Cuma, Kasım 29

Eyyam Kırmızısı



Galatasaray-Sivasspor maçında, Dany iki sarı kartı kısa süre içinde görüp takımını bir kişi eksik bırakınca, maçı izleyenler Sivasspor'un ne zaman 10 kişi kalacağını, daha doğrusu bırakılacağını tartışmaya başladı. Sanki yazılı olmayan bir kuralmış gibi, büyük takım iç sahada, özellikle de maçın başında, kırmızı kart görünce, bunun telafisi yaşanacakmış gibi hissediyoruz. Halis Özkahya gibi baskıdan çabuk etkilenen ve kontrol kaybetmeye meyilli hakemler de sahada olunca bu teori güçleniyor. Peki gerçekten de öyle mi?

2000-2001 sezonundan itibaren Galatasaray ve Fenerbahçe'nin iç sahada oynadığı maçlara baktım. Kırmızı kartlardan sonra hakem denge kurmaya çalışmış mı? Fazla yorum katmayacağım. Zaten sağlıklı bir değerlendirme için pozisyonların ve hatta maçın devamını hatırlamak gerekiyor. Zor iş. Yine de Galatasaray'dan başlıyoruz.

2000-2001 sezonunda Galatasaray'ın iç sahada gördüğü ilk kırmızı kart mart ayındaki meşhur karşılaşmadan. Erol Ersoy, Hagi'yi çıldırtan iki sarı kartı çıkarıyor, ardından Hagi adeta deliriyor. Yeri gelmişken bir daha hatırlayalım, Hagi tükürdüğü veya hakemin ayağına bastığı için kırmızı kart görmüyor, kırmızı kart gördükten sonra o eylemleri yapıyor. Unutulan bir diğer şey; o maçta Gençlerbirliği de 10 kişi kalıyor. İlk yarıda Hagi, ikinci yarıda Mustafa Gönden kırmızı kart görüyor. Pozisyonu hatırlamıyorum, "eyyam" şüphesini doğuracak bir şey var mı bilmiyorum.

İkinci kırmızı kart, yine unutulmaz bir maçtan. Galatasaray'ın şampiyonluğu kaybettiği Ankaragücü maçında Okan Buruk kırmızı kart görüyor. Telafi kartı çıkmıyor. O kırmızı kartın yükünü de Okan seneler boyunca çekiyor.

Hagi'nin son maçı olan Trabzonspor maçında da Hasan Şaş kırmızı kart görüyor. Ama skor 4-0 olmuştu bile. Telafiye ihtiyaç bile kamamıştı.

2001-02'de tek kırmızı kart Malatyaspor maçında Sebastian Perez'e. Konuk takımdan Mert Korkmaz ise Perez'den 9 dakika önce sahayı terk etmişti. Once olması şüpheleri yok ediyor.

2002-03'te Sami Yen'de Galatasaray'a kırmızı kart çıkmadı. Olimpiyat Stadı'nda geçen ertesi sezonda ise 1 kırmızı kart vardı. Yattara ve Fatih Tekke'nin Galatasaray savunmasını dağıttığı maça Frank De Boer 82 dakika dayabilmişti.

2004-2009 arası dönemde Sami Yen'de Galatasaray'a 5 kırmızı kart çıkarken, bu maçta rakiplere herhangi bir yaptırım uygulanmamış. Ta ki Fırat Aydınus'un son dakikaya kadar olaysız götürdüğü Galatasaray-Fenerbahçe derbisine kadar. Son dakikada Lugano ile Emre Aşık'ın başlattığı kavgaya neredeyse tüm oyuncular dahil olmuş, iki takımdan da ikişer oyuncu sahadan atılmıştı. Maçın sonucunu çok etkilemese de, cezaların eşit kesilmesi "eyyam" tartışmalarını başlatmıştı.

Eyyam kartının tam karşılığı, bire bir örneği bundan bir sene sonra Bünyamin Gezer tarafından çıkarılmıştı. Şampiyonluk yarışını yakından ilgilendiren Galatasaray-Bursaspor maçında önce Lucas Neill kırmızı kart görmüş, hemen ardından çok gereksiz bir kırmızı Zapotocny'e çıkmıştı. Sami Yen tribünlerinin kararı, "eyyamcı Bünyamin" diye bağırarak protesto etmiş, maç 0-0 sona ermişti.

Galatasaray tarihinin en kötü sezonlarından biri olan 2010-11'de, sarı-kırmızılı takım iç sahada (yarısı Sami Yen yarısı TT Arena) 3 kırmızı kart gördü. 3 maçı da (Ankaragücü-Fenerbahçe-Trabzonspor) kaybetti. Rakip oyunculara kırmızı kart çıkmadı.

Fatih Terim'in gelişinden sonra Galatasaray'ın kırmızı kart sayıları arttı. 2011-12 ve 2012-13'te iç sahada 5'er kırmızı kart çıktı. İlk sezonun ilk yarısından Gaziantepspor ve Sivasspor maçlarında ikişer oyuncu kırmızı kart görmüş ama rakipler maçı 11 kişi tamamlamayı başarmıştı. İkinci yarıda oyanan Antalyaspor maçında ise Baros oyuna girer girmez saha dışına yollanmış, 90.dakikada ise İbrahim Dağaşan kırmızı kart görmüştü.

2012-13'te ise Galatasaray iç sahada 5 farklı maçta kırmızı kart gördü. Gaziantepspor ve Beşiktaş maçlarında Felipe Melo'nun kırmızıları çok tartışıldı, özellikle ikinci kırmızı karttan doğan "tükürme" muhabbeti ve verilen ceza geniş yer buldu. Gökhan Zan'ın Gençlerbirliği maçındakı kırmızı kartı ise sadece 8 dakika geçerli oldu.  Mersin İdman Yurdu maçında Dany'e çıkan kırmızı kart ülke futbol gündemindeki büyük bir hararetin fitilini ateşledi ama maç içinde rakibe kırmızı çıkmadı. Şampiyonluk maçında Umut Bulut'a gösterilen kırmızı kart ise ertesi hafta oynanan Fenerbahçe maçını daha çok etkiledi.

Kısacası, 2000 yılından beri Galatasaray'a iç sahada 28 kırmızı kart çıkmış (bu sezon hariç) bunlardan 3 tanesinden sonra rakip de 10 kişi kalmış, 2 tanesini rakiple aynı anda görmüş.

Geçelim Fenerbahçe'ye...

Şampiyonluk hasretinin sona ereceği 2000-2001 sezonunun başlarında oynanan Siirt Jet-Pa maçında, skor 3-1'ken Abdullah Ercan kırmızıyı görüyor. 4-1 olduğunda ise konuk takımdan Kadri skoru dengeliyor. Maç ise 4-2 sona eriyor.

Ertesi sezon Beşiktaş derbisinde kavgaya karışan Tümer ile Mirkoviç aynı anda kırmızıyı görüyor. 

 2002-03'te ilk kırmızı kart malum maçta Ortega'ya çıkıyor. Emre Aşık'a çıkan kırmızı kart skorun gölgesinde kalıyor. Sezonun diğer derbisinde İbo'yu ezen Fatih Akyel maçın tek kırmızı kartını görüyor. Sezonun son iç saha maçında ise olaylar gelişiyor. UEFA Kupası'na katılmak isteyen Fenerbahçe'ye kümede kalmak isteyen Diyarbakırspor rakip oluyor. İlk kırmızı Fatih Akyel ilk yarıda çıkıyor. Maçın son dakikasında ise Kamil ve Zoran Mirkoviç karşılıklı olarak atılıyor.

Devam eden 6 sezonda, Fenerbahçe'ye iç sahada 9 kırmızı kart çıkıyor ve bu maçların hiç birinde rakip eksik kalmıyor. Benzer dönemde benzer bir seri Galatasaray'da da vardı ki bu ilginç bir teoriye neden olabilir.

2009-2010'un başlarında oynanan Manisaspor maçında Emre, Türkiye Ligi'ndeki nadir kırmızı kartlarından birini görüyor. Manisaspor ise 11 kişi ile noktalıyor maçı. Bilica'nın penaltı noktasını kazarak damga vurduğu Beşiktaş derbisinin 88.dakikasında Ernst kırmızı görüyor. Son dakikalarda ise Vederson ile Toraman oyundan ihraç ediliyor.

2010-11'de Lugano ile Sezer Öztürk yanlış hatırlamıyorsam soyunma odasına giderken çıkan kavga sonunda kırmızı kartı gördü.Hakem Bünyamin Gezer'di. Aynı Bünyamin Gezer, şampiyonun averajla belirlendiği sezonun en kritik maçında, önce Selçuk Şahin'e ardından da Trabzpnsporlı Glowacki ve Tayfun Cora'ya kırmızı kartı çıkardı.

2011-12'de de unutulmaz bir kırmzıı kart vardı. Alex, Karabükspor maçının hemen başında, 5.dakikasında kırmızı kart görüyordu. Karabükspor maçı 11 kişi tamamladı. Süper Final'in şampiyonluk maçını ise iki takım 10'ar kişi tamamladı. Dia'nın kırmızı kartından sonra Ujfalusi atıldı, son 10 dakika kalbi sıkışanlar oldu.

2012-13'te oynanan Elazığpsor maçında Gökhan ve Marvin çıkan itişme sonucunda kırmızı kart gördüler, Yılmaz Vural "salak oğlum" diyerek maça damga vurdu. Karşılaşmanın son dakikasında Mehmet Topuz'un kırmızı kartı maçın şeklini değiştirmedi. Sezonun son derbisinde ise Volkan ve Sabri gereksiz bir kavgaya imza atarak oyundan atıldılar.

 Fenerbahçe iç sahada 25 kırmızı kart görmüş. Rakibin eşitlenmesne neden olan kırmızı Saracoğlu'nda pek çıkmamış. İlginç olan Kadıköy'de tam 6 kez karşılıklı, yani aynı anda, çıkan kavga sebebiyle iki takım da eksik kalmış. Gergin atmosfer sıfatını doğrulayan bir istatistik.

İki çıkarımım daha var. 2000'lerin başında, Galatasaray ve Fenerbahçe kırmızı kart görünce, hemen ardından bir eşitlenme olmuş. Eyyam olup olmadığı ayrı tartışma konusu. Fakat iki takım da devam eden 6-7 senelik bir dönemi bu anlamda boş geçmişler. Son 3-4 sezonda ise bu kırmızı kartlar yeniden ortaya çıkmış.

Diğer çıkarımım da, bu yeni başlayan sürecin baş aktörü genellikle Bünyamin Gezer olmuş. Sami Yen'de ve Kadıköy'de bu tarz maçlara ve kartara çok imza atmış. Şu anda hakemlik yapmaması bu teoriyi güçlendirme ihtimalini ortadan kaldırıyor.

ABV



Şimdi gelip Cihat Akbel güzellemesi yapmayacağım, gerek yok. "Tanırım, iyi çocuktur". Olan olmuş. Bilen bilir. Artık insanlara kendimizi veya arkadaşlarımızı anlatmaktan sıkıldım. Zaten dinlemiyorlar. O yüzden artık karşı tarafın ne kadar aşağılık ve ne kadar ukala olduğunu anlatmak gerekiyor. En azından bu daha kolay. 

Karşı taraf demişken, bu insanların neden "karşı taraf" oluşturduklarını anlamıyordum. Ottan boktan meseleler yüzünden bile bir "karşı taraf" oluşuyordu. Başta; iç içe bulunmamıza neden olan Twitter olmak üzere, birçok mecra sayesinde anladık ki, onların asıl olayı karşıda olmak değilmiş. Onlar sadce yukarıda olmak istiyorlar. Tek amaçları aşağıya bakarak, oradan küçük gördükleri ve saygı bekledikleri insanlarına yapmacık sevgi mesajları yollamak. Ara sıra "duyarlı" rolü oynayarak vicdanlarını rahatlatıyorlar. Bu iyi bir şey, en azından ufak da olsa vicdan sahibi olduklarına hala inanıyoruz. Ama inandırıcılık sıfır. İster siyasetçi ol, ister az ünlü fark etmiyor. Sırça köşkün tadını 15 dakikalığına alan herkes orada kalmak istiyor, bunu korumak için de kendi aralarında çok güzel kenetleniyorlar.

Kenetlenmek güzel de; bugüne kadar kurdukları bütün ezber cümlelerin yıkılmasını ne yapacağız? 

Oluşturdukları muhalif kimlik sayesinde, siyasi iktidara açtıkları kutsal savaşın yolunda kurdukları cümleler, artık sadece gittikleri Fanta festivallerinde yankı bulabilir. Çünkü bundan sonra inandırıcı olamayacaklar. Başbakan, "Twitter bela, oraya kısıtlama getireceğiz" dediklerinde ses çıkaramayacaklar. Veya bundan sonra Youtube'a koyacakları kısa filmlerde veya gazetelerin pazar eklerindeki röportajlarında Gezi ruhunu anlatırken "Sokağın mizahı çok yaratıcıydı, siyaset bunu anlamıyor" diyemeyecekler. İflas ettiniz. Hayatı boyunca orak görmemiş insanlar (çekiş gördüklerini tahmin ediyorum) solculuk oynayınca böyle sonuçlar olabiliyor.

Seneler sonra belki vicdanlarına yenik düşerek özür dilerler, o zaman da en fazla 1999'daki Serdar Ortaç olurlar. Ya da kıvırıp "Ben bir şey  yapmadım, olayı yanlış anlatmışlar bana" derler, o zaman da biz çıkıp "Ulan hepiniz oradaydınız be" deriz. Yani şu dakikadan sonra bu utançtan kurtuluş şansları yok. 

Türkiye'de aydın-sanatçı sıfatıyla geçinen bir avuç insan, bir üniversite öğrencisinin yoktan yere hapis cezası almasına neden oldu. Bu olay tarihe böyle yazılacak. 

Tabi bu insanlar sadece kendi ayaklarına kurşun sıkmadı. Başkalarını da yakmak için ön ayak oldular. İktidarın, 31 Mayıs'tan sonra en çok istediği şey, bu egolu  arkadaşların ortası sayesinde ayağına geldi. Hükümet bu dakikadan sonra golü atıp sosyal medyaya, internete yaptırım uygulayabilir.

Şimdi kısa bir şekilde olayı hatırlayıp, hukukun nasıl yürüyeceğini tahmin edelim; ki yazının bundan sonrası hiçbir hukuk bilgisine dayanmıyor, sadece tahminlerle, akıl yürütmeyle ilerleyecek, tartışmaya açıktır. Ama yukarıdaki satırlar tartışmaya kapalıdır. Bu utanç her daim onlarka beraber anılacak.

Cihat bir cümle yazdı. Devamında bazıları bunu büyüttü, sayısız tweet daha atıldı. Aylin Aslım rahatsız oldu, dava açtı, kazandı. Atılan yüzlerce tweet öncesinde, Cihat'ın kıvılcımı olduğu için Cihat hapis cezasına çarptırıldı.

Biraz daha değiştirelim.

Mesela ben birine "Senin kafana sıçayım" yazdım/dedim. Böyle bir şeyi yapmayacağım, bunun mecaz olduğu az çok bellidir. Ama tartışmamızı duyan herhangi biri gitti o adamın kafasına gerçekten sıçtı. Bu davaya göre, azmettiren, yönlendiren ben oluyorum. Üstelik Cihat'ın olayında gerçekleşen bir eylem bile yok. Buna rağmen ceza var.

O zaman Gezi'ye dönelim. Gezi'den iki yıl önce Mehmet Ali Alabora bir kısa film hazırladı. Gezi Parkı'na giderek çadır kurdu, "başka bir dünya mümkün" dedi. 2 sene sonra, aynı mekanda Gezi Parkı olayları başladı. Ülkenin 80 vilayetinde olay çıktı. Devlet bunu kendisine bir saldırı olarak algıladı. Ama olayların arkasında yönlendiren kimseyi bulamadı. Sadece sosyal medyadan örgütlenen bir hak vardı. 

Şimdi bu davadan yola çıkarak şöyle denilebilir mi?: 

Mehmet Ali Alabora'nın hazırladığı ve internette gösterilen kısa film, kitleleri uyandırdı ve harekete geçirdi. Bu ateş zaman içinde büyüdü, devlete karşı isyan başladı. Milyonlarca insan sokağa çıktı, çatışmalar yaşandı, can kaybı oldu, maddi hasarlar meydana geldi vs... Hemen hemen herkes bir eylem gerçekleştirdi ama bu kadar kişiyi yakalamk mümkün değildi. Fakat bunun arkasındaki kişi Mehmet Ali Alabora'ydı. Her şey onun filmiyle başladı. 

Üstelik zaten bu az çok söylenen bir şeydi. Şimdi hukuksal olarak buna bir zemin hazırlanmış oldu (mu). Aylin Aslım, çok sevgili çapulcu avukatı, arkadaşları bunu sağladı. Sadece Mehmet Ali Alabora değil tabi; mesela Redhack'in attığı her tweet, sen, ben, Facebook'ta ileti paylaşan, Twitter'a foto koyan, "Halkı kışkırtmaya neden olduğu için" artık sakıncalı sayılabilir. 

Aylin Aslım'ın ve arkadaşlarının sarsılmaya ve tartışılmaya tahammülü olmayan egosu, Türkiye'nin yeniden sarsılmasına neden olacak.

Not: Ben Yunus Günçe gibi, kendi başıma gelince "Yüce Türk adaleti" yazacak değilim. Türk adaletinin verdiği kararı mecburen kabul ediyorum ama ilahi adalete daha fazla güveniyorum. İnanıyorum ki, bir zaman gelir ve gün döner, hesap döner... Burada dönmese bile beddualarımı yollarım. Er veya geç bir gün gerçekleşeceğine inanıyorum.

Cihat'ın iddia kuponu hazırlarken çıkardığı Kırık Ayna > Aylin Aslım'ın kariyerindeki bütün şarkıları

Perşembe, Kasım 28

Cesare Deve Morire



Şekspir... İtalyanca... Eski Roma... Bunar yetmedi mi? Hapishanede, mahkumların bir Şekspir oyununu canlandırması, tiyatro yapması, bunu film olarak izleme şansı... İlginç bir fikir... İzliyorsun. Ukalaca değerlendiriyorsun; "Hmmm iyiymiş, bravo" diyorsun... Özgür olmaları mümkün olmayan tutsakların özgürlükle ilgili piyeslerinin filme geçilmiş hali. Sosyolojik ve psikolojik olarak istediğin kadar açıklayabilirsin. Filme bir not veriyorsun kafanda; veya IMDB'de.

Sonra o mahkumların gerçekten mahkum olduğunu fark ediyorsun. Birinin şartlı tahliyeden yararlanıp serbest kaldığını ve oyunculukla ilgilenmeye başladığını öğreniyorsun. Hapiste kalan oyunculardan ikisi ise konuyla ilgili kitap yazıyor. Bu bilgilerin filmin kendisiyle hiçbir ilgisi yok. Filmin, o kısa süre boyunca (70 dakika civarı) izlediğin ürünle hiç bir ilgisi yok, oraya bir zararı veya katkısı yok. Ama bütün düşünceleri değiştirmeye yetiyor.

"Sanatın ne olduğunu öğrendikten sonra hapishanenin ne olduğunu anladım"

Sen burada ne desen boş...



Bizim Gibi


"Merhaba, ben Umut Bulut. Ankaragücü'nde beğenilmedim, Trabzon'da ıslıklandım, Fransa'da unutuldum, Galatasaray'da ikinci plandaydım. 27 yaşıma kadar milli takıma sadece 2 kere girebildim

Schalke deplasmanında tur getirdim, Juventus maçında puanı kaptım, Bernabeu'da gol attım"


Çarşamba, Kasım 27

Bodrum'da Kış



Tamam hava yine ılıktır, çok soğuk olmaz, kıçınız donmaz, hatta 2 ayda birkaç gün dışında ısınma derdiniz bile olmaz ama kasım ayının başıyla beraber mayısa kadar bu tip manzaralar görebilirsiniz.

Altyapısı fena çökmüş durumda. Yazın duruma göre 2 milyon insanı aynı anda ağırlayabilen belde, kışın bir yağmura teslim oluyor. Köyde birinin dediğine göre Rize'den sonra en çok yağıuş düşen yermiş. Olabilir. Olmayabilir de. Ama insanın orada yaşamasını zorlaştırıyor. Elektrikler kesik, yollar kapalı.

Çevremdeki insanlar arada niyetleniyor ve bana soruyor, "Bodrum'a taşınalım mı"?

 Cevap vermek zor. Çok sevdiğimi bilmeyen  yok ama yaşam bazen çok zor. Hele İstanbul'a alışmış biri çok zor.

Böyle yazınca da, tam da belediye seçimleri öncesi, siyasi propoganda gibi oldu. Şu anki belediye başkanı DP'den seçildi ama geçen aylarda partiden ayrılmıştı. Sanırım bu seçime CHP'den girecek. 

Bu posta da kesin Mustafa yorum yapar amk, "Çanakkale'de böyle şeyler olmaz" falan der. Boş yere malzeme verdik...

A Cock and Bull Story



Değişik bir film daha. Gerçi filmin ilk yarısı ile son yarısı arasında büyük bir fark var. İlk yarıyı izlerken "muhteşem, fenomen, şaheser" bir film izlediğimi düşündüm, ikinci yarıda ise verdiğim bu sıfatlar "Düşünce güzel ama..."ya dönüştü.

Genel toplamda ise çok ilginç ve başarılı bir film izlediğimi farkındaydım. Ama benim, filmin içindeki göndermeleri, filmin esinlendiği karakteri, kitabı ve diğer ayrıntıların büyük çoğunluğunu bilememden kaynaklanan bir "kapılamama" durumum doğdu. Yani sorun filmde hiç değil, tamamen bendeydi.

Eğer filmde anlatılanlara az biraz aşina olursanız, espirilerin kaynağını bilirseniz çok büyük keyif alacağınız belli oluyor. 

Filme dikkat kesilmemi sağlayan sahne ve müziğin bile aslında 1982 yılından kaldığını öğrenmek şaşırtı beni. Daha da şaşıracağım çok şey vardır. Sanırım biraz bilgi toplayıp 4-5 sene sonra bir daha izlemek lazım.


Kasım 93



Bazen kasımlar da bizim olabilir...

Salı, Kasım 26

Dans la Maison



Film hakkında olumlu-olumsuz yargıda bulunmak gereksiz. İmkanı olan, özellikle görüştüğüm arkadaşlarım izlesin, oturalım tartışalım. Kafa açalım.

Modern zamanın en heyecan uyandıran meseleleri; ilgi çeken bir konuyla bağlanıp seyirciye sunuluyor. Ozon ilginç bir şey yapmış ama aslında çok da ilginç değil. Ne olursa olsun, sinemanın en önemli amaçlarından birine hizmet etmiş. Kafalarda soru işaretleri çıkarmış. İnsanı düşünmeye sevk etmiş.

1001 Gece Masalları ile paralelllik kurmak mümkün. Hikayeyi merak eden, içindeki tutkuyu canlı tutabilmek için masalın devamına ihtiyaç duyan yaşlı bir adam; milf hunter olma yolunda ilerleyen ama asıl ihtiyacı özlemini duyduğu aile ve ev kavramına ve belki de orta-üst sınıfa girebilmek olan, yetenekli bir lise öğrencisi. Okuduğu lisenin adı da Gustave Flaubert Lisesi... Yeteneğini sırf bu eve girebilmek için kullanıyor. Yoksa çok da umrunda değil. O yüzden "her şey evde olmalı" deniyor.

Günün toplumunun en önemli zaafı olan röngentciliğe bir bakış. 1001 Gece Masalları'nın BBG ile harmanlanmış hali. Öte yandan da edebiyatın çekiciliği ve sınırsızlığı. Bu sayede neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilememe durumu. 16 yaşındaki bir gencin yeteneğinin nelere kadir olabileceğinin işareti. Ustasını nasıl alt edebileceğinin göstergesi. Ama son sahne baya güzel...

Aslında son bölüm daha iyi kotarılsa efsane bir film olabilirmiş. O taraf sönük olmuş. Ama her dakikasında seyirciyi merakta bırakıyor, gerilimi tırmandırıyor. Kan, cinayet, korku gibi öğeler olmadan gerilim filmi yaratabilmek büyük meziyet.  Geriliyorsun izlerken. 

Oyunculuklar şahane... Müzikler çok uygun. Filmde negatif bir şey yok.  Defalarca izle, yeni çıkarımlar yap. 

Devlet Korkar


Güneşli bir eylül günü...



Yağmurlu bir kasım günü...

Devletin gücü de bir yere kadar, bari tamamını silselermiş. Kadıköy'de Fenerbahçe'yi kapatmak sıkmış biraz.


Pazartesi, Kasım 25

Bizim Büyük Çaresizliğimiz



Bizim Büyük Çaresizliğimiz, filmi çekilince meşhur olan fark edilen kitaplardan. En azından benim çevremde yankı bulması o sayede olmuştu. Benim çevremdeki insanlar da kitap okumaya az-çok meraklıdır aslında. Ama çoğunluğun ilgisinden sıyrılmış kitap. Ne zaman film çekildi, o zaman böyle bir kitabın varlığından haberdar olduk. Yalan yok...

Ben önce kitabı okudum. Kitap hakkında düşüncelerimi şuraya yazmıştım. Çok etkilenmiştim ve filmi izlemek için büyük bir istek duymuştum. Fakat klasik bir son olarak, kitaptan sonra aynı tadı bulamadık.

Zor bir kitaptı. Filme çevrilmesi de zordu. Zaten bir kitabın filme dönüştürülmesi başlı başına zordu. Bütün bunlara rağmen asıl sıkıntı bu zorluklardan kaynaklanmıyordu sanki. Film çok üstü kapalı kalmıştı. Bir his kitabıydı. Orta yaşa yaklaşan erkeklerin ortak kaygılarının tek bir adam üzerinden satırlara dökülmüş hali. Film bunu yansıtamadı. O hissi veremedi bir türlü. Zaman zaman basit bir aşk hikayesine dönüşmüş, ama çoğu zaman da bundan korkup geri çekilmiş. Kendi içinde kararsız kalmış.

Kitabın benim için en önemli karakterleri filmde yoktu. Hagi ile Cruyff vardı gerçi, o güzeldi. Animal Kingdom da güzeldi.

Oyuncu tercihleri de ilginçti. İlker Aksum tamam; olmuş. Fatih Al, kafamdaki Çetin'e hiç uymuyordu. Kafamdaki Çetin daha silik bir karakterdi sanki. Hatta kafamdaki Çetin, nedense Erdem Akakçe'ydi. Nihal karakterini oynayan Güneş Sayın ise altından hiç kalkamamış. Kitapta acıdığımız, üzüldüğümüz, sevdiğimiz kız tam olarak buydu tip olarak ama filmde şımarık bir kıza dönmüştü sanki.

Film eksik kalmış. Ama gel de eleştir işte. Hem malum trajik nedenlerden ötürü, hem de sırf bize kitabı işaret ettiği için film hakkında kötü konuşmak zor.

Pazar, Kasım 24

100


 Burak Yılmaz için neler düşündüğümü,en kötü döneminde bile neler yazdığımı herkes biliyor. Tekrar yazmaya gerek yok.

Hayatımın çok fazla maça gitmediğim bir döneminde Burak'ın tarihe geçecek 100.golüne tribünde tanıklık etmek hoş bir anı oldu. Umarım en yakın zamanda Avrupa'nın baba liglerinden birinde forma giyer.

Galatasaray 2-1 Sivasspor



Maçın atraksiyonlu ve hakem yönetiminin ilginç olduğunu görmezden gelmek mümkün değil. Maça gidiyorsun, tribündesin, ilk yarıda 2 kırmızı kart (toplamda 4 sarı kart-4 faul ediyor), ikinci yarıda iki tane daha, iki tane verilen penaltı, verilmeyen penaltılar, çalınan ofsaytlar.... Hiçbirinin tekrarını izleyemiyorsun. Hakem kararını veriyor, sen tepki gösteriyorsun. Sana haksızlık edildiğini düşünüyorsun. Maçın tansiyonu ile bunu normal olarak değerlendirmek mümkün. Ama maçı yeniden başlatan her düdükle bir kez daha maça giriyorsun. Yaşanan her olay bir öncekini unutturuyor. 

Eve gelip televizyonu açınca veya internete girince, senin tribünde geride bıraktığın konuyu insanların hala bırakamadığını görüyorsun. Her şey birbirine girmiş. Tartışma değil kördüğüm. Stadyumda "Hakemin garip kararlar verdiği ilginç maç", eve dönünce "Galatasaray forması ile poz veren Halis Özkahya'nın eyyam üstüne eyyam yaptığı ve herkesin çileden çıkardığı çok konuşulacak olaylı maç"a dönüyor. Biz böyle bir maç yaşamadık. Maça gitmek, maçı stadyumdan izlemek bu yüzden daha sağlıklı.

Yoksa aslında bu maça hiç gidesim yoktu. Bilinen sebepler. Maça gitmemize 1 saat kala "Keşke kar yağsa da maç ertelense, stada kadar hiç gitmesek" diyordum. Manyakça bir yorum. Madem bu kadar şikayetçisin gitme! Ama kendimi bu sığ tartışmaların içinde bulacağıma tribünde izlerim daha iyi. Böyle bir maça iyi ki televizyon başında denk gelmemişim.

Türkiye'de hakem konuşmayı sevmiyorum diyenlerin yüzde 90'ı hakem konuşmayı daha çok seviyor. Bu bir kez daha kanıtlandı. Tartışılan bir çok kararın doğruluğundan emin değilim. Sadece 1 kere, onları da tribünden, gördüm. Ama maçı izlerken zevk aldım. Heyecanlı bir maçtı. Gerisi de çok önemli değil.

Maça zevk katan Sivasspor'du. Sezon başında Kadıköy'de de izlemiştim. O zaman beğenmemiştim. Aslında şimdi de çok doğru oynamadıklarını düşünüyorum. Ama hızlı ve atağı düşünen bir takım, savunmada da açık verince keyifli oluyor. Onlar için sıkıntı olabilir (olmuyor) ama izleyen adam için güzel. Sivasspor tam Roberto Carlos gibi takım aslında. İleriye çıkmayı seviyor, bunu hızlı yapıyor, arkayı düşünmüyor, "nasıl olsa hızlıyım açığı kapatırım, yakalarım" diyor, basıyor, vuruyor, yokluyor... Real Madrid'de izlediğimiz Roberto Carlos bu... Aydın-Atıf-Refik izlemesi keyifli bir üçlü. Gerçi geçen sene Erman-Eneramo-Atıf da güzel ve etkili bir üçlüydü. Sonuç olarak Sivasspor merak edilecek bir takım oldu. Acaba ligin sonuna kadar böyle devam ederler mi? Yoksa bir yerde patlak verirler mi? Sırf bu nedenle ara sıra kafayı o tarafa çevirmekte fayda var.

Galatasaray ise hala sıkıntı. Üstelik eski bir bela inceden yine hortluyor. Gol sevinçlerinde anlam arama savaşı yeniden başladı. Hafta içi yaşanan olaylardan sonra, atılan golün hemen ardından yedek kulübesine doğru koşulması; iyi-kötü, normal-yanlış tartışmalarının dışında, "bir huzursuzluk nedeni daha mı" sorusuna malzeme oldu. Eski günler geri döndü. Eski topçuların da saldırgan tutumu yeniden başladığına göre kaygılanmak için neden bulmakta zorlanmayız.

Taraftarlık gerçekten çok saçma bir şey. Tribünlerin kendi aralarında rekabet içinde olması, hatta bunu çete kavgası gibi sürdürmesi (mecazi olarak, kansız) çok mantıklı. "Şu pankartı yaptık, bu tezahüratı besteledik, bu maçı kazandırdık vs... en sonunda biz size üstünlük kurduk" demek, bunun mücadelesini vermek çok güzel, hala güzel.

Ama işin içine, futbolcunun form durumu, basında çıkan haberler, rakip takımın yöneticisi, hakem atamaları, "üzerimize oynanan oyunlar", ruhsuz topçular gibi gündemler girince çok saçma bir şey yapmış oluyoruz. Her şeyi bilmek, her konu hakkında yorum yapmak, her olayı tartışmak, taraftarın görevi veya hobisi olmamalı, çünkü sağlıklı değil. Çünkü zevkli değil. Tam bir sinir harbi ve senin bu harp esnasında hiçbir etkin yok. Sadece kendini yıpratıyorsun. "22 adam bir topun peşinde koşuyor" bile dışarıdan bakan insana saçma gelirken, işin en dip ayrıntılarını bile deşmek, hatta taraftarlık görevi olarak irdelemek zorunda kalmak çok da sağlıklı değil.

İşin özü; parçalı formalı takım ile beyaz formalı takımın maçını izlemek hala çok güzel. Gerisi biraz fasa fiso...


Çarşamba, Kasım 20

Tabuları Yıkanlar






Eskiden, internet yokken, televizyon kanalları belli bir seviyedeyken, her şey ortada değilken, daha güzel konuları tartışıyorduk sanki. Veya biz küçüktük ve o yüzden tartışma konularımız daha farklıydı.

2000 öncesi hayatımın en önemli tartışmalarından biri; Okocha'nın kırmızı kramponları mı yoksa Sergen'in beyaz kramponları mı? Tartışma gibi tartışma. Resmen tabuları yıkmışlardı. Farklı renk krampon mümkün değildi sanki. Bugün çok övülen doksanların, o zamanki renksizliğini yıkıyorlardı aslında. 2000'lerin gelişini müjdeliyorlardı. Bu sayede bütün çocuklar kırmızı veya beyaz krampon satın almıştı. Hatta sarı, mavi vs bile alan vardı...




Gerçi biz Hagi'den yana tavır koyuyorduk o yıllarda ve klasik siyahtan vazgeçmiyorduk. Ama zaman geçtikçe beyaz krampona gönül kaydı. 

Aslında üç futbolcu için de doğru belirlenmiş renklerdi. Hagi gibi "eski toprak" bir adam siyah kramponla, dikkat çekmeden, gösteriş yapmamak için sahaya çıkar, farkını öyle ortaya koyardı.

Aynı zamanda rap söyleyen, renkli karakter olan, TC olup Muhammed adını alan Okocha için göze çarpan kırmızı krampon en uygunuydu. Zaten o zamanlar Kadıköy'de kırmızı giymek de tepki çekmiyordu.

Saf yetenek, temiz zeka, beyaz, Sergen Yalçın. Ama en çabuk da kirlenen o oluyordu....

Güzel yıllardı, büyük topçulardı...


Pazar, Kasım 17

16 Kasım



Babam Ahmet Kaya dinlerdi. Severdi. Yanlış bilinen bir şeyi eklemek lazım. 1990'larda Ahmet Kaya dinlemek sanıldığı kadar büyük mesele değildi aslında. O da popüler kültürün tam ortasında olmasa da içindeydi. Fakat yine de Ahmet Kaya dinleyen biri olmak toplum tarafından senin farklı algılanmana yetiyordu. Babam dinlerdi, ben de dinledim. Güzeldi. O zamanlar ne demek istediğini anlamıyordum belki ama güzel söylüyordu.

90'larda Türkiye... İç savaş var ama kimse farkında değil. Operasyon-çatışma diyerek küçümseniyor. Her sene "Bu sene sonunda terör bitecek" lafları. Patlamalar, şehit haberleri, cenaze törenleri... Böyle bir dönemde Ahmet Kaya dinliyorsun. Dışlanmaya baştan razısın.

Peralta ile aynı okuldaydık. Kendisi bizle muhabbet ederken "Gözüm" demeyi severdi. Gözüm derdi. Ahmet Kaya'dan girmişti jargonuna. O da Ahmet Kaya'yı çok severdi. Sırf bu yüzden okulda adı "Kürt Uğur"a çıkmıştı. Oysa Kürt değildi.  Ama Ahmet Kaya dinliyorsan Kürt olman gerekiyordu...

Derken Magazin Gazetecileri Ödül Töreni ve sonrasında yaşananlar. Ahmet Kaya ülkeyi terketti. Bir sürü haber. Bir akşam taksiyle halı saha maçından dönerken radyodan Ahmet Kaya'nın öldüğünü öğrendik. Taksideki arkadaşlarımın yarısı onun vatan haini olduğunu düşünüyordu. Yaşları 13'tü. Şu an hepsi Ahmet Kaya dinliyor.

16 Kasım 2000'de böyle bir ülke vardı. Ödül töreninde "Kürt diye bir şey yok" diye bağıran kadın büyük vatansever olarak görülüyordu. Kürtçe şarkı söylemek bir yana otobüste-minibüste iki kişi Kürtçe konuşamazdı. Öyle bir dönemde öldü Ahmet Kaya.

İşte tam bu noktada bir film senaryosu yazılsa... 16 Kasım 2013'te Ahmet Kaya bir günlüğüne Dünya'ya geri dönüyor. Veya çok başka biri olsun. Aradan 13 sene geçiyor ve Türkiye'ye geri dönüyor. Televizyonu açıyor Barzanı Diyarbakır'a gelmiş. Recep Tayyip Erdoğan başbakan olmuş ve Diyarbakır'da "Kürdistan" vurgusu yapıyor. Sahnede Şivan Perwer. Kürtçe şarkılar söyleniyor. Değişmeyen tek şey her devrin adamı olup yolunu bulan İbrahim Tatlıses.

Böyle bir manzara ile karşılaşıyor 16 Kasım 2013'te dönen karakter. Televizyonda kanalları değiştiriyor, TRT Müzik'e denk geliyor, Ahmet Kaya belgeseli.... Belgesel bitiyor, kanal değiştiriyor, Hürriyet reklamına denk geliyor. Hani şu Ertuğrul Özkök ve türevlerinin sayısız iftira ile manşet attığı gazetenin reklamı. "Başka dilde doğabilirim, hürriyet benim" diyor. 

Türkiye çok kısa sürede değişti. Değişti de oldu mu? Sanki olmayan bir şeyler var. Barışın en sahtesi bile savaştan iyidir herhalde. Ama gerçekten barış mı var? Ülkenin bir kısmı yine memnuniyetsiz ve hala ötekileştiriyor... 

Ulusalcılar-milliyetçiler "AKP ülkeyi sattı, paşalar içeride, onlar Barzani ile kolkola" diyor da, Kürtler de memnun değil ki zaten. Onlar da Şivan Perwer'i böyle görmek istemiyordu, onlar da aldatılmış hissediyor. Şimdi her şey halloldu mu? Artık kan dökülmeyecek mi? Poşu takmak serbest mi? Cihan niye ceza aldı? Kimlikte Tunceli-Şırnak vs yazması? Medeni niye öldürüldü?

Dışarda kalan biri olarak yaşadığım şaşkınlığı tarif edemiyorum. O yüzden Ahmet Kaya bir günlüğüne dönse, bu sahneyi görse ve bize olup olmadığını söylese. Onu tatmin ederse beni de tatmin eder. Bu barış, kardeşlik için emek veren, can veren, feda edenler bir şeyler söylese de biz de aydınlansak...

İşin aslı; 4 sene önce kardeşim Esad derken şimdi zalim Esed diyenin yarattığı barış imajına hiç güvenemiyorum. Fakat adam siyasetçi ve bunu yaptığı için ona kızamıyorum. Asıl rahatsız eden Şivan Perwer'in ve meydanı tıklım tıklım dolduran Diyarbakır halkının tatmin olduğunu görmek. Şimdi biri çıkıp da, "Ulan Suadiye'den yazıyorsun, acı bilmezsin keder bilmezsin sana ne oluyor" dese ona da verecek cevabım yok. Bilmiyorum işte. 

Dünyanın en sakar aşçıları güzel bir yemek yapıyormuş gibi. Yemek pişince aşçılar bütün tencereyi yere dökülecekmiş gibi... O esnada Tatlıses ekmek yiyerek karın doyuracak bir şekilde...

 Serhat güzel yazdı aslında. 


Cumartesi, Kasım 16

Galatasaray 84 - 74 Bayern Münih



O eski heyecan, en azından bende, kayboldu. Sebebini bilmiyorum. Geçen sene cumartesi günleri Gaziantep, Tofaş gibi rakiplere karşı oynanan normal sezon maçlarına gitmek bile bu kadar koymuyordu, bu kadar zorlamıyordu.

Rakibin adı Bayern olunca insanın merakı bir tık daha artıyor. Futboldan kalan bir özgüven. Ama kadroları kötü bir Oktay Mahmuti takımı kadrosu. Savoviç, Dedoviç vs... Bu kadroyu görüp "Bayern kesin yener" diyen Galatasaraylı adamı anlamak mümkün değil. Üstelik Ergin Ataman'ın Telekom maçındaki molalarından sonra kazanacağımızdan emindim. Basketbol, futbol, spor böyle bir şey. İnsan olgusunu görmek gerekiyor. Yoksa kağıt üzerine bakıp değerlendirme yapmak doğru sonuçlar çıkarmıyor.

O kadar fark yakalayıp, son bölümde zora giren bir maç görmek beni iyice üzdü, canımı sıktı. Umarım takım, üzerindeki o isteksizliği atar. Çünkü artık kendilerinden çok bize de zarar vermeye başladılar.

Öte yandan maç öncesi Fenerbahçe'ye edilen küfürleri anlamadım. Yani anladım da, biraz fazla gibi geldi. Az olaylı bir derbiden sonra basketbol maçında bu kadar küfür edilmesini anlamlandıramadım.

Cuma, Kasım 15

Epileptic Film



Süre 4 dakika

Sene 1998

Yönetmen: Ahmet Uluçay

Link

Bazı Futbolcular




Fenerbahçe - Galatasaray maçı oynandı. Herkes izledi. Bazıları defalarca izledi. Sezonun 10 haftası da geçti. Çok sayıda maç oynandı. Ama bazı futbolcular hakkındaki yargılar, ezber görüşler beni çok şaşırtıyor ve üzüyor. Bu derbi vesilesiyle bir tekrar yapalım. Sanırım ülke olarak; kendi takımında oynayan futbolcusuna haksızlık yapan başka bir taraftar yoktur.

Fenerbahçe'den başlayalım. Ersun Yanal'ın oyun anlayışını görüyorsunuz. Takım maç da kazanıyor. Lider. Keyifler yerinde. Ama sorsan taraftarların geneli futbolcuların yarısından memnuniyetsiz. En başta Emenike geliyor. Adam resmen hızlı olduğu için sevilmiyor. Hakim görüş "Abi adam hızlı, kapanan takımlara karşı iş yapamaz". Öyle bir algı oluşuyor ki, adam yavaş olsa, yani negatif bir özelliği olsa daha çok sevilecek. Emenike hızlı. Ama tek özelliği bu değil Aynı zamanda çok güçlü. Çalım kabiliyeti var. Estetik. İzlemesi keyifli. Gol vuruşu da üst seviyede bence ama kaleye yakın olmadığı için göremiyoruz. Aslında tam bir modern santrfor. Ama Fenerbahçe'nın kadrosunda kanat oyuncusu olmadığı için, çoğu zaman çizgiye atılıyor. Bunu yaptığı için Yanal'a yüklenmiyorum. Çünkü elindeki kadro bunu gerektiriyor. Kanatta oynayacak 10 puanlı adamı yok. 9 yok, 8 yok, 7'den Emenike ve Kuyt yaratıyor. Oysa Emenike merkeze geçse belki 9luk oynayacak. Webo'dan daha verimli olacak. Ama Webo tek yönlü olduğu için, kanatlarda oynama becerisi hiç olmadığı için o bildiği işi yapabilme hakkına sahip oluyor. Futbol böyledir. Futbolcuların bunlara hazırlıklı olması lazım. Emenike'nin de bu geçiş sürecinde iyi şeyler yapması gerek. Webo'nun 1-2 sene daha oynayabilecek takati var, Emenike ise Fenerbahçe'nin 5-6 yılına damga vurabilir. Ama bunu istiyor mu emin değiliz tabi.

Yine de taraftarın bu kadar çabuk harcamaya meyilli olması üzücü. Adamın asıl yerinde oynamadığını görmek bu kadar da zor olmasa gerek. Ersun Yanal, Galatasaray maçının bir bölümünde Emenike'ye "biraz daha kaleye sokul" direktifi veriyordu. Biraz daha kaleye sokul, savunmaya da yardım et, çizgide dur, rakip sol beki çıkartma... Adamdan her şeyi iste ama yapamadığında da taraftara yem etmese keşke.

Emenike'nin merkezde oynamasını engelleyen Webo ise Fenerbahçe'nin zayıf karnı bence. Webo oyun aklı olarak çok üst düzeyde. Çok akıllı. Ama o kadar. Eskisi kadar güçlü değil, hızlı değil, erken yoruluyor. Onun varlığı rakip savunmayı da rahatlatıyor. Onun varlığı rakip savunmanın öne çıkmasını sağlıyor. Gerçi Yanal zayıf takımlara karşı bundan faydalanmasını beceriyor. Fakat  Emenike oyuna girene kadar, Galatasaray'ın saçma penaltıyı saymazsak sırf ofsayt taktiği yaparak bile Fenerbahçe'yi durdurduğunu görmek mümkün. Ama Emenike girince, savunma geriye çekilmek zorunda kaldı. Karşısındaki Dany ileri hiç çıkamadı (gerçi Kuyt'un varlığı da aynı etkiyi yapmıştı). Ama Melo'nun da daha geriye yaklaşması bu değişiklik sonrasına rastlar. İkinci gol de bu kaostan oldu. Güzel bir Fenerbahçe özeti aslında. Emenike'nin varlığı rakip savunmayı hataya zorladı Webo'nun zekası açığı yakaladı. Sow'un pozisyon yaratan pası ve akabindeki koşusu öldürücü darbe oldu.

Emenike-Webo tartışmalarının benzerini 2009 yılında Galatasaray da yaşamıştı. Sezona formda başlayan Nonda, Baros'a tercih ediliyordu. Nonda'nın ve Webo'nun zekası çok üst düzeyde. Ama bu çok da yeterli bir durum değil. İkisi de yıpratıcı oyuncu değillerdi, bu da büyük takımın hakimiyet kurmasını engelliyor. İstanbul takımlarının ihtiyacı olan forvet tipi, Baros'tur, Emenike'dir, Amokachi'dir, İlie'dir... Webo güzel bir "son yarım saat golcüsü" olabilir. Ama işte Fenerbahçe'nin orjinal kanat oyuncusu olmadığı için Webo merkeze geçiyor. Bunun için Yanal'a hak veriyorum ama Fenerbahçe taraftarının memnuniyetsizliği ve adam harcamak için gösterdiği çaba rahatsız edici.

Bir diğer "günah keçisi" ise Baroni. Şahsi fikrim; Fenerbahçe'de alternatifi olmayan ve kadroya direkt yazılması gereken 2-3 isiminden biri. Çünkü kısıtlı kadro onu farklı yapıyor. Çok iyi bir futbolcu olmadığını kabul ediyorum ama Fenerbahçe orta sahasında yer alan isimler arasında oynayacak tek oyuncu o. Oyunu kurabilen, organize edebilen tek isim. Emre artık eskisi gibi değil. Meireles'ten haberimiz yok. Alper ve Salih o sorumluluğu alacak oyuncular değil henüz. Holmen tamamlayıcı oyuncu.

Fakat Holmen'i Sivasspor maçında izleyen Fenerbahçe taraftarı onu bir anda Paul Sholes ayarında falan sandı. Onlara göre aranan isim Holmen... Baroni ise ondan daha meziyetli ve oyun kurmaya yatkın (Holmen'e kıyasla) olmasına rağmen artık ağzıyla kuş tutmak zorunda. Aslında yabancı sayısı izin verse Baroni ve Holmen beraber çok iyi oynardı ama Fenerbahçe'nin böyle bir lüksü yok. Emenike-Webo-Sow-Alves-Kuyt'u yazınca Holmen'in takıma girmesi çok zor oluyor. Topal ve Baroni'nin iki senedir tapılan Selçuk ve Melo'yu nasıl ezdiklerini görünce Fenerbahçe taraftarının oyuncuya hak verme konusunda geç kaldığını hissediyorum.

Mehmet Topal için de 1-2 cümle söylemek gerek. Maçın en iyi adamıydı. Galatasaray'da oynarken beğenmezdim. Valencia'da kendini geliştirmişti. Ama bu sene Fenerbahçe'de belki de 2008'den sonra en iyi sezonunu yaşıyor. Şu futbolu Galatasaray'da bir futbolcu oynasa baştacı edilirdi. Fenerbahçe'de hala alternatifleri düşünülüyor.

Galatasaray'a gelirsek; önce tartışılan sol bek pozisyonundan başlayalım. Hakan Balta'nın yokluğunda burada kim oynayacak? Riera diyenler vardı. 6 yabancı hakkından birini Riera'dan yana kullanmak özellikle bu maçta çok yanlış olurdu. Eğer Riera oynasaydı, bu maç 4'e, 5'e giderdi. Bir bekin asıl görevinin savunma yapmak olduğunu, hele derbilerde ve eş güçlere karşı oynanan maçlarda, unutmaması gerek. Riera, topu oyuna iyi sokuyor diye Fenerbahçe maçında oynaması gereken bek değildi. Açıkçası ben Türk olduğu için Sabri oynar diye düşünüyordum ama hocanın tercihi Dany oldu. Çünkü Dany'nin en önemli meziyeti hızıydı. Bu sayede Kuyt ve Emenike'nin topu alıp ceza sahasına inmesini engelledi. Bir çok pozisyonu hızı ve sezgisiyle önledi Kamerunlu. Genel olarak benim de çok sevdiğim bir oyuncu değil ama yapması gerekeni yaptı. Önünde oynayan Burak'ın savunmaya hiç yardım etmemesi; Dany'nin hem Kuyt-Emenike ile hem de Gökhan Gönül ile boğuşmasına neden oldu. Böyle bir maçta sol bekte, bu isimlerin karşısında Riera'nın olduğunu düşünün. Çok büyük bir hezimet oluşabilirdi. Arda'nın gidişinden sonra Riera'yı alanı anlıyorum. Sol bek yokluğunda Riera'dan faydalananı alkışlıyorum. Riera'nın oynadığı topa da büyük saygı duyuyorum. Ama iki senedir Riera'yı elden çıkaramayıp orjinal bir sol bek alamamanın affı yok.

Stoper hattı ile ufak bir paragraf. Semih-Gökhan Zan, eldei 4 stoper arasından oluşabilecek en iyi tandem. Semih gibi genç stoperlerin yanlarında tecrübeli bir stoperle oynamaları gerekiyor. Bu ayrı bir yazı konusu. Ama Chedjou'nun Semih'i negatif etkilediğini düşünüyorum. Gökhan Zan da Semih'i geliştirecek oyuncu değil ama en azından iki haftada bir sebepsiz penaltılar yapmayacağına inanıyorum. Kritik topa kayarken kolunu vücudunun arkasına atabilen Semih'i görünce, yerdeki topa dirsek atan Chedjou'ya daha çok kızıyorum.

Engin Baytar misyonunu hala doldurmadı mı? Tamam deli oğlan, güldük eğlendik dilendik de bitmedi mi artık?

 6-7 ay önce göbeğim vardı. Mahalledeki halı saha maçlarında kadroya giremiyordum. Arkadaşlar benle dalga geçiyordu, hatta ciddi ciddi "göbeği erit öyle" gel diyerek oynatmıyorlardı. Dandik mahalle maçlarında top oynamak için hırs yaptım, biraz kilo verdim ve  kadroya girmeye başladım. O göbeğin benzeri Engin'de de var ve Kadıköy'de kurtarıcı olarak sahaya girdi. İnanılmaz bir şey. Sözleşme uzatınca mı böyle oldu anlamadım. Girer girmez suratı kıpkırmızı oldu. Anında yoruldu. Bir de ofsaytı bozdu. Kısaca ileride iş yapmadığı gibi, bir de takım savunmasının dengesini bozdu. Mancini'nin devre arasında radikal kararlar (kadro dışı, transfer...) almasını bekliyorum. Yoksa ona olan güvenim sarsılır.

Derbide oynayan futbolculardan sonra, bir de oynamayan futbolcudan bahsedelim. Wesley Sneijder. 

Sneijder'i hiçbir zaman, 2010'da bile, dünyanın en iyi oyuncularından biri olduğunu düşünmedim. Hatta abartıldığını dile getiriyordum. Ama bu en üst seviye için geçerli. Türkiye Ligi Sneijder'in sakat veya isteksiz olmadığı zaman denge bozabileciği bir yer. İşin iç tarafını bilemesek de Terim öncesi Sneijder isteksiz sayılırdı. Mancini ile daha verimli bir hale geçti. Bu sadece oyun düzeninin değişmesi ile alakalı olmayabilir. Ama atlanmaması gereken ve ne yazık ki atlanan bir şey var. Sneijder'in golleri ve asistleri son dönemde artmış olsa da takıma sezon başından beri verdiği en büyük katkı hücum presi yönündeydi. Koşu mesafesini bilmiyorum. Burak Yılmaz'ın Kopenhag maçındaki gibi amaçsız ve kendini yoran bir pres görüntüsü de yok. Ama onun bu konudaki becerisi oynadığı ve oynamadığı maçlarda daha çok ortaya çıkıyor. Sezon başındaki Süper Kupa maçını saymazsak Galatasaray bu sezon 2 derbi ve 4 CL maçı oynadı. Yani 6 tane üst düzey maç. Beşiktaş maçında, Real maçının ilk yarısında, İstanbul'daki Kopenhag maçında rakiplerini neredeyse yarı sahadan çıkarmadı. Üç bölümde de sahada olan isim Sneijder.

Real Madrid maçının ikinci yarısı ise bu bölümün kaideyi bozmayan istisnası olsun...

Öte yandan Danimarka deplasmanında ve Kadıköy'deki Fenerbahçe maçında rakiplere benzer üstünlük kurulamadı. İkisinde de Sneijder sahada yoktu. Torino deplasmanında ise Sniejder oyundan çıktıktan sonra takım 2 gol yedi ve yenik duruma düştü. Yani Real Madrid maçının ikinci yarısını göz ardı edersek, 5.5 üst seviye maçta 8 gol yendi, bu gollerin 6 tanesinde sahada Sneijder yoktu.

Olay bu. Gereğinden fazla eleştirlen topçular ve gereğinden fazla sevilen topçular. İki takımda da var. Hatta Beşiktaş da böyle. Ama açıkçası, sanırım, Beşiktaş tribünü, futbolcunun nasıl oynadığını daha iyi sezebiliyor. Bu konuda en başarısız olan da Fenerbahçe tribünü. Galatasaray ise çabuk övme ve çabuk yere sokma konusunda bir dünya markası. Son paragraf tespit değil tahmin. Emin değilim bu konuda, biraz daha analiz etmem lazım 3 tribünü. Siz diğer paragrafları okuyun.

Çarşamba, Kasım 13

Çalgı Çengi



İşler Güçler gayet güzel bir diziydi. Bu güzel dizinin çıkışına sebep olan yapım Çalgı Çengi'ydi. Hal böyle olunca filmi izlemek için heveslendim. Oysa İşler Güçler' izlemeden önce filmle ilgili en ufak bir isteğim yoktu. Keşke öyle devam etseymiş.

Behzat Ç. ile başlayan Ankara güzellemeleri iki Ankara ağzı yapan adam görünce tavan yapıyor artık. Çalgı Çengi de böyle. "Angara, bebe, la" diyen adam görünce "işte adam gibi film, ne kadar has dizi" falan deniyor. Çalgı Çengi tam bir Ankara filmi. Ankara gibi komik değil. Ankara gibi sıkıcı.  Ankara gibi bir şey vaat etmiyor. Sadece konuşuyorlar, koşturuyorlar. Üzgünüm ama dilenmek yersizmiş.

Oysa oyuncu kadrosu da, arka taraftaki isimler de çok iyiydi. Cem Yılmaz bile işin içindeydi, hatta galada "ilk filmimiz Herşey Çok Güzel Olacak'tan tatlar var" demişti. Keşke demeseydi. Filmde emeği geçenler isimleri düşünüyorum, öte yanda hiç sevmediğim Şafak Sezer, Şahan Gökbakar gibi adamları düşünüyorum; vallahi ikinci grup daha zevkli, eğlenceli işler yapıyorlar. 

Bizim liseden bir arkadaş vardı, komik muhabbeti vardı ama bazıları en ufak cümlesine bile gülerdi. Bizim arkadaş da şaşırıp "Bunlara evde espri yapmıyorlar herhalde" derdi. Bu film beğenenleri görünce aklıma bu söz geldi. İnsan komedi filmi izlerken uyur mu, filmi beraber izlediğimiz Uğur Ozan uyudu mesela, adama da hak verdim. Ben de gidiyordum arada, son anda tutundum. Neyse, İşler Güçler güzel ama...


Anket

Son 10 yılda derbilerin en saçma penaltısı hangisi? İşte adaylar...


1-1 devam eden maçın sonlarında kornerden gelen topa eliyle vuran Mehmet Güven mi? 2007 Mart


Yoksa 40 metre boyunca takip ettiği Holosko'yu ceza sahasına girince düşüren Ali Turan mı? 2010 Kasım


Yoksa yerden gelen topa dirseğiyle vuran Chedjou mu? 2013 Kasım

Benim oyum Ali Turan'a...


Cumartesi, Kasım 9

Madem Sevindin Öyleyse Kazan


2001-2011 yılları arasındaki Fenerbahçe maçlarını hatırlayan, yaşayan Galatasaraylılar'ın son iki seneden rahatsız olması mümkün değil. Eboue'nin Yobo'yu çalımlamasıyla başlayan rahatlık, Kayseri'de Drogba'nın kafasına kadar devam etti. Arada; çok iyi oynanmasına rağmen sonucu Stoch'un belirlediği bir maç olsa da, onun da telafisi hemen akabinde kupayla alındı.

Rekabetteki asıl sıkıntı Kadıköy'deydi. Ama o da tam anlamıyla olmasa da kırıldı.Önce Hagi, en zor zamanda puanı çıkardı. Sonra Fatih Terim, önce 2-0'dan geri döndü, sonra oradan şampiyonluk kupası çıkardı. Ama yine de beklenen galibiyet gelmedi.

Bu sene kağıt üstünde yine favori Fenerbahçe. Ev sahibi avantajı, liderlik morali ve 6 puanlık fark rahatlığı, rakibi bir adım öne geçiriyor. Tersten okuyunca da Galatasaray'ın "ya tamam ya devam"ın bir seviye altında öneme sahip bir maça, hem de sahaya adım atar atmaz hafızaların tazeleneceği Kadıköy'de çıkması düşündürüyor.

İşte o nedenle, geçen sene formalite gibi gözüken maçın aslında ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Şampiyon ve güçlü-moralli Galatasaray'ın, sezon sonunu zor getirmiş yorgun, bitkin ve isteksiz bir Fenerbahçe'yi karşısında bulması eşsiz bir fırsattı. Son 13 senenin, Galatasaray için kazanmaya en yakın maçıydı belki de. Üstelik takım da 1-0 öne geçmişti. Fakat beklediğimiz ve umduğumuz olmadı. Takım yokları oynadı. Hiç asılmadı. 1-0 öne geçtiği maçı rakibe hediye etti. Önemli bir eşiği atlama fırsatını tepti. Ondan sonra ise hiç bir şey olmamış gibi saha içinde sevinç gösterisine girişti.

O sevinç hakkında maçtan sonra bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Burada olmasa da Twitter'da... Konuyu bir kez daha oraya getirmeyeceğim. Ama bu takımın taraftarına bir Kadıköy galibiyeti sözü olduğunu düşünüyorum. Eğer geçen sene, derbi ahlakına uygun bir maç oynasalardı şu an en azından psikolojik olarak  daha rahat olacaktık ve puan farkı dışında düşüneceğimiz herhangi bir durum olmayacaktı. Ama öyle olmadı ve bir sene daha uzayan seri yine bizim en büyük dezavantajımız olarak karşımıza çıkıyor. Durumu bu hale getiren takımın, bu sefer bilinçle sahaya çıkması en büyük arzum ve isteğim.

Maç hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Beklentim tam olarak bu. Kazanmak, kaybetmek, alınan sonucun lige yansıması, puan farkı, Muslera'nın sakatlığı, Mancini'nn kariyeri vs... hepsi işin muhabbet boyutu aslında. Bu takımın son iki senede eksik bıraktığı bir şey var. Üstelik bu eksiklik takımın yetersizliğinden değil gereksiz laubaliliğinden kaynaklandı. Bu maç o yüzden bir telafi maçı. Güzel ve mutlu geçen iki seneyi kusursuz hatırlamak için bir telafi maçı; geçen seneki ukalalığın affı belki de.. Kupaları kaldıran takım bunu başarabilir. Kadıköy'de top oynamayıp saha ortasında sevinen takım ise bunu yapmak zorunda... 


Cuma, Kasım 8

Press




Aynı ülkede yaşıyoruz. Hatta aynı dönemde. Ama çok uzağız. Sadece Güneydoğu ile alakalı bir durum değil. Her kesim, herkes için geçerli. Bazı yerler bize çok uzak. Bazı yıllar bize çok uzak. Hatırlamak için ; veya yaşamadığımız dönemi bilmek için çok fazla araştırmak lazım. En derinlere inmek lazım. Yoksa açıkta bulamazsın, göremezsin.

Press filmi sanırım teknik olarak yetersiz bir film. Tam emin değilim. Düşük bütçeli de olabilir. Öyle canlı renkler, usta kamera hareketleri falan yok. Ama bu hiç önemli değil. Sinemanın benim için bunlar değil. Önemli olan anlattığı, önemli olan o filmin derdi. Bu filmin derdi de senin derdin aslında. Oturup izlemen gerekiyor. Mesafeyi ve zamanı yakalaman için şart. Bu topraklarda olan biteni bilmen gerekiyor. Eğer oraya ve onlara uzak kalırsan sokağa ilk kez çıktığın gün gördüklerine, yaşadıklarına şaşırıyorsun. Ülkenin gerçeği, devletin geleneği senin için yeni bir tecrübe oluyor.

Filmin acı bir konusu var. Ama ben en çok kendime üzüldüm. Filmin yüzde 20'lik kısmını anlamadım. Çünkü insanlar Kürtçe konuşuyordu. Kürtçe anlamıyordum. İngilizce konuşma olsa, altyazısı olmadan bile bir derece anlardım. Ama Kürtçe'yi duyunca boşluğa bakar gibi oldum.

Bize çok uzak oldukları gibi onları anlamamız da mümkün değil. Acı işte...



Perşembe, Kasım 7

Geçersiz Bahane




Mahmut Özgener'in yabancı kuralında değişiklik yapılacağının sinyallerini verip uygulamayı yeni federasyonun hayata geçireceğini söylemesinin üzerinden iki seneden fazla süre geçti. Platini'nin bu yönde çalışma yapmaya başlamasının üzerinden ise daha fazla...

O nedenle bahsedilen "yeni federasyon"dan (Aydınlar) sonra gelen federasyona (Demirören) ihalenin kalması bu açıdan bile saçma. Yabancı sınırlaması da benim tasvip ettiğim bir şey değil. Ama yabancı sınırı bu ülkede devamlı olan bir şeydi. Hiç bir zaman sınırsız olmadı. Yani aslında yeni bir şey yok. Sadece rakamlar değişiyor. Ve aslında saha içindeki yabancı sayısı hiç bir zaman azalmadı.

Daha önce defalarca yazdık. Konuştuk. Ama yabancı sınırlaması meselesi bir kenara, tartışılan asıl konu "Galatasaray'u durdurma planları" oldu. Oysa kasım 2005'te Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım "yabancı sınırı kalksın" dediğinde Galatasaraylılar olarak bunun ülke futboluna zarar vereceğini savunmuştuk. 20 yaşında tribünde olan ben de o gruptan ayrı değildim. Çünkü o zaman Fenerbahçe hem sahada hem kasada çok güçlüydü, istediği yabancıyı getirebilir, müthiş işleyen takımına monte edebilirdi. Şimdi ise şartlar değişti. Bu güce sahip olan ve kullanamayan Galatasaray olunca, tavırlar, yorumlar, düşünceler 180 derece değişti. 2006'da ve 2008'de kazanılan şampiyonlukların  alt metni olarak verilen "Türk sporcusuna güven" manifestosu ve hikayeleri artık çok gerilerde kaldı.

Bunları hatırlatıp asıl konuya geçelim. Galatasaray'ın bu sezon yaşayacağı her başarısızlığında her yenilgisinde birinci sorumlunun TFF olarak gösterilmesinden sıkıldım. Herkesin Galatasaray sevgisinin temellerinde birbirinden farklı anlam yatıyor olabilir. Benimkinin nedeni biraz da "konulan engelleri aşma kabileyeti ve kararlılığı" olarak özetlenebilirdi. 1992'deki genç kadrodan 2000'deki mali krizlere kadar, her başarıyı güzel kılan buydu. Başarısızlıkların nedenini ise kendi içinde arardı bu camia. Oysa şimdi başarısızlıklarda hata dışarıda aranıyor. Sanki, ezeli rakibin senelerdir karşı çıkılan  "1'e karşı 17' durumuna benzeyen bir bakış açısı hakim.

Kopenhag yenilgisi de yine yabancı sınırına takıldı. Riera'nın haftalar sonra Parken'de oynamış olması, ligde kendine yer bulamaması, sol taraftan gelişen atakta gol yemek ve işte tüm suçlu; TFF'nin yabancı sınırı... Bunu kabullenemiyorum. Bazı şeylerin bu derece ört bas edilip, dışarıya karşı cephe açmayı anlamıyorum.

Hataları sıralayalım.

Yabancı kontejanının azaltılacağı aylar öncesinden belliyken geçen sene kadroya devre arasında Drogba ve Sniejder'i dahil edildi. Evet faydalı transferler olabilirler ama bu transferler yapılırken kadro planlanması hiçe sayıldı. 

Sezon başındaki transfer dönemi ise daha kötüydü. Sol beke transfer yapılmadı. Takımdaki yabancı sayısını düşürmek için çaba sarf edilmedi. Mesela, "ligde faydalanamıyoruz o yüzden CL maçlarında sıkıntı yaşıyor" denilen Riera aslında hiç bir zaman 1.planda yer almadı. Göndermek istenildi ama yine takımda kaldı. Üstelik en çok para kazanan oyunculardan biri olarak. Üstelik sol bek olmamasına rağmen. İş o kadar komik bir hale geldi, sol bek transfer edilmediği için mecburen sol beke geçirilen Riera gıyabında; "Sol bekimizi ligde kullanamadığımız için CL'de sıkıntı yaşıyoruz, kahrolsun TFF" denilmeye başlandı. Oysa Riera hiç bir zaman "sol bekimiz" değildi. Onun "elinden geleni yapma" gayreti yetersiz kaldığında, sorumlu onun oynamasını engelleyen ve maç alışkanlığını kaybetmesine neden olan TFF oldu. Yersen...

Yabancı oyuncu konusunda bu kaos varken yerli oyunculara yönelik bir transfer hamlesi yapılmadığı gibi, Erman, Kazım gibi ligin değerli oyuncuları çok ucuza elden çıkarıldı. Kenardan Ceyhun, Emre Çolak gibi oyuncular girerken yaz sezonunda Alper'e burun kıvıran Galatasaraylılar vardı.

Önümüzdeki sezon büyük bir ihtimalle sahadaki yabancı sayısı 5'e düşecek. Sanırım ki Galatasaray'ın bu konuyla ilgili hiçbir çalışması olmayacak Hatta hala "Riera takımda kalsın" diyen var, üstelik "seneye sınır kalkar zaten" diyerek...Bir sezon daha kadro dengeli bir şekilde kurulmaz. Ve ondan sonra başarısızlıkların sorumlusu olarak yine TFF gösterilir. İşin açıkçası ben bunu kabullenemiyorum. Galatasaray'ın, Galatasaraylı'nın başarısızlıklarında topu başka kurumlara atmasını yadırgıyorum. 2-3 senedir camia üzerine yerleşen bu duruma alışkın değilim.


Salı, Kasım 5

Abilik




Metin (Oktay) benden büyüktü ama gece çok gezerdik. Bir gün geç geldi. Ben de "Niye geç kaldın" dedim. O her zaman Galatasaray'ın Ali Sami Yen'deki antrenmanlarını izlerdi. Çok iyi bir Galatasaraylıydı.

"Orada bir çocuk var, benim gençliğime benziyor. İngiliz onu azarladı, biraz ona canım sıkkın" dedi. Sonra anlatmaya devam etti:

"Bu da küstü, saha kenarına gitti. Gittim yanına 'ne oldu koçum' dedim. Bana, "Adana'ya dönüyorum, burada yapamayacağım" dedi. İyi de bir çocuk. Adı Fatih, onu sevdim. Kalçasını iyi kullanıyor, yanına kimseyi yanaştırmıyor, kendime benzettim. Ama İngiliz psikolojisini anlayamadı. Ben de anlattım. 'Buraya ilk geldiğimde ben de İzmir'e döneceğim demiştim. Gündüz Abi benle konuştu ve kaldım. Ben de senin Gündüz Abin olayım. Zaman zaman gelirim, senle beraber çalışalım. İstanbul'u beraber gezelim dedim. Sonra sarıldım ona. Ara ara gidip Fatih ile çalışacağım..."


Güneri Cıvaoğlu, Galatasaray Dergisi Ekim 2013

.

Pazar, Kasım 3

NBA Kariyerim




Şimdi NBA başladı ya, herkes NBA konuşuyor ya gündemi yakalamam lazım. Ama ben NBA'den kopalı da baya oldu. Bunun çeşitli nedenleri var. Ondan bahsetmeye çalışacağım.

Arkadaşlar, benim hayatımda olan biten hemen hemen her şey, sevdiğim şeyler, nefret ettiklerim hepsi ucundan da olsa Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ile alakalıdır. NBA ile ilgimizin de bundan farklı gelişeceğini düşünemezdik.

Küçük çocukken, sporu sevmek kolayken, rekabetin adrenali bizi vurmazken, NBA izlemek gerçekten keyifliydi. Taraftarlık duygularımız henüz hayvani duruma geçmemiş, sporcuları takımların önüne koyuyoruz. Mesela ben Toni Kukoç'u, severdim. John Stockton falan da iyiydi. Bulls-Jazz serilerinde sürekli kaybediyor diye Jazz'ı desteklerdim ve yine kaybederdi. Televizyonda yakaladım mı izlerdim, olmadı gazetede göz gezdirirdim.

Yaş biraz daha büyüyünce, bir şey fark ettim. Okuldaki ve mahalledeki bütün Fenerbahçeliler Lakers'ı tutuyordu. Renk benzerliğinden dolayı bunu anormal karşılamadım. Ama özellikle 2000 yılında yaşadıkları şampiyonluk yüzünden, onların Lakers'ı tutması benim Lakers'tan soğumama neden oldu. Hemen kendime bir takıma seçmeliydim. Tabi ki Avrupalı mantığıyla, aynı şehrin takımı Clippers ile onlara kafa tutacağımı sanmıştım. Aslında o sıralar Clippers iyi bir takım da kurmuştu (bence iyiydi), Darius Miles, Lamar Odom, Quentin Richardson ve Michael Olowokandi vardı. İş yapacak bir takım olduğunu sanıyordum. Oyuncuların isimleri güzeldi. Takım iş yapamadı. Fakat asıl sıkıntı sezon sonu yaşanan çifte şampiyonluktu.

1996-2000 arası esen Galatasaray, 2001 mayısında Fenerbahçe'ye geçilmişti. Kadıköy, Bağdat Caddesi bir daha hiç bir zaman öyle olmadı. Ben de büyük bir şok yaşıyordum. 15 yaşındaydım, ergenliğim tavan yapmış ve ilk defa böyle bir şampiyonluk kaybetmiştim. Daha da kötüsü devamında geldi. Lakers şampiyon oldu. Fenerbahçeli arkadşalar ilki kadar olmasa da yine coşkulu bir şampiyonluk kutlamıştı. O sezon Kobe'ye direnen Iverson, 3 numaralı formayı giyiyordu. Sanki Staples Center topraktı, o cesur..  Ama o da yetmedi. 

O sezon 3 tribünlü Kadıköy'de bir tezahürat vardı, "Efsane geri döndü korksun ibneler, cümle alem duysun en büyük Fener... " Yılın en önemli 3.rekabeti olan BBG'de (ki bunda Eraycılar olarak Melih'e kaybettik) Tarık'ın OF Deli Gönül şarkısının melodisiyle söyleniyordu. Bu tezahürat Fenerbahçeliler arasında yaygınlaşmıştı. Ve tam olarak nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama daha sonra şu tezahürat da söylenmişti "Efsane geri döndü korksun NBA, cümle alem duysun en büyük LA"..

Bu baskıya, bu coşkuya Clippers ile direnemezdim. NBA tarihinden yola çıkarak kendime yeni bir takım buldum, onların eski ve asıl ezeli rakipleri; Boston Celtics. İrlandalı, yeşil formalı güzel bir kulüp. Tribünü de sağlam. Ama  o zamanlar onlar da çok kötüydü. Paul Pierce ve Antonie Walker'ın eline bakıyordu. İlginçtir seneler sonra play-off'a girmişti takım. Ama daha kötüsü oldu, Lakers üst üste 3.kez şampiyon oldu.

Dayanılacak, mücadele edebilecek gibi değildi. Oturdum düşündüm. "Ben ne yapıyorum" dedim. Zaten Fenerbahçe ile, Fenerbahçeli arkadaşlar ile ottan boktan meseleler yüzünden kapışıyorduk. 3.yıldız falan vardı o senelerde. Galatasaray da eskisi kadar dominant değildi. Ben de büyümüş, artık tribüne giden bir adam olmuştum. Tribüne gidince önce futbola gidiyorsun, sonra basketbola, diğer şubelere bakıyorsun.  Mesain artıyor yani. Haliyle "Yemişim NBA'i" dedim ve ilgimi azalttım. Galatasaray'ın 10 küsür tane şubesi varken bir de Boston Celtics'in derdine mi düşecektik.  Vazgeçtik. O günlerden itibaren çok fazla NBA izlememeye başladım. Çünkü izlesem biliyorum ki anti-Lakers taraftarına dönüşeceğim ve gereksiz kaygılar besleyeceğim. Böylesi daha iyi oldu.

Son olarak; hala daha Lakers'ın şampiyon olmasını ve bu sayede Fenerbahçeliler'in gövde gösterisi yapmasını istemiyorum. En son 2010'da Saracoğlu'nda son haftada kaçan şampiyonluğun tesellisini, üstelik finalde Boston'u yenerek buldular. 

Zaten NBA seven arkadaşlar arasında anlamadığım tek şey; Galatasaraylı olanların nasıl Lakers taraftarı olduğu... Gerçi onların savunması da "Ama Lakers'ın renkleri sarı-mor, lacivert değil"...

Zaten şimdi bu yazıyı okuyan biri de lütfen sakın "Ama her Lakerslı Fenerbahçeli değil" demesin, ben kendi çevremden bahsettim...

Sonuç olarak dünyanın en önemli olayının yaşanacağı derbi haftası, hepimize hayırlı uğurlu olsun....

Cumartesi, Kasım 2

Zıplayan Topçu



Futbolla ilgili hemen hemen her şeyi çözdüm de (oha), tribüne oynayan topçu sevilir mi sevilmez mi çözemiyorum bir türlü.

Napoli'nin Kolombiyalı oyuncusu Zuniga, bizdeki bazı futbolcular gibi... Oynadığı oyundan bağımsız olarak tribünle ilişkisini iyi tutuyor. Bunun da baş nedeni, bizdeki "zıplamayan Fenerli" tarzı "zıplamayan Juventuslu" tezahüratına sürekli eşlik etmesi.

Forma tanıtımında, soyunma odasına giderken ve değişik yerlerde bunu yapmış. Ama asıl efsanesi maç oynanırken yapmış. Bizim Mustafa yolladı, yoksa haberimiz olmayacaktı. Maç da Galatasaray maçı üstelik. Böyle topçu sevilir mi yoksa "önce topunu mu oyna" denir bilemedim.


Cuma, Kasım 1

Ezel



Bir gün Twitter'dan eşe dosta izlenecek dizi tavsiyesi sordum. Göksel Kaptan başta olmak üzere en fazla Ezel öneren oldu. Ben de başladım. Bu kadar basitti her şey...

Ezel'i TV'den yayınlandığı zaman; benim o dönem çalıştığım iş nedeniyle izlemem, takip etmem mümkün olmuyordu. Pazartesi akşamları, yani Ezel'in yayınlandığı saatlerde çalışıyordum. Ezel'i devamlı takip edemezdim. Ben de çoğunluk gibi, bir diziyi yarım yamalak takip etmekten hoşlanmam. Ama sürekli bir övgü duyuyordum, bu da ilgimi çekiyordu. Neredeyse tanıdığım herkes izliyordu. En "Ben Türk dizisi izlemem" tarzı elit adam bile kısa sürede müptelası olmuştu. İşin ilginç kısmı, bu kadar çok izlenen bir dizi olmasına rağmen, bir türlü kulağıma spoiler gelmiyordu. Oysa normalde, hiç izlemediğin bir dizide bile olan biteni sağdan soldan öğrenebiliyorsun, bir şeyler duyuyorsun, bazı gelişmelerden (diziye giren-çıkan) haberin oluyor.

Bir ara bizim mahalledeki arkadaşları Ezel izlerken yakaladım. Ben de oturdum yanlarına. 13.bölümdü. Sarmıştı. Ama her hafta 90 dakika izleyecek vaktim yoktu, hele pazartesi günleri hiç izleyemezdim. Fakat kafamda bir yere de not ettim.

Dizi iki sezon yayınlandı ve kült oldu, Türk televizyon tarihinde ayrı bir sayfa açtı (açmış); ama bizim onu yakalamamız 2 sene sonrasını buldu. Geç olsun güç olmasın. 2013 yazını Ezel izleyerek geçirdim, seneler sonra da öyle hatırlayacağım. Tek üzüldüğüm taraf, keşke bu diziyi herkesle beraber aynı anda izleyebilseydim.

Alıntılar-Göndermeler

Diziyle ilgili ilk eleştiriler ve aslında birçok insanın da bağlanmasına yol açan  özelliği, kitaplardan ve filmlerden esinlenmesiydi. İlk olarak dizinin konusunun Monte Kristo Kontu'ndan araklandığı veya esinlendiği tartışması çıktı Ama aslında anlaşılıyor ki, Monte Kristo Kontu tek değil. Sahnelerde gözüken kitaplar, kullanılan replikler, bölüm adları, şiirler... Durum böyle olunca araklanma iddiası geçersiz kalıyor. Bunlar aslında göndermeler... Ve diziyi güzel kılan durumlar...

Dizilerin, filmlerin böyle görevleri olduğunu düşünüyorum aslında. Sürekli bir gönderme yapma telaşında olmasınlar ama izleyenlerin hayatlarına yeni kapılar açmasını, ufuklar açmasını sağlasın. Ezel'in birçok insan üzerinde olumlu etkisi olduğuna inanıyorum. İnsanlar bu dizi sayesinde biraz da olsa kitaplara, klasiklere ilgi duymaya başladı. Biri de benim hatta. Filmde geçen kitapları toparlayıp okumak istiyorum. Bunun için de liste çıkarıyorum zaten. Keşke, diziyi izlerken kağıt kalem bulundursaydım da tek tek yazsaydım. Unuttuğum, atladığım olacaktır muhakkak, eklemeler yapılabilir.

Monte Kristo Kontu
Kumarbaz
Suç ve Ceza
Sefiller
İki Şehrin Hikayesi
Gazap Üzümleri
Kürk Mantolu Madonna
Fedailerin Kalesi Alamut


Edip Cansever

Ömer Hayyam

Oyuncular

Türk dizileri dünyaya yayılıyor dediklerinde ihtimal vermemiştim. Kim 90 dakika boyunca dizi izler ki? Hangi senaryo o kadar akıcı ki? Ezel bile ara sıra kilitleniyordu, temposu düşüyordu. Ama işte tam bu noktada oyuncuların karizması ve yeteneği ortaya çıkıyor. Türk dizilerinde başrol oynayan birçok oyuncu, çok üstün bir iş çıkarıyor aslında. Ama dizilerin hızlı tüketimi ve uzun süresi onların emeğinin gözardı edilmesine de neden oluyor. Evet iyi para kazanıyorlar, şöhretleri artıyor ama insanların gözünde "dizi oyuncusu" olarak kalıyorlar. Oysa Ezel gibi dizilerde bence adeta resital sunuyorlar.

Kenan Imırzalioğlu; bizim ergenliğimizin ilk rol modellerinden. O Deli Yürek'te Yusuf Miroğlu'nu oynarken; biz ya okulda ceket giydik, ya atkı sardık, ya jöle sürdük ama illa ki bir şeyler yaptık. Yüzük takanlar bile vardı aramızda. O zamanlar yetersiz bir oyuncuydu ama sonuçta çok gençti. Sonra bazı işlere imza attı. Başka diziler, yeni filmler. Ben çoğunu izlemedim. Kabadayı'da ise Şener Şen'den bile daha iyi olduğunu düşünmüştüm. Ezel, bu dönemde başlayan çıkışın en üst noktası oldu. Müthiş bir iki sezona imza atmış. Hiç hareket etmese, sadece dursa bile gözlerle bakışlarla üstün iş çıkarabiliyor... Mesela dizinin hemen başlarında şurası çok önemliydi, devamını da çok iyi getirdi.

Tuncel Kurtiz için bir şey demeye gerek yok zaten. İnsanların onu bu diziyle tanıması bazılarını üzse de, hayatın normal akışına uygun olduğunu düşünüyorum. Ve aslında oyunculuğundan öte sesiyle çok büyük katkı sağladı. Sadece dıştan verdiği şiir okumaları değil, sahnelerinde de sesinin tonu etkileyiciydi. Toprağı bol olsun.

Cansu Dere,çoğunluk tarafından yeterli görülmese de, güzelliği ve Kenan İmırzalioğlu ile uyumu sayesinde bu rolün altından kalkabilecek tek kadındı belki de. Özellikle, Bahar'ın ölümünden sonra oynadığı iki bölüm (sanırım sezon finaliydi) muhteşemdi, kendini aştı.


 Türk izleyicisi bir tarafta onu, karşısında da da Imirzalioğlu'nu görmekten hoşlandı. Çok fazla uydular. Doğru eşleşme başarının anahtarı oldu.

Yiğit Özşener'i eskiden sevmezdim. Son 3-4 senede ise hayranlık duymaya başladım. Dizinin en iyi performansı bence ondan. Şimdi bile oynadığı diğer dizilerde-filmlerde, çıksın hadi be desin falan diye bekliyorum. En basit tepkisi bile marka oldu.

Yan rolleri canlandıranlar arasında; Sarp Akkaya, Barış Falay, Salih Kalyoncu, Rıza Kocaoğlu gibi isimler var. Büyük oyuncular. Ay Yapım, işi şansa bırakmamış. Ve asıl bombayı da ikinci sezon patlatıyor.

Haluk Bilginer'i dahil ediyor. Ufuk Bayraktar giriyor.

Aslında benim diziyi izleme sebeplerimden biridir Ufuk Bayraktar. Onun değişik bir havası var. İkinci sezona, TV'de yayınlanırken ara ara denk gelmeye başlamıştım ve orada geçmişe yönelik sahneler cezbetmişti. O sahnelerde Ufuk Bayraktar'ı görmek de beni heyecanlandırmıştı. Ama itiraf etmeliyim, diziyi izlediğimde beklediğimi bulamadım. Daha doğrusu benim için Ufuk Bayraktar diğer isimlerin arkasında kaldı.

Kıvanç Tatlıtuğ transferi de diziye çok şey kattı. Kiralık futbolcu gibi geldi. Üstelik tam da Aşk-ı Memnu bittiğinde... Yani en üst zamanında. En göz önünde olduğu dönemde. Kenan İmirzalioğlu ile kavga ettiği veya karşılaştığı sahnelerin, Türk dizi tarihinde önemi çoktur herhalde. İki tane jön (veya adı her neyse) birbirleriyle kapışıyor, karşılaşıyor. Sırf o sahnelerde bile rating rekoru kırılmış olmalıydı. Düşünün, 1970'lerde bir filmde Tarık Akan ile Kadir İnanır düello yapıyor mesela. Filmin konusu bile önemli değil. Türk dizi tarihinin en Heat anları...

Karakterler

Ömer ve Ezel: Ömer iyi hoş ama hiç yakınlık kuramayacağım bir karakter. Bir insan nasıl bu kadar iyi olabilir. O kadar iyi ki, kendisini yakanları, hayatını çalanları kimseye söylemiyor bile. Böyle bir insan olabilir mi? Oluyorsa da işte benim ilgimi çekmiyor. Adamın tek negatifliği biraz saf olması ve bu da onu sevmeyi zorlaştırıyor.

"Ömer'in zaafi sadakatiydi"

Rumble Fish'e benzemiyor mu aslında? Ama Rusty James daha sert adamdı...

Oysa Ezel öyle mi? Yaşadıkları yüzünden sert bir karaktere sahip. İntikamını almak için gelişen olaylar çevresindekilerin yara almasına hatta ölmesine neden oluyor; o bu duruma çok üzülüyor ama planı da kendisi de değişmiyor. Bu dünyadan beklentisi yok. Tek bir kötü huyu var, sonunu getiremiyor. Son darbeyi koyacakken acıyor. O da ona Ömer'den kalan yadigar işte. Ama olsun. İnat ediyor. Mücadele ediyor. Sıfırdan geliyor. Düşüyor, kalkıyor. Diyeceksin ki, bu aslında senin beğenmediğin Ömer... Dizi de bu işte zaten... Bu çelişkiler, karakterlerin gidip gelmesi... İyi tamamen iyi değil, kötü tamamen kötü değil.

Ramiz: Ramiz Dayı'nın neden bu kadar çok sevildiğini anlıyorum ama benim kilit karakterlerimden biri olmadı. Zekası ve ihtirası dikkat çekiciydi ama hep bir kapalı kutuydu. Aslında senaryoda çok iyi işlendiğini de düşünmüyorum. Ne zaman ki ikinci sezon başladı ve geçmişe dönüldü o zaman bazı şeyler ortaya çıktı. Yine de hem onun hem de Kenan Birkan'ın karakterleri  bence nispeten sönük kaldı. Aslında bu çok da şaşılacak bir durum değil, önemli olan Ezel ve diğer üçlü... Bilgeliği ve gücü cezbedici ama sanki asıl görevi; Ezel zora düşünce ortaya çıkmakmış gibiydi. Belki Ramiz üzerine ayrı bir dizi olsa daha çok severdim ama burada sevemedim, nötr kaldım..

Eyşan: Allah düşmanıma vermesin. Bu kadar güzel biri düşmanıma yar olmasın. Ve bu kadar kötü bir karakter kimseyle olmasın. Ben dizi izleyen basit bir seyirciyim, arada ben bile kadına inanıyordum. Güzelliği çok başka ama onun şeytani özelliğini tetikleyen başka şeyler var. Cansu Dere'yi iyi oyuncu yapan da buydu. Dizinin underrated oyuncusu. Eyşan'ın sevilmesini de anlamadım. Kadın resmen acımasız...

Ali: Senaryonun bana kazığı. Bir adamın ustası abisi birine nasıl böyle sahtekarlık yapabilir? Sadece bir tekne hayali uğruna.. Uzun süre sevemedim, inanmadım. "Dayiii" derken bile sempatik değildi. Ne zaman, Zonguldak'a gitti, geçmişiyle yüzleşti adama hak verdim. Ama o kısımlar artık  çok geç olmuştu benim için. Bir kere soğudum, kolay ısınmam mümkün olmadı.

Cengiz: Dizinin gerçek kahramanı. En tutarlı adamı. Elde etmek istediği tek bir şey var, onun için herkesi satabiliyor. "Bana güvenmeyin ben satarım" diyor, huyum bu diyor, ama insanlara defalarca güveniyor, en çok da Ömer. O yüzden tutarsız değil, belki de en dürüst karakterlerden biri aslında. Eyşan'a sahip olmak için her şeyi yapıyor. Onun hayatındaki en güzel kumar. Onu elde etmek en güzel duygu. Eşkiya'daki Berfo'nun metropoldeki varoş hali.

Tefo: İşte benim favori karakterim. Adam gibi adam. Öyle bir sadakati var ki, kime sadık kalacağını bile şaşırıyor bazen. Ama duruşu var. Yüksek karakter. Onda ölü bir adamın yüreği var. Müthiş adam. Hayatta böyle adamlar varsa, karşılaşmak isterim, yanımda olsunlar isterim. Sırtımız yere gelmez.

Kenan Birkan: "Bu hikayedeki asıl mağdur" Ama ruh hastası. Bir de, abi senin gibi adamın ne işi olur Eyşan'la. Böyle harcanacak adam değildin. Aslında üzdün. İki kadın uğruna ne acılar çektin. Aileni, zenginliğini, saygınlığını, en sonunda canını kaybettin. Yazık.

Temmuz: Başımdan geçen garip bir olayı anlatayım. Bir gün yine diziden ufak ufak sahneler izledim. Sonra evden çıkıp Taksim'e gittim. Karaköy'den yukarı çıkarken, yoldan geçen boş taksiye kaldırımdan el etmek isteyen bir adam, yanlışlıkla bana tokat attı. Sinirlendim, herife trip atacaktım. Arkamı döndüm; karşımda Rıza Kocaoğlu. Kafasında şapka bana bakıyor. Olayın absürdlüğü ve ilginçliği onu sarsmamış sanki, aynı Temmuz gibi ifadesiz bir şekilde bakıyor. Korktum, "pardon abi" dedim. Daha sonra o da tebessüm etti ve güldü. Olaysız dağıldık. Ama sanırım hala sosyal hayatında Temmuz kozunu kullanıyor. Korkutucu bir karakter. Bunun nedeni silahı, el becerisi değil, bilinmezliği, tahmin edilemezliği. O olayda bile "Bu hangisi lan şimdi Rıza mı, Temmuz mu'' diye düşündüm iki saniye.

Yakışıklı Serdar: Müthiş. Müthiş. Müthiş. Ramiz'den de Kenan'dan da diğerlerinden de daha zeki. Tek sorunu sermayesi yok. Olmasına da gerek yok. 1970'lerde Ramiz ile Kenan'ın da yokmuş ama şehrin ağası oldular. Ama zaten bu adam, eline geçen parayla daha fazla büyümek de istemiyor, yaşamak istiyor. Eğlence peşinde. Kırmızı spor bir arabayı seviyor, yiyor, içiyor, geziyor. Diğerleri egolarını doyurup birbiriyle savaşırken o hayattan keyif alıyor. Kenan ile Ramiz "Selma Selma" diye ağlarken, o büyük ihtimalle ikinci sınıf bir pansiyonda hatunun biriyle yiyişip parasını yediriyordu. Daha sonra da kızlarına gidip "Sarılmayacak mısın babacığına" deyip, yardım istiyor. Sanırım idol gibi bir şey.


Mert: Ayak bağından başka bir şey değil. Her şeye burnunu sokma be adam. Bu kadar rahatsız olduğum başka karakter olmadı. Kahraman olmaya çalışıyor ama aynı zamanda gerizekalı. Mesela, orta akıllı bir insan, abisinin öldürdüğü adamın oğluna evinin adresini vermez. Bir de İstanbul çocuğu olacak. Kimse kusura bakmasın ama öldüğüne üzülmedim. Her şeye burnunu sokmanın cezası...

Şebnem: Hayal kırıklığına uğrattı. Onun bu kadar korkak ve çabuk düşecek biri olacağını tahmin etmezdim. Oysa o da Tefo gibi sadakatini bir çok yerde test etmiş ve başarılı olmuştu. Sonradan çok üzdü. Tefo'nun da başını çok yaktı. Kırgın kere kırgınım.

Bahar: Diziyi Youtube üzerinden izledim. Bazı bölümlerden sonra oradaki yorumları okuyordum. Halkımızın büyük bir kısmı Bahar'dan nefret ediyordu. "Bu ne ya mıy mıy mıy" diyenler çok fazlaydı. Oysa ben çok sevmiştim. Dizinin en saf, en temiz, en doğru, en güzel huylu karakteriydi. Ezel'in ve çevresindeki herkesini hayatını pozitif yönde etkileyebilecek biriydi. Ölünce hakikaten üzüldüm. Gerçek hayatla bağlantı kurdum. Böyle iyi insanlar ölmemeliydi. Eğer bir sezon daha devam etseydi, benim has karakterim olurdu.

Siyasi göndermeler

Dizinin en başarılı işlerinden biri de siyasi göndermeleriydi. Bu özellik baya atlandı diye düşünüyorum. Özellikle ikinci sezonda ATV'de, hükümete yakın bir kanalda yayınlandığını düşünürsek...


Ömer'in hapisten kaçmasına vesile olan isyanın, Hayata Dönüş operasyonu olması

Hatta Ramiz ile Kenan'nın Bursa'da otel basmaya gittiklerinde Hayratlı'nın okuduğu gazetede yer alan "Deniz, Hüseyin ve Yusuf için idam kararı verildi" haberinin verilmesi.

Çok ince, hiç rahatsız etmeden ve sahnelerle-olaylarla alakalı göndermeler...

Bir de Yusuf Eğir var. Eski emniyet müdürü. Şimdinin güçlü iş adamlarıyla ortaklık kurup, onların ilerlemesini sağlayan kişi. Eğir-Ağar olunca hikaye ilginçlik kazanıyor.

Eğir öldükten sonra, Kenan Birkan'ın Cengiz'e söyledikleri de dikkate değer:

"Eğir çok iyi bir  ortaktı...90'lı yıllarda... Ama ülke artık o adamları tasfiye ediyor. O eski dönemin adamıydı. Türkiye artık o insanları görmek değil gömmek istiyor. Yeni bir dönem başlıyor. Ben bu yeni dönemi hazırlayanlardanım. Ben istediğim insanları istediği yere koyanlardanım."

Top 5 Sahne






Plase; Haluk Bilginer resitali http://www.youtube.com/watch?v=SVQ4huQPa04

İstanbul

Behzat Ç. nasıl Ankara dizisi olarak geçiyorsa, Ezel de aslında bir İstanbul dizisi. İstanbul dışında geçen sahneleri bir elin parmaklarından az. İlk bölümde Kıbrıs, Azad için gidilen Hırvatistan, Ali'nin Zonguldak'a gidişi, Eyşan'ın Denizli günleri, Ramiz, Kenan ve Hayratlı'nın Bursa'da otel baskını ve belki şu an aklıma gelmeyen 1-2 sahne daha. Onun dışında hepsi İstanbul'da... Eminönü, Aksaray, Samatya, İstiklal Caddesi, Bebek, Tophane, hatta Şile.... Semt semt, şehrin bütün nefesi diziye sinmiş. Zaten dizi başlarken bile seyircisini Boğaz ile karşılıyor. Haliyle bizim gibi İstanbul'da doğup büyüyen adamlar için dizinin güzelliği bir kat daha artıyor.

Son

Blogda bugüne kadar yüzlerce yazı yazdım. Sanırım en zoru buydu. Bir film için bile yazı yazmak çok kolay iş değilken, 71 bölümlük bir diziden bahsediyoruz. Üstelik 71 bölümü de bir film kadar uzun. Ve en az 20 tanesi IMDB'de Top 250'de yer alan filmlerin çoğundan daha klas. Mesela 61.bölümde senaryo ekibi ve oyuncular şov yapmışlar. Oysa ikinci sezonun bölümü. İlk sezon, ikinci sezondan daha güzeldi ve orada da çok esaslı bölümler vardı.

Dizinin ilginç özelliği, ilk başta 1 sezon olarak planlanmış olması. Dizi sektörünü az çok takip ediyoruz. 1 sezonluk bir dizi, yüksek bütçe... Büyük risk. Haliyle işler bir yerden sonra planlandığı gibi gitmiyor. Dizi kanal değiştiriyor, yeni kanal bir tam sezon istiyor(muş). İkinci sezonda kalitenin düşme nedenlerinden biri bu sanırım. Ama yine de çok iyi kotarılıyor. 

Fakat dizinin en sonu, son 3 bölümü, Kenan Birkan öldükten sonraki kısmı hayal kırıklığı olmuş. İlk 68 bölüm ortalaması 10 üzerinden 9.5, son 3 bölümü dahil ederek 71 bölüm ortalaması 10 üzerinden 8...  Bundan sonrası spoiler içerir.

Biz diziyi boşuna mı izledik dedim son 3 bölümü izlerken. Ezel'in intikamı dedik, saygı duyduk, o aldı Eyşan'ı gitti öte tarafa. Madem öyleydi, çık hapisten "Ben Ömer'im" de, al Eyşan'ı git.Neyin tatavasını yaptın be adam. Bahar, Kamil, Mert, Tefo... Bu insanlar boşuna mı öldü? Sırf sen intikamını al diye bedel ödedi insanlar. Sen Eyşan'ı alıyorsun. İlk 68 bölüm Sopranos ile falan yarışacakken son 3 bölüm Yaprak Dökümü kıvamına geliyor. Ama hakkını verelim son bölümdeki veda sahnesi de efsaneydi. İnsan bu sahneyi izleyince son 3 bölüme de bir af çıkarıyor ufak da olsa... Belki de; dizi tek sezon sürseydi ve sonu böyle bitseydi çok daha büyük efsane olabilirdi. İki sene sürünce, karakter sayısı çoğalınca bu son beni tatmin etmedi. 

Canları sağolsun emeği geçen herkesin. Efsane bir iş oldu. Dönüp dönüp hala izliyorum, replikleri yazıyorum aklıma, gözüken kitapları okuyorum, oyuncuların sonraki işlerini takip ediyorum... Geç oldu ama oldu, iyi ki izlemişim bu diziyi. 

2013 yazı kişisel olarak, son 5 senede geçirdiğim en güzel yazdı. Bu yazın önemli anılarından biri olacak, her gece oturup Ezel izlemiş olmam. Bundan sonra da kolay kolay 90 dakikalık Türk dizisi izlemem.... Çıta çok yüksekte...