Salı, Kasım 30

Ona Her Yer Deplasman


Bundan 1 sene önce çekildi bu fotoğraf. Kasımpaşa ile Galatasaray arasından oynanacak maç öncesi. Kasımpaşa yönetimi, kendi stadyumlarında oynanacak maç için Galatasaray tarafı biletlerini 100 Lira olarak belirlemişti. Galatasaray yönetimi Adnan Polat başkanlığında bu kararı protesto etmiş ve maçı Galatasaraylı taraftarlar ile beraber izlemişti.

O zamanlar henüz sezon başıydı. Avrupa'da ve ligde yenilmeyen bir takım vardı. Frank Rijkaard teknik direktörlüğünde, Keitalı, Nondalı, Ardalı, Baroslu bir kadro vardı. Tribünde ise Haldun Üstünel ve Adnan Sezgin yan yana..

Skor 1-1'ken Servet'in ileriye çıkmak için Rijkaard'dan izin istemesi ve Rijkaard'ın sistemden taviz vermemesi.

Bu hafta tekrar Recep Tayyip Erdoğan Stadı'na gidiyor takım. Hoca ve takım değişti. Kulübün havası daha da çok değişti. Son 4 iç saha maçının 3'ünde istifa davetlerinın ardı arkası kesilmedi. Ali Sami Yen Stadı bile artık Adnan Polat için bir deplasman haline geldi.

Kasımpaşa tarafı bilet fiyatlarını daha belirlemedi. Galatasaray taraftarı maça ilgi gösterir mi bilinmez? Ama Adnan Polat'ın taraftarlarla maç izlemesi 1 sene içinde tarihteki hoş bir anı'ya dönüştü.

Halk Kahramanı Messi


Kolej Takımı


- Barcelona'yı sevmeyebilirsiniz. Saygı duymak zorunda da değil kimse. Futbolcuları da tamamen temiz futbolin yüzleri değiller bence. Ama bir gerçek var; bu takımın futbolcuları futbol oynamayı seviyor, daha da önemlisi beraber oynamayı seviyor.

- Sadece futbolda değil hayatın her alanında takım olmayı becerebilmek gerekir. Bu adamlar becermiş.

- Messi tekme yiyince, tekme atan futbolcunun peşine 10 Barcelonalı'nın koşması bazı toplumlarda "kabadayılık" olarak adlandırılabilir ama aslında ortada güzel bir takımdaşlık vardır.

- Barcelona güzel bir proje olabilir. Dün Mourinho'nun dediği gibi "ürün" olabilir. Ama bu ürünün nasıl yansıtıldığı önemli. Dünyadaki bütün takımlar bize şirket olarak pazarlanırken, Barcelona lise takımı gibi pazarlanıyor. Yıllardır beraber oynayan, birbirini seven, abi-kardeş-dost yaşayıp giden gençler. Ve herkes lise yıllarını güzel hatırlar. Barcelona'nın yarattığı sıckalık biraz da buradan geliyor.

-Barcelona, bir gençlik dizisi. (Koçum Benim olabilir mesela; Valdes'in Guardiola'yı iten Ronaldo'ya atarlanması gibi)

- Ramos da sağlam şekil koydu yalnız. Barcelona'nın iki kaptanını elinin tersiyle itti. Hafta sonu Barnebau'da topçular tribüne çağrılmaz, sadece Ramos'un adı geçer.

- Arbeloa, Jose'nin yeni Materazzi'si.

- Schuster "60'ların futbolu" derken yerin dibine sokuldu. Bunu daha önce Madrid'de de yaşamıştı. 2 sene önce "Hafta sonu Barcelona'yı yenemeyiz" dedi, kovuldu. O gün bugündür Real, Barcelona'yı yenemiyor. 17 gol yedi 2 gol atabildi.

- Real'in namağlup şekilde Barcelona'ya gelmesi; "bu sefer çok güçlüyüz, bu sefer yeneceğiz" diyerek hazırlanması ve maçın ilk 15 dakikasında 2-0 geriye düşmesi. Real Madrid-Galatasaray kader dostluğu.

- Hele hele o 2.gol. Alex'in 2006 Aralık'ında ve 2009 Ekim'inde attığı golden farkı var mı?

- Maçtan önce İniesta gol atar dedik, Xavi attı. Ondan sonra 2-0 oldu, Inıesta'nın kaleye şutu yok. Bahis işi enteresan.

- Jeffren ve hileyle....

- Barca-Real maçlarını genelde aynı grup beraber aynı yerde izleriz. Barcelona tarihi bizim mahallede yazılıyor. 6-2, 5-0...

- Messi yine Mourinho takımlarına gol atamadı.

- Di Maria'yı taraftar nasıl benimsemiş anlamıyorum. Yılın transferi seçmişler. Öyle Hercules'e gol atmakla falan olmaz bu işler, bana Nou Camp'da lazım. Nerede Di Maria, kayboldu.

- Khedira gibi, Secunda Liga'da 50 tane var.

- Messi'yi yıllardır izliyorum, artık herhangi bir maçtan sonra "ohaaaa Messi, uff napıyor öyle" tarzı şeyler çıkmaz benden. Messi ulan bu, Busquest değil ki.

- Yalnız şu var, Xavi'yi Messi'ye oranla daha uzun zamandır izliyorum ve her maç "oha Xavi" diyorum.

- Xavi 6 sene sonra Real'e gol attı. 6 sene önceki golü Madrid'de maçın bitmesine 5 dakika kala atmıştı.

Pazartesi, Kasım 29

Şampiyonluk Mevsimi


Fluminense, Palmeiras deplasmanından 3 puanla döndü, liderliğini korudu. Son haftaya lider giriyor. Az sayıda olduğunu tahmin ettiğim taraftarları takımı Sao Paolo'da yalnız bırakmadı. Şimdi hedef pazar günü iç sahada oynanacak Guarani maçı. Guarani 37 maçta 37 puan topladı ve ligde 17.sıraya demir attı.

Fluminense 3 puan alırsa diğer maçların önemi kalmayacak. Puan kaybında; Cruzerio'nun Palmeiras ile, Corinthians'ın Goias ile oynadığı maçlara bakılacak. Maçlar tabi ki aynı saatte başlayacak. Ve bakmayın aylardan aralık olduğuna; orada şu an şampiyonluk mevisimi. Fotoğraftan da belli. (Portekizce bilenden tercüme istiyoruz, Samet Güzel göreve)

Çok Güzel Futbolcu


"Güzel futbolcu golden sonra tribüne koşandır" mottosu var ya, onu biraz değiştirelim. Güzel futbolcu deplasmanda atılan golden sonra kendi tribününe koşandır. En güzel futbolcu; deplasmanda takım arkadaşının attığı golden sonra kendi tribününe koşandır.

Kısacası Guti çok güzel futbolcu. Dün izlerken bir kez daha farkettim. Pasları, koşması falan zaten bilinen durumlar da adamın duruşu, gol sevinci, herşeyi çok farklı. İyi ki Türkiye'de oynuyor.
***
Kadraja giren İsmail Köybaşı ise bana göre Beşiktaş'ın en samimi futbolcusu. Gol sevinçleri, maç sonu sevinçleri çocuklar gibi. Henüz çocuk sayılır zaten. İsmail, fotoğraftaki gibi olmaya devam etsin, Guti'nin yanından ayrılmasın.

Galatasaray 1-2 Beşiktaş


2002 yılı Aralık ayı. Az önce İbrahim Üzülmez atmış. Stadyumdan çıkıyoruz. Üşüdük, ıslandık dönüyoruz. Üzgünüz. Gerçek üzgünlük. Ağzımızı bıçak açmıyor. Tamam belki o zaman 17 yaşındayız, ergeniz, ertesi gün okula gideceğiz ve aklımızın bir ucunda pazartesi baskısı var ama yine de çok samimi duygularla üzüldüğümüzü hatırlıyorum.

Aradan 8 sene geçti. Dün bir kez daha yenildik Beşiktaş'a. Stadyumdan çıkarken gülüyoruz. Mutlu değiliz belki ama "kaybeden" hüznü de yok içimizde. En azından bende yok. Gece kafamı yastığa koyunca farkediyorum. Galatasaray son 2 senede bizi hissizleştirdi, uyuşturdu. Artık ne lisedeki gibi üzülüyoruz, ne de 20li yaşlardaki gibi isyan ediyoruz.

Daha önce yazdığımız maçları okuyan bu satırları geçebilir. Değişen hiçbir şey yok. Galatasaray'ın gücü yok. Bu futbolcularının çoğunun milli olması, geçmişlerinde birçok başarı kazanması önemli değil. Orta sıra bir Anadolu takımı gibiler. Eskiden büyük takımlar kötü sezon geçirdiklerinde dışarıya yansıyan; takım içinde arkadaşlık olmaması, kimsenin kimseyi sevmemesi, isteksizilik, takımı umursamamak gibi şeylerdi. Galatasaray'da bunların hepsi olsa da asıl önemli olan takımın gücünün olmaması. Yapamıyorlar, beceremiyorlar. Takat yok, derman yok, dert çok.

Bu işi Hagi çözsün diyerek geçelim. Nereye? Tribüne mi? Skor 2-0 olunca hala Beşiktaş'ın makatından kan almayı düşünebilen iyimser(!) taraftarlardan bahsedebiliriz. Veya maçtan önce alkolün de etkisiyle eğlencenin sınırlarını zorlayan ve maç saatinde önünü göremeyecek hale gelen genç Galatasaraylılar'dan da bahsedebiliriz. Yönetim İstifa diye bağıracak kadar gücü olmayan bir tribün vardı dün. Son yıllardaki derbi maçlarındaki kötü tribünün en önemli nedeni alkoldür. Eskiden alkol olmuyor muydu? Oluyordu ama eskiden herkes saat 5'te maça giriyordu. Artık 18.50 bekleniyor.(Ben dahil).

Beşiktaş iyi mi oynadı? Çok değil. Bizden daha iyidi. Holosko yine Galatasaray maçında coştu, Nobre yine Galatasaray maçında gol attı. Guti... Beşiktaşlılar Köybaşı'nı beğenmemiş. Bizim sol bek Hakan Balta. Ayhan yaşlı evet ama Marco da yaşlı. Beşiktaş'ın bizim yeneceğini tahmin edebiliyordum. Bizden daha çok pozisyona giriyorlardı, atamıyorlardı. Bizim maçta atarlarsa yenerler diye düşünüyordum. Atarlarsa kısmı çok erken oluştu. Ali Turan sağolsun. Herkesin Cihan Haspolatlı'ya bir özür borcu var.

En azından Beşiktaş bu galibiyetle rahatladı. Schuster rahatladı. Schuster kalsın, kalsın ki 1 ay önce "Rijkaard istifa" diyenlerin aklı başına gelsin. Sahi; bu arada Rijkaard gidince herşey düzelecekti, n'oldu düzelen birşey var mı? Totoş futbol İstanbul'da tutmazdı, haklılarmış şimdiki futbol gerçekten tutuyor, izleyen kitleniyor.

Gece eve geliyorum. Yatağa giriyorum. Işıklar kapanıyor, ev sessizleşiyor. O zaman dank ediyor, yarın pazartesi. Yarın berbat hayat yeniden başlıyor. Ve bu hafta da haftayı kurataracak bir tesellimiz yok. "Bu hayatta en azından Galatasaray var" dediğimiz günlerden uzaklaşıyoruz. Daha da yazarım da içimden gelmiyor. Hiç istemesem de; bari Ali Sami Yen yıkılsın da en azından camianın birşeyi değişsin. Bir abimizden çalıntı olacak; "Galatasaray son zamanlarda kötü; ama bu kötülüğün futbol takımının aldığı sonuçlarla alakası varsa Allah belamızı versin."

Kartalspor 0-0 Altay


Pazar sabahı Kartalspor maçı için tribündeyiz. Daha önce Selim ile beraber iki kişi giderdik. Kadromuz artık genişliyor; dün 5 kişiydik. Kartalspor'un bu sene Kartal'da hiç gol atamadığını, son 7 maçında hiç gol atamadığını, bu sezon 8 maçının 0-0 bittiğini göz önünde bulundurursak bu sayı oldukça iyidi.

Bizim ekibin sayısı iyidi ama tribünler boştu. Bu senenin en az seyircili maçı. Altay tribünü de diğer maçlarda deplasman yapan takımlara göre oldukça boştu. Kartalspor taraftarı da 5 dakikalık sessizlik protestosuyla başladı maça. Protestolar maç sonuna kadar tezahüratlarla devam etti.

Altay'ın geçen sene Kartal'da oynadığı maçı da izlemiştim. İskeleti belli bir kadro vardı. Onur-Yiğit tandemi, Burak Çalık, Musa Çağıran gibi gençler. Şehmus Özer, Tiago gibi önemli isimler. O gün ilk profesyonel maçına çıkan Okay Yokuşlu, bu seneki maçta milli takımda olduğu için yoktu. Ve o Okay 11 ayda takımın en önemli eksiklerinden biri haline geldi. Bunda tabi ki Okay'ın payı yüksek ama aynı zamanda Altay kadrosunun zayıflaması ve Okay'ın bir anda önemli isimler arasına girmesi de önemli bir ayrıntı. 11 ay önceki maç 1-0 Kartalspor lehine sona ermişti. Maçın tek golünü Okan Yıldız atmıştı. Genç oyuncu bu maçta oyuna sonradan girdi. Bu seneki 3.maçı. Ergün Penbe'nin en önemli sorunu da budur. Genç oyuncular kadroya zor giriyor. Oysa Kartalspor altyapısının değerini anlatmaya bile gerek yok.

Ergün Penbe'nin savunma futbolu taraftarların eleştirisi konusuydu. Dün saha içinden de tepki geldi. İlk 30 dakika boyunca Altay yarı sahasına giren Kartalsporlu sayısı herhalde 3'tü. Şentürk, Şadi ve Cemre dışında yüklenen yoktu. Bu üçlü kalabalık Altay orta sahası ve savunması arasında kayboluyordu.

İşte bu dakikalarda Erhan Şentürk kenara döndü ve hararetle "böyle top oynanmaz, deplasmanda mı oynuyoruz" tarzı cümleler kullandı. 17 Mayıs 2000'in diğer figürleri olsa Erhan oyundan alınırdı. Ergün Penbe ise o dakikadan sanra takımın ileriye çıkmasına izin verdi. Kartalspor sezon boyunca en baskılı oynadığı dakikaları yaşadı. Ama gol bulamadı. İkinci yarı başlayınca yine kısır futbola geri dönüldü.

İkinci yarıda Altay ataklarını izledik. Kaleci Kaya, maçın yıldızı oldu ve 1 puanı getiren isim oldu. Maç sonu tribünlerin çağırdığı tek isimdi. Kaya'ya sevgi gösterileri, yönetime ve teknik heyete istifa çağrısı ile beraber yapıldı. Bu arada 2 maçtır; stadı önce deplasman takımı tribünleri terk ediyor. Hal böyle olunca Kartalspor taraftarı içeride kalıyor ve bu dakikaları "yönetim istifa" sesleriyle geçiriyor. Yönetimin kendi kalesine attığı gol gibi duruyor.

Biz de bu sene baya Kartalspor'u takip eder olduk ama Kartalspor'dan bahis yoluyla para kazanamadık. Oysa şu maça 0-0 oynayacak ilk adam biz olmalıydık. Üstelik Altay'ın 3 senedir Kartal'da gol atamadığını düşünürsek. Ben Kartalspor'a güvendim, yine beceremedim.

Kartalspor'un kaçırdığı gollerden sonra çıkan gürültüyü görünce, Kartalspor gol attığında Kartal Stadı'nın La Bombonera'ya dönüşececeğini tahmin ediyorum. Kartal Stadı'ndaki taraftarlar 2 Mayıs gününden beri gol sevinci yaşamadı. En son gol atan futbolcu Ergün Penbe'nin oynatmadığı (günahını almayalım belki sakatlığı vardı) Okan Yıldız. Gol atılan son takım Samsunspor. Gol yiyen son kaleci Ahmet Şahin. 18 Nisan'da kazanılan Boluspor maçından beri de Kartal Stadı'ndan 3 puan çıkaramıyor Kartalspor.

Maçtan sonra iki abi konuşuyor:

- Olm niye geliyoruz maçlara, gidelim hafta içi idman izleyelim en azından gol görürüz.

- İdman mı istiyorsun, geçen hafta bu takım idman maçında Glaatasaray'ı 3-0 yendi.

- Hassiktir lan, şaka yapıyorsun...


Cumartesi, Kasım 27

Bu Sefer Hata Bizde


Basketbol maçlarında geçerli olan derbilerde deplasman taraftarının içeri sokulmaması kuralı/yasağı artık voleybol maçları için geçerli.

Basketbol maçlar alınan karar çok yanlıştı. Yanlış olduğu durumun buraya kadar gelmesinden belli. Futbol maçlarında az sayıdaki taraftarın zaten konum olarak da uzakta kalması aslında onları iyice pasifize ediyordu. Ev sahibi takım, yenilmediği sürece o taraftardan rahatsız olmuyordu. Futboldan sonra en çok ilgi gören ve salonda oynadığı için "sıcak" geçen basketbol maçlarında da tribün rekabeti bulunmayınca, taraflar kozlarını voleybolda paylaşır oldu.

Ama bu sefer hatanın tribün ahalisinde olduğunu itiraf etmek gerekir. Bu yasaklardan bunalması ve isyan etmesi gereken taraftarlar; tam tersine voleybol maçlarını oynanmaz hale getirmek için çok çabaladılar. En olmadık yerde, tansiyonun düşük olduğu yerlerde bile gereksiz küfürler-gereksiz yabancı maddeler maçların aktörlerinden oldu.

Basketbolda, kızların oynadığı son Cumhurbaşkanlığı Finali de bunun bir diğer örneği. Uzun bir aradan sonra yarı-yarıya bir tribün yakalandı. Ama maç biterken bir tribün salon dışındaydı.

Bu sefer tribünler, taraftarlar hatalı. Karara sanal platformlarda tepki göstermekten önce, şapkayı önüne koymaları gerekiyor. Gerçi şapka sadece belli kişilerde var. Onlar isterse şapkayı koyarlar, istemezlerse böyle gitmeye devam eder.

Cuma, Kasım 26

Finalin Adı: Goias - Independiente


Copa Sudamericana'da finalistler belli oldu. İlk önce çarşamba günü 2 Brezilyalı Palmeiras ve Goias karşılaştı. İlk maçı Palmeiras deplasmanda 1-0 kazanmıştı. 2.maça kendi sahalarında favori olarak çıktılar. Beklenen olmadı.

Brezilya Ligi'nde 19.sırada bulunan ve küme düşmemek için mücadele eden Goias, rakibini deplasmanda 2-1 yenerek finale çıkmayı başarıdı. Üstelik ilk golü yemelerine rağmen.

Maçta 1-0, toplamda 2-0 geriye düşen Goias, devre biterken yani eşleşmenin 135.dakikasında ilk golünü buldu.

1-1Palmeiras'a yarıyordu, 82.dakikada ise stadı ve Scolari'nin takımını şok eden gol geldi. Ernando Lopes topu filelere yolladı ve Goias'ı finale çıkardı. Ernando Lopes bir defans oyuncusu ve son 2 senede Brezilya Serie A'da sadece 1 gol atabildi.

Goias'ın rakibi bir gün sonra belli oldu. Independiente ile Quito Buenos Aires'de karşılaştı. Bu eşleşmede de ilk maçı kazanan ekip finali göremedi. 2008'in Libertadores, 2009'un Sudamericana şampiyonu Quito, ilk maçta 3-0'ı yakalamasına rağmen maçın 2.yarısında kalesinde 2 gol görüp önemli bir avantajı kaybetmişti. Quito tipik bir Ekvator takımı. Yüksek rakım sayesinde iç sahada başarılı sonuçlar alıyor. Buna rağmen ilk maçın son anlarında oyundan düşüp 2 gol yemesi pahalıya mal oldu.

Arjantin ekibi ilk golü attı. Devre biterken skora denge geldi. 2.devre başlarken ise Arjantinliler bir gol daha buldu. Golü atan Hernan Fredes 23 yaşında. Onun da 2 senedir ligde golü yoktu. Ama en önemli golünü dün geceye saklamış oldu. (Erman Toroğlo mode on)

Bu sayede Sudamericana'da Güney Amerika'nın en başarılı 2 futbol ülkesi finalde rakip oldu. Brezilya-Arjantin rekabeti için yeni bir sayfa. 2 sene önce finali Internacional ile Estudiantes oynamıştı, kazanan Brezilyalılar olmuştu.

İbrahim Üzülmez'den Önce


Beşiktaş, İbrahim Üzülmez'in gol attığı maçtan beri Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı yenemiyor. Ve Ali Sami Yen'de maç kazanmak için sadece tek bir şansı kaldı. O da bu hafta. Peki İbrahim Üzülmez'in sağ ayağından önce Beşiktaş ne zaman kazanmıştı Mecidiyeköy'de?

1995 senesine gidiyoruz. Tıpkı 2002'deki maç gibi bir aralık günü oynanmıştı. Maçtan kısa bir süre önce Euro 96'daki grubumuz belli olmuştu: Hırvatistan, Portekiz ve Danimarka. O dakikalarda Galatasaray basketbol takımı Ülker ile oynuyordu. Sunucu Murat Murathanoğlu; gruptaki rakipleri saymış; İsmet Badem de, "Portekiz ve Danimarka'yı geçeriz, Hırvatistan ise NBA yıldızlarını kadroya alamıyor yeneriz". demişti. Maçı Ülker kazanmıştı.

Akşam Ali Sami Yen. İki takım da iyi bir sezon geçirmiyor. Tpkı bu seneki gibi. Bir önceki senenin şampiyonu Beşiktaş; Daum ile sezona devam ediyor. Galatasaray ise Saftig faciasıyla geçen bir Adnan Polat sezonundan sonra yola Souness ile devam ediyor.

Galatasaray'ın kalesinde Friedel, Beşiktaş'ın savunmasında Johnsen var. İkisini de beğenen yok. İkisi de yıllar sonra Premier Lig'de rekorlar kıracak, kupalar kazanacak. Beşiktaş'ın kalesinde ise Fevzi Tuncay var. Yıllar sonra bir Galatasaray maçında yapacağı hatayla kariyerinde gerileyen Fevzi, o akşam kariyerindeki ilk derbiye çıkıyordu. 2 numara yıllardır olduğu gibi Recep'te. 3 numara ise artık yaşlı sıfatına nail olan Sarı Fırtına'da. 4 numara Gökhan Zan'ın isim babası Gökhan Keskin. 5 numara Alpay. 6 numara, golcü, 70 milyarlık bonservisli Ertuğrul Sağlam. 7 numarayı artık Feyyaz değil Johnsen giyiyor. 8 numaranın esas sahibi Rıza Çalımbay kulübede, Küçük Ali (Ali Günçar) ilk 11'de. 9 numara Şifo, 10 numara Sergen, 11 numara Alman Kuntz.

Galatasaray'ın 2 ve 3 numaraları Korkmaz ailesine ayrılmış. Jubilesine helikopterle katılan Fatih Terim, Euro 96 kura çekimi ile ilgilenirken; Galatasaray'a helikopterle gelen libero Feti 4 numarayı sırtına geçiriyordu. 5 numara yardımcı hocamız Tugay. 6 numara bugünkü Avustralyalı akımının ilk kıvılcımı Ufuk Talay (ilk Ersan Adem Gülüm), 7 numara Arif, 8 numara maalesef Saffet Sancaklı, 9 numara Kral Hakan. 10 numarayı Hagi'den önce Suat Kaya'nın giydiğini herkes hatırlar. 11 numara ise Küçük Hakan. Yedek kulübesinde Florya'nın gençleri Okan, Ceyhun ve İlyas var. Ama Kubilay Türkyılmaz yok. Sanırım Saunders da sakat. Hakem ise Muhittin Boşat.

İlk şifreli maçlardan biri olabilir. Olmayabilir de. Cine 5'in estiği zamanlar. Galatasaray o sezon derbi fakiri. Ekim ayında Avni Aker'den 4 gol yerken, 2 hafta sonra Kadıköy'de Atkinson'a araba kazandırıyordu. Yine de o maçtan beri ligde yenilmiyordu Galatasaray. Beşiktaş da çok farklı değildi. Avni Aker'de onlar da yenilmişti. Atkinson ise Galatasaray'dan önce Beşiktaş ile tanışmıştı. Ve onlar da o Kadıköy mağlubiyetinden beri ligde sadece Moşe'nin golüyle Kocaelispor'a yeniliyordu.

Beşiktaş derbiye hızlı başlıyor. Bursa'nın plaka kodunda, 16.dakikada Ertuğrul takımını penaltıdan 1-0 öne geçiriyordu. Beraberliği "kanguru" Ufuk getiriyordu.

İlk yarı 1-1 sona eriyor. İkinci yarı yine Beşiktaş'ın futbolu. Sergen ile Mehmet yan yana oynar mı sorusu ilk ne zaman sorulmuş tam hatırlamıyorum ama önce büyüğe saygıdan Şifo atıyor, ki kendisi Galatasaray'ı çok sever, ardından Sergen çıkıyor ve maç Beşiktaş'a geliyordu.

Galatasaray devreyi 4 mağlubiyetle kapatıyor. Biri Gençlerbirliği maçı diğer 3 tanesi derbi. Bu da şampiyonluk yarışından uzaklaşmak anlamına geliyordu.

Daum ise geçen sezonu şampiyon olarak noktalamasına rağmen TSYD maçları hariç ilk Galatasaray galibiyetini elde ediyordu. Bu galibiyet Beşiktaşlı futbolculara 100 milyarlık galibiyet primi olarak dönüyordu. O sezonu Beşiktş kupasız kapatırken, Galatasaray Türkiye Kupası'nı kazanıyordu.


Perşembe, Kasım 25

Kamyon Arkası


(Via neyin bilmem ben, Tribün Dergi'den aldım fotoğrafı...)

Çarşamba, Kasım 24

Derbi vs Clasico

Schuster vs Hagi - Barcelona vs Real








Sağlam Lig


Sezonun son Şampiyonlar Lig deplasmanı öncesi...

Maç Günü


Ali Sami Yen müdavimleri bilirler, her maç öncesi Maç Günü adında bir dergi dağıtılır. Eskiden daha kalındı ve her tribünde dağıtılırdı. Şimdilerde ise sadece Kapalı'da (belki Numaralı'da da) ve daha az sayfayla dağıtılıyor. Arşivci bir toplum olmadığımız için, yapılan emek genelde maça gelenlerin koltuğuna minder oluyor. Hala devam edilip dağıtılması bile büyük bir başarı.

İngiltere'de ise durum farklı. Yukarıdaki derginin sayfa sayısının çokluğu kıskandırıyor. Bu dergiyi çıkaran takım; Charlton Athletic. İngiltere 1.Lig takımı. Yani şöyle düşünelim; Dardanelspor-Pursakalarspor maçında böyle bir dergi var. Mesafe uzak. Yazılı kaynak olmayınca, bizim gibi kırıklar ne yapıyor; atıyor hafızaya. Beyin bedava.

Salı, Kasım 23

Süper Lig'de 1996 Ruhu


1996-1997 sezonu. O sezon ülkemizde olmayan iki Alman Ralf Zumdik ve Bernd Schuster'i geçelim. Yücel İldiz, Hikmet Karaman, Ziya Doğan, Samet Aybaba, Yılmaz Vural, Mesut Bakkal yeni yeni hocalığa başlıyor, Şenol Güneş ise bir sezon önce kaçırdığı şampiyonluğu kovalamak için yine Trabzonspor'un başında.

Ligimizde şu an takım çalıştıran 9 teknik adam böyle, diğer yarısı ise o sezon birbirleriyle saha içinde mücadele ediyordu.

Galatasaray Gheorghe Hagi ile şampiyonluk mücadelesi veriyordu. Nisan ayında, İnönü'de oynanan sezonun en kritik maçının en kritik anında topun başına geçtiğinde arkasında Tugay Kerimoğlu ve Aykut Kocaman da vardı. Tugay da Aykut da o maçta gol atmıştı. Tabi Hagi de..

İki hafta sonra Aykut Kocaman ve İstanbulspor'u Kadıköy'e gidiyordu. Bu sefer rakip Beşiktaş. Galatasaray'a yapılamayan Beşiktaş'a yapılıyor. Aykut 2 gol atıyor İstanbulspor 4-3 kazanıyor, Beşiktaş şampiyonluk yolunda çok ağır bir darbe alıyor. Beşiktaş'ın iki golünü Ertuğrul Sağlam atıyor. Beşiktaş'ın 9 numarası Mehmet Özdilek o maçta gol atamamıştı.

Mehmet Özdilek o maçta puan kaybını engelleyemedi ama sezon sonunda Trabzonspor'a 117.dakikada gol atarak müzeye Başbakanlık Kupası'nı getirdi. O maçta Trabzonspor'un 2 önemli eksiği vardı; Tolunay Kafkas ve Şota Arveladze.

İşin ilginç yanı o sene 2 Başbakanlık Kupası Finali oynanması. Biri bir önceki seneden kalan hesap, diğeri ise o senenin. Mart ayında oynanan finalde golleri atan isim Şota oluyordu. Aynı maçta Tolunay da 1 gol atıyor ve Trabzonspor, Beşiktaş'ı 4-0 yeniyordu.

Trabzonspor o sene Türkiye Kupası'nda finale çıkarken, Gençlerbirliği'ni eledi. Gençlerbirliği'nin 5 numarası ve takımının tek golünü atan isim; Ümit Özat.

Bülent Uygun o sezon Fenerbahçe'de son günlerini yaşıyor. Abdullah Avcı ise İstanbulspor'un başarılı forveti olma görevini Aykut Kocaman'a bırakmış ve amatör ligde Nişantaşıspor forması giyiyordu.

1996-1997 sezonunun 9 önemli figürü şu an ligimizde teknik adam olarak görev yapıyor. Galatasaraylılar'ın çağırdığı 1996 ruhu bu değildi elbet. Ama yine de eskiden rakip olan futbolcuların teknik adam olarak da karşılaşması güzel oluyor. Biz de yaşlanmaya giden yolda adım adım ilerlediğimizi fark ediyoruz.


Pazartesi, Kasım 22

Kenardaki Iverson


Beşiktaş, Real Madrid olsaydı; Burak Bıyıktay yarın kovulurdu.

Beşiktaş, Milan olsaydı; Iverson 4 periyot kenarda otururdu.

Beşiktaş, Lazio olsaydı; Iverson Akatlar'da ıslıklanırdı.

Beşiktaş, Arsenal olsaydı; Iverson 16 yaşında transfer edilirdi.

Beşiktaş, Barcelona olsaydı; Iverson alt yapıdan çıkardı.

Beşiktaş, United olsaydı; Iverson 7 numara giyerdi.

Beşiktaş, Galatasaray olsaydı; Iverson kadro dışı kalırdı.

Cana Ailesinde Rıdvan Etkisi


Rıdvan Dilmen, Cana'yı beğenmiyor. Biz Cana'yı saviyoruz, o yüzden de ister istemez Rıdvan Dilmen'e mesafe koyuyoruz. Ama sevdiğimiz Cana'nın henüz 4 yaşında babasız kalmasını engelleyen isim de Rıdvan Dilmen'miş. Galatasaray Dergisi Kasım 2010 sayısında yapılan röportajda baba Agim Cana anlatıyor:

"Benim o kazada olmamam çok büyük bir şans. Fenerbahçe'de o zaman Rıdvan vardı. Şeytan Rıdvan. Bana maçtan önce hoca; "Agim, onu sadece sen tutabilirsin." dedi. Ben maçta sarı kart gördüm ve cezalı duruma düştüm. Şimdi 2.hayatı yaşıyorum! Malatya'ya giden otobüste, benim yerime oturan Mete öldü."

Samsunspor kafilesi Ocak 1989'da Malatyaspor deplasmanına giderken Havza yakınlarında trafik kazası geçirdi. Kazada 3 futbolcu, teknik direktör Nuri Asan ve otobüs sürücüsü hayatını kaybetti. O sezon Agim Cana Samsunspor formasıyla giyiyordu. Agim Cana ayrıca Gençlerbirliği'nde de top koşturdu.

Golsüz Kayseri Akşamları


- Son 5 senede Kayseri'de beraberlik. Maç başlamadan 0-0'a şartlanıyoruz.

- Aslında iyi oynadık.

- Takımın en iyisi Ali Turan. Demek ki bizim tribündekiler ıslıklayınca olmuyor, Kayserililer ıslıklayınca böyle oluyor.

- Elano gibi belki Türkiye'de 50 tane var ama Elano'nun attığı pasları da kimse atamaz.

- Elano o golü atsaydı... Direkten dönen kornerin de es geçilmemesi gerek.

- Emre Çolak'ın birinci sorunu fiziği, güçsüzlüğü değil. Doğru tercihler yapamıyor.

- Sabri niye çıkar? Sabri yorulmaz. Sabri'yi istediğin yere de çekersin. Kötü de oynamıyordu. Sabri son 1.5 senede 39 maça (lig ve Avrupa) 11'de başlamış, dün 3.defa oyundan çıkmış. Diğer ikisinde Galatasaray skor olarak öndeydi.

- Kewell çok kötü bu aralar. 90 dakika oyunda kalmasının nedeni, Hagi'nin ona "güveniyorum" mesajı mıdır acaba?

- Gelelim saha içi kavgaya. Ne olursa olsun, sevin-sevmeyin; bu takımın kaptanlarından biri Ayhan Akman'dır. Galatasaray kaptanına atarlanamazsınız. Aslında herşey takım içinde çözülür de, Misimoviç'e disiplin gösterisi yapılıyorsa, aynı uygulamayı Hakan Balta için de görmek isteriz.

- Barış Özbek: " Az kalsın gol atıyordum."

- Her zaman Souleymanou kurtaramazdı.

- Barış Şimşek de basiretsiz hakemlerden biriymiş.

- Kayserispor'u beğenmedim. Kötü değiller ama güzel de değil. Renksiz buldum. 36 yıldır yenemiyorlar telaşı herhalde.


Pazar, Kasım 21

Çatal-Bıçak


Genoa tribünü, Juventus maçından önce yapmış. Ne demek istemişler ben anlamadım ama farklı olduğu gerçek.

Beşiktaş 2-2 Konyaspor


Kasım ayında muhteşem bir hava. Bir izin günü. Stadyumda beraber olduğumuz hoş bir kadro. Türkiye'nin en güzel stadı. Şu maç, sıkıcı bir maç olsa dahi zevk alacaktık. Buna ilave olarak güzel bir maç ve 4 gol izledik.

Beşiktaş'ı canlı izlediğim son maç geçen sezonun Sivasspor maçıydı. Fenerbahçe derbisinden 1 hafta sonra oynanmıştı. Tribünler maçtan çok federasyona odaklanmıştı. Tribünler kendi maçını yapıyordu o zaman. Rahat bir futbol vardı Beşiktaş adına ama maç yine 2-2 bitmişti.

Dün tribün daha fazla maçın içindeydi. Bu da ister istemez bir baskı doğurdu. Belki de 12 haftanın biriken baskısı. Yiğit'in ilk yorumu; "sıkıntılı bir skorda oyundan ilk kim çıkarsa ıslıklanır" oldu. Teoride doğruydu ama pratikte gerçekleşmedi. Schuser 2 oyuncu değişikliği yaptı, ikisi de zorunluluktan kaynaklandı. Ve çıkan iki oyuncu da Beşiktaş'ın en iyi iki futbolcusuydu; biri Quaresma diğeri Ersan.

Islıklamalar maç sonuna kaldı ve en çok nasibini alan isimler Holosko ve Tabata oldu. Aslında dünkü Tabata verimli ve üretkendi ama son vuruşlarda başarısızdı. Ama tribün hafızası toplumun hafızasından daha güçlüdür. Tabata'nın her hatasında, her yanlışında akıllar daha önceki maçlarına ve hatta geldiği gün ödenen paraya kadar gidecektir.

Tribün tarafından mimlenen futbolcuların çokluğu o takımda büyük sıkıntı doğurur. Beşiktaş'ta bu sayı çok fazla. Bu da kadronun özgüvenini yerle bir etmeye yarıyor. Teknik heyet bir hafta boyunca "hadi koçum hadi aslanım" dese dahi (ki Schuster ve diğer yabancı hocalar bunu demez sanıyorum), sahaya çıkıp ilk homurdanmayı duyduğu anda topçu sönmeye başlar. Sayalım; Erhan Güven, Nobre, Holsoko, Tabata Beşiktaş için bu futbolcuların başında geliyor.

Dünkü Beşiktaş kötü değildi. Kötü takım görmek isteyenler Ali Sami Yen'e uğrayabilir. Beşiktaş'ın sıkıntısı savunmasının dağınık olmasıydı. Yoksa çok sayıda pozisyon üretti ve atamadı. Haftalardır gol atabilmek için mucizeleri bekleyen bir Galatasaray taraftarı olarak, Beşiktaş'ın futbolu bana oldukça pozitif geldi.

Yenilen goller ve takım savunması ise tam bir fiyasko. Erhan Güven ile Ali Turan önümüzdeki hafta derbide oynarsa iki takımın da sonunu hazırlar. İlk golde stoperler tarafından açılan orta taraf, ikinci golde bomboş bırakılan sağ kanat değil Süper Lig'de, Bank Asya 1.Lig'de bile rastlanmayacak bir amatörlük.

Beşiktaş savunması o kadar boştu ki, yılların "rakibi kitle gerekirse tekme at ama gol atma" hocası Ziya Doğan'ı ilk defa bu kadar ofansif oynarken gördük. Arkada kalan boş alanları geçen sene Konyaspor'un başındayken Bank Asya 1.Lig'de bile zor bulmuştur.

2 gol atan Grajciar birkaç pozisyonda doğru koşu yapsa, Erdal pas tercihlerinde biraz daha isabetli olsa, Konyaspor'un öne geçmesi mümkündü. Buna karşılık; 2-2'yi yakalamış bir Ziya Doğan'ın savunmayı kendi standartına göre fazla düşünmemesi (üstelik Gökhan gibi maç içinde 3-4 defa top sektiren bir kalecisi varken) ilginçti. Konyaspor bu anlarda golü de yedi aslında ama ofsayt gerekçesiyle sayılmadı.

Derbi öncesinde; Beşiktaş'ın bizden daha iyi olduğunu ama psikolojik açıdan en az bizim kadar sıkıntılı olduğunu söyleyebiliriz. Hilbert, Ersan, Nobre, İbrahimler ve Ernst; mücadelesiyle dün öne çıkan isimlerdi. Derbi galibiyeti için en çok gereken bu.

Konyaspor'da 2 gol atan Grajciar'ın yanı sıra, Hakan Aslantaş ve Serkan Şahin'i beğendim. Serkan Şahin, Konyaspor'a bu sene Basel'den geldi (gelmiş) ve yeni yeni takıma giriyor. Bakalım takıma iyice alışınca nasıl olacak.

Bileti alırken Guti ve Quaresma'yı izlemeriz diye düşündük. Guti'nin cezalı olduğunu biletleri aldıktan sonra öğrendik. Diğeri de sadece bir devre oynayabildi.

Tribünler maç içinde bize sönük geldi. Zaman zaman çok iyi işler yaptılar ama maç genelinde Kapalı'nın ortası (kutu) dışında ses çıkaran yoktu. Tribünün bu durumunun 1 maçlık olduğunu ve çeşitli nedenlerinin olabileceğini düşündük. Yenik duruma düşmek, kötü futbol, hatta bayram yorgunluğu bile etkili olabilirdi. Akşam eve dönünce Yiğit; Lig Tv'den maçın tekrarını izlediğini söyledi ve tribünden çıkan yüksek sesten bahsetti. Ben hala izlemedim. Ama dün sönük tribünlerden bahsederken bu kadar farklı bir ekran sesi duymak şaşırttı.

Yıllardır Sami Yen'de maç izliyorum. 2 senedir İnönü'ye de ara ara uğruyorum. Her maç farklı, her stad farklı. Ama değişmeyen tek bir şey var: Hakemler. Tribün ahalisinin maç zevkini bölen, sinir kat sayısını yükseltenlerden biri de dün İnönü Stadı'ndaydı. Otorite yok, otorite gösterisi çok; tutarlılık yok, eyyam çok. Yazık. Türk futbolunun kanayan yarası; kötü hakemler değil şov yapmaya çalışan hakemlerdir.

İnönü güzel stad. Beşiktaş heyecanlı, aksiyonlu takım. Herşeye rağmen fırsat ve ucuz fiyatlı bilet buldukça gitmek lazım. Maça Gidin.

Cumartesi, Kasım 20

F5 Laneti


Sinemada sık rastlanan bir hikayedir. Yeryüzünün basit kulu, arzularına ulaşmak için ruhunu şeytana satar. Şeytan ona istediğini yavaş yavaş elde etmesini sağlar ama aynı zamanda birçok şeyi de ondan almaya çalışır. İnsan doyumsuzluğuyla hareket edip daha çok istemeye başladıkça, şeytan ruha göz koyar.

Galatasaray taraftarı ( en azından son 15 yılı yaşayan grup) hiçbir zaman kendini transferle sınamadı. 2000 yılında UEFA Kupası'na giden kadronun transferleri bile yok denecek kadar azdı. 2002-2007 arası ise, sönük transferlerle geçen yıllardır ki bu yazının başlangıcı da o yıllardır.

İnternetin yaygınlaşmasıyla transfer haberleri artık gazetelerden takip edilen bir olay olmaktan çıktı. Transfer eskiden "olunca gazetede yazar" haberiydi, şimdi ise an an sanaldan takip edilen, duyumları alınan, futbolcunun bindiği uçağın sefer numarasına kadar takip edilen bir süreç oldu.

Bu süreçte en çok zamanı harcayan taraftar grubu Galatasaraylılar oldu. Gece yarıları mesaileri bazen aylarca sürdü. Klavyelerin F5 tuşları belki eskimedi ama transfer döneminin adı Galatasaraylılar için F5 dönemi olarak değişti. Resmi sitenin en çok tıklandığı günlerin Baros, Rijkaard, Santos (kesin rakamları bilmiyorum) transferlerinin olduğu günler olması boşuna değil.

Tabi Baros, Rijkaard, Santos diyoruz ama 2002-2007 arasına ayrı bir parantez açmak lazım. Misimoviç'in sadece 79 gün Galatasaray takımında kalmasının iç yakan acısını o günlerden yakalamak lazım. Daha önceleri sadece transferi beklemek bile 79 gün sürerdi ve hatta birçoğu da mutlu sonla bitmezdi. Galatasaray taraftarı 3 ay (nereden baksan 90 gün) Pires'i bekledi. Juninho'yu beklemek belki daha kısaydı ama 1 aydan fazladır. Lincoln; kitabı yazılacak bir transferdir, kitabı yazılacak bir ruh halidir; Lincoln'u Beklerken adıyla.

Tabi bu beklemeler, bu F5 nöbetleri çoğunlukla hayal kırıklığıyla sonlandı. Hayal kırklığı; gelen futbolcuların isimsiz ve kariyersiz olmasından kaynaklanıyor. Yoksa gelen futbolcular 79 günden fazla kalmıştır Galatasaray çatısı altında. Hatta birçoğu 79 maça bile çıkmışlardır. Pires beklerken gelen İliç gibi, Emana beklerken gelen İnomoto gibi, 3 dünya yıldızı beklerken gelen Petre, Bratu, Tamas gibi...

Fakat beklentiler büyük olunca şeytanla anlaşmak yapmak gerekiyor. Rakibiniz Anelka'yı, Kezman'ı, Roberto Carlos'u alırken sizin sahaya Marek Heinz ile çıkmanız ister istemez arzularınızın artmasına neden oluyor.

2007 yılında "biz de transfer yapalım, yıldızlar alalım, büyük düşünelim" diyen Galatasaraylı, şeytanla anlaşma yapıyor ve ruhunu satıyor. Son 3 yılda gelen yabancı futbolcunun hesabını tutamıyoruz, gidenlerin listesi de onlardan çok kısa olmadığını biliyoruz. Yapılan her transfer takıma katkı sağlamadığı gibi Galatasaray ruhundan, Galatasaray kimliğinden de birşeyler götürüyor. Sasa İliç 2 senede 60 maça çıkarken, Conceicao, İnomoto gibi "bunlardan Bank Asya'da 50 tane var"lar, sezon boyu maç kaçırmazken, Song-Tomas'ın Afrika Kupası dışında bozulmadığı yılları yaşamışken; karşımıza artık yeni bir Galatasaray çıkıyor.

Bu futbolcular iyidi-kötüydü tartışılır ama Galatasaray tribünü ile Galatasaray taraftarı ile aralarında bir bağ oluşturmuşlardır. Bu bağ sadece topçuların karakterleri sayesinde oluşmadı. Devamlı Florya'da gördüğünüz, görmeye devam edeceğinizi bildiğiniz futbolculardı bunlar. İliç'i beğenmeyen Galatasaraylı çoktur belki ama sevmeyeni yoktur. Song sempatik ama sorunlu bir futbolcuydu ama takımda olduğunu, Florya'nın bir rengi olduğunu bilirdiniz. Sadece Mondragon değil, Mondragon'un köpekleri bile ailedenmiş gibi seviliyordu.

Tipik bir endüstri safsatası; taraftar formasının arkasına bunların ismini mi yazacak. Bu söylemin etkisiyle Galatasaray futbol takımı değişti. F5 tuşunua basılarak formasının arkasına isim yazdıracağı futbolcular bekleyen Galatasaray taraftarı artık, formasının arkasına isim yazdırmaktan kaçınıyor. Çünkü biliyor ki bugün yazdırılan ismin 80 gün sonra takımda olmayacağı ihtimali var.

Taraftarın kulüple bağ kurmasının en kolay yolu sporculardır. Sporcu bir köprüdür. Her çocuk, takım severken kendini bir futbolcuyla bağdaştırır, o kadrodan kendine bir kahraman yaratır. Yetenkli veya yeteneksiz olsun farketmez. Yeter ki o bağın kurulacağı köprüler olsun. Sürekli yenilenen bir takım, bizim taraftar dediğimiz kitleyi tribünden, şeytanın müşteri dediği kitleyi de store'lardan uzaklaştırır. Yani aslında bu alışverişte hem şeytan hem de ruhunu satanlar kaybeder. Bu laneti yaratan da bir bağlamda F5 tuşudur.

Cuma, Kasım 19

Seri Bozuldu


Dün Anadolu'da seri bozuldu. Ege'nin son yıllarda çıkış yakalayan ve bu sene Türkiye Kupası'nda mücadele edip grupların kapısından dönen takımı Menemen Belediyespor, Hatyaspor'a kendi evinde 4-1 yenildi.

Bu mağlubiyet, takımın yaklaşık 2 sene sonra iç sahada aldığı ilk mağlubiyetti. En son 28 Aralık 2008 günü Bandırmaspor'a tek golle yenilen Menemenspor, o sezonun devamında oynadığı 7 iç saha maçında da yenilmedi.

2009-2010 sezonunda kendi sahasında oynadığı 15 maçı da kazandı. Tek iç saha yenilgisini ise cezası yüzünden Turgutlu'da oynadığı Afyonkarahisar maçında yaşamıştı.

Menemenspor dün ligde 4.sırada bulunan Hatayspor'a 4-1 mağlup oldu. Son 3 sezondur profesyonel liglerde mücadele eden Menemenspor, kendi sahasında, Menemen Stadı'ndaki 2.yenilgisini almış oldu ve 2008 Aralık'ında başlayan serisini sonlanmış oldu.

Efes Pilsen 86-72 CSKA Moskova


Bayram ziyaretlerinin sonuncusunu bitirdiğimiz semt olan Kartal'dan İstanbul'un diğer ucu Ataköy'e gitmek zaten başlı başına bir yorgunluk nedeni. Arada bir de Kadıköy aktarması yapınca, salona vardığımızda yorgunluk kendini hissettirmişti. Kötü bir organizasyon nedeniyle, oturacak yer bulamayacak dakikaya kalmıştık. Bayram ve ucuz biletler salonun dolmasına neden olmuştu.

Aslında yaptığımız organizasyonun kötülüğünü bir yana bırakmak lazım. Efes Pilsen maçında, 14.000 kişilik salonda oturacak yer bulamıyorduk. Üst katlar boştu biz de oraya çıkmayı denedik. Efes Pilsen için ayakta kalıp maç izlemeyi kendime kabul ettiremezdim.

4 gün önce 45 liraya bilet satıp, CSKA Moskova maçında 1 liraya göstermelik biletler satan Efes Pilsen'e (maçlarına gitsem dahi) sempatiyle yaklaşmayacağım. Eurolig'de yer alan diğer Türk takımı Fenerbahçe; ne kadar ezeli rakibimiz olsa da, ne kadar hoşlanmasam da, ne kadar sevmesem de Efes Pilsen'den daha çok saygıyı hakediyordur.

Sinan Erdem'in 2.katından izlenen maçı yorumlamam beklenmesin. Oyuncuları görmek, seçmek zordu. Biraz dev ekranlardan yardım alarak maça hakim olmaya çalıştık. Onun dışında kalan zamanı Olimpiyat Stadı günlerini yad ederek geçirdik.

2.devrede ise işler değişti. Aşağıda neler var düşüncesiyle 2 kişi salonda bir tur atmaya karar verdik. O sırada boş bir loca bulduk. Valencia maçında her kapının, her koridorun önünde 2 görevli varken, bu maçta böyle birşey yoktu. Boş locaya girdik, oturduk ve maçı izledik. Bu belki kendi kendine ihbar yazısı ama blogu çok fazla okuyan yok. Bir sonraki maç 2-3 güvenlik görevlisi daha koyulur belki.

Rakoceviç'in nasıl 21 sayı attığını, 63-48 olan maçın nasıl 63-64'e geldiğini farkedemedim. CSKA Moskova'nın bu kadar dirençsiz olacağını tahmin edemiyordum. Efes Pilsen kazandı, CSKA grupta dibi boyladı. Efes Kızları'na daha çok ilgi gösterdiğimiz maçın kısa özeti budur.

Çarşamba, Kasım 17

Hikmet Karaman Fobisi


2004 senesi. Olimpiyat Stadı. Terim'in Galatasaray'ı kupadaki Ç.Rizespor ile oynuyor. Mondragon kırmızı görüyor, 2 tane eski Galatasaraylı Duro, 2 tane Okan Öztürk, bir de Zafer Demiray atıyor. Karadeniz ekibi 5-0 kazanıyor. Teknik direktör Hikmet Karaman.

2005 senesi. Hagili Galatasaray Kayseri deplasmanında. Şampiyonluk yarışından kopmamaya çalışıyor. Ama ağır darbe alıyor. Yenik duruma düştüğü maçı 2-1'e getiren Galatasaray son dakikada gol yiyor. Kayserispor, Gökhan Ünal'ın golleriyle, Galatasaray'a çelme takıyor. Teknik direktör Hikmet Karaman.

2006 senesi, Galatasaray'ın Ali Sami Yen'de rakibi Ankaragücü. 5 ay önce Gerets ile şampiyon olan Galatasaray, Ankaragücü karşısında çok kötü oynuyor. Ümit Karan ve Tita atıyor, iki takım da 1 puan alıyor. Teknik Direktör Hikmet Karaman.

2007 senesi, Galatasaray Kalli ile yeniden yapılanıyor. Şartlar kötü. İlk maçlar seyircisiz, kadro dışılar, dedikodular almış başını gidiyor. Yine de namağlup. Bir önceki hafta Kayserispor ile berabere kalıp 2 puan kaybetmiş. Ali Sami Yen'de rakip Ankaraspor, hedef geçen haftayı telafi etmek. Olmuyor. Gol sesi çıkmıyor. Galatasaray, Ankaraspor ile golsüz berabere kalıyor. Teknik Direktör Hikmet Karaman.

2009 senesi. Galatasaray namağlup. Rakip Ankaragücü. Yer Ankara 19 Mayıs. Rijkaard'ın güzel Galatasaray'ı Fenerbahçe derbisi öncesi sahada dağılıyor. Teknik Direktör Hikmet Karaman.

2010'u anlatmaya gerek yok. 3 gün önce, Ali Sami Yen'de rakip Hikmet Karaman. Skor 0-2.

Son 7 senenin 6 senesinde Galatasaray'a atılan 6 çelme. Terim, Hagi, Gerets, Kalli, Rijkard ve bir daha Hagi. 4 farklı stad 3 galibiyet 3 beraberlik. Fenerbahçe'nin Yılmaz Vural'ı varsa, Galatasaray'ın da Hikmet Karaman'ı var.

Eskiler

Martin Palermo & Ariel Ortega


Roman Riquelme & Jesus Almeyda

Dengesizliğin Adı: Emre


Emre Belözoğlu'nun Türkiye'nin en verimli futbolcularından biri olduğunu kanıtlamaya gerek yok. Takımı için en önemli isim olduğunu da belirtmeye gerek yok. Onun yokluğunun büyük bir sıkıntı kaynağı olduğunu da beliritmeye gerek yok. Ama bu yazıyı yazalım ve bunları yine belirtelim.

Emre çok sık sakatlanan bir futbolcu. Bu, Emre'den kolayca vazgeçmek için bir neden olmamalı. Bunun çözümü; Emre kalitesinde olmasa da Emre'nin yokluğundaki sorunları azaltacak isimleri kadroya transfer etmektir. Fenerbahçe geçen sene kasım ayından itibaren son 1 senelik süreçte neler yaşamış ve Emre bunun neresinde tek tek yazalım.

Kasım 2009; Kayserispor maçı ile başlıyor. Emre 90 dakika oynuyor, Fenerbahçe penaltı golüyle beraberliğe razı oluyor.

21 Kasım'da rakip Beşiktaş. Yer İnönü. Maç 0-0'ken Emre sakatlanıyor. Dakika 50 civarı. Emre oyundan çıktıktan sonra Fenerbahçe 3 gol birden yiyor ve maçı 3-0 kaybediyor.

Emre'nin derbide geçirdiği sakatlık uzun sürüyor. Arka arkaya oynanan Kasımpaşa ve Eskişehirspor maçlarında 0 çekiyor Fenerbahçe. Kalesinde 5 gol görüyor.

Takım, Ankaragücü'nü Emre'siz yenerken kalesinde 2 gol görmeyi de ihmal etmiyor.

Emre düzeliyor ve takıma giriyor. Rakip Trabzonspor. Fenerbahçe deplasmandan 3 puanı çıkarıyor. Gol yemeden; 1-0 kazanıyor.

Sonra devre arası. Denizlispor maçı Emre ile 3-1, Sivasspor maçı Emresiz 5-1 kazanılıyor.

Kupada Bursaspor ile ilk maç. Emre 65 dakika oynuyor, yerine Selçuk giriyor maç 3-0 kazanılıyor. 3 gol de Emre sahadayken atılıyor.

Kadıköy'de Diyarbakırspor maçı, Emre 90 dakika sahada skor 1-1.

Bursa ile rövanş maçı. Daum, Emre'yi yedek oturtuyor. İlk yarıdan skor 2-0 Bursaspor lehine oluyor. Emre ikinci yarı oyuna giriyor, Fenerbahçe tur atlıyor.

Manisaspor deplasmanı. Emre 86'da çıkıyor, Manisaspor 87'de gol atıyor.

Bursaspor ile lig maçı. Emre 90 dakika oynuyor, Bursaspor 2-0'dan 3-2 kazanıyor.

İBB, Antalyaspor ve Gençlerbirliği maçları Emre 90 dakika oynuyor. 1 mağlubiyet, 1 galibiyet, 1 beraberlik. Yenilen gol sayısı 3 maçta sadece 2.

Bundan sonraki dönem; Fenerbahçe'nin uzun süre gol yemediği dönem. Emre Galatasaray maçı haricinde hepsinde sahada. Bu dönemde sadece kupa yarı finalinde Manisaspor'dan 1 gol yeniliyor.

Kupa finalinde ise durum farklı. Fenerbahçe 1-0 önde. Dakika 65. Emre oyundan çıkıyor. Maç skoru 3-1. Kupa Trabzonspor'un.

Yeni sezonda; Emre, diğer maçlarda bu kadar belirleyici değil. Herhalde Aykut Kocaman etkisi. Emre varken Trabzonspor'dan 3 gol yiyor Fenerbahçe,Manisapordan da 2 tane. Ama diğer yandan gol atma sınırlarını da zorluyor.

Fakat tıpkı geçen sene olduğu gibi, BKalıneşiktaş maçında devre arasında oyundan çıkıyor. İlk yarı Fenerbahçe 1-0 önde, maç 1-1 sona eriyor.

Eskişehirspor maçında; 30 dakikada oyundan çıkıyor. Eskişehirspor 1 gol atıyor. Gaziantepspor maçında hiç oynamıyor, 70'ten sonra 2 gol yiyor Fenerbahçe orta sahası ve savunması.

Avrupa'ya bakalım. Young Boys ile oynanan ilk maçta; 85'te çıkıyor, Young Boys 89'da atıyor.

PAOK ile oynanan ilk maçta Emre yok, Fenerbahçe mağlup. 2. maça 11'de başlıyor 50.dakikada golünü atıyor. 75.dakikada sakatlanıyor. Turu uzatmalarda gol atan PAOK geçiyor.

Şimdi bunu niye yazdık? Bizim gördüğümüzü Fenerbahçe taraftarı kesin görüyordur zaten. Fenerbahçe taraftarının gördüğünü Fenerbahçe teknik heyeti ve yönetimi de görüyordur. Tamam kabul ediyorum, Emre kalitesinde futbolcu bulmak imkansız gibi bir şey. Ama sezonun bir kısmında oynamayacağı kesin gibi birşey olan bir futbolcuya da iyi bir alternatif üretmek gerekiyor. Bu takım içinden de olabilir takım dışından da. Emre'nin yerini Selçuk ve Christian ile doldurmaya çalışınca takımın uçurumu belirginleşiyor. Ayrıca daha önce yazdığımızı uyarıyı tekrarlayalım. Canlı bahis oynayanlar; Emre oyundan çıkınca "Fener gol yer" e basabilir. Yüzde 80 garantidir.

Salı, Kasım 16

Rüya (Belki #1)


Evden çıkıyorum. Trenle Haydarpaşa'ya gideceğim. Çok uykum olduğu için uyuya kalıyorum. Bir uyanıyorum ki Haydarpaşa'yı kaçırmışız. Son istasyonda iniyorum. Son istasyon; İtalya'ymış: Roma Terminali. Ulan işim yok zaten, gelmişken geziyim diyorum ama aynı anda diğer trenden Napolili taraftarlar iniyor. Roma maçına gelmişler deplasmana.

Bir an biri benimle göz göze geliyor. O an farkediyorum; üzerimde Galatasaray polarım var. Sarı-kırmızı amblem yüzünden beni bir Romanista sanıyorlar. Koşarak çıkıyorum dışarı. Kalabalığa karışırım diyorum. Kalabalık var, garın çıkışında yüzlerce Romalı bekliyor. Bir tanesi kolumdan tutuyor "nereye kaçıyorsun, gel ve bir Romalı'ya yakışan şekilde kavga et" diyor. Ben İstanbulluyum diyorum. Olm hepimiz İstanbulluyuz da aslen nerelisin diyor, noluyoruz lan demeye fırsat kalmadan Napoliler çıkıyor. (Konuşma İtalyanca gerçekleşiyor, alt yazı var)

Bir anda taşlar sopalar havada uçmaya başlıyor. Arada kalıyorum. Poları çıkarabilsem rahatlarım ama çıkaramıyorum çünkü Roma'nın reisleri arka kaldırımdan bize bakıyorlar, gözleri üzerimizde. İçeri girip saklanmayı planlıyorum ve cevval bir şekilde fake bir hamleyle "Roma adamın götüne koyar" nidalarıyla kolpadan Napolililer'e saldırıyorum. Daha doğrusu saldırmıyorum, Romalılar beni öyle sansın istiyorum. İçeride Napolili yok zaten.

İçeri giriyorum, burada da Napoli'nin reisleri bekliyor. Hemen boş bir odaya giriyorum. 2 adam ve bir kız var. Saklanıyorlar. Ulan bunlar kim, kesin bu şansla bunlar Laziolu çıkarlar diyorum. Adamlardan biri elini ağzına götürüp şşşt diyor ve beni oradaki koltuklardan birine oturtuyor. Odanın üst katından ayak sesleri geliyor. Birileri koşturuyor. Ben kıza kesiliyorum hafiften. Sesler uzaklaşınca adam bize, "hadi gidelim" diyor. Bu sefer Türkçe. Siz Türk müsünüz diyorum kıza, kız "merak etseydin sorardın" diyor.

Beni bir trene koyup İstanbul'a yolluyorlar. Trende 2 arkadaşımı görüyorum. Olayı anlatıyorum. İtalya'da yaşayan Türk kızından korkacaksın diyorum. Hem bildiğin Türk kızı hem de üzerinde İtalyan ukalalığı var diyorum. Gülüyorlar. Arkadan biri Boluspor gol atmış, kupon tuttu diyor, trendeki herkes adamı alkışlıyor, ben uyanıyorum.

Not: Kıçın açıkta kalmış yorumları kabul edilmeyecektir.

Sezonun Kader Anı


Brezilya'da 35.maçlar oynanmadan önce oluşan puan durumu şöyleydi. Lider Fluminense 61 puan; Corinthians ve Cruzerio 60'ar puanda. Fluminense, 35.hafta maçında kendi sahasında Goias'ı konuk edecekti; Corinthians ve Cruzerio ise kendi aralarında kritik ötesi bir maça çıkacaktı. Goias ligde 19.sırada ve küme düşmek üzere. Yani rakipleri birbirleriyle oynarken Fluminense için verimli bir hafta olabilirdi.

Beklenen olmadı, Fluminense 1 puanı 84.dakikada attığı penaltı golüyle kurtardı ve liderliği kaptırdı. Peki hangisine?

Corinthains - Cruzerio maçında 89 dakika boyunca gol olmadı. 89.dakikada hakem penaltı noktasını gösterdi ve Sao Paulo yıkıldı. İyi anlamda. Ev sahibi ekip son dakikada penaltı kullanacaktı. Topun başına Ronaldo geçti ve topu (yukarıdaki fotoğraf) filelere yolladı.

Corinthians 5 senedir şampiyon olamıyor. Bu 5 sene içinde sadece 1 kez kupa kazandılar, o da 2009 Brezilya Kupası. Onun hikayesinde de başrolü Ronaldo oynuyordu, şuradan izlemek mümkün.

Ronaldo şehre döniyor ve kupadan sonra lig şampiyonluğuna da halleniyorlar. Güzel bir hikaye. Sezon sonuna doğru ağırlığını koydu Fenomen; son 4 maçta 4 golü var. Ligin bitmesine ise 3 maç kaldı ve puan durumu 63-62-60 oldu. Corinthians resmi siteden şampiyonluk heyecanını yaymaya başlamış. Yukarıda Liderlik kapatıldı gibi bir anlam var. Son 3 haftada 15. Vitoria, 11.Vasco ve 19.Goias ile oynayacaklar. Rakiplerine göre muazzam bir fikstür avantajları var Güntekin.

Pazartesi, Kasım 15

Tribün Derbisi

Maçı izleyemedik, pankartlar yine şahane. Inter tribünü Freddy'i kullanmış ve geçen seneki 3 kupayı hatırlatmış. (Freddy'i 3 sene önce Olimpiyat'ta biz de kullanmıştık)

Inter kendi başarılarını hatırlatmakla kalmamış, Milan'ın başarısızlıklarına da vurgu yapmış. 2005 CL finali en ortada, Milano derbisinde İstanbul pankartı. Inter gibi 5 sene öncesine kadar "loser" olan bir takımın böyle bir şeye girişmesi ilginç. Bu hamleyi Milan yapsa, Curva Sud'da herkes bir pankart tutardı herhalde. Ama görüntü muazzam, inkar edilemez. Altta ki yazıyı net göremediğimden tam çeviremedim; Vissuto yaşamış, goduto zevk demek.

Bu da Milanlılar'ın meşaleleri.


Ve Milan koreografisi. Bu aralar Milan tribünü çok duygusal takılıyor. Bir ömür boyu süren hiç bitmeyen yol yazıyor altta.



Galatasaray 0-2 Manisaspor


Maça gidesim yoktu. Bunu belki daha önce defalarca söyledim. Hepsinde de maça gitmişim. Ama bu sefer gerçekten gitmeyecektim, fakat ismi lazım değil bir arkadaşımın fazla bileti olunca gidiverdik. Dışarıda para vererek maç izleyeceğime, stadyumda bedavaya izlerim dedim. Üstelik stadın en kötü tribünü Yeni Açık Alt olsa da.

Maç öncesi Sokak'ta yine tezahüratlar. Kavşaktan aşağı doğru inince hatırlıyorum; bu hafta "inleyen nağmeler haftası." Herkesin aklı Beşiktaş maçında. Sanki durum iyimiş, hatta vasatmış gibi, 2 hafta sonrasına kafa patlatıyoruz. Patlatırken o berbat tezahürat çıkıyor ağızdan. Arasında en çok kadını barındıran tribün, Beşiktaş'a "kapalı tribünde karılar kızlar" diye laf atıyor; kızlar dahil. Kendi besteleyemediği tezahüratın üzerine böyle şeyler yazarak kendini eğlendiriyor. Kimsenin aslında sözleri düşündüğü yok, alakasız 1000 tane kelime yan yana gelse o melodiyi söylemek için çıkar ağızdan, tek amaç o aslında.

Saat 7'ye doğru stada giriş. Yıllar sonra Yeni Açık Alt. Maçı görmek zor. En azından bizim çocukluğumuzdaki teller kalkmış, ön biraz açılmış. Ama hala aynı kötü yer.

Aynı şeyler, aynı ritüeller. Takımı tek tek tribüne çağır. Topçu yalandan gelsin. Hoca çıksın sonra. Ona sevgi gösterileri. Maç başlar. 3'lü çekilir. Sonra "Cimbombom'un sen çok yaşa", tempo düşer Kapalı ayrı bir şey söyler, eski açık kendini ispatlamak ister, yeni açık üst başka alemde.

Rakip gol atar, tek tük topçulara taşan taraftarlar. Top kayıpları, hatalı paslar. Hakem kararları. Klasik rakibine yenilen Galatasaray ve o maçın bitik atmosferi. Yine eve git, yine canın sıkılsın.

Derken, herşey değişti. Planlanan bir hamle değildi belki. Klasik işleyişin çok dışında. Kıvılcımı kim yaktı bilmiyorum, yeni açık alttan göremezsin hiçbir şeyi. Önce bir Lorik Cana sesleri, sonra bir penaltı, 2-0. Maçın bitmesine 15 dakıka var.

Bu 15 dakika önemli bir 15 dakika. Ünlü olmak için 15 dakikalık fırsat geyiğine uygun olan bir 15 dakikalık bir fırsat. Önce topçular, sonra Sezgin. Bunlar da klasik şeyler. Ama yönetim ve Adnan Polat?

Kim başlattı bilmiyorum. Kapalı Sol ilk açtı herhalde isyan bayrağını. Stadı, tribünü bilen kitle "şimdi kavga çıkacak" derken sesler daha fazla yükseliyordu. Ne kadar çok yükselirse o kadar çok karışır diye düşünürken aslında stadın tamamının bu tezahürata katıldığını gördük.

Sağlıklı beyinlerimiz yok, komplo teorilerimiz yine zihnimizin bir kenarında ama bunları dillendirmeyelim şimdi. Bekleyelim sadece. Galatasaray tribünü yıllar sonra (3.5 sene sonra) ilk defa bu kadar birlik içinde oldu. Bazı çöküşler hayırlıdır. Bu da onlardan biri olsun. Çocukça kanıyorum belki ama yine yeniden bir heyecan duyar gibi oldum.

Bundan 5 sene önce biri gelse, " Bütün stad Adnan Polat'ı istifaya davet edecek ve hep bir ağızdan i love you Hagi diye bağıracak" deseydi, kısaca "siktir git abi işim var" derdim. İnandırıcı değildi. 5 senede çok şey gördük, çoğu kötü şeylerdi ama bu sefer farklı şeyler oldu. Umarız saf duygulardır. Açıkça çok uzun soluklu olacağına inanmasam da, bir umuttur yaşatan taraftarı işte.

Ali Sami Yen yıkıldıktan sonra biraz uzaktan izleyelim Futbol A.Ş.'yi, bakalım neler olacak. Zaten maç biter bitmez ışıkları kapatan, yenildiğimiz bir maçtan hemen sonra hoparlörden hareketli tekno şarkıları basan zihniyet varken bizim Seyrantepe'de olmamıza gerek yok.

Ama Kapalı Sol'un orada olduğunu bilmek güzel, bakalım yeni stadyumda nerede olacaklar.

Manisaspor'a da değinmek lazım. Eski Galatasaraylılar Murat ve Mehmet, milli futbolcu Yiğit, yabancılar Aziza ve Simpson, stoper Kalabane. İyi bir takım. En azından Antalyaspor'dan, Gaziantepspor'dan yukarıda olmaları lazımdı. Ve tabi ki Galatasaray'dan. Bu hafta bizi geçerler belki. Hakederler.

Nasıl Bir Sol Ayak


Futbolcu hedef göstermeyi istemiyorum ama Ufuk'da da nasıl bir sol ayak var. Aut atışı kullanırken topu kornere atabilecek kadar kötü. Evet kaleci belki ama bu kadar da olmamalı. Üstelik kenarda dünyanın sol ayağını en iyi kullanan insanı var.

Kartalspor 0-1 Ç.Rizespor


Birkaç ay sonra bulamayacağımız bir güneşli pazar gününü 2 maça giderek değerlendirmek istedik ve ilk durak Kartal oldu. Bu sene Kartalspor'u daha yakından takip ediyorum, maçlarına fırsat buldukça gidiyorum ve hala Kartalspor'un gol attığını göremedim. Yine de birçok kişiden şanslıyız, maç başına 1 gol ortalamamız var.

Önce tribün. Gittiğimiz 3 maçta da sağlam taraftarı olan rakipler vardı. Hem köklü, dişli ve gelenekli takımlar hem de İstanbul'da yaşayan çok sayıda taraftara sahip takımlar. Rizeliler de maça ilgi göstermekten geri kalmadılar. Sayı olarak Samsunspor'dan farkları yoktu, Karşıyaka'dan daha kalabalıklardı. Ama hakkını vermek lazım, Karşıyaka tribün olarak diğer ikisinden biraz daha iyidi.

Kartal halkı da bizim gibi, güneşli günü değerlendirmek istemiş ve stada gelmiş. Kale arkası tribünün fiyatını 5 liradan 10 liraya çıkartıp kapalı ile aynı fiyata getirmek hangi aklın ürünü bilmiyorum. Kötü giden bir takımın bilet fiyatı artar mı?

Kartalspor kadrosu zaten zayıf. Dün bir de eksikler göze çarpınca iyice zayıf hale gelmişti. Sağ bek Hamza yoktu, yerini Galatasaray altyapısından Semih Erdem aldı. Oldukça kötüydü. Acaba kötü gününe mi denk geldik bilmiyorum. Çünkü suratından çok isteksiz ve mutsuz olduğu belliydi. Konsantrasyon olamamış. Bu seviyede oynamaya uzakmış gibiydi (Zaten geçen sene 3.ligde oynuyordu). Karşısında da Ersin Güreler oynuyordu, ki ona da değineceğiz, işi iyice zorlaştı.

Stoper Mehmet Kahriman da eksikler arasındaydı. Yerine Sabutay oynadı. 25 yaşında olmasına rağmen maç tecrübesi çok az. Fakat çok kritik hatalar yapmadı. Belki de Mehmet kesik yedi ve formayı Sabutay kaptı, tam bilmiyorum.

Geçen sene takımın orta sahasında yük çeken Tolga Çavdar 3 aydır oynamıyor. Gol atabilecek tek isim Şadi Çolak da kadroda yoktu.

Eksikler yüzünden iyice zayıf hale gelen Kartalspor'un güçlü ve geniş kadrolu Ç.Rizespor karşısında tutunabileceği tek bir dal vardı, o da bu sene 5 gol yiyen savunması. Fakat Kartaspor bizi şaşırttı. Haftalardır gol yememeyi 1.plan olarak düşünen Ergün Penbe'nin takımı, bu hafta gole çok yaklaştı. İlk yarıda 3 net pozisyon yakalandı ama hiçbiri gol olmadı. Bunlar çok net pozisyonlardı ve gol olmaması çok zordu. Kartal Stadı'nda Kartalspor'un gol atamaması, bu pozisyonlardan sonra mantıksal nedenlere dayandırılamaz hale geldi.

Ç.Rizespor çok verimli değildi. Çok fazla zorlamadı. Ama tecrübe ve kalite kendini belli ediyor. Ayman gibi bir Süper Lig isminin varlığı bile takımın sahadaki duruşunu değiştiriyor. Beşiktaş altyapısından Sezer Özmen fiziği ve kesiciliğiyle göz doldurdu. Bu ligin en yetenekli futbolcularından Mehmet Al iyi işler yapsa da gol yollarında şanssızdı.

İki takımın da siyahi forvetleri vardı. İkisi de birbirinin tam zıttı. Kartalsporlu Debola, yine çok çalıştı didindi, koştu ama gol atamadı. Onu besleyecek bir takım da olmayınca göze batıyor. Hani maç boyunca 5 kez pozisyona girese 1 tanesini atar diğer 4 tanesi unutulur ama şimdi 2 pozisyon bulsa şükredecek halde, yakaladığını da değerlendiremeyince "kötü" oluyor.

Clement ise uzun boyu ve güçlü fiziğiyle korku salıyor. Ama çok hareketli olmadığı için tehlikeyi kendi yaratamıyor. Ya top ayağına gelecek ve pas dağıtacak, ya da kafasına top uzatacaksınız ve golü atacak. Dün ikisi de oldu. Bu sayede maçı kazandıran golü atan isim oldu. Sezonun ilerleyen kısımlarında faydalı işler yapacaktır ama çok da aranan bir adam olmayacaktır.

Maçın 2 yarısının başında Rizespor golü buldu. Bundan sonra maç durdu. Kartalspor gol atamayacağına olan inancından kaleye gidemedi, Ç.Rizespor ise rakibi çekip ara ara kontra vurmayı bekledi. Maçta başka gol olmayacak diye bekliyorduk. Ama son dakikada dengeler değişiyordu.

Kartalspor 90+ dakikalarında penaltı kazandı. Maçın berabere bitmesi için bundan daha iyi bir fırsat bulunamazdı ama bu sene penaltı bile atamayan bir Kartalspor izliyoruz. Bunu maça gelenler de biliyordu, o nedenle stadyumda yaratılan negatif enerji penaltıyı daha da zorlaştırdı. K.Erciyesspor maçında Mehmet Kahriman'ın penaltı kaçırdığı kaleye bu sefer Erhan Şentürk geldi. Benim kişisel tercihim penaltıyı Mehmet Uslu'nun kullanması olurdu, kendisi toplara iyi vuran bir futbolcu. Erhan takımın yıldızı olarak bu sorumluluğu üzerine aldı, bu dakikada Mehmet Uslu sırtını dönmüştü, belki Erhan'ın atması bu nedenle daha doğruydu. Ama Erhan topu üstten auta attı. Kartalspor'a, Kartal Stadı'nda, stadın kalelerinde ilginç şeyler oluyor, Kartalspor gol atamıyor. Takımın özgüvenin çok zayıf olduğu ilk sonuç. Bunu çözmesi gereken de Ergün Penbe.

Ersin Güreler'e gelelim. 32 yaşında. Bu ligin topçusu. Eskişehirspor ve Diyarbakırspor'u Süper Lig'e çıkaran kadroda yer aldı. Her geçen gün biraz daha iyi oluyor. Bu nedenle İbrahim Üzülmez'e benzetmek mümkün. Top tekniği daha iyi, biraz yavaş. Ama hırslı, istekli. Dün maçı kazandıran isim oldu. Karşısında kendisinden 10 yaş küçük olan isteksiz ve hırssız Semih'i bulunca sol taraf onun oldu.

Dün İstanbul takımlarının altyapılarını takip edenlerin gurur günüydü. Birçok futbolcu İstanbul yetişmeliydi. Serkan Özsoy, Fenerbahçe altyapısının 15 sene önceki ürünü. Semih Erdem Erhan Şentürk ve Çağrı Yarkın Florya çıkışlı. Aynı jenerasyondan Sezer Beşiktaşlı ve Rize'de kiralık. Mithat Yaşar, Özgürcanlı Ardalı Galatasaray karşısındaki Fenerbahçe'nin 10 numarasaydı. Kartalsporlu Muhammed Türkmen onun Dereağzı günlerinden takım arkadaşı.

Sonuç olarak güzel bir maç oldu. Kartalspor keyif vermese de ortam keyif veriyor. Maç sonu Kartalsporlu küçük çocuklar ile Ç.Rizesporlu taraftarların taşlaşmaları arasında kalmamız talihsizlikti. Bu arada ilk defa ev sahibi tribünün maçtan sonra bekletildiğini ve deplasman tarafının önce çıktığını görüyorum.

Pazar, Kasım 14

Emre Yoksa Sıkıntı Var




- Tam Sergen Yalçın girişi oldu ama maçın özeti budur.
- Bu hafta boş vaktim olursa Emre yokken FB kaç gol yemiş ona bakacağım. Bazen çok canım sıkılıyor.

- Gaziantepspor'un uzaktan şutları.

- Kadıköy'de maçı izlediğimiz tüm arkadaşlara teşekkürler. Tek tek isim yazamıyorum şu saatte, iyi çocuktur hepsi.

- Serdar Kurtuluş güzel attı. Akla Tigana gelir böyle durumlarda.

- Tabata attı Beşiktaş'a gitti, J.Cesar attı adı Beşiktaş ile anıldı, Serdar Kurtuluş attı Beşiktaş yollamıştı.

- 2000 yılında yine bir Gaziantepspor-Fenerbahçe maçını Kadıköy'de izlemiştim, yine 2-1 Gaziantepspor yenmişti. Rövanş 4-3..

- Aslında maça çok da hakim değilim. Tam olarak ne oldu?

- Gaziantepspor'un Google'a bakmadan adını yazamayacağım kalecisini de es geçmeyelim.

- Ahmet Arı ve Murat Ceylan'da benim görmediğim ne var?

- Alex'in golü değil de Alex'in sol bek gibi topu alıp çıkışı çok güzeldi. Semih piç etti o pozisyonu.

- Caner Erkin iyi bir adam mısın, kötü bir adam mısın karar ver artık.

Cuma, Kasım 12

Kayserispor Konya'da


Beyaz Grubun şanssız ekibi Konya Stadı'nda. Ayaktakiler (soldan itibaren): Uğur, Erol, Nuri, K.Oktay, Emin, Celal. Oturanlar: İsmet, Ünal, İhsan, Cahit, Oktay

Konfeti


Tıklanınca biraz daha büyür foto.. Ama yine de Kapalı'da asılan pankartı okumakta zorlanacaksanız.

Hoddle Akademi


Fotoğraf Glenn Hoddle Academy içinde çekilmiş. Böyle bir akademi varmış, hatta ilk bağımsız profesyonel futbol akademisiymiş. İspanya'da biryerlerde (Xerez olabilir). Güneşten belli.

4 Takım Kaldı


Bu fotoğraf bir gol sevinci değil. Golsüz bir maçtan sonra tur atlayan takımın sevinci.

Independiente favori olarak çıktığı maçta rakibi Tolima'ya gol atamadı ama tur atladı. Kolombiya'da oynanan ilk maç 2-2 sona ermişti. Tolima bir önceki turda diğer Arjantin takımı Banfield'ı elemişti, Independiente'ye ise 2 maçta da yenilmemesine rağmen boyun eğdi.

Böylece Copa Sudamerica'da çeyrek finaller sona erdi. Yarı finalde 1 Arjantinli'nin yanında 2 Brezilyalı (Palmeiras ve Goias) ve bir Ekvador takımı; Quito var.

Lincoln'un takımı Palmeiras, Quito ile eşleşirken, Goias ve Independiente bir Brezilya-Arjantin mücadelesine çıkacak. Quito'nun geçen sezon bu kupayı, 2008 yılında da Libertadores'i kazandığını hatırlatalım.

Perşembe, Kasım 11

Veronika Ölmek İstiyor


"Hayat güzel, yeter ki özgürce yaşayın." Bu mudur hocam yani? Paulo Coelho ünlü bir yazar, üstelik Güney Amerikalı. Bir insan Güney Amerikalı olunca; ister istemez "sert adam, alayına gider" etiketini üzerine giyiyor. Marquez'i okuduk, Che'yi anlattılar, Tanrı Kent'i izledik (ben tam izlemedim gerçi ama olsun), en kötü Boca-River derbileri hikayelerini dinledik. Güney Amerikalı; hayatı, otoriteyi, yaşamı sorgulamaktan çekinmez, asidir, tutkuludur, farklıdır. Tanımıyorum hiçbirini ama öyle hissediyoruz.

Paulo Coelho'nun ilk defa bir kitabını okudum. Kitabın başında çok heyecanlandım. Ölmek isteyen 24 yaşında genç bir kız vardı. Hayata gider yapıyor. Üstelik bunu tripkız (yeni kelime uydurdum) olduğu için de yapmıyor. Hayatı sorgulayarak yapıyor bunu.

Yaklaşık 50 sayfa sonra bu kız "hayat ne güzel vapurlar falan, hatta çiçek-böcek" kıvamına geliyır. Bu kadar kolay mı? Tam Hollywood tarzı aslında.

Hollywood sever bu hikayeleri. Carpe Diem derler, hayattan zevk alın derler ama alttan alta da isyan eden adamın başına kötü şeyler gelir (genelde ölüm). Hani sus ve yalamaya devam et sertliği değil de, tecavüz kaçınılmazsa zevk al mizahı. Bu kitapta ona uymuş biraz.

Yaşamın amacı, 200 sayfalık kitabın ana fikri "her an ölebilirsin o yüzden keyfini çıkar" olmamalı. Bu kadar boş olmamalı. Veya daha da boş olmalı. Ama bu değil en azından. Bu mesajı veren kitaplar, filmler ne yazık ki benim için yetersiz kalıyor.

Belki bir gün biz de ölümden falan dönersek, akıl hastanesine yatarsak bu tarz eserleri sevmeye başlarız. Fakat hayatla kavgası olan bizler için daha erken. Kavga ediyoruz, savaşıyoruz, saygı duyuyoruz ama aşığı da değiliz be abi. (Şimdi bunları yazıyorum, kesin başıma birşey gelecek).

Kitapta en çok Doktor Igor'u sevdim. Güzel karakter.

Hakkını vermek lazım, yazarın kalemi güzel. Çok güzel yazmış. Çevirmenin de eline sağlık. O açıdan hiç bir sıkıntı yok.

Bu Veronika'nın bir de Wilbur versiyonu var, onu izleyelim en yakın zamanda, belki oradan birşeyler çıkar.

Milan Tekmesi

Zlatan'da da önüne gelen her siyahi adamı tekmeliyor. Oysa bu adam Milan'ı haftalar sonra liderliğe taşıyan golü atan adam. Gerçi bu önemli maçta Zlatan'ın da penaltıdan da olsa bir golü var.



Geçen sene Milano derbisi öncesi, Milan İnter'in 3 puan gerisindeydi. Bir maçı da eksikti. Oynanmamış maç kazanılmaz ama Milan, o gün Inter'i yenseydi puan farkını eşitleyecek ve maç eksiğiyle beraber ya lider, ya da gizli lider olacaktı.

Bu haftasonu yine Milano derbisi var ve bu sefer Milan işini bu maça bırakmadı. Derbiye lider çıkacak. Curva Sud "Lider geliyor lider" diye bağırır mı bilinmez ama Curva Nord sıkıntılı. Benitez'in Mourinho'nun mirasını yediğini düşününler hiç de azınlıkta değil.

İtalya'da İnter hakimeyi uzun yıllar sonra ilk defa bu kadar azaldı. Liderlik koltuğunda yine Milanolular var ama bu sefer AC Milan. Bir Kuzey İtalya takımı yine lider, 2.sırada ülkenin ortası, başkenti Roma takımı Lazio var. 3 sırada güneyliler; Napoli. Bu pazar hem derbi var hem de 2 ile 3. karşılaşıyor; Napoli vs Lazio. İkisi de birbirini hiç sevmez.

İngilizler Meşale Yakıyor


Yıllardır görmüyorduk. Görsek de zor inanırız. Çünkü bize burada öğretilen; medeni İngilizler'in meşale yakmadığıdır. Yakmışlar.

Dün oynanan Manchester derbisinde United taraftarı yakmış. Hatta Manchester ahalisi sahaya çakmak bile atmış. Öğreniyorlar bu işi yavaş yavaş..) Şaka bir yana tek bir meşale ve tek bir çakmakla, "bakın İngilizler de böyle" demeye gerek yok. Orası başka bir yer. Kabul ediyoruz.

Derbi ise golsüz bitti. En son 6 sene önce yine bir kasım ayında oynanan derbi golsüz sona ermişti. Bu skor sayesinde izleme imkanımızın olmamasına pek üzülmedik.

Senkron


Jeda Neves - Ivan Cordoba