de, bu fikir kafama girdiği için kendime küfrediyorum. Kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

Ondan sonra bu adamların serbest kaldığını görüyorum.

En sonunda bir şey yapmam gerekiyordu, polise gittim ve pasaporta başvurdum. Bu hafta içinde elimde olur diye tahmin ediyorum. Bir şey olacağı değil, yine it gibi burada çalışmaya devam edeceğiz de, evdeki ayakkabı kutusuna koyabileceğimiz bir umut olacak işte. Belki hasbelkader AB'ye serbest dolasşım hakkı çıkar da ülkenin yarısı ertesi gün gider.

Öyle bir durumda da ya biz de gideriz, ya da yarı yarıya boşalan ülkede kafa dinleriz.

 Bu da bizim operasyon planımız.....

Cumartesi, Aralık 21

Kolpaçino Bomba




Kime teşkilat kuruyorsunuz lan siz!!!

Senin İdollerin Bizim Hayallerimiz




Arda Turan, İspanya'da bir dergiye röportaj vermiş. Röportajda "Galatasaray'da oynarken idolüm Emre Belözoğlu'ydu, artık değil. Artık Iniesta" demiş.
 
O kadar garip bir şekilde üzüldüm ki...
 
2007'den beri Arda Turan ile Galatasaray taraftarı arasında fırtınalı bir ilişki vardı. İlk zamanlar çok güzeldi. Arda Turan, bizim için dünyanın en iyi futbolcusuydu. O da her fırsatta Galatasaray sevgisini anlatarak kalbimizi çalıyordu. Tribünden sahaya yayılan enerji çok başkaydı. 2000'li yıllarda, futbolun o kadar kazığını görmüş insanlar korkusuzca çocuklarına Arda adını koyabilecek kadar ondan emindi. O da Avrupa kupası diyerek mesajını yolluyordu üst tarafa. Arda bizim için son nefesine kadar savaşacaktı, biz de ona toz kondurmayacaktık.
 
 Fakat bir yerden sonra, Galatasaray kötü sonuçlar almaya başlayınca, o ilişki yavaş yavaş soğumaya başladı.
 
O dönem için "ihale Arda'ya kaldı"  diyene hak verebilirim ama Arda da ihalenin kendisinde kalması için çok çabaladı. Belki bazıları gibi kendisini kulübün üzerinde görmedi ama kendisini dokunulmaz hissettirmeye çalıştı. Taraftardan gelen en ufak tepkiye bile çok büyük tepkiler veriyordu. Bizler onun "Galatasaray'ın dünya çapındaki yıldızı" olmasını isterken, o Türkiye'nin futbol ailesinde (ne demek istediğimi şuradan anlayabilirsiniz) kendisine yer açmak istedi. Biz onu Paris Hilton'a yakıştırıp, Ronaldo ile reklam çevirmesini isterken; o Acun Ilıcalı'dan araba satın alıp Emre Abisi ile PES oynamayı tercih etti. Saha içi sonuçları elbet bir yerden sonra düzelecekti ama kalpte açılan yaralar kapanmayacaktı.
 
En sonunda Arda - Galatasaray birlikteliği sona erdi. Atletico Madrid'e gitti. Onun arkasından üzülenler olduğu gibi sevinenler de oldu (ben). Oysa Arda'nın olası gidişi bizi yıkıma uğratacaktı, 3 sene öncesinde öylesini planlıyorduk.
 
Arda, Madrid'de kendi yeni bir dünya kurdu. Dünya futbolunun zirvesine çıkmak için çabaladı. Ara ara Türkiye'ye döneceği konuşulsa da o İspanya'ya adapte olmak içn emek sarfetti. Ve oldu da. Aynı dergide "Arda Turancılık"tan bahsediyor ya tam olarak onu yarattı. Artık yüzü gülmeye başladı. Keyif almaya başladı. Bu futbolunu da etkiledi. Onun gidişine sevinen, 2011'de onun başarılı olmasını istemeyen ben, artık onun için Atletico maçlarını takip eder oldum.
 
Ve bugün; "Artık Emre değil Iniesta" dediği bugün, öyle garip bir şey hissettim ki..
 
Ah be kardeş, keşke şunu 2009'da, 2010'da, 2011'de falan deseydin. Senden tek isteğimiz aslında tam olarak buydu. İdollerini farklı yerlerde aramanı, vizyonu genişletmeni istiyorduk. Geç oldu ama oldu.
 
Pırlanta gibi futbolcu oluyor Arda Turan. Galatasaray'da kalsaydı olamayacaktı. Oysa çok güzel bir hayaldi. Bizim hayallerimizi Atletico Madrid taraftarı yaşayabilir, umarım o hayalin hakkını verirler.

Cuma, Aralık 20

Charlie Wilson's War



Amerikalı olmak ne kadar iyi lan. Sürekli haklısın. Haksız olduğun davada bile "Bak eleştiriyoruz" diyerek haklı oluyorsun. Bal çalan filmleri var mesela. Bu işe yarıyorlar. Sırf ortamı yumuşatıp, insanlara sağda solda "Oğlum aslında şöyle böyle" dedirtip, onlara uyandırma hissi verdirmek için yapılan.

Rezaletbir film. Hem film olarak, hem de konu olarak. Bu çürümüş dünyada kahraman yaratmak bu kadar kolay olmamalı....

Hakkını Verin






Valla başlık bulmakta zorlandım. Mesele şu; adam kendini geliştiriyor. Olaya da bu fotoğraflarla biraz espri katıyorum. Bu takımda stoperde oynayacak adam Zan'dır. Üçlü veya dörtlü fark etmez. 

Eskiden kuğulara ekmek atan adam, artık Florya'nın her yerinde servis yapıyor. Kendini geliştiriyor, takım oyuncusu, karakterli. Juventus maçı sonrası açıklamalarını da hala dinlemedim. Benim için önemli değil. Zaten sahada son iki senedir her zaman o ışığı veriyordu. Açıklamalara, fotoğraflara tutulmayın, hakkını verin sadece...

Eto'o'yu sahada bitireceği günler yakındır...

Perşembe, Aralık 19

Kolpaçino


İlk başlarda ben de önyargılıydım filme karşı, yalan yok. Ama izledikten sonra hakkını vermek lazım. Baya komik bir film. Bunu izleyip de "Gülmedim" diyen adam ya Türkiye'de yaşamıyordur ya da artistlik yapıyordur. 19-20 yaşında olup ortamlarda kızlara hava atacak triplerde olsaydım ben de bok atardım ama artık yaş büyüdü, hayat zorlaştı. Kasılmaya gerek yok.

Filmin en büyük kaybı ismi. İsim çok şey kaybettiriyor ilk başta. Bu oluşan önyargıların en büyük sebebi; filmin ismi... İkinci neden de Şafak Sezer. Antipatik adam, sevmeyeni çok ama adam komik. Üstelik bu filmde neden başrol olduğunu anlamadım, çünkü başrol değil. Aslında başrol de yok. Filmin asıl kahramanları, Ganyotçu (Bekir Öztürk) ve Galerici Şahin (Serkan Şengül) muhteşem ötesi. Özellikle Serkan Şengül, çok ayrı kafada...

Filmi izlemeden beğenmeyenler, koltuk altlarından Leman,Penguen'i düşürmezler. İşin ilginci, filmin senaryosunu Kaan Ertem ve Suat Özkan yazmış. Ben de filmi izledikten sonra öğrendim. Çok da şaşırmadım. Filmin altyapısında o kültürün izleri var.

Önyargı kötü şey be abiler...



Hayatındaki İsimsiz Azizler




"Galatasaray altyapsında oynarken bir taraftan da Beyazıt'ta bir çantacıda çalışıyordum. Bir gün dükkana gelen bir müşteriye patronum beni göstererek;  

"Bu da bizim futbolcumuz, Tanjular,Rıdvanlar gibi olacakmış" demişti.

O adam da 

"Yahu niye olmasın? Tanju'yla Rıdvan gökten zembille mi indi" demişti. 

Çok etkilenmiştim ondan."


Mustafa Kocabey, 4-4-2 röportajında anlatıyor.

Oğlum hayat böyle lan....

Seni gaza getiren, ateşleyen, yaşamını baştan sona kadar etkileyen, kaderini değiştiren çok önemli insanlar var ve belki de sen bu insanı hayatında sadece 2-3 dakika görüyorsun. Koca ömürde 3 dakika, adam o sahnede filme dahil oluyor, rolünü oynuyor, repliğini söylüyor ve tüm senaryonun akışını değiştirip filmden çıkıyor. İnanılmaz bir şey bence.


Çarşamba, Aralık 18

Douches Froides



Fransız filmleri gerçekten çok başarısız oluyor. Olayı dalgaya falan bağlıyoruz çoğu zaman da doğruluk payı da var.

"Araya erotizm sıkıştıralım, pek bir şey de anlatmayalım" Franız filmi olmak bu kadar kolay.

Çirkin ve yollu bir kızın bu kadar ilgi görmesi de sinir bozuyor. Aslında çocuklardan birinin annesinden bir sürpriz bekliyordum ama olmadı. Boşuna izlediğimiz filmlerden biri oldu. Sporcu olmak zor iş ama onu bir kez daha anladık.

Zihniyet Hatası




Ryan Donk olayı uzun süre gündemi meşgul edecek. Böyle bir olayı ilk defa görüyoruz. Haliyle çoğunluk ne yapılması gerektiğini tam anlamıyla bilmiyor. Ortada  birçok farklı görüş var. Bu konuyla ilgili benim hiç fikrim yok. Hatta konuya dahil olmak da istemiyordum

Ama Barış Gerçeker ayrıntılı bir şeyler yazmış, okuyunca olaya bakışım değişti. Yine, alınması gereken karar hakında hiçbir şey bilmiyorum. Belki dünya futbolunda yeni bir sayfa açar, bir açığı da kapatır. Bu bile olabilir. Ama herşeye rağmen Türk hakemlerinin zihniyetinin tükendiğini görmezden gelemeyiz.

Olayın benim ilgilendiren kısmı şu... 

Donk ikinci topu eline alıyor. Hakem bu yapılan kural dışı hareketi görüyor ama oyunu durdurmuyor. Çünkü Türk hakemlerinin yıllardır içlerine işleyen belli bir alışkanlıkları var. Bir olaya, faule, bir suça gereken cezayı vermektense; görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Donk oyun alanında olmaması gereken topu eline alıyor ama hakem Barış Şimşek o anda oyunu durdurmak yerine bu yanlışı görmezden geliyor ve maça devam ediyor. Umuyor ki, bu olay bir şekilde tatlıya bağlansın. Kendisi herhangi bir yaptırımda bulunmadan sona ersin. Üstü kapatılsın. Sorun çözülsün.

Olmuyor. Donk neredeyse bir faciaya neden oluyor. Bu sefer sıkıntı daha da büyük. Ne yapacağını bilmeyen ve arada kalan hakem, sarı kart verip hakem atışı yapıyor. Eyyama alışan hakem bünyesi, bu olağanüstü duruma ne tepki vereceğini bilemiyor, alışkanlıkları doğrultusunda ilerleyip "en orta yol"u bulmaya çalışıyor. Aslında belki başka türlü olsa Donk'a sarı kart da vermezdi ama kendisini zor durumda bırakmasının da bir cezası olmalı...

Bu psikolojiyi başka hakem kararlarında da görebilriiz. Basit bir faulde veya futbolcu itirazında. Hakemlerin aklı, - ki belki de aslında bütün toplumun kafası - yanlışı, suçu cezalandırmakta değil, "olayı kazasız belasız geçirmek" kısmında... 

Bu olay da bunun bir yansıması. Donk ikinci topu eline mi almış? Önemli değil, futbol ailesi olarak biz bunu bir şekilde aramızda çözeriz. Zaman biraz ilerlesin, oyun başka tarafa yönelsin, Donk ile konuşup hallederiz biz bu meseleyi. Sonra kimse hatırlamaz bile. O yüzden şimdi oyunu durdurup boş yere bakışları bu tarafa yöneltmeye gerek yok.

Tam böyle düşünürken, Donk gibi bir "kırık" çıkıyor, elindeki topu oyunu bozmak için atıyor. Dengeler değişiyor. Yetkili zor durumda kalıyor, ne yapacağını şaşırıyor. En kısa sürede en az zararla atlatmaya çalışıyor.

Yani kısacası; hakem hatası mı yoksa kural hatası mı bilemiyorum. Fakat genelde bir zihnyet hatası olduğu bir gerçek.

Salı, Aralık 17

Alişan




Sanırım Türk sinemasındaki en underrated filmlerden biri. Entel tayfanın Tatlıses filmlerine önyargılı olduğunu, hatta bunun için haklı nedenleri olduğunu kabul ediyorum. Ben de genel olarak Tatlıses filmlerini çok sevmem, ki oyunculuğu aslında fena değildir. Fakat bu filmin asıl sıkıntısı Tatlıses hayranlarının bile çok benimseyememiş olması. Nedenini çözemiyorum, oysa iyi filmdir.

Filmin son kısmı biraz sıkıntılı. Konuyu bağlayamamak var. Bazı şeyleri (havuz sahnesi) gereğinden fazla uzatmak var. Gerçi bunlar Şerif Gören'in özellikleri. Seyirciyi sıkan durumlar mevcut. Ama konu, hikaye...

Gösterime girdikten seneler sonra bile izlediğinde, hala güncelliğini koruyabiliyorsa ve içinde bulunduğun zamandan, arada geçen yıllardan bakıp "vay amk" diyebiliyorsan o film iyidir. 

Ege'deki turizm rantının başladığı ilk zamanlar, inşaat işçileri turist ve top  peşinde koşuyor. Bir yandan tarihin en iyi Dünya Kupası (1982) oynanıyor. Rummenige,Zico, Maradona filmin gizli oyuncuları... 1980 sonrasındayız ve tutunmak için çabalayan insanlar hayatın ortasında... Bir de yeşilçam klasiği olarak aşk öyküsü sıkıştırılmış. Hiç konuşmayan Yaprak Özdemiroğlu elinden geleni yapıyor. Sürü'deki Melike Demirağ değil tabi. Filmin asıl yıldızının Yaman Okay olduğunu tartışmaya bile gerek yok.

Şerif Gören hemen hemen aynı sene içinde hem Alişan'ı hem de Yol'u çekiyor. Evet arada çok büyük bir kalite farkı, hatta en önemlisi cesaret farkı var ama belli bir kesimin, Yol'a duyduğu sevginin yüzde 1'ini bile bu filme verememesi sanırım tamamen türkücü Tatlıses antipatisinden kaynaklanıyor.

Belki Şerif Gören, sinemada ilk adımlarını beraber attığı Yılmaz Güney'in yerini o yıllarda Tatlıses ile doldurmak istedi. Ona sinemada yeni bir misyon yüklemeyi düşündü. Zaten Tatlıses'in karakterinin adının İbrahim olmadığı nadir ve ilk filmlerden biri. 

Fakat bu birliktelik ve misyon yükleme, belli bir kitlenin hoşuna gitmedi sanırım. Belki de Tatlıses'in de hoşuna gitmemiş ve çabuk vageçmiş olabilir.

Ya da aslında bu kadar paragrafla ben abartıyorum, sırf Dünya Kupası geyikleri ve tatil yöresi muhabbetleri var diye ben biraz fazla sevmiş olabilirim...

"İtalyan gibi oynayacağız, top geçer adam geçmez"

"Ayıptır, bize yakışmaz böyle şeyler"

Hocam


Eski sol açıklardan....


Pazartesi, Aralık 16

The Turin Horse

"Mutter, ich bin dumm"

4000




4000 tane post olmuş

Bir gün dünyada internet falan çökerse, bütün sistem sıfırlanırsa, sırf bu 4000 post kayboldu diye üzülürüm.

Pazar, Aralık 15

İncir Çekirdeği



Sıkıcı senaryo, kötü oyunculuk, başarısız film... Ama yine de insan sonuna kadar izliyor...

Bu ülkenin derdi çok amk... Bu ülkede yaşamak zor...

Gündüz Düşleri



20 Ekim 1982 Galatasaray -  A.Wien: 2-4 (Mirza Seydiç(2))

18 Eylül 1985 Galatasaray - W.Lodz: 1-0 (Erhan Önal)
5 Kasım 1985 Galatasaray - B.Uerdingen: 1-1 ( Prekazi)
1 Ekim 1986 Galatasaray - Craiova: 2-1 (Cüneyt Tanman,Yusuf Altıntaş)
30 Eylül 1987 Galatasaray - PSV Eindhoven: 2-0 (Tanju Çolak, Van Aaerle (k.k))
5 Ekim 1988 Galatasaray - Rapid Wien (Tanju Çolak,Cüneyt Tanman)
9 Kasım 1988 Galatasaray - Xamax: 5-0 (Tanju Çolak (3),Uğur Tütüneker (2)
14 Eylül 1989 Galatasaray - Kızılyıldız: 1-1 (Hasan Vezir)
3 Ekim 1991 Galatasaray - Stahl: 3-0 (Roman Kosecki, Arif Erdem, Mustafa Yücedağ)
18 Mart 1992 Galatasaray - Werder Bremen: 0-0
29 Eylül 1992 Galatasaray - Katowice: 2-1 (Hakan Şükür, Falco Götz)
4 Kasım 1992 Galatasaray - Frankfurt: 1-0 (Uğur Tütüneker)
9 Aralık 1992 Galatasaray - Roma: 3-2 (Mustafa Kocabey (2),Arif Erdem)
11 Aralık 2013 Galatasaray - Juventus: 1-0 (Wesley Sneijder)



İstanbul'da 31 senedir İstanbul'da gündüz oynadığımız Avrupa Kupası maçlarında yenilmiyoruz. Neredeyse 3 ayrı kuşak, müthiş bir gelenek....Unutulmaz maçlar, unutulmaz futbolcular...

1992-2013 arasında atladığım olabilir ama sanmıyorum.

Benim hafızam Stahl maçından öncesini hatırlamıyor. Bremen, Frankfurt, Roma ve Juventus maçlarını da ömrüm boyunca unutmam inşallah...



Cumartesi, Aralık 14

Futbol Ailesi



Galatasaray altyapısından çıkan iki oyuncu
Eski muhabir (Beşiktaş), yeni TV kanalı sahibi
Fenerbahçe kaptanı
Elazığspor teknik direktörü

Elazığspor-Antalyaspor maçının öncesi ve sonrası....

Hükümet Kadın



Siti Ana, Xate Ana olmuş. Van yerine Midyat... Hikaye aynı. Espriler bile neredeyse aynı. Bu filmin Vizontele'den ne farkı var çözemedim. Aslında çözdüm, Vizontele'den daha kötü.

Tamam iyi işler taklit edilir. Bunda sorun yok. Aslında var da, yine de anlayabiliyorum. Ama be Demet Akbağ, Vizontele'nin en önemli ismi, Türkiye'nin sayılı kadın oyuncularından biri, sen niye bu işe giriyorsun? Ne ihtiyacın var?

Bu filmi izlerken üzüldüm. Oysa aslında güzel diyaloglar,komik şakalar falan vardı. Ama hepsi güme gitti. Bir de ikincisini çekmişler,gösterime de girmiş galiba.

İzlemedim ama tahminim; Mardin'în Midyat ilçesine bir kütüphane müdürü atanır. Müdür, eşi ve engelli kızı ile ilçeye gelir ve olaylar gelişir....


Wake Up Call





Juventus maçının öncesine ve sonrasına dalınca unuttuk...

Avrupalılar, özellikle de kuzeyliler bizim gibi değil. İdman basmak yerine daha medeni şekilde tepkilerini gösteriyorlar. PSV taraftarları kötü giden takımları için pankartı hazırlamış. Açık açık mesaj var. Aba altından değil, pankart altından sopayı gösteriyorlar Vitesse maçında.

Tam olarak maçın kaçıncı dakikasında açıyorlar bilmiyorum, 6 gol yiyorlar kendi sahalarında. Tarihin en kötü sezonlarından biri. Son galibiyet gördüklerinde aylardan ekimdi... Yani bu pankartların benzerlerini açmaya devam edecekler gibi duruyor. Belki de bu kadar modern olmazlar. 

Bazı durumlarda "wake up call" işe yaramaz, "koğuş kalk" diyerek ortama dalmak gerekiyor.

Cuma, Aralık 13

Süper Lig Topçusu


Bu gol sevinci tam bizim ligimize uygun...

Son haftaya damga vuran takım fotolarına koy sırıtmaz. Biraz Baroni, biraz Melo...

Monte Kristo Kontu



Ya ben bu kitabı ikinci kere okuyorum. İlkini ortaokulda okumuştum. Çok ince bir haliydi. O yaşa göre normaldi. Okudum, sevmiştim ama aradan zaman geçince de ayrıntılar unuttum. Sonra bu yaz Ezel'i izledim, kitabı bir daha okumak istedim. Kitapçıya gittim, aldım bir tane, tekrar okudum. 

Çok da zevk aldım. Buraya uzun uzun yazabilecek kadar süslü cümleler biriktirdim. Ama yazmadan önce son kez internete gireyim dedim, hakkında neler yazılmış görmek istedim. Ama yorumların çoğu içerikle ilgili değildi. Kitabın birçok farklı yayınevinden basıldığını öğrendim. Hepsi farklı yazılmış. Kimi daha kısa, kimi değiştirilmiş, kimi kötü çeviri. Öyle bir duruma geldim ki, zevk alarak okuduğum baskının iyi mi kötü mü, orjinaline yakın olup olmadığını bile çözemiyorum şu an.

Üzüldüm gerçekten. Oğlum hamburger yapmıyorsunuz lan, kitap lan bu... Ne kadar farklı olabilir? Ya da niye bu kadar farklı halini yapıyorsunuz. İnşallah Alexandre Dumas geri döner ve intikamını alır sizden.

Perşembe, Aralık 12

No Al Calcio Moderno


Gündüz maçı



Yoğun yağış ve soğuk


Futbolcuları zorlayacak derecede bir zemin-çamurlu saha


Kırmızı top



MUHTEŞEM

Galatasaray 1-0 Juventus




Futbolla ilgilendiğim ilk zamanlarda, Galatasaray'ı tutmaya başladığımda, bu oyun çok başka bir şekildeydi. Bir dönüşüm halindeydi belki ama çocuk aklıma farkında değildim. Benim için ortada güzel, ulaşılabilir, makyajlanmamış ve "eşit" bir oyun vardı. 

2000'lerin başında devamlı olarak maça gitmeye başladım. Sayısız maça gittim. Sayısız heyecan yaşadım. Çok sevindim, üzüldüm. Birçok insanla tanıştım. Onların hikayelerini dinledim. Ve her zaman bizden büyüklerin 80'lere,90'lara dair anlattıkları hikayelere özendim. O günleri kaçırdığım için hayıflandım. O günlere benzer bir dönemin bir daha yaşanmayacağını fark ettiğim için kendimi sürüklediğim ortamdan soğudum.

Ve derken kimsenin beklemediği bir şey oldu, aralık ayında İstanbul'a kar yağdı. 

Salı günü oynanan maç angarya gibiydi. Yine her zamanki gibi aynı saatte, 21.45'te başlayan, yüksek bilet fiyatlarını ödeyebilen insanların izleyebildiği, süslü, parlatılmış, doğal olmayan ve aynı zamanda başka gruplarda bir sürü hesabın yapıldığı matematikle bezenmiş bir CL gecesi. Mecburen izlemek zorunda hissettiğimiz, egoyu tetikleyen, rekabeti genişleten, gücü gösteren bir futbol akşamı... Eğer bize anlatıldığı gibiyse; eskilerin anlattıklarına dair hiç bir şey kalmamıştı futbolda.

Sonra kar yağdı. Hakem oynanması mümkün olan maçı erteledi, UEFA maçın 1 gün sonra 15.00'te oynanacağını açıkladı. Bütün ezberler bozuldu. Hafta içi, gündüz saatinde, mesai zamanında, kar altında kalan İstanbul'da bir Şampiyonlar Ligi maçı... Üstelik rakip öyle Anderlecht falan değil; en nefret edilesi takımlardan Juventus ile bir tamam-devam maçı, küçük bir final...

Bu maça gitmem lazımdı... Olağanüstü bir durum vardı ve bu ana tanıklık etmek herkese nasip olmayacaktı.

Aslında var ya, hayatımdaki birçok şeyi çocuğum için yaşıyorum. Sırf ona bazı şeyleri anlatabilmek için. Bu günü ona anlatmak için çok sabırsızlanıyorum.

Sanki salı gecesi Delorean'a bindik ve bir anda 1993'te falan uyandık. İstanbul kar altında ve biz maça gidiyoruz. Türkiye'yi AB ülkesi sananlara selam olsun, ülkenin büyük kısmı işsiz ve öğrenci. Metrobüs maça giden insanlarla oldu. Ama çoğunun maça bileti yok. Zaten bilet satışı yok, olsa bile çoğunun maça girecek parası yok. Daha önce de bu seviye bir maç için hiç olmamış. Ama bir umut, herkes stadyuma gidiyor. Stadyum da öyle Dolmabahçe, Mecidiyeköy'de değil. Eğer stada giremezsen maçı izleme imkanın da yok...

Metrobüse sırtlarındaki okul çantalarıyla binen çocuklar, "ulan devamsızlık 7 gün oldu amk" muhabbeti yapıyor. Aslında devamsızlık umurlarında değil. Stadın civarına geldiğimizde maçın başlamasına çok az vardı. Bize kombine getirecek çocuklar da henüz gelememişti. Ufak bir telaş başladı bende. Yanımızda da İtalyan çocuklar var, onlar da maça girmek istiyor. Ve bir anda kapılar açıldı. Halk stadyuma akın etti... O kalabalıkta İtalyanları ve bizim Mustafa'yı kaybettim. Biraz sonrasında da benim telefonun sarjı bitti. 1990'ları yaşamamız için her şey sağlanmıştı artık.

Tribüne ilk başladığım zamanlarda, ergenken, Sami Yen'in merdivenlerinden koşarak çıkıp o çimi ilk gördüğüm o anı yaşamayı çok severdim. Yıllar sonra ilk defa aynı hissiyatla koşar adım merdivenlerden çıktım. Bu sefer görebileceğimiz bir çim yoktu ve bu beni daha da çok sevindirdi. Kar, çamur, kötü zemin, sıkıcı ve yavaş futbol ama tribünden sahaya yayılan müthiş bir heyecan. Gündüz vakti final maçı oynuyoruz. Sanki eski maçlarla zenginleştirilmiş bir futbol belgeseli izliyorum. Juventus'un da Galatasaray'ın da klasik formaları üzerlerinde... Neredeyse bir ara Juventus'ta Platini'nin Boniek'in oynadığını düşünecek noktaya geliyorum.

15 dakikada ilk yarı bitiyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi stadyum içinde gezinebiliyorum. Gerçi maçtan sonra Mustafa daha farklı olaylar anlattı ama bana denk gelmedi. Modern bir stadyumda, aynı koltukta ikişer kişiyiz, merdivenler dolu. Çevremdeki çocukların bir kısmı ilk defa bir maça girmiş. "Oğlum şaka gibi, adamlar önümüzde oynuyor" diyorlar. Şu an benim hissettiklerim zaten aşmış durumdayken, onların maçtan sonra gece yatarken neler hissettiklerini tahmin bile edemiyorum.

0-0'a kitlenmiş bir maç... Dakikalar geçiyor ve Juventus'a yarıyor. Artık yavaş yavaş umudumu kesiyordum. Yalan yok, kışı seven İzi'ye bile laflar hazırlamıştım. Tam o anda futboldan vazgeçemiyor oluşumuzun en çılgın örneği bir kez yaşandı. Güpegündüz, herkesin gözü önünde, Sneijder Buffon'a gol attı. Maçın bitmesine çok az vardı ve seneler sonra ilk defa aynı tribünde, golden sonra bir hamal, reklam ajansı sahibine sarıldı.

5 dakika sonra, 1 saatlik maç sona erdi. İkinci turda olmak, sezonun analizini yapmak, Mancini'nin geleceği vs. unutuldu benim için... Önemi yoktu. Juventus'u yendik. Gazozuna bile olsa çok başka bir keyif... Ve öyle bir atmosfer vardı ki, stadyumda ve tüm şehirde, biri gelse "Kupa Galipleri Kupası'nda çeyrek finale kaldık" dese şaşırmazdım.

Maç çıkışı izdiham, rezalet. Bu stadyumdan nefret etmek için her şey. Ama hiç biri önemli değil. TT Arena tarihinde ilk kez Ali Sami Yen'e bu kadar yaklaştı. Bir  daha da böyle olmaz. Ama buna da şükür. Çok sevindiğin, mutlu olduğun bir günü tekrar yaşamak gibi....

Futbolculara da saygım sonsuz, büyük iş başardılar. Ama kusura bakmasınlar, en azından bu sefer benim için sahne onların değil. Bu şartlarda stadyumda olmak için çaba gösteren herkes bu maçın kahramanı. Bilet aldığı için kendini takımın sahibi olarak görenler değil; takıma yakın olabilmek elinden gelen her türlü fedakarlığı yapanlar vardı bugün. Futbolun gerçek kitlesi; sonunda bir seferliğine de olsa modern (!) stadyumlara girebildi. Kime niyet kime kısmet... Ama eğrisi doğrusuna denk geldi...


Salı, Aralık 10

Dila Hanım



90 dakika süren bir filmi nasıl 50 bölümlük bir dizi haline getiriyorlar anlamıyorum...

Overrated Şoray - İnanır birlikteliğinin en güzel filmi...Üzerinden kaç yıl geçmiş millet hala içinde töre var diye Doğu'ya ittiryor. Oysa aslında bir Arnavut hikayesidir. Güzel hikayedir. Film de fena değildir. Bence Yeşilçam'da western örneği olarak bile gösterilebilir.

Kocasını öldüren ve sonra kendisine tecavüz eden bir adama aşık olan kadının hikayesinde ağlamayı başaran kadın kısmını da hiç anlamıyorum...

Cahit Berkay'ın müzkleri ve Kadir İnanır'ın karimzası olmasa çoktan unutulmuştu....

Standart




Aslında her şey hakem kararıyla başladı...

Oyundan alınırken formasını çıkaran Didier Drogba, o anda sarı kart görseydi belki de tartışmalar bu kadar uzun sürmeyecekti. Ya da şimdi tekrar düşündüm de; yine konuşulurdu.

Gündemi takip ediyorsanız, olayı biliyorsunuzdur. O yüzden anlatmaya gerek yok. Hemen düşüncemi yazıyorum. Birincisi, forma altı özgürlüğü artık serbest bırakılmalı. Futbolu yöneten sponsor firmaların dayatması yüzünden böyle saçmalıklar her zaman yaşanacak. Sürekli buna benzer olayları tartışacağız. O yüzden en kısa çözüm, ifade özgürlüğünün futbolcular için de serbest bırakılması. Gerçi FIFA ve diğer kurumlar bu tür fikir ve sesleri dikkate almadığı için, bizim için suya yazı yazmak gibi bir durum söz konusu.

O yüzden ikinci aşamaya geçelim.  Bir kural var. Bunu değiştirmek mümkün değilse bu kuralla yaşamak ve bu kuralı adil bir şekilde uygulamak lazım. Haliyle ben kurallar gereği Drogba'nın (Eboue'nin değil) ceza almasına karşı çıkmayacağım.

Mandela dünyanın en iyi adamı olabilir. Onu anmak, ondan ilham aldığını söyleyen Drogba'nın en büyük hakkı. Ama bunun standartını tutturmak mümkün değil. Başka bir futbolcu benzer bir tişörtü başka figürler için hazırlayabilir mi? Bir yerde Usame Bin Ladin yazılmış, çok uç olmaya gerek yok Türkiye'den gidelim...

Deniz Gezmiş, Sedat Peker, Abdullah Çatlı, Erdal Eren, Salih Mirzabeyoğlu,

Bu isimlerden hangisine tişört basmak ceza gerektirmez? Bazı arkadaşlarıma sordum; "Deniz Gezmiş ve Erdal Eren için ceza gerekmez diğerleri için ceza gerekir" dediler. Somut bir neden yok. Hepsi hapis yattı, hepsi yasalar önünde suçlu bulundu. Önemli olan toplum vicdanı mı, yoksa sizin idolleriniz mi? Mandela tişörtüne yaptırım uygulanmasına karşı çıkanların çoğu aynı şeyi Salih Mirzabeyoğlu için dile getirmeyecektir. O nedenle bir standart uygulanması lazım. Bu da kökten yasak demektir. İster yeni doğan çocuğun olsun ister siyasi bir lider. Formanın içinde kim varsa cezasını görmek zorundasın. Tabi bunun cezası sadece sarı kart olmalı. PFDK'nın maç oynamama cezası vermesi büyük saçmalık olurdu.  

Hassas konuların başınızı ağrıtmaması için tel bir seçenek var: Kuralların eşit olarak uygulanması... "Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz" diyenleri izleyerek büyüyen bir toplumun tolerans isteğine de anlam vermiyor değiliz..

Yeri gelmişken "Yüce Atatürk" olayından da bahsetmek lazım. Benzer şeyleri düşünüyorumç Maçın gözlemcisi veya yetkilisi her kimse ondan izin alınması gerekiyor. Tişörtlerde yazanın pek bir önemi yok. İşin o kısmı teferruat. Yasalar, kurallar; teferruatlara takılmamız için konulmuştur. Verilecek veya verilmeyecek cezaları olaylar yaşandıktan sonra tartışacaksak zaten kural koymaya gerek yoktur.

Ote yandan bu iki olayda da beni en çok Suat Kılıç şaşırttı. İki sefer TFF'yı resmen taca attı. TFF ise bundan kendine pay çıkarıp biat ettiği yere hizmet etmeye devam etti. Yani aslında; ortada kural yok. Olay var, toplum tepkisi var, iktidarın mesajı var, ardından da uygulama var. Yani hiç bir şey yok...


Pazartesi, Aralık 9

Tickets



3 tane yönetmen, 3 tane hikaye... Daha önce defalarca yapılan bir yöntem. Hoşuma da gidiyor. İçinde Ken Loach'un ismi geçince ilgi çekmesi daha da kolay oldu.

Ama ilk iki hikayeden çok hoşnut kalmadım. Ken Loach'un kısmı geldiğinde ise neden beklediğimi, neden izlediğimi anladım. Apayrı bir film de olabilirmiş. Bizim gibi futbolu seven, futbol için başka şehirlere gitmeyi seven, yeni insanlarla tanışan, farklı hikayeler gören, yola çıkmak için taraftarlık kimliğinin ittirmesine ihtiyaç duyan adamlar için çok sıcak bir konu. Ama işte tüm filmin üçte biri.

Yine de ne olursa olsun, film bitince trenle maça gitme, başka şehre isteği tavan yapıyor. Tamamen halk aracı olan tren bizim için uzun süredir lüks. Yok. Binip gidemiyoruz. Binip gidenleri görünce de kıskanıyoruz.

Bir de filmde köküne kadar göterilen AB kültürü var. Emperyalist ve siyasi düşünceler bir kenara, sınırların kalkmış olması ve insanların seyahayt özgürlüğü elde edebilmesi gerçekten kıskanılacak bir durum.

İskoçya'dan Roma'ya giden 3 tane İskoç gencini görüp kıskanıyoruz. Bir de İtalyan polisine karşı İskoçları koruyan Roma taraftarlarını görünce eriyip bittik. Böyle hikayelere sahip olmak için; darısı başımıza

Hedef Değişimi




Şampiyonlar Ligi gruplarının kurası çekildiğinde, Galatasaraylı'nın geleceğe bakışı çok farklıydı. Henüz günler öncesinde ezeli rakibe karşı kazanılan Süper Kupa, son iki senenin şampiyonluğu, mart ayında Real Madrid'e karşı verilen  çeyrek final savaşı... Grupta Juventus ve Real Madrid gibi iki dev takımın yer alması çoğu kimseyi korkutmamış, hedef "İlk 2" olarak belirlenmişti.

Süreç bu hedefe paralel olarak işlemedi. Saha sonuçları bir yana, gönderilen teknik heyet, mutsuz futbolcu grubu, günü kurtarmak için hareket eden yönetim kurulu, basireti bağlanan tribün grubu; ortaya "kaosa bir kala" durumunu hazırladı. İşte tam da bu noktada Juventus, İstanbul'a geldi.

Aslında ağustos ayında ben çok farklı düşünüyorum. Rakipsiz gözüken takımın Avrupa'da başarılı olma ihtimali yüksek görülüyordu. Hele bir de bunu bir alt seviyede gerçekleştirirse, ikinci kupanın gelmemesi için hiçbir neden yoktu. Fenerbahçe'nin nisan ve mayıs ayında Lazio ve Benfica maçlarıyla yaşattığı stresin benzerini görmemek için en kısa zamanda skoru 2-0'a getirmek gerekiyor. Bunun için de bundan daha iyi bir sezon olamazdı. Juve ile Real'in arkasında kalmak "başarısızlık" olarak düşünülemezdi. Avrupa Ligi'nde de güçlü takım sayısının daha az olduğu belliydi. 3.olup yola oradan devam etmenin sonucu çok daha büyük başarılara neden olabilirdi.

Fakat bugün geldiğimiz noktada, bu takımın camiadaki bu havayla Avrupa Ligi'nde çeyrek finalden öteye gidebileceğini düşünmüyorum. Üstelik devre arası transfer döneminde rağmen. Hal böyle olunca, Juventus'u yenerek ikinci tura çıkmak kulübü, takımı, herkesi çok rahtalatacak, Bunun için tek bir 90 dakikaya girişecek olmak büyük şans. Başka maçların sonucunu beklemeden alınacak bir Juventus galibiyeti, çoğu sorunun en kısa ama zor çözümü olarak gözüküyor.

Sadede gelirsek; ağustos sonunda kurguladığım sezon hayali, sezon hedefi; şu an değişmiş durumda... Yeni planlamanın en önemli maçı da yarın oynanacak. İkinci turda güçlü rakiplerle eşleşip hezimet yaşamak ise şu an düşülecek konu değil. Ona da zamanı gelince bakarız...


Pazar, Aralık 8

Dream with the Fishes




Bu filmi anlatmam mümkün değil. Kendime kızıyorum, bu kadar geç izlemiş olmam büyük kayıp. Tamam belki şu an "Hayatımı değiştirdi" falan demiyorum ama olsun. Saçma sapan filmere harcadığım zamanı bu filme defalarca verebilirmişim.

IMDB puanı 6.7. Bu da IMDB'nin ne kadar sağlıksız olduğunun,en azından puanlama sisteminin benim zevklerimle parallelik göstermediğinin en önemli kanıtı.  Olsun, zaten biz IMDB'ye göre film seçmiyoruz.

Filme dönersek;.. Dönemiyorum. Nereden başlayacağımı, neyi vurgulamam gerektiğini bilmiyorum. İntihar sahnesiyle başlayan ve ölümle sona eren ama aslında hayata dahil olmayı anlatan, umut aşılayan, yaşamına giren ve seninle bire bir zıt olan yabancıların sana ikinci bir şans verme yolunu açabileceğini anlatan bir film.  

Bence; Fight Club'a çok benziyor, ama tam zıttı...

Blog yazısı değil belki de psikolojik bir çalışma veya bir akadaemik makale yazabiliriz...

Müzikler apayrı, şahane. Zaten ben Fisherman's Blues sayesinde filmin varlığından haberdar oldum. Oyuncular, özellikle David Arquette muhteşem. Liz karakteri tam peşine kapılmalık. Yola çıkmak müthiş. Filmde "şu da olmamış" diyecek bir şey arıyorum, bulamıyorum. Sanırım tek negatif özelliği, süresi. 97 dakika. Keşke 120 dakika falan olsaymış. Hangi boş filmlere 2 saatten fazla zaman harcamadık ki?

Beni burada okuyanlar az çok bilirler, kolay kolay film beğenmem. Nedenini ben de bilmiyorum. Sırf bu yüzden ukala ve huysuz diyenler var. Ve şimdi yukarıdaki cümleleri yazdım. Gerisini siz düşünün. Ona göre filmi izleyin.

Filme büyük değer verip beklentileri karşılayamamasından da korkmuyorum.

Cumartesi, Aralık 7

Fransa'da Mevzu Var


Olay biraz eski. İki hafta önce Fransa Ligi'nde Nice, St.Etienne'i konuk ediyor. Maç öncesi iki takım taraftarları arasında olay çıkıyor. Daha sonra polis de dahil oluyor. Deplasman tribünü dışarı çıkartılıyor. Bu yüzden de maç 1 saat geç başlıyor.

Aslında bizim için çok da alışık olmadığımız bir durum değil. Ama Fransa'da yaşanınca ilginç geldi. Daha önce stadyum dışında kavgalara rastladık ama tribünde kavga uzun süredir görmemiştim.

Cuma, Aralık 6

Submarine



Filmin sevmediğim tarafları çok fazla. Belki de İngiltere'nin soğuk havasını hissetmekten kaynaklanmıştır. Yine de okyanus kenarındaki rüzgarlı sahneleri görünce çok keyiflenmiştim.

Neyse konu bu değil. Çok ilginç bir karakter var ortada. Nedense insanlar, "ergen bunalımı", "bir ergenin sempatik filmi" vs diyerek adlandırıyor ama Oliver karakteri bir ergenden beklenmeyecek bir olgunluk gösteriyor film boyunca. 

Silik bir karakter olan bu arkadaş, uzaktan sevdiği kızla yakınlaşıyor ve bir şekilde sevgili olmayı başarıyor. Tam bu dönemde annesi ve babası arasında sorunlar yaşanıyor. İki ebeveyn - özellikle baba- çok garip karakterler. Bir ergeni çileden çıkartsa kimse ergene "Niye çileden çıktın" demez, o derece. Bu ilginç ailenin o zorlu döneminde sazı eline alan ve uzun süredir hayalini kurduktan sonra yakaladığı ilşkiyi bir kenara bırakan Oliver, ailesini bir arada tutmak için uğraşıyor. Bu dönemde kız arkadaşıyla uzaklaşamka zorunda kalıyor.

15 yaş civarında olan biri için zor bir tercih yapıyor. Zoru seçiyor. Bedel ödüyor. Karnına ağrılar giriyor. Bunu filmi izlerken hissedebiliyorum ve bu gence üzülmek yerine onunla gurur duymaya başlıyorum. Acıklı, dramatik bir film değil, komedi unsurları da var ama filme "bir ergenin kaygıları" gözüyle bakılması beni rahatsız etti ve haksızlık gibi geldi. Başkalarının yüklediği anlamdan bana ne gerçi....

Sonuç olarak başarılı bir film. İlginç bir film. Eksikleri de var. Alex Turner'ın katkısı çok fazla. Bazı kareler, sahneler, senaryodan bağımsız olarak çok güzeldi, baktıkça bakası geliyor insanın. Son yıllarda güzel filmler pek çıkmıyor. Boşluğu da böyleleri dolduruyor.

Bir de tam olarak nereyi kaçırdım bilmiyorum, filmin adı niye Submarine?