Perşembe, Mayıs 30

İlginç Olaylar Serisi 1 (2'yi Görmez)



Ball moved

Bu olayın kilit noktasındaki isim McAllister değil Uri Geller denen bir şahsiyet. Kendisini Sigmund Freud'un akrabası olarak tanıtan bu şahıs bir ilizyonist. Eşyaları, cisimleri hareket ettirebileceğini söylüyor. Tabi ki insanlar bu tarz şeylere kolay kolay inanmıyor. Ama bir çok ilginç olay sayesinde kendini kanıtlama uğraşı içinde.

Euro 96'da oynanan İngiltere -İskoçya maçı esnasında helikopterle stadyumun üzerinde olduğunu söylüyor. İddiası, İskoçların kazandığı penaltıda topu hareket ettirmiş olduğu. İnandırıcı değil. Ama pozisyona tekrar tekrar bakınca topun hareket ettiğini görüyoruz.

Basit bir rüzgardan da olabilir. Eğimden de kaynaklanabilir. Çok basit açıklamaları olabilir. Ama insanlar (ben de dahil) bu tarz şeylere kolay kolay inanmasak da, olayların bu tip olağanüstü durumlardan kaynaklanmasını arzu ediyoruz. Keşke öyle olsa. Nedeni bu olmasa olmasa bile böyle bilinmesi çok daha iyi ve eğlenceli.

Çarşamba, Mayıs 29

Jagten




Çok fazla film tavsiye etmem. Ya sevdiğimi söylerim ya sevmediğimi. Ama bu filmi öneriyorum. İzleyin

Sokakta, mahallede hatta Twitter'da, gittikçe artan linç kültürünün hikayesini anlatıyor. İlginç olan Danimarka gibi sosyal refahın yüksek olduğu, insanların birbirini daha iyi anladığını sandığımız (buradan gözüken) bir ülkede geçiyor.

İnsan yine insan. Bu filmi izledikten sonra hissetiklerimin benzerini Ondskan adlı filmde de hissetmiştim. Konu biraz daha farklıydı ama rahatsız edicilik aynı. Fakat o da kuzey ülkesi filmiydi, İsveç.

Bu film hakkında uzun uzun yazabilirim ama 2012 filmi, daha yeni bir film, belki çoğunuz henüz izlemedi ve izlemek istersiniz. Hiç kafa bulandırmamak lazım. Ama başroldeki Mads Mikkelsen'in muhteşem bir iş çıkardığını da eklemek lazım. Film Türkçe'ye Onur Savaşı olarak çevrilmiş ama sanırım Jagten - Av anlamına geliyor. Filmin son sahnesiyle çok alakalı. Son sahne ile ilgili soru işaretleri de var. 

Bu da Türkiye'den yaşanmış bir hikaye...

Salı, Mayıs 28

Efsane Manşet



Letonya ile oynanan hazırlık maçı öncesinde Fanaik'in efsane manşetini hatırlamakta fayda var. Bu arada bu manşeti asıl efsane yapan, bir gün sonra, kuradan Letonya çıkınca, atılan "Çekti Vallahi" manşetidir.


Galatasaray 64-59 Karşıyaka




Sezonun sonuna yaklaştıkça içimdeki heyecan da azaldı. Tam tersi olması gerekiyordu. TBL çok uzun. TBL'nin futbol sezonundan sonraya sarkmaması gerekiyor. Haziranı bulmaması gerekiyor. Hala daha yarı finaldeyiz. Finale Efes ile beraber çıkarsak İstanbul'da oynayacağımız en az 4 maç daha var. 8'e kadar çıkabilir o sayı. Sıkıldım. Bu gerçi biraz da benim özel hayatımdan kaynaklanıyor. Oyuna, sahaya bakışım değişiyor, bunu fark ediyorum. Bundan pişmanlık veya eksiklik de duymuyorum. Ama alışkanlıkların devam etmesi yoruyor. Bazı fikirler ve eylemler aynı anda olmuyor. Üstelik maçlar o kadar çok yerde oynanıyor ki. Salondaki maç; forumlara, Twitter'a, her yere yansıyor. Maç hakkında iki gün sonra yazı yazınca "geç kalmış" oluyorum arkadaşlarımın gözünde. Oysa ben gittiğim maçı aylar sonra bile konuşmak istiyorum. Akşam maç oynanıyor, her yerde yazılıp çiziliyor, güneş doğuyor ve o maçın konuları kapanıyor. Yetişemiyorum. Yeni taraftarlık ortamı da beni yabancı hissettiriyor. Bakalım, sezon bitsin de...

Şunu da eklemek lazım. Basketbol maçlarında olmak futbol maçlarında olmaktan daha güzel. Ama belki de bu serinin veya sezonun bir eksikliği vardır. Muazzam bir sezon beklentisi oldu fakat sanırım maçlar aynı tadı vermedi. Ve ne olursa olsun, Fenerbahçe-Efes hanedanlığını yıkabilme ihtimali bile çok büyük motivasyondu. Beşiktaş'ın geçen sezon şampiyon olması da bu sezonun heyecanını düşürmüş olabilir. En azından son iki sezonda oynadığımız iki yarı final serisinde yaşadığım heyecanı düşününce; bu sene bunun yanına bile yaklaşamadım.

Dün salona yine geç girdim. İlk periyot bitiyordu. Maçı doğru düzgün izlemeye başlamam ikinci yarıyı buldu. İkinci yarı hakem faktörünün lehimize olduğunu düşündüm. Hatta; Fenerbahçe yerine Karşıyaka'nın gelmesi; serinin hakem faktörünü 180 derece bize doğru çevirdi. Fakat maç sonu konuşunca ilk yarı bizim  doğrandığımızı öğrendim. Yarım yamalak maç izliyorum, salonda kendimi soyutluyorum. Haliyle buraya yazacak bir şey de bulamıyorum.

Ergin Ataman'ın kötü bir gününde olduğunu söyleyebilirim ama. Onu fark edebildim. Şimdi biz de çıkıp "Ergin Ataman'ın şampiyonluk konsantrasyonu bu kadar mı" desek. 12 sayıdan maçı zor duruma sokunca bunu söyleme fırsatı geçiyor. Ama yine taraftar-hoca çatışması çıkarmaya gerek yok. Atlayalım. Fakat Furkan'a biraz daha süre vermesini de temenni ediyorum açıkçası.

Jamont Goron, Hawkins gittikten sonra aldığı sorumluluk ve formunun artmaysı iyi irdelenmeli. Nedenini çözecek saha içi bilgim yok ama sezonun ilk yarısındaki gibi olmadığı da bir gerçek. Ve her şey bir yana; iyi ki Arroyo bizde. Yeteri kadar dilendiğimizi düşünmüyorum. Zaten bu takım yeteri kadar sevgi ve saygı görmüyor da; bu konuyu da geçelim.

Onu geçelim, bunu geçelim. Ne yazacağız? Onu çekme bunu çek. İmparator da dün maçtaydı. Başkan ile beraber. Bu da Galatasaray entrikaları içinde önemli bir hareketti, maçla pek alakası yoktu ama olsun. Önemli bir olay.

Üst üste 20 küsür maç kazanan takım, İzmir'de 1 maç daha kazansın. Serinin buraya taşınmasını istemiyorum. Olabildiğince az maç, olabildiğince çabuk gelen bir şampiyonluk. Bu arada son İzmir deplasmanından ve devamındaki 1 ayda karalar bağlayan vardı. Onları da unutmadık. Şu seri bir geçsin de....

Pazartesi, Mayıs 27

Efsane Maçların Hepsi




Dünyanın bütün efsane maçlarını gözünüzün önüne getirin. Olağanüstü olayların yaşandığı, seneler geçse bile unutulmayan. Mesela uzun süre 10 kişi oynayan takımın rakibini yendiği bir maçı, veya geriden gelerek kazandığı bir maçı, son dakikada iki golün olduğu başka bir maçı (mesela 99 CL finali), kalecinin son dakikada gol attığı (Palop), penaltılara kalan bir final maçını... Hepsi ayrı ayrı bir destan nedeni.

Cruz Azul - Club America maçı, bunların hepsinin toplanmış hali. Bütün efsane filmlere gönderme yapan başka bir film gibi. Senaryosu yazılıp filmi olsa, "Yine abartmışlar" der, filmi kapatırız. Tamamen gerçek oysa.

Videodan izlenebilir ama kısaca özet geçelim. Meksika Kupası. Statüyü inanın hiç bilmiyorum. Ama bir önceki maçı (3 gün önce) Cruz Azul 1-0 kazanmış. İkinci maçın 14.dakikasında America 10 kişi kalıyor. Trabzonspor'dan hatırladığımız Teo-Gol 20.dakikada golü atıyor. Cruz Azul toplamda 2-0 önde, rakip 10 kişi, 70 dakika var. Bu andan sonra America toparlanıyor diyerek devam etmek isterdim ama 88'e kadar çıt yok.

Nasıl bir bekleyiş vardı acaba o stadyumda. Taraftarlar kendi arasında neler konuştu. Ne hikayeler dönüyordur şimdi Meksika'da. 87'de stadyumdan çıkan var mıdır? Gerçi Meksika'da futbol sevgisi çok başka boyutta, bizdeki gibi otobüse yetişmek için son dakikaları pas geçen sayısı daha azdır.

Maça dönelim. 89'da America'nın stoperi, 90'da kalecisi golü atıyor. Bir anda maç 2-1 oluyor. Ondan sonra uzatmalar. Penaltılara kalmaması mümkün değil böyle bir maçın. Kalıyor da. İlk iki penaltıyı Cruz Azıul kaçırıyor. İlkini, son dakikadaki golü atan kaleci Moises Munoz kurtarıyor, ikincisi Kadıköy'deki Beckham'a gönderme...

Böyle bir Hollywood tarzı maçı da America'nın kazanması gayet normal...

Kazanan tarafın hocasi Miguel Herrera'nın mimikleri, hareketleri muhteşem... 

Pazar, Mayıs 26

Üvey




Ergin Ataman takımın başına geçtiği andan beri, kendi tarzının dışında oldukça ılımlı ve olgun bir tavır sergiliyordu. Kulüp-şube-camia-taraftar-basın-oyuncular; tüm aktörler arasında çok iyi bir köprü oluşturmuştu.

Uzun bir süre boyunca ilk ve tek firesi Beşiktaş ile İpekçi'de oynanan maçtan önceydi. Maçın başlamasına yarım saat kala Lig Tv'ye verdiği röportajda, henüz dolmayan tribünleri işaret ederek hayal kırklığına uğradığını vurgulamıştı. Maç başlayana kadar ise o tribünler dolmuş ve maç sonu açıklamasında bu sefer maçın MVP ödülünü taraftara vermişti. Kendi başlattığı olası bir krizi çabuk bitirdi.

Karşıyaka ile normal sezonda oynanan maça ise çıkan olaylar damga vurmuştu. Taraftar; oyuncu ve antrenör gözüyle bakıldığında yapmaması gereken bir şey yapmıştı; fakat verilen-uygulanan karar da oldukça ağırdı Şubeyi yönetenlerin pasif kaldığı düşüncesi ciddiye alınabilirdi. Ataman, maç sonu kendince haklı sebeplerle eleştiriler getirirken kullandığı kelimeleri yanlış seçmiş ve "Böyle yapacaklarsa bir daha gelmesinler" demişti.

O gün yazmıştık, kısa geçersek; bütün sezon takımı boş tribünlere oynatan taraftarın, İzmir'deki maçta hazırlanan bana göre makul bir pankarttan tahrik olara ve birkaç tane gereksiz adamın yönelendirdiği Twitter hesabından gaza gelerek, kulübün lokomotifi olan futbol maçına geç kalmak pahasına basketbol maçına yönelmesini, şov ve gösteriş olarak değerlendirmiştim. Ama tribünün kemik tayfasının olaylarda başrolü oynadığını ve o kemik tayfanın hemen hemen her maça az veya çok geldiğini, yani o kemik tayfa olmasa Erdemir maçındaki 500 kişinin bile olmayacağını vurgulamıştım. Ataman'ın "Bunlar bir daha gelmesin" dediği adamlar, Ataman'dan önce de sonra da, takım küme düşme tehlikesindeyken de, Euroleague oynarken de, İpekçi'de de Ayhan Şahenk'te de maçlara geliyordu.

Ataman haklı. Oktay Mahmuti'ye gösterilen ilginin onda biri onun takımına gösterilmedi. Çeşitli sebepler muhakkak vardır. Mesela buradan her zaman söylediğimiz; her iç saha maçının cumartesi 16-17 gibi abuk saatlere (son Tofaş maçı 13.00) konulması etkiledi. Takımın Euro Cup'tan elenmesi de kısa bir küskünlük yaratmış olabilir. Hakli bir sebep olarak görmesem de, senelerdir Türkiye'de maç izleyen biri olduğum için yadırgamadım. Futbol takımının başarısı da önemli bir ayrıntı. Oktay Mahmuti sezonlarında doluluktan öte yaşanan coşkunun nedenlerinden biri, futbol takımının yaşadığı kötü gidiş sonrası tutunacak bir dal arayan taraftarın erkek basketbol takımına yönelmesiydi. Bunların hepsi toplum psikolojisinde normal şeyler...

Ama kısaca ve oldukça net bir şekilde söylemek lazım; Galatasaray taraftarının çoğunluğu, Galatasaray basketbol takımına bu sezon sırt çevirdi. 2 sene önce yazılanlar, çizilenler, goygoylar, paylaşımlar, 10 ay önce yaşanan bir değişiklik sonrası bıçak gibi kesildi. Aslında büyük takımlarda basketbolun net potansiyeli bu kadar. Artı katkı sağlanmışsa, muhakkak olağanüstü bir şey yaşanmıştır. Ataman bunu göremedi. Geçen sene Beşiktaş'ın başında İpekçi'ye gelip yarı finalde kritik bir kazanmıştı. O maçta tribün dünkü Karşıyaka maçından bile daha az doluluğa sahipti. Ataman o boşluk sayesinde saha avantajını eline geçirdi. Öte yandan Beşiktaş taraftarının Galatasaray'ın iki sene önce yaşadığı duruma benzer olarak, kötü giden futbol takımına alternatif olarak müthiş bir baketbol takımı bulması ve bunun üzerine salonlara akın etmesi Ataman'ın hesaplarında yer almamış olabilir.

Sadede gelelim. Ataman haklı. Galatasaray basketbol takımının taraftar için hevesi sona erdi. Galatasaray basketbol takımı artık, kemik bir kitleye oynamak durumunda. Maç saatleri, maç atmosferleri bu sayıyı etkileyecektir. Ama olay budur. Ortalama 6000-7000 seyirci. Eğer Fenerbahçe Karşıyaka'yı eleseydi 12.000 kişi gelecekti. Finalde Efes maçları hafta içi olursa sınırlı sayıda kalır, şampiyonluk maçı full çeker. Bu iş böyle. Ataman çok haklı. Kendisine ve takımına taraftar desteği verilmedi. En azından son 2 sezonda verilen destek verilmedi. Bu durumdan dolayı hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama...

Bu işin aması var. Bazı şeyler daha uygun dille anlatılabilir. Daha başka cümleler kullanabilir. Hatta daha politik bir strateji belirlenebilir. Bazı şeyler kulüp içinde kalabilir. Lig Tv'den ve 5 dakika sonra GS Tv'den söylenecek cümleler değil bunlar. Galatasaray'ın resmi kanalından Karşıyaka tribünün övülmesi hoşuma giden bir durum değil. Anne-babanın sınıftaki başka bir çocuğun başarısından bahsetmesi gibi üzer ve sinirlendirir. İçeride oynayacağımız maç sayısı en fazla 6. O 6 maçın 3 tanesi zaten full dolacaktır. Geri kalan 3 maçta da 6000'in altına düşmeyecektir. Bence Türkiye'deki basketbol için iyi rakamlar bunlar. 20 küsür senelik şampiyonluk özlemi için yetersiz görülebilir ama Galatasaray taraftarı 2 senedir şampiyonluk kutluyor zaten. Büyük kulüp olmanın sıkıntıları bunlar, fazla şube varsa bazılar üvey evlat olarak kalabilir. En ince ayrıntısına kadar düşünen Ataman'ın bunları da hesaplayıp ihtiyacı olan desteği daha ılımlı cümlelerle ifade etmesini isterdim.

Son cümle olarak; Pazartesi günü İpekçi'deyiz.

Cumartesi, Mayıs 25

Karşılıklı Gol Var


Erman Toroğlu vs Metin Kurt

Bu Hayatta Ziya Doğan Gibi Olmak




Ziya Doğan futbolculuğu döneminde çalışkanlığıyla ve kritik zamanlarda sorumluluk alışıyla ün kazanmış ve bu özellikleri sayesinde sadece Beşiktaşlıların değil bütün futbolseverlerin sevgisini kazanmış. Biz izlemedik, bilmiyoruz, ama büyükler öyle diyor. Hatta sırf o yüzden (şampiyonluk maçında 2 gol atması da var) çocuklarına Ziya adını verenler olmuş. Gerçi ben çevremde pek rastlamadım.

Ziya Doğan sonra teknik direktör oldu. Umut veren bir kariyer başlangıcına imza attı. Parlak yıldızlardı o zaman. Trabzonspor döneminde zirveye çıktı. Ta ki Beşiktaş'tan teklif gelene kadar. Del Bosque'yi yollamak isteyen Beşiktaş, evladı Ziya'yı göreve çağırıyordu. Ziya Doğan'ın Trabzonspor'u da o esnada İstanbul takımlarını yenmiş, iyi bir hava yakalamış, bir önceki sezon ligi 2.sırada bitirmiş iddialı bir takımdı. Ziya Doğan'ın belki de hayallerindeki teklifti Beşiktaş'tan gelen. Belki de 10 senedir, bu günü bekliyordu. Ama o an hazır değildi. Hem de Trabzonspor'da yaptığı bir iş vardı. Yarım bırakmak istemedi. Böyle bir teklifin ona bu hayatta sadece bir kere gelebileceğinin farkındaydı herhalde. Yine de gitmedi. Trabzonspor'da kaldı. Del Bosque'nin yerine gelen, teklifi kabul eden Rıza Çalımbay oldu.

Ziya Doğan'ın Trabzonspor günleri de o günden sonra tepetaklak oldu. İstenmeyen adam ilan edildi. Oynattığı futbol beğenilmedi. Ve ondan sonra Anadolu turu yapan hocalar kervanına katıldı. Beşiktaş'ın hocası olacakken Süper Lig hocası sıfatını bile alamadı. Hayat böyle garip işte.

O yüzden bazen birileri bana bir teklif getirdiği zaman ve bunu çeşitli nedenlerden ötürü kabul etmediğimde aklıma hep bu örnek geliyor. Ya bu verdiğim karardan sonra Ziya Doğan gibi olursam...?

İlk paragrafta bahsettiğim gibi, aslında Ziya Doğan olmak kötü bir şey de değil. Herkesin sevdiği, emeğine saygı duyduğu, çocuğuna isim babası yapan biri oluyorsun.Ama belki de insanların sevgisinin karşılığını, hayat daha somut şeylerle sunmalı... Sunmuyor. Kimse sunmuyor. Veya herkese eşit miktarda sunuyor, sen alabildiğin kadarını alıyorsun. Biz az alıyoruz.

Şimdi Ziya Doğan nerede? Belki de çok mutludur. Ama biz oturduğumuz yerden insanları izlerken, eğer onları görmüyorsak, iyi yerde olmadıklarını düşünüyoruz. O da başka bir konu.

Adam savunma futbolu oynatıyormuş... Elinde Hasan Üçüncü, Hüseyin Cimşir varsa öyle oynatır. Elindeki şartlar neyse onu uygular. Buradan bile yola çıkıp bir bağ kuruyorum adamla.

Hadi futbolcuları anladık da teknik direktörlerle de bağ kuracak, metafor üretecek hale gelince sağlıklı bir kafa yapımız olmadığı ortaya çıkıyor. Hem Ziya Doğan ne abi? Aslında Cihat Arslan tam özdeşlebilecek biri. Herkesin sevdiği ama başarısız olan... Tam ben. Ya da olmak istediğim. Hani başarıdan geçtik bari herkes sevsin, iyiliğimizi istesin. Başarılı olmasak da olur.

Zamanında Rijkaard ile ilgili metaforlar kullanıyorduk. O yeniydi, başkaydı. Biz de onun varlığı sayesinde hayatta yenilik yapmaktan korkmayacaktık. O başarılı olunca biz geleneklere bağlı yapımızı kıracaktık. Olmadı. Biz de kıramadık. Saçlarına ak düşen "Kıvırcık"  yapamadı. Cihat Arslan da kıvırcık belki o yapar. Veya Hamza Hamzaoğlu da güzel adam, iyi örnek.

Gerçi bizim saçlar dökülüyor, giderek Ziya Doğan olmaya doğru yol alıyoruz... Korkmamak mümkün değil.


Cuma, Mayıs 24

Karpatlar'ın Brezilyası



Ben Brezilyalı değilim ama Brezilyalılar'dan daha iyiyim. Ben de Köstence'deki plajlarda oynadım. Taffarel neden böyle söylediğimi çok iyi biliyor. Taffarel, Galatasaray'a geldiğinde karşılıklı bir maç yaptık. O karşı takımdaydı. Galatasaray ile Metro Stars maçı. Taffarel antrenman maçı olduğu için kaleden çıkmıştı, ortalarda geziyordu. Bir çektim topu orta sahadan gol attım. Golden sonra ona "Ben oynarken kalede bekle" dedim.

Ondan sonra her zaman ona takıldım:

"Bak Tafa, Köstence'de de Breziyalılar var"

Güzel Oyun Belgeseli (Galatasaray-Metro Stars maçında niye rakipler onu anlamadım)

Çarşamba, Mayıs 22

Triple Dog



Şu filmi niye izlediğimi hiç bilmiyorum. Gençlik dizisi/filmi; 3-5 tane de kız görünce sorgulamıyorum.

Salı, Mayıs 21

Adam Olacak Çocuk


Dikkatinizi çekerim, öncelikli hedefi 3 büyük takımdan birinde oynamak değil, 3 büyük takımda oynamak.

Bismillah


İmam cenazeyi kaldıracak mı?

Pazartesi, Mayıs 20

Internetin Tozlu Sayfası



Youtube'da oradan oraya zıplarken karşıma çıkan bir şarkı. Sadece 3.57 dakika. Hatta ilk 2.40 dakikası sadece. Çok mu güzel? Değil. Ama beni etkiledi. Çok tanıdık geliyor. Sanki eskiden, çocukken çok dinlemişim gibi. Oysa ne grubun adını biliyorum, ne şarkının (Sonradan araştırdım biraz). MeksikalıArjantinli mi belli değil. Kim oldukları, ne dedikleri her şey benim için muamma. Bir anda denk geldi, bilinçaltındaki bazı hisleri uyandırdı. Sanki 30 sene boyunca o anı bekleyen; görevi, ortaya çıkınca insana geçmişini hatırlatmak olan bir aile yadigarı gibi.

Bazı duyguları, anıları hatırlattı. Zaten müzikten, şarkılardan, melodilerden genel olarak beklediğim bu. Kalite umurumda değil, anlamam da... Sonunda o güzel duygular çıksın ortaya yeter.  Adamların ne dediğini bile bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bu şarkıya kendi kafamda bir klip çektim, söz de yazdım. Çok güzel oldu. Çok güzel şeyleri hatırladım. Eski güzel günleri. Bir daha göremeyeceğim güzel günleri. Belki ancak öldükten sonra göreceğim günleri...

Bir albümün kapanış şarkısıymış ve 1990'da yazılmış. Bundan daha güzel bir benzerlik kurulamazdı..

Ne Gerek Var



Aradan 20 gün geçti ve Arda dedikoduları yine çıktı. Bu fotoğraf çekildikten birkaç saat sonra... Ardalı Atletico, Kral Kupası'nı kazandıktan 1 gün sonra...

Arda Turan hayatımızda 2006 yılında girdi. Manisaspor'da kiralık oynarken. Aradan 7 sene geçti. O dönemde doğan çocuklar okula başlayacak ve çoğunun adı Arda. Ben o zamanlar 21-22 yaşında bir üniversite öğrencisiydim. Arda'dan sadece 2 yaş büyüğüm. O da, ben de değiştik 7 senede. Hem de defalarca. Olaylara bakışımız da, hayata bakışımız da...

Buradan gittiği zaman neredeyse ondan nefret edecek noktaya gelmiştim. Belki de sırf bu yüzden tam zamanında gitti. O gitti Galatasaray iki kere şampiyon oldu. Mutlu olduk. Ben de, o da... Öte yandan Galatasaray'ın başarılarına eskisi kadar önem vermediğimi fark ettim. Futbolcuların emeklerine daha çok saygı duymaya başladım. Ben değiştim.

Arda da İspanya'da bambaşka bir adam oldu. Psikolojik olarak rahatladı. Mutlu. Yüzü gülüyor. Topunu oynuyor. Atletico Madrid gibi bir kulübün tarihine adını yazdırıyor. Herkes onu çok seviyor, hocası -dünya futbolunun unutulmazlarından- ona tapıyor. Onun başarılarıyla gururlanmak istiyorum ama tribünde yaptığım tezahüratlar nedeniyle de o gururun parçası olmaya utanıyorum. Ama yine de seviniyorum. Her geçen gün ona daha çok ısınıyorum. O da tıpkı 2006'daki sempatik Arda gibi oluyor. Galatasaray A takımıyla beraber katıldığı ilk kampta saçı kesildiğinde ne kadar mutluysa, Real'i yendikten sonra saçı kesildiğinde de benzer mutluluğu yaşıyor.

Derken Ünal Aysal çıkıyor, Arda dönmek istiyor diyor. Gerçekten istiyor mu? Eğer istiyorsa, benim için  hayal kırıklığı olur (Çok da önemli ya benim isteklerim). La Liga'nın yıldızı, İspanyolların sevgilisi, Falcao'nun kankası, Avrupa'nın gözdesi, gerçekten de Türkiye'ye dönmek mi istiyor? 

Oynamadığı her maçtan, sakatlandığı her andan, verdiği röportajdan, gol sevincindeki mesajdan, suratının asıklığından, antrenmandaki isteksizliğinden, kız arkadaşıyla gezmesinden, rakip takımdaki arkadaşıyla sohbetinden, burada yaptığı her şeyden, sayfalarca haber ve yorum üretebilecek bir ülkeye dönmek mi istiyor?.

Aklım almıyor, gönlüm el vermiyor. Arda, farkında değil ama o geri dönerse Türk futbolcusuna da ihanet eder (İhanet ağır kelime belki ama karşılığını bulamadım). Nasıl ki Drogba Marsilya'da oynarken Porto'yu çalıştıran Mourinho'yu mest ediyor ve Mourinho ona şaka yollu da olsa "Ülkende senin gibi başka futbolcu var mı" sorusunu soruyor, Arda'nın attığı her gol, her galibiyet buradaki futbolcuların CV'lerine bakan bir göz daha olarak geri dönecek.

Biz evimizdeki, sokağımızdaki futbol ortamından bile kurtulmaya çalışırken, bu iğrençlikten,sahanın içini göremeyecek kadar puslanan atmosferden kaçmayı düşünürken, Arda neden buraya dönmek ister....

Arda gelirse eğer, Sergen'den sonra yeteneklerine ihanet eden ikinci Türk olacak. Gelmesin, Sergen olmasın Tugay olsun. Arda olsun. El Turco olsun. Başka bir şey olsun. Ama yeter ki buralarda olmasın. Buralarda çürümesin. Kendini bulmuşken kendini yeniden kaybetmesin.


Pazar, Mayıs 19

Değişen Yok




Bir hafta boyunca bir şeyler yazmamak istemedim. Konuşasım bile yoktu. Pişmanlık dediğin böyle bir şey herhalde. Oysa herkes olan biteni yılların sosyologu edasıyla didiklemiş ve gördüğüm kadarıyla kimse kendisini birazcık suçlu hissetmememişti. Ulan ben niye o zaman böyle şeylere yapıyorum)

Bir hafta boyunca kimse kendinden bahsetmedi, her kesim başkasını suçladı, kendi sorumluluğunu görmezden geldi. Ama gözyaşları dökmeye devam etti. O gözyaşlarının aslında timsah gözyaşı olduğu ortaya çıktı. Ölen ve öldürenden çok; kendisinin ölen ve öldüren olmadığı için bir huzur kapladı herkesi. Ondan sonra sahte lanetler... Ve aynı oyun yine başladı.

Nasıl bu kadar kesin bir şekilde karamsar konuşuyorsun? İnsanların duygularını ön yargıyla değerlendiriyorsun?

Sezonun en gergin olmayan en rahat haftasında; sadece 4 maçın oynandığı bir günde; bir futbolcu kanırtmaktan bahsetti, 

Bir tribün, taziye ve ırkçılık karşıtı pankartlarının tam karşısına samimiyetten yoksun bir pankart hazırladı.

Yayıncı kuruluş spikeri ırkçılığın üzerini kapadı, yarışmaktan bahsetti. Müdürü "Türkiye'de ırkçılık yok" dedi, tribünlerdeki şiddetin tek sorumlusu olarak taraftarı gösterdi.

Bir futbolcu 2 sene önceki şampiyonluk konusunda kafası karışık şekilde konuşmaya devam etti.

Bir futbol takımı, taraftarının istemediği şekilde rakip takımla beraber tribünü alkışladı. Hocası ve başkanı konuyla ilgili ayrı düştü.

Bir başkan ırkçılığın üzerini kapatmak gerekir dedi, döndü bu sefer ezeli rakibini suçladı.

Kimse geçen süreçten, son 5 günden ders çıkarmadığı gibi, herkes yaşanan bütün olayları kendisini üstün çıkarmak için kullandı. "Bir insanın canı şampiyonluklardan daha önemli" dediniz, aradan 5 gün geçtikten sonra  iki sene önceki şampiyonluğun kavgasını yapmaya devam ettiniz.

Burak Yıldırım'ın 40'ından vazgeçtim, bari 7'si geçseydi...



Galatasaray 92-64 Tofaş




Ergin Ataman maç sonunda gerekli konuşmayı yaptı zaten. Cumartesi günü saat 13.00'te bir play-off maçı oynatmanın akla ve mantığa uygun hiçbir tarafı yok. Galatasaray futbol takımının şampiyonluk kutlayacağı bir güne basketbol maçı koymak da çok saçma. Bu düşüncesizlikler Türk basketboluna ilginin artmasını engelleyecek durumlar doğrurur. Belki de federasyonun ve Lig Tv'nin de TBL'ye karşı olumlu bir bakış açısı yoktur.

Güneşli bir mayıs gününde Balat'ta kahvaltı etmek varken maça gitmek... Uyumak varken maça gitmek. Sabah uyuşukluğu üzerimizde. O yüzden salona da geç giriyoruz. Girdiğimizde takımın da aynı uyuşuklukta olduğunu seziyoruz, çünkü skor beklediğimiz gibi değil. Başa baş gidiyoruz. Beklediğimiz bu değildi. En azında son 15 saatte kendi aramızda yaptığımız Mahmuti-Efes-Kolej eksenli esprilerden sonra bir sürprize hiç hazır değildik.

Neyse ki Arroyo bizde. O geldiğinden beri hiç yenilmedik. Sanırım 18 maç oldu. 2 haftadır maç yapmayan takımın oyunun sonunda düşeceğini tahmin ediyordum, tam tersi oldu. Ataman da farka rağmen yedeklere ve gençlere fazla şans vermedi. Son dakikalarda ideal 5'e yakın bir oyuncu grubu sahadaydı. Bu da farkın 30'a yakın olmasını sağladı.

Bize ve bir çok üst sıra takımına zorluk çıkaran Tofaş ise bu maçta çok hafif kaldı. Belki hedefe ulaşmanın rehaveti. Başta Kenan olmak üzere birçok oyuncuda sezdiğimiz de buydu. Şu da bir gerçek Nihat İziç olsaydı bu tarz şeylere izin vermezdi.

Yine de Bursa'da daha zor bir maç olacaktır. Geçen sene ilk turda elediğimiz Tofaş'ı bu sene de iki maç sonunda elersek çok büyük avantaj olur. Fikstürü sıkışıklıktan kurtarmak da oldukça önemli...


Cuma, Mayıs 17

Başbakan Drogba


Drogba Partisi demişken....

Sene 2005, 2006... Fildişi'nde iç savaş vardır. Milli takım Dünya Kupası vizesi alır. Sudan'ı 5-0 yenerler. Soyunma odasında Drogba takımı toplar ve şu tarihi konuşmayı yapar:

Fildişi halkı. Kuzeyden güneye, doğudan batıya. Bugün bütün Fildişi halkına bir hedef için beraber yaşayabileceğimizi gösterdiğimiz için gururluyuz. Tek bir hedef: Dünya Kupası. Kutlamanın halkımızı tekrar bir araya getirmesini umuyoruz.

Şimdi dizlerimizin üzerine çöküyoruz. Böylesine zengin bir ülke bu şekilde düşemez. Herkes silahını bıraksın. Seçim yapılsın. Her şey çok daha güzel olsun.


Silahlar bırakılır. Muhaliflerin şehrinde Bouake'de milli maç oynanır. Drogba, 2006'da kazandığı bir ödülle bu şehre gider. Tarafları birleştirir.

Fildişi Spor Bakanı Geoffrey Baillet:

Biz politikacılar en iyi üniversitelere gittik. İyi eğitimler aldık ama konu barışa gelince çuvalladık. Didier Drogba bilinmeyen bir yerden geldi. Şimdi o bizim dünyaca ünlü kahramanımız. O ülkesi için büyük bir iş yaptı.

Bouake'deki maç

Kalli'nin Dehası




Falco Götz bana her maçta bağırıyordu. Çok sinirleniyordum. Sinirlendikçe de oynuyordum. Sezon sonunda gelip benden özür diledi. "Kusura bakma, seni kızdırmamı bana Kalli söyledi." dedi. "Maçların başında Hamza'ya birkaç kez bağır, kendine gelsin" demiş. Çünkü ben kimseyi üzmem, kimseye sert girmem. Hoca da saldırgan olmamı istiyor. Onun için ben ya tekme yiyeceğim ya da küfür. Hoca da onu anlamış, Falco'ya yaptırmış, 90 dakika duramıyordum ondan sonra. Bu Kalli'nin dehasıdır. Beni o kadar iyi tanıdığını anlayamamıştım.

Hamza Hamzaoğlu / 4-4-2 Mayıs sayısı

Perşembe, Mayıs 16

Giderayak






Handan, hamamdan geçtik,
gün ışığındaki hissemize razıydık;

saadetinden geçtik,
ümidine razıydık;

hiçbirini bulamadık;
kendimize hüzünler icadettik,
avunamadık;

yoksa biz...

biz bu dünyadan değil miydik?

August Rush


Filmin tek etkileyici sahnesi.

IMDB

Salı, Mayıs 14

Kör Bir Kayıkçı

Yazamıyorum, yemin ederim yazamıyorum....

10 yaşından beri 1995-96'dan beri İstanbul sokaklarındayım diyelim, 2001 yılından beri de tribünlerdeyim. Bu olayın olmasına hiç şaşırmadım. Asıl şaşırdığım aslından insanların bu kadar çok şaşırması. Seneler boyunca karşı tarafa nefret besleyenler bugün şaşkınlık içinde... 

Filmin son sahnesindeyiz. Bir oyun oynadık. İlk başta her şey sakindi, giderek şiddeti arttı. En sonunda bir olay yaşandı. Film olsaydı eğer, böyle bir olaydan sonra sessizlik olurdu, bütün oyuncular kafasını öne eğerdi. Lord of The Flies da öyleydi en azından. Orada çocuklar bile filmin sonunda canavara dönüştüklerini anlıyordu. Burada ise hala herkes suçu üzerinden atıp, başka hedefler gösterme telaşında. O işi tamamladıktan sonra da gündem değişecek; Meireles olacak, Eboue olacak, Volkan olacak, Cüneyt Çakır olacak vs...

Oysa artık söz bitmeli. Söylenecek bir şey kalmadı. Oyunu beceremedik. Herkesin payı var. Herkesin elinden kan damlıyor. Sadece bıçak saplayanda değil, sadece tribüne oynayan topçu veya sokak dili kullanan yönetici de değil, sen de suçlusun. 

Suçlu çocuklar genelde kafasını öne eğer, sessizlik olur... 

E o zaman sen niye yazıyorsun...

2-3 gün sonra burada başka bir yazı yazacağım illa ki, postlar akmaya devam edecek. Biliyorum ben de unutacağım bu olayı, 3 gün sonra, 1 hafta sonra veya 1 ay sonra. Seneler sonra gelip bu blogu okuyunca, -belki çocuğum olur, o okur- "Baba, her boku yazmışsın da, o olayı yazmamışsın amk" demesin diye bu satırlar...

Bugüne kadar yazdığımız her satırın, kurduğumuz her cümlenin sonucu yaşandı. Artık söyleyecek bir tane cümlem yok, varsa da utanıyorum. Sizin hala nasıl bu kadar cümleniz var hayret ediyorum

Pazartesi, Mayıs 13

No Totti No Balo



Balotelli ile Totti bu tekmeden sonra ilk kez birbirlerine rakip oldular. Aradan 3 sene geçti; sorunlar unutulmuş, çözülmüş.

İşin ilginç kısımı Totti yine son dakikada kırmızı kart gördü.

Pink Mafia Düştü


Bu ara bir çok takım küme düşüyor, bazıları da şampiyon oluyor. İtalya'da da piyango Palermo'ya vurdu. Miccoli ağladı saha içinde, duygusal sahneler. Gerçekten arma için mi ağlıyor her ağlayan bilmiyorum. 

Palermo deplasmanda Fiorentina'ya yenilerek küme düştü. Maç 1-0 sona erdi, tek golü Luca Toni attı. Toni'nin yıldızı da Palermo'da parlamıştı. Anlatılacak hikaye bu kadar. Çünkü bu kez golden sonra Toni oldukça sevindi. 

Cumartesi, Mayıs 11

Cuma, Mayıs 10

Alkış Var Mı?




Alkış muhabbeti üzerine yazmak isterdim ama o kadar suni bir gündem var ki yazasım gelmiyor... Hatta gündem bile yok. Tamamen rövanş duygusu ile biraz bizim taraf fişekliyor. Fişeklemeliyiz de. 2007'de bütün kamuoyunun el birliği verip ortam germesi unutulmayacak. O gün Galatasaray tribünü çok büyük yaralar almıştı. O alkış polemiği, bütün sinirleleri germişti.

Bu sefer böyle bir kampanya yok. Fenerbahçeliler her ne kadar yine her olan bitende olduğu gibi "basının planlı provokasyonu" açısından değerlendirse de, sadece belirli kişilere (Ünal Aysal'dan Mustafa Denizli'ye, Hakan Bilal Kutlualp'ten Adnan Öztürk'e kadar) fikir sorma durumu var. Yoksa 2007'de atılan başlıklar, manşetler, kampanyalar, yazılar hala yok. Olmasın da. 

Zaten alkışlama eyleminin gerçekleşmeyeceğini çok iyi biliyoruz. 2007'de olmadı, arada geçen 6 senede ortam  bu eylemin gerçekleşme ihtimalinden daha da uzaklaştı. Alkış beklemiyoruz. Ama pazara kadara da Fenerbahçeli arkadaşlara "alkışlayacak mısınız lan ehehe" demek güzel olacak. Keşke deplasman yasağı olmasaydı da "Smokinlerle şampiyonluk balosuna geliyoruz" deme imkanımız da olsaydı.

2007'ye geri dönelim. 2007'deki maçtan iki gün önce, yani o haftanın cuma günü, Ahmet Cömert'te bir basketbol maçı vardı. O gün bile konu Sami Yen'de ne kadar olay çıkacağıydı. O gün bile olay çıkmıştı salonda. "Gerekirse 10 maç alalım" düşüncesi hakimdi. Tabi bu öfkenin tek sebebi  alkış polemiği değildi. 2000-2007 arası Kadıköy'de yaşanan her şeyin, karşı tarafın yanına kar kalmasıydı. Son nokta Gerets'in alnının yarılması ve Mondragon'a ses bombası atılması ile son bulmuştu. O maçtan sonra "Fenerbahçe, gelmeyecek mi Sami Yen'e" tezahüratı ortaya çıkmıştı. Yani aslında bilenme aralık ayından itibaren başlamıştı. Medyanın kışkırtması ve kötü giden sezon olayların şiddet dozunu daha da artttımıştı.

Transfer gündeminde de Juninho vardı. Olaylardan sonra Juninho, korktu o yüzden gelmiyor palavrası da ortaya atılmıştı. İlginç günlerdi. 

Bu sefer böyle bir durum yok. Ne planlı bir kamuoyu yaratma, ne de olaylı bir derbi. Arena'da oynanan 4 derbinin ilkini, atılan raki şişesi nedeniyle çıkarırsak, geri kalan 3 tanesi olaysız geçti. Ama Fenerbahçeliler'in de alkışlamamak için binlerce sebebi olduğunu biliyorum, hissediyorum, hak veriyorum.

Derbi çok sönük. Atmosferi yok. 13 sene sonra kazanabiliriz. Buna çok yakınız. Ama sanki kazansak bile  o eskiden istediğimiz "Abi bir kez kazanalım artık yeter" hevesi yok. Bende yok en azından. Orada kupa kaldırmaktan mı, yoksa alışkanlıktan mı bilmiyorum. Belki de deplasman tribünü olmamasından. Kadıköy'de şampiyonluğu gören Galatasaraylı yok. Kadıköy'e şampiyonluk apoletiyle giden Galatasaraylı da yok. Haliyle Kadıköy'de 13 sene sonra kazanan takımı alkışlayacak Galatasaraylı'da yok. Bu günleri çocuklarımıza veya mahalledeki eşe dosta "Oradaydım" diyerek anlatmak mümkün olmayacak. Açıkçası olayın, rekabetin, takım tutmanın bütün zevki, - yüzde 70'i en azından - bu parçalardan oluşuyor. Twitter'a ileti  yazarak haz alacağımı sanmıyorum.

Çok fazla, çok çabuk tüketmeye başladık. Şampiyonluk kutlaması da öyle. Eskiden "Şampiyonluğun ayrıntılarını Hali Özer yazdı" diye seri olurdu, 5 güne yayarak okurduk. Şimdi hepsi anında önümüzde. Soyunma odasından fotoğrafın düşmesi bile 5 dakika sürüyor. O an çok hoşuma gidiyor Drogba ile Eboue'nin dans etmesi ama ertesi güne bile merak edecek veya heyecanlandıracak bir şey kalmıyor. 

Derbi de aynı şekilde eriyor gözümde. Bu keyifsizlik ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Belki de biraz doyuma ulaştığımdandır.

Son kez, şunu demenin keyfini çıkaralım da, sonra yavaş yavaş çekiliriz;

"Alkış var mı beyler, alkış....."



Farklı Düşünmek




Lig Tv'de muhteşem buluşma! Her şeyi yapan adam Selçuk ile her şeyi bilen adam Tümer Metin. Konu frikik. Selçuk hatayı "Tümer Ağabey daha iyi bilir" cümlesiyle söze başlayarak yaptı. Ondan sonra Tümer Metin sazı aldı eline. Konuşuyor da konuşuyor. Çocuğu mu kıskanıyor anlamadım. Özetle "İyi vuruyorsun tamam da kaleciler barajı yanlış yere kuruyorlar, kaleciler de yanlış yerde duruyor" mealinde bir şeyler söylüyor. Eğer kaleci çaprazdaki pozisyonda yakın direk dibinde dursa, barajı da diğer köşeyi kapatacak şekilde kursa, sen topu oradan diğer köşeye çeviremezdin, zor olurdu diyor. Selçuk'un cevabı kısa ve net: Doğru, ama o zaman da ben vurmazdım.

İki farklı futbolcunun bakış açılarının yansıması. Selçuk iyi veya kötü; takım için daha faydalı olan şeyi önceliği yapıyor. Önceliklerini anında değiştirebiliyor. Seçenek sayısını sürekli arttırmayı düşünüyor. Tümer Metin ise her zaman kendi şovundaydı. Yeteneği çok üst düzey olmasına rağmen bunu kendisi için kullanmayı isterdi.

Çok da uzatmak istemiyorum. Selçuk'u diğer Türk futbolcularından ayıran en önemli özellik, fazladan bir seçeneğe daha sahip olması. Konuşurken de, oynarken de bunu belli ediyor.. Tümer Metin ve diğerleri istediği kadar varyete yapsın (topla veya sözle), çabuk çözümler kurabilmek ve basit oynamak en önemli meziyetlerden biridir. O yoksa, ne yaparsan yap boş.

Bu arada Selçuk'un bu cevabından sonra konunun "Neden az vuruyorsun, yoksa yabancılar...." a dönmesi de şaşırtmadı.

Öte yandan program çok keyifli olmuş...

Yırtık Ayakkabı



"Her şey güzel..." diyerek kendimi kandırdığım günlerden biri. İşe gitmem lazım. Otobüs bekliyorum. 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika. Otobüs gelmiyor, durak doluyor. Yine geç kalacağım. Neyse ki çalışkanlığımla ve efendiliğimle bu tip geç kalışlarım göz ardı edilir hale geldi. En sonunda otobüs de geldi. Yer yok. En arkaya kapının oraya gidiyorum. Şoförün, yol boyunca "arkaya ilerleyelim" muhabbeti yapmasını çekemem. En arkaya giden ben oluyorum. Kapıya dayanıyorum. Ayaktayım. Kulağımda müzik çalıyor, sokağı izliyorum. Her şey güzel

Bir kaç durak sonra kapı açılıyor. Belki diğer duraklarda da açılmış olabilir. Emin değilim, hatırlamıyorum. Dikkat edilecek bir ayrıntı değildi. Kapı kapanıyor. Kapı kapanırken ayağıma çarpıyor. Baya sert kapanıyor. Ayakkabıma bakıyorum, yırtılmış. Üzerimde 3 kişi, sırtımda çanta, kulağımda müzik. Hassikir amına koyayım diyorum, kimse duymuyor. Biri duysun diye dememiştim zaten, tamamen refleks.

Geçen sene, tam hayatımı düzene koymuşken, kendimi şımartarak kredi kartıyla, taksitle ayakkabı almıştım. Zaten kendimi şımartmak niyetinde değildim, hakikaten ayakkabıya ihtiyacım vardı. O ayakkabı bir anda yırtıldı. Taksidi sanırım bu ay bitti, belki 1 ayı daha var. Taksidi olması mesele değil. Yırtılması da değil. Ayakkabının, otobüste, ayakta giderken, hiç beklenmedik bir anda, hiç olmayacak bir nedenle, benim kontrolümün dışına kalarak yırtılması. 

Bundan önceki ayakkabım aynı yolu, yol param olmadığı için yağmur altından yürürken yırtmıştım. Bu sefer yol param vardı, otobüse bindim, yine yırtıldı. Ayakkabının yırtılmasına üzülmedim. Mala, maddiyata değer vermek değil konu. Tükendim. Bugün bunu hissettim. Yıprandığımı hissettim. Ne yaparsam olmuyor. İstediğim kadar çalışayım, hayatımı kurayım, geçmişte yük olan her şeyden kurtulmaya çalışayım, sıfırdan başlayayım, yine olmuyor, yine olmuyor. O belediye otobüsünden kurtulamıyorsun ve o ayakkabı milyonda bir olacak bir şekilde yırtılıyor. Senin başına geliyor.

Ofise gidince internete giriyorum. Çünkü cebimde internet yok anca ofise gidince açabiliyorum. Facebook'ta bir ilan görüyorum. İroni gibi. 30 liraya ayakkabı satan bir site. Çok şahane ayakkabı. Gaza gelip almak istiyorum, kredi kartımın olmadığını hatırlıyorum. Banka kendi kendine, durduk yere iptal etmişti bundan 2 ay önce. Bütün borçlarımı zamanında ödemem rağmen, tamamen keyfi bir uygulamayla.

Bundan 2 sene önce, çalıştığım iş yeri, 3 ay boyunca maaşımı ödemeyince ve bende eş dosttan borç para istemeye utanmaya başlayınca, "Birilerine borçlanacağıma, bankaya borçlanayım" demiştim ve kredi kartına alma fikrini uyandırmıştım. Bari alırken de kulübe katkımız olsun düsturuyla hareket edip GS Bonus'a başvurmuştum. Hayatımda ilk kez kredi kartı kullanıyordum. Hoşuma gidiyordu, kartı çıkarıp şifre girmek falan. Hiç bir zaman özendiğimi hissetmemiştim ama sahip olunca güzel geldi. Babam bile, kredi kartımın durumuna göre muhabbet ediyordu. Statü gibi bir şey sağlamıştı. 

Buna rağmen kontrollü harcadım. Hevesin bokunu çıkarmadım. Zaten her zaman kontrollüydüm. Buna rağmen kredi kartı kullanmayı bile çok gördüler. Bütün kurallara uymama rağmen, elimdeki yegane lüksü aldılar. Bugünkü sıkıntım da buna benziyor. Sarhoş olurken bile kontrollü davranan, hatta o yüzden sarhoş olmayan, sürekli kriz yönetimini kafasında oynayan, satın aldığı şeyi seneler boyunca kullanmaya and içen (10 sene boyunca aynı bot, 6 sene boyunca aynı telefon gibi), ağabeyinin ve kuzenlerinin eskilerini giymeye 27 yaşında bile devam eden ben; bir otobüs kapısın yüzünden taksitle aldığım ayakkabının yırtılışını gördüm. Pes ettim resmen.

Otobüsten inip hava almak istedim, bir sonraki durakta borcum olan bir esnaf vardı. Yine inemedim. Çok mu acındırdım kendimi?

Olaydan sonra zaman geçti, 1-2 saat kadar. Ofisteyim. Arkadaşlar sağolsun, şöyle diktirirsin böyle yaparsın diyerek yol gösterdi. Yapacağız tabi onları. Sonuçta amacım bu ayakkabıyı en az 4-5 sene giymekti. O 4-5 seneyi bu ayakkabıyla beraber yaşayacağız. Düne kadar herhangi bir şey hissetmediğim ayakkabıyı (zaten bir ayakkabıyla ne hissedebilirsin) bir anda sevmeye başladım. O da artık benim gibiydi sanki. Benim yaralarım var, onun da yırtığı. Onu da dikeceğiz. Bu dünyada benim olmayı en çok hak eden ayakkabı, bu ayakkabı oldu. Belediye otobüsünde yırtılan ayakkabı. 

Ve herhangi biri çıkıp "Bu ayakkabı yırtık" deyip küçümseyici tavırlar sergilerse, ondan da nefret edeceğim. O cümleyi bana kullanıyormuş gibi üzerime alınacağım. Uğruna didindiğim ama bir türlü sahip olamadığım o hayatı yaşayan biri kurabilir anca o cümleyi. Ve  bütün her şeyin hırsını ondan çıkarmak isteyebilirim. O hırs anında da en fazla yapabileceğim ya küfür etmek olur ya da beddua etmek; o da ayrı konu. 

Hiç yara izi olmayan ayakkabı....

Şimdi alt posttaki film daha anlamlı....




Perşembe, Mayıs 9

Azuloscurocasinegro




19 harf. Bizim gibilerin (biz kim oluyorsak) hayatında bazen böyle sembollere, simgelere ihtiyacı vardır. Bazen bir şarkı, bazen bir sahne, bazen bir gol, bazen bir maç, bazen bir süper kahraman... Bu da böyle bir şey. Bir sembol. Yırtmak isteyen, alt taraftan kurtulmak isteyen gencin, öbür tarafı gördüğü yer, bir mağazanın vitrini. O mağazanın vitrininde bir takım elbise var. O takım elbisenin rengi filme adını veriyor. O film, bizim bu hayattaki yerimizi, misyonumuzu, çabamızı, mücadelemizi anlatan sembollerden, simgelerden biri oluyor.

Filmdeki bazı durumlar, hikayeler çok saçma gelebilir. Bazılarınıza çok uzak da gelebilir. Mesela, baba ile oğlunun aynı masöre gidip eşcinsel eğilimlerini keşfetmeleri; filmden çok bağımsızdı bence. Ayrı bir film olabilirdi. Ve yüzde 99 ihtimalle hiçbirinizin ağabeyi hapisteki kız arkadaşını hamile bırakmanızı istememiştir.

Ama olsun. Sorumsuz bir ağabey, babasına bakan ve çalışan, bir türlü yırtamayan, hayattan(!) uzaklaşan, sevdiği kızdan sınıf farkı nedeniyle kaçan, korkan, genç. Güzel bir hikaye.

Filmin en can alıcı sahnesi, en can alıcı diyalogu da (benim için) o kızla çocuk arasında yaşandı. Filmi izlerken çocukla yakınlık kurmuştum. Zorluklarla baş ediyor falan. Güzel, mücadeleci bir delikanlı. Derken kız geldi, o konuşmayı yaptı. Özetle; "bu dünyada tek sıkıntı çeken sen değilsin" dedi, haklıydı. Sanki o kız o konuşmayı bana yaptı.

Sonuç olarak dünya, sizinle (bizimle) ilgilenmiyor. Onların aradığı biz değiliz. Onların kavramları da farklı. Aynı kelimeler, farklı kavramları temsil ediyor. Onlar için başarı sistemin, yanılsamanın, parlak düzenin devamını sağlamak, hatta geliştirmek. Hapisteki ağabeyinizle ilgilenmek, hasta babanıza 7 sene boyunca bakmak "başarı" kavramının içine girmiyor. Bununla ilgilenmiyorlar. Bütün gece hastalanan çocuğunun başında bekleyen anne, ertesi gün plazada hayata sıfırdan başlıyor, kendini kanıtlamak zorunda kalıyor. Oysa bir gece önceki kahramanlığı kimsenin umurunda olmuyor.

Akdeniz filmlerinin ayrı bir havası vardır. Eğlenceli ve umut vaad eder. Son dönemde İspanyol filmleri o kategoriden sıyrıldı sanki. Ülkedeki ekonomik kriz sanırım en çok sinemaya yaradı. Daha gerçekçi, sert, düşündürücü işlere imza atıyorlar. Boş iş çıkmıyor.

Afişte yazan cümlenin Türkçesi'nden emin değilim ama sanırım; "Eğer hayatının renklerini sevmediysen; harekete geç, isyan et" tarzı bir şey yazıyor. El  Guaje yazar aslını.

Bu da filmden bir diyalog:


-Bu takımın senin için anlamı çok mu büyük?
-Sorun takımda değil,sorun altında yatanda.
-Ne demek o?
-Arada hep bir şey varmış gibi hissetmek.
-Neyin arasında?
-Benim ve istediğim şeyin.


FRAGMAN

IMDB

Çarşamba, Mayıs 8

Orta Sahamız Çok İyi




U-20 Dünya Kupası için çok iyi takımımız var. Takımın hazırlık maçlarının birinde Okay Yokuşlu üniversite sınavına girmek için Kayseri’ye gitmişti. Bizim de maçımız çok iyi geçmişti. Okay’a mesaj atıp, “Kardeşim orta sahamız çok iyi, inşallah sınavın iyi geçmiştir de kendine başka bir iş bulursun” yazdım! 


Salih Uçan /  4-4-2 Mayıs

Pazartesi, Mayıs 6

Teskere Şampiyonluğu



Özellikle Orduspor maçının devre arasından sonraki süreçte büyük bir stresle şampiyonluk yarışını yaşadık. Türlü türlü stresler... Mersin maçı, Karabük deplasman, Gençlerbirliği yenilgisi. Yürüye yürüye şampiyon olamayı düşlediğimiz senede yaşanan beklenmedik puan kayıpları. Stres kat sayısı her geçen hafta artarken, "nasıl geçer bu günler " derken Fenerbahçe, Gençlerbirliği'ne yenildi.

Avantajı kullandık. 33.haftayı, son haftayı kafada kurgularken, 32.haftada sezon bitti. Stres geçen haftadan sonra azalarak bitti. Fenerbahçe önce Benfica'ya yenildi, sonra biz şampiyonluğu ilan ettik. 2 hafta daha vardı oysa. Bu muydu yani?

Şampiyonluğa coşkuyla sevinemedim. Zaten 2011'den sonra çeşitli sebeplerden dolayı uzaklaşmaya çalışıyorum. Beceremediğimi kabul ediyorum. Geçen sezon Fenerbahçe'nin önünde olmak gerekiyordu. Yarışa ortak oldum. Birkaç maça gittim. Maça gidince şampiyonluk zevki daha büyük oluyor. Emek daha çok, keyif daha çok, haz daha çok.

Televizyondan izleyerek gelen şampiyonluğun keyfi o kadar olmuyor. Daha da değişiği, para kazanırken, çalışırken gelen şampiyonluk sadece ufak bir mutluluk ve rahatlama veriyor. Eski heyecanımı kaybettiğimi anladım. Rahatsız edici olan; bütün o gereksiz stresi gerginliği çekip, güzel duyguları hissedememek.

Futbolcuları daha çok kıskandım. Hepsini seviyoruz, emeklerine sağlık. Ama şampiyonluk sevincini yaşayan adamların hayatlarına özenmemek mümkün değil. Çalışmaya başlayıp, para kazanma derdine sahip olduktan sonra oyuna bakışımız da bu şekilde değişti zaten. Maça gitmiyorum, tribündeki adamın hislerinden uzaklaşıyorum. Futbol oynayarak para kazanan sahadaki futbolcunun emeğine daha çok saygı duyuyorum. Haset yok ama kıskanıyorum. Bu haytta bir kere geldiğimiz dünyadaki olası en güzel hayatı Emre Çolak yaşıyor, ötesi yok.

Askerde de böyle olmuştum. Bütün askerlik döneminde son günü beklemiştim. Son gün geldiğinde; hayalini kurduğumuz coşku yerine anlamsız bir moral bozukluğu hissettim. Bu muydu yani? Olan biten bütün sıkıntıların ardından gelen bu muydu? Bu işte, daha ötesi yok. Normal hayatına geri dönüyorsun. 11. defa şampiyon oluyorsun. Televizyondan bütün maçları izleyerek.

İki ihtimal var; ya seneye kombine alacağım -ki gerçekten o stadyumda olmak daha büyük işkence, her hafta deplasmana gidebilsem daha büyük keyif olurdu -, ya da giderek uzaklaşacağız.



Pazar, Mayıs 5

Candela Curva'nın Önünde



Roma'nın eskilerinden Candela, geçen hafta oynanan Siena maçında Olimpico'ya gelmiş. Maç öncesi taraftarı selamlamış. Futbolu bırakalı ne kadar az zaman oldu, hemen göbeği yaymış abimiz.

Cumartesi, Mayıs 4

Rahatladım Ama Sevinmedim




İnkara gerek yok, Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Daha önce de yazdım, bu maç Fenerbahçe - Benfica maçı değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçıydı. Fenerbahçe'nin rakibi Galatasaray'dır. Her zaman, her yerde, her sahada. O yüzden Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Nefretten dolayı değil, "en başarılı biz olalım" diye. Boşuna çıta yükselmesin, boş yere iş çıkmasın diye...

Büyük konuşan gerzekler dışında; Hiçbir şaka işine de girmeye gerek yok. Adamlar yarı final oynadı ve yenildi. Yenilgi rahatlattı ama bunu alay malzemesi yapmaya gerek yok. Yarı finalde elenmek alay konusu olacak bir durum değil. Herhalde bu yüzden, iyi niyetimi sezdikleri için, birçok Fenerbahçeli'nin elendiği gece bile telefonla aradığı biriyim. Normalde Galatasaraylılar, kızdırmak için Fenerbahçeliler'i arar, Fenerbahçeliler de o telefonu açmaz. Biz de durum tam tersi.

Rahatladım. Çok rahatladım. İnanılmaz rahatladım. Ama sevindim mi? Hayır? "Bu korku size yeter" teorisi çok doğru. Fenerbahçe bir anda, hiç beklenmedik bir anda, buraya geldi. Sezon içinde istifaların yaşandığı, efsanelerin gönderildiği, karışıkların yaşandığı bir takım, beklenmedik bir anda yarı finale kadar yükseldi. Böyle bir duruma düşünce kızacak birilerini arıyorsun. Diyorum ya; bu bir Fenerbahçe - Galatasaray maçı...

Fenerbahçe yeniyorsa, Galatasaray yeniliyor demektir. Yenilginin sorumlusu kim? İki sene üst üste şampiyon olacak ve CL'de çeyrek final oynayan takım ile o takımı kuran hocayı eleştirmeyeceğiz herhalde. Yönetim kurulu da böyle bir durum karşısında ne yapabilir? Sorumlu bulmak çok zor...

Sorumlu belli aslında. Bütün Galatasaray camiası. Son 13 senede yaşanan her şey, yaşayan herkes.

2000'de zirveye çıkıyorsun. Ezeli rekabet bitti diyorsun, 13 sene içinde hiç bir şey üretemiyorsun. Son 13 senede bir tane yarı final bile sıkıştıramıyorsun. Ondan sonra tarihinin en iyi sezonunda bu korkuyu yaşıyorsun. Fenerbahçe'nin Bate maçından sonra kazandığı her maç, yükseldiği her tur Hamburg maçının hançerini biraz daha sapladı içeriye.

Fenerbahçe-Benfica maçlarının özeti aslında şudur; 

Sezonun ortasında, kendi sahanda alt sıralardaki takımlardan biriyle oynarsın. Maça giderken takımının fark atacağını düşünürsün, hatta bundan eminsindir. Erkenden golü atarsın (Sene 2000). 

Ondan sonra uzun süre 1-0 devam eder maç (Lale Devri)

60'a 70'e kadar gol atamazsın, rakip de sıkıştırmaz aslında. Ama 70'den sonra yedekten giren topçu bir anda maçı değiştirir. Rakip arka arkaya ataklar yapar (2008 Sevilla-2012 Lazio) 

Golü yemek üzeresin. Ama bir şekilde o gol gelmez, 1-0 kazanırsın (Cardozo)

O maçtan çıkarken hissettiğin; bir yandan rahatlık duygusudur, diğer yandan da "Böyle mi şampiyon olacağız,  maçı veriyorduk az daha" yakarışları arasındaki kızgınlık.

Benfica maçının sonundaki karışık duygular tamamen bu. Benfica'nın kazanmasına, tur atlamasına sevinmek mümkün  değil. 13 sene boyunca bütün camia mirasyedi gibi davranmış. Bunu hatırladıktan sonra sevinmeye çok fazla gerek yok.


Asla Vazgeçme


Yazık değil mi geçen aylara, geçen yıllara...

2008'de, 2009'da zirveye oynayan takım her iki sezonun da devre arasında dağıtıldı. Nice oyuncular gönderildi, her zaman yenileri geldi. Mehmet Altıparmak gidince bir daha eski günlerin uzağından bile geçilmedi. Play-off'u düşünmek bir yana, son sezonlar küme düşmekten son maçta kurtulmakla geçildi.

1949'da kurulan, ve kurulduğu yıldan beri küme düşmeyen takım 3 hafta öncesine kadar bu özelliğinin bozulmasına çok yakındı. Sonra Mehmet Altıparmak geri geldi. Seneler sonra, en zor anda. İlk maçta lider Erciyesspor adeta elden kaçtı, son dakikada da puan gitti. Sonrasında ise iki tane üst üste Adana takımı Kartal Stadı'nda bozguna uğradı. Şimdi yeniden umutlar.

Bu sene maçlara gitmedim (sadece Manisaspor maçı). Biletler ateş pahası. Yönetim, takım, semt oldukça kopuk birbirinden. Haliyle semt dışından olan bizler, daha da uzaklaştık. Ama son iki haftada o heyecanı yeniden hissetemeye başladım açıkçası. En büyük payı Mehmet Altıparmak'a veriyorum, kimsenin de itiraz edeceğini sanmıyorum. Ama iki futbolcuya da ayrı parantez açmalı.

Biri İlhan Şahin. Göztepe devre arasında onu gönderdi, Kartalspor'a geldi. İnanılmaz bir futbolcu, saha içinde lider topçu. Belki de Kartalspor ligde kalacak ve Göztepe düşecek. Farkı yaratan isim İlhan Şahin olacak.

İkincisi isim ise Mehmet Uslu... Herhalde Türkiye'nin en golcü sol beki. Bunun altında yatan en önemli neden duran toplardaki başarısı. Ama onun dışında artık çok fazla sorumluluk alıyor. 2 sene önce takım üst üste 4-5 penaltı kaçırırken bir kişi onun adını bile düşünmemişti. Çekingendi herhalde. İleri çıkmaya bile korkuyordu. Şimdi daha çok kale önünde görüyorum. En azından maç özetlerinde. Belki artık sol bek de değil, hocalar onu daha farklı değerlendiriyordur. Son 4 maçta 4 golü, sezon başından beri 10 golü var. Ligin en iyi sol beki belki de...

Yarın Tavşanlı deplasmanı, 3 puan kazanmak inanılmaz bir son haftayı daha yaşatacak. Tıpkı 2011'deki gibi. 


ASLA VAZGEÇME

Cuma, Mayıs 3

10 Numara İmaj


Herkes Arda Turan'ın imajını kötülüyor ama ben çok beğeniyorum. Bir önceki de iyiydi, burada yine yazmıştım. 

Mesele yakışıp yakışmaması değil zaten. Gönlünce takılıyor olması. Böyle olduğu için yakışıyor, böyle olduğu için benim hoşuma gidiyor. Gidip herkes gibi 3 numaraya vursa o da diğerleri gibi olacaktı. Avrupa ona çok yaradı. Eskiden Galatasaray için "gelmesin" diyordum, şimdi kendisi için aynısını diliyorum. Saçını uzatsın, sakalını bıraksın, trende gangam yapsın, yıllar sonra Quiz'e katılınca duşta en çok kalan topçuya Aykut Erçetin demesin Radamel Falcao desin. 

Bu arada gözümüzden kazçmıyor, takım otobüsünde arka koltuğu yine kaptırmıyor.

Tip için ise herkes Puyol, Faruk Yiğit falan diyor, bence Paul Breitner olmuş.


Perşembe, Mayıs 2

No Pasaran


Olayın özeti; dün Almanya'daki 1 Mayıs gösterilerine Naziler'in baskın yapacağı duyumu alınıyor. Bazı gençler tren yolunu kapatıyor. Naziler de gelmiyor. Tam olarak o kısmını anlamadım gerçi. Bu hareketle, trenlerin çalışmasını mı engelliyorlar yoksa Naziler'in trene binmesini mi, tam bilmiyorum. Çok da önemli değil. Önemli olan niyet.

Böyle bir eylem yapmak isterdim. Hazzı çok büyüktür. Herhalde bir 3-4 sene uyku problemi çekmezsin. Kafanı yastığa huzurlu koyarsın. Dünyanın daha iyi bir yer olması adına, zalime karşı durmak adına kendini tren yoluna atıyorsun. Ben kesin yapmazdım, götüm yemezdi.




İnceden de bir deplasmana gelen rakibi bekleme havası da yok değil hani...

Olcay - Aybaba - Taraftar




Kulüp dergilerine röportaj yapmak çok riskli. Hele nisan mayıs sayılarında, yani sezonun sonu az çok şekillenmeye başladığı aylarda daha da riskli.

Olcay Şahan, Beşiktaş Dergisi'ne röportaj vermiş. Büyük ihtimalle, röportajda söylediklerini röportajı verdiği gün öğrenseydik tepkiler çok farklı olacaktı. Ama aradan, en az 2 hafta geçmiştir. O sürede Samet Aybaba'nın Orduspor maçı sonrası açıklamaları gündeme oturdu. Aybaba'nın yemediği laf kalmadı. Zaten maç öncesinde bile Aybaba ile Olcay ve diğer futbolcuların yemediği laf yoktu. Olcay da büyük bir tesadüf eseri (bana göre Aklın Yolu 1) Aybaba ile benzer şeyler söylemiş.

 "Unutulmaması gereken bir şey var; bu sezon 'Feda' sezonu. Sezon başında buralarda olacağımızı kimse beklemiyordu. İlk dörde girersek başarılı sayılacağımız konuşuluyordu. Biz şu anda bunun çok üstündeyiz


Bu sezon Beşiktaş'ın en çok gol atan adamı Olcay. Forvet değil. Beşiktaş'ın forveti de yo zaten. Hepsi sakat. Belki sakat olmasalardı Olcay bu kadar gol atamazdı ama takım daha başarılı olurdu. O zaman Aybaba baştacı edilirdi. Skora endeksli taraftar profili Türkiye'nin her yerinde, bir de yanlarında 1-2 ay öncesini unutan balık hafızalı kanaat önderleri oldu mu tadından yenmiyor!

Tarafsız olmak adına Beşiktaş taraftarını (veya herhangi bir taraftar grubunu) övenlere değinelim. Orduspor maçı için spor yazarlarının kullandığı ifadeler tam bir hayal kırıklığı. Ortak bir fikirde buluşmamızı beklemiyorum ama 5-6 ay öncesini hatırlamadan kavram karmaşası yaratmalarına da dayanamıyorum.


Söylediklerine göre; Beşiktaş taraftarı kötü gün taraftarlığı nasıl olur'un dersini vermiş. Samet Aybaba'nın açıklamalarına hak verdiğimi hatırlatarak ve oradan yola çıkarak birkaç şey hatırlatmak istiyorum. Birincisi Beşiktaş'ın bu sezondaki kötü günü, nisan ayında güzel havada İnönü'de oynanan maç değildi; Beşiktaş'ın kötü günü, bu sezonun başında yıldızı yokken, Avrupa'dan men cezası varken, kaos varken oynanan soğuk belki de yağışlı kasım-aralık-ocak ayı maçlarıydı. Çoğunda taraftar yoktu. (Gelenlere çok büyük saygım var, gelmeyenler de kendince haklı sebeplere sahip olabilir, maddiyat gibi)

Mersin İdman Yurdu maçından Elazığspor maçına kadar hiç bir kötü günde takımlarının yanında olmadılar. Yılların "Yıldırım Demirören varsa ben yokum yaaa" cıları, Demirören gittikten sonra takıma sahip çıkmadılar. Kombine fiyatlarına yapılan zammı doğru bulmuyorum ama kulüp yönetiminin tarafından bakınca da anlıyorum.  Ve eğer sen bu sezon kombine almadıysan, takımının yanında olmadıysan üzgünüm ama Fikret Orman gidince yerine yine Yıldırım Demirören gelir.

Ne zaman ki Beşiktaş takımı, muhteşem bir dayanışma örneği sergiledi, güzel top oynamaya başladı, menemen fotoğrafları paylaşıldı o zaman taraftar stadyuma gelmeye başladı. Samet Aybaba, resmen oyuncularıyla beraber büyük bir özveriyle, taraftarı stadyuma çekti. İşte tam bu noktada o açıklamasına katılmamak mümkün değil; hata ondaydı, o kitleyi, -küme düşer abartıydı belki ama ilk 5' e, ilk 10'a giremez denildi-  şampiyonluğa inandırdı. Olcay ile, Veli ile , Ersan ile, Holosko ile...

Aslında daha derin bir sezon değerlendirmesi yapabilirim ama bu hakkı sezon sonuna saklayalım. Özete gelelim; takıma sırtını dönen taraftar bazı abilerimize göre kötü gün taraftarı dersini Orduspor maçında verdi. Gzüel havada Dolmabahçe'nin temiz atmosferinde stadı doldurdu. En demokratik hakları olan protestoyu Çarşı'ya yakışan bir şekilde (!) kullandılar, oyunculara ve hocaya salladılar. Sezonun en golcü oyuncusundan özür beklediler.

Canları sağolsun, takım onların, kulüp onların, onlara akıl vermek gibi bir niyetim de yok, ama basındaki kalemler lütfen bizi yemesin. Bizim hafızamız o kadar kötü değil veya tribüne yaranmaya çalışmak gibi bir kaygımız da yok. Ne de olsa oradan geldik, hepimiz birbirimizi biliriz.

(Yazının sonunda tribüne oynamak)

Çarşamba, Mayıs 1

1 Mayıs'ta AVM'lere





başta ulaşım, transfer, güvenlik konularıyla ilgili almış olduğumuz tedbirler sonucunda bu bahar gününü, bu bayram gününü evlerinde geçirmek zorunda kalan veyahut arzu ettikleri gibi geçiremeyen değerli İstanbullulardan da özür diliyorum. Gönlümüz İstanbulluların bu bayram gününü, evlerinde, mahallelerinde değil, parklarda, caddelerde, alışveriş yerlerinde, sinemalarda, tiyatrolarda, eğlence mekanlarında, akrabalarını ziyarette, aileleriyle piknik yaparak geçirmelerini isterdi.

Böyle diyor İstanbul valisi. Yani aslında birkaç sene önce 1 Mayıs'ın resmi tatil olarak değerlendirilmesi, baharın ilk gününde insanların ekonomiye katkı yapmasını sağlamak için... Bunun dışa vurumu bu cümleler.

Marjinal (!) gruplar meydanlara çıkacak, geri kalan çoğunluk resmi tatilin keyfine varacak. Bu tatil gününde otobüsle piknik yerlerine gidecekler, alışveriş merkezlerindeki mağazalara girecekler, büfe ve bakkallardan aldıkları içecek ve yiyeceklerle parklarda muhabbet edecekler, para harcayacaklar... Diğer açıdan bakılınca; hizmet sektöründe olan herkes 1 Mayıs gününde emek dökmeye devam edecek. Otobüs şoförü, satış temsilcisi (eski adı tezgahtar), garson, biletçi, AVM'nin kapısındaki güvenlik görevlisi... 

Hadi diyelim, bu meslek kolları; ürünü piyasaya sunan kollar. Yani bir inşaat işçisi, fabrika işçisi veya tarlada çalışan işçi gibi değiller. Peki onlar bugün çalışmadı mı? Fabrikaları bilmiyorum, büyük ihtimal onlar çalışmamış olabilir. Ama mesela bizim yan taraftaki inşaat çalışmaya devam etti. Tarla da beklemez diye tahmin ediyorum. 

Bağlarsak; belki de dünyanın en büyük ironisidir. 1 Mayıs, -en azından Türkiye'de- kapitalizmin, piyasanın daha iyi işlemesine yol açıyor. Sevgililer günü demek istemiyorum ama bir pazar gününden farkı yok. Eğer mesele meydanlara çıkmaksa; 1 Mayıs resmi tatil olmadan önce de meydanlardaki katılım yüksek oluyordu.

Olması gereken; 1 Mayıs'ta sosyal yaşamın bir seferberlik haliymiş gibi bir tarza dönüşmesi; bütün esnafın kepenk indirip, tek bir toplu taşıma aracının bile olmaması gerekiyor. Sadece nöbetçi doktorlar ve polisler olsa yeter. Bütün dünyanın, bütün sınıfların, her yaştan her kesimden insanın aynı anda, tek bir günde sokaklarda, meydanlarda, parklarda buluşması çok güzel olmaz mı? Tam bir bayram.