Pazartesi, Haziran 30

Dünyanın en haklı adamı

"Dünyanın 1 numaralı seri başıydı ve tenisi bıraktı, anlayamadım. Kadınsal birşey olmalı. Zaten kadınları da hiç anlayamadım"

Goran Ivanisevic, Justine Henin'in emeklilik kararını yorumlarken...

İspanya 1-0 Almanya

Durun lan öldüreceksiniz adamı!

Pazar, Haziran 29

Pan River

Beklenildiği gibi 82. Gazi Koşusu'u Pan River kazandı. Benim Selim Kaya'dan ötürü kazanmasını çok istediğim Nihalim ikinci olurken, bana göre tek hayal kırıklığı Nash Bishop oldu. Sait Akson'u kazanan Gazi'yi kazanıyor genelde.
***
Kafkaslı bu kez Çetin'i geçti, Çetin'in hatasını kolluyoruz yollu açıklama yapmışlardı koşudan önce Kayalar, at hem bozuktu hem de Kırımhan'ın da temposu etkiledi bence biraz Çetin'i.
***
Kısrak Koşusu genelde sürpriz biter. Ancak uzunda gitmeyen Berraksu'nun favori olduğu yarışta Sparkling bence plasedir, kazanması anormal değil.
***
Ribella'nın kazanması yazısız kanundur bence bu mesafede. 2002 yılında Kısrak Koşusu'nu kazanmıştı. Onun döneminden koşan kimse kalmadı.
***
Doğubeyi'nin yapmış olduğu derece akranlarından çok üstün. Bu kadar kolay kazanacağını düşünmüyordum, yarıştan önce de benim pek şans vermediğim bir taydı. Gökhan Gökçe'nin bindiği atlar takip edilmeli.

Burak Yılmaz transferi

Burak Yılmaz'ın Trabzonspor'la prensipte anlaşmasına rağmen ısrarla resmi sözleşmeyi imzalamaması ve bunun öncesinde bence imzalamamasının nedeni olan Fenerbahçe'nin teklifinin kafasını karıştırması ve Fenerbahçe'yi tercih etmesi hoşuma gitti. Yetenekli ama soru işareti olan bir futbolcu Burak. Beşiktaş'ta oldukça yıprandı, Manisa'da tekrar moral buldu ve kendini ispatlamak için bu sefer baskının ve beklentinin daha üst seviyede olduğu bir kulüpte boy gösterecek. Kadro derinliği açısından da olumlu bir transfer bu.
***
Zaten herşey yeniden başlıyor Aragones'le. Herkes için yeni bir dönem, herkes için sıfırdan başlıyor herşey. Kemal Aslan dahil :)

Cuma, Haziran 27

Atatürk

Atatürk, İsmet Paşa ile birlikte 1. Gazi Koşusu'nu izlerken...

82. Gazi Koşusu

Euro 2008'den ötürü bir süredir at yarışı ve Seinfeld'le ilgili post gönderemiyordum bloga. Euro 2008 ve milli takım hayatı durdurmuştu resmen bizim için, ama reelde öyle değil tabii ki. Hayat devam ediyor ve 82. Gazi Koşusu geldi de çattı bile. Bu pazar günü Veliefendi'de koşulacak.
***
Belki 2004 yılındaki Gazi gibi kaliteli bir jenerasyon yok (Sabırlı, Kaneko, Yavuzstar) ama 2002'deki gibi de dökülmüyor taylar. Cidden yetenekli olanlar var. Erkek Tay Deneme'nin 1.34'ler seviyesine indiği bir sezondan bahsediyoruz.
***
Senenin en büyük kaybı kesinlikle Maracaibo'nun sakatlığı. Koşsa idi, %80 bu koşunun favorisiydi, şampiyon adayıydı. Bold Pilot'tan sonra Atman'ların kupaya en çok yaklaştığı yıl bu yıldı ama bu talihsiz sakatlık büyük şanssızlık oldu onlar için.
Maracaibo'nun koşmayacağı yarışta öne çıkan birkaç isim var muhakkak, ve öne çıkan birkaç jokey de. Son dönemlerdeki formuyla Kadir Tokaçoğlu, eğer biraz daha kalburüstü bir taya binebilseydi benim bu koşudaki favorim olacaktı ama 1900'ü 1.57 ile koşan Alinsu ile şansı çok düşük. En azından kendi birşey yapamaz, pistin yumuşamasına ve rakiplerin bundan etkilenmesine bağlı olarak şansı artabilir ama cidden çok zor bu.
***
Geçen sene Inspector benim izlediğim yıllarda hiç görmediğim biçimde kazandı koşuyu. Numarayı aldı, son düzlükte 7-8 boy öndeydi fotoda Arsenic'e rağmen kazandı. Zaten posta koyduğum resim de geçen senenin foto finişi. Bu yıl bunu yapabilecek demeyelim de en azından bu tarzda yarışı götürecek isim Oğlumemre. Son 200'e kadar falan bu tay götürür liderliği gibime geliyor, ama arkadan gelenlerin sprintine dayanabilir mi bunu göreceğiz. Sait Akson'da Pan River'a iyi direndi, şimdi mesafe 200 metre daha uzun.
***
Sait Akson Koşusu Gazi'nin en büyük provasıdır. Geçtiğimiz yıllarda da genelde bu yarışı kazanan tay Gazi'yi kazanmıştır hep. Bu yıl Pan River kazandı, bu koşunun da kağıt üzerinde en büyük favorisi. Ama son günlerde hep kazanmasına rağmen düşen bir formu var bence. Son düzlükte rakibini geçerken çok zorlanıyor. Sadettin Boyraz son 400'e kadar fazla zorlamaz tayı. Koşuyu önlerde takip etmeye kalkarsa, son düzlükte sprinti sert olan sadece kendisi değil. Bunlardan biri de Nihalim ve benim de favorim bu koşu için. Koşunu tek dişi tayı. Selim Kaya yanılmıyorsam daha önce hiç Gazi birinciliği elde edemedi ve benim gözümde bu payenin en çok yakışacağı jokeydir. Uzayan mesafe bence en çok bu tayın lehine. Bu arada gereksiz bir istatistik verelim 2000 yılında Caprice'in kazandığı koşudan bu yana dişiler Gazi kazanamıyor.
***
Halis Karataş Maraciabo sakatlanmasaydı ona binecekti ve büyük bir ihtimalle de koşuyu kazanacaktı. Şimdi Guşav'a biniyor. Doğrusu Guşav'ı hiç izlemedim, düzlükteki aksiyonlarını bilmiyorum, ama 2100 metrede koşuda bir diğer güvendiğim tay olan Nash Bishop ve yine sorunlarından ötürü start alamayacak olan Perfecto'nun arkasında boyun farklarıyla bir üçüncülüğü var ki derecesi 2.09.84. Oldukça iyi bir derece.
***
Kazanmasını istediğim tay ve jokey Nihalim ile Selim Kaya. Olmadı Akın Sözen ile Nash Bishop alsın. Karataş sürdirek favoriyken bir anda Guşav'a kaldı. Sadettin Boyraz 2000 yılından sonra kupaya ilk kez bu kadar yakın Pan River ile. Benim acabalarıma rağmen ganyanı en düşük gelecek tay Pan River. Sürpriz yapabilecek kaliteye sahip olup henüz kendini gösteremeyen Genghis Khan bomba ve saydığım favorilerle her daim koşmaya alışık Anatolian Fire da koşunun sürprizidir. Biraz tüyo gibi oldu ama olur o kadar :)
***
Herşet teferruat ve bütün genellemeler yanlış. Biz bu büyük yarışın tadına varmaya bakalım. Hepsinin ayağı düz bassın...

Perşembe, Haziran 26

Türkiye 2-3 Almanya

Hep böyle olmaz mı? Kaderimiz bu değil midir hep? İyi oynadığımız maçları şanssızlıkla veya beceriksizlikle kaybederiz. Turnuvanın başından beri en iyi oynadığımız maçtı. Direkler bu kez bize izin vermedi ilk yarıda, zorla ite kaka golü attık. Yine geriden geldik, üstelik takımın en tecrübeli oyuncusu inanılmaz bir bireysel hata yapmışken, ayağa kalkmayı bildik.
***
Üzülmemek lazım, dik durmak lazım. Turnuvanın başından beri bu heyecanı yaşatan herkese teşekkürler...

Çarşamba, Haziran 25

Hayırlı olsun

Bundan iki yıl önce Zico ile anlaştığımızda yönetime acayip kızmıştım. Kulüp deneyimi olmayan, tamamen kapalı kutu bir teknik direktörü getirmişti yönetim, üstelik medyada Scolari ve Capello gibi iki isim zikredilirken. Rize maçı ile Chelsea maçına aynı taktik ile de çıksa Zico benim için her zaman büyük teknik direktördür ve hep de öyle kalacaktır. Bunun sebebi 100.yıl şampiyonluğu falan değil, şampiyonluk iddiamız her sene zaten %50'dir. Ama bu yıl ki çeyrek final bambaşkadır, yüz yıllık kulübün kaderini değiştirmiştir ve bunu da taraftarın yuhaladığı Deniz ve Deivid gibi isimleri kazanarak yapmıştır.
***
Aragones'i ilk kez duyduğumda tepki vermiştim haklı olarak. Yaşlılığını değil, geçimsizliğini sorun ediyordum. Öyle ya Zico futbolcuyu kazanma uğruna kendi iktidarından veren bir teknik adamdı. Aragones ise pek öyle değil, daha otoriter. Bu takımdaki havayı bozacaktır bana kalırsa. Brezilyalılar bu işe ne der, kalması gitmesinden daha büyük ihtimal olan Kezman'ın durumu ne olur, yerliler nasıl bakar bu seçime, hepsi soru işareti. İlk haftalarda kesin forma yarışı kızıştı temalı haberler görürüz spor medyasında. Bir de kamplarda aşırı su, et, meyve-sebze tüketen oyuncuların istatistikleri verilir gazetelerde şu, şu kadar yedi diye. Her neyse konudan sapmayalım.
***
Luis Aragones 2008-2009 sezonunda Fenerbahçe'nin yeni teknik direktörü. Zico gönderildiği için mutsuzum, Aragones hakkında şüphelerim var, yine soru işaretleriyle başlayacağız sezona.

Hakan yakın vs. Kubilay Türkyılmaz


1-)Hakan Yakın, milli maçlarda Türkiye'ye gol attı, golden sonra sevinmedi, Kubilay Türkyılmaz milli maçlarda Türkiye'ye karşı oynamadı.
2-)Hakan'ın saçları şekildir, uzundur, Kubilay'ın saçları normal kısalıktadır ama daha şekillidir, briyantin ile daha da şekillidir.
3-)Hakan Türkiye'ye geldi çok ilgi göremedi, Kubilay'a genç kızların ilgisi yeterdi.
4-)Hakan 10 numara diye tabir edilen bölgede oynardı, Kubilay istediği zaman istediği yerde oynardı.
5-)Hakan Old Trafford'da gol attı mı Türkler bilmez, bilmek istemez, Kubilay'ın attığı 2 golü herkes dün gibi hatırlar.
6-)Hakan denince akla Murat Yakın gelir, Kubilay tek başına bir ekoldür.
7-)Hakan 2005 yılında Galatasaray'a tarnsfer oldu toplam 22 dakika oyandı, aynı sene Kubilay Rüya Takım maçına geldi, daha fazla süre aldı, parmak kaldırdı.

Bir Galatasaraylı'nın Gözünden Tribünden İzlenen 10 Unutulmaz Maç

Yıllardır elimden geldiğim kadar her yerde ama sarı-kırmızıya duyulan sevda nedeniyle en çok da Sami Yen 'de maç izledim. İşte o maçların benim için en unutulmaz 10 tanesi. Bu sayede biraz nostalji yapmış oluruz. 10'dan başlayıp geriye doğru gidelim.

10-) 8 Aralık 2002 Galatasaray-Beşiktaş Maçı : Bir sezon önce şampiyon olan Galatasaray, hocası Lucescu ile yollarını ayırıp eski takımı yeniden topluyoruz edasıyla Fatih Terim' i göreve getirmişti. Lucescu ise Türkiye'den ayrılmamış, 100.yılında şampiyonluk hedefleyen Beşiktaş'ın başına geçmişti. Maç bayram haftası oynanmıştı. Biletler arefe günü bir aralık gününe yakışmayan güneşli bir çarşamba günü çıkmıştı. Aynı gün iki takım Türkiye Kupası maçlarını oynamıştı. Güneşli günlere aldanan biz çocuklar aynı sene yaşadığımız öss stresinden bir gün olsun kurtulalım diye biletlerimizi almıştık. Maç günü ise bütün hafta ve bayram baharı yaşayan bizler bugüne kadar yaşadığımız en soğuk güne uyanmıştık. O zamanın parası ile 17 milyona aldığımız biletler maç günü öğlen saatlerinde karaborsada 15 milyona düşmüştü. Ama tribünler dolmuştu yine. Bir önceki sezon oynanan maçta "travesti ilhan mansız" diye bağıran kapalının bu seferki hedefi Sinan Engin olmuştu.
Maçin zirve mücadelesi dışında bir başka önemi de iki takımın yenilmezlik serileriydi. Beşiktaş ligin namağlup tek takımı olarak lider giriyordu 16.haftaya. Galatasaray ise geçen sene Fenerbahçe'nin yapamadığını yapmak üzereydi, Boca Juniors'un evinde üstüste maç kazanma rekoruna ortak olmuş ve kazanıp tek başına rekora sahip olmak istiyordu. Üstelik Fenerbahçe'yi rekorundan eden yine Beşiktaş olmuştu.
Maça dönersek; ilk yarı iki takım birbirine üstünlük kuramadı. Zaten Beşiktaş ve Luce o senelerde çok üstünlük kurma meraklısı değildi. Ama ikinci yarıya Galatasaray çok hızlı başladı. Sezonun belki de en iyi topunu oynuyordu o dakikalarda. Maçın kırıılma noktası da burada geldi. Hasan Şaş, Ali Eren Beşerler 'in çelmesiyle ceza sahası içinde yerde kalmıştı. Hakem Kuddusi Müftüoğlu düdüğünü çalmayınca itiraza giden Hasan'a düşene bir tekme de sen vur zihniyetiyle Zago da bir çelme takmış, hakem bunu da görmemiş, ilginç olanı ise delidolu topçu Hasan bundan hiç etkilenmemişti.
Bu dakikadan sonra Galatasaray anlamısız bir durgunluğa kapılmıştı. Artık oyunun tek hakimi Beşiktaş olmuştu. Önce Zago ile golün haberi geldi, sonra 77.dakikada o soğuk havada içimizi daha da buz eden anda, "deli" İbrahim sağ ayağıyla kariyerinin en önemli golünü attı. Maç bu gole 1-0 sona erdi. Beşiktaş sezon sonu şampiyon oldu, Terim ilk defa ligi 2. bitirdi, biz üşüdüğümüzle kaldık, ama ÖSS'yi kazandık. Kuddusi Müftüoğlu ise koruma altına girdi..

9-) 7 Mart 2001 Galatasaray-AC Milan Maçı : Bir sene önce UEFA'yı kazanan Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final yolunda. UEFA kapısını açan maçta son 5 dakika'da Milan'ı deviren sarı-kırmızılılar, bu sefer yine Milan'ı yenerek çeyrek finale kalacak. Yukardaki maç gibi yine bir bayram günüydü. Ve bu sayede tribünler salkım saçaktı. Merdivenler boşalsın anonslarını ilk o zaman duymuştum. Saat 21.45teki maça 16.00da girerek ayakta kalmamıza zemin hazırlamıştık. Güç bela oturduğum koltuğu, maç öncesi yapılan "meksika dalgası" için ayağa kalktığımda başka biri doldurmuştu. Yeni açık'ta açılan dev bayrak hala spor programlarında jenerik olarak kullanılır. Maçı anlatmaya gerek yok. Sabri Ugan'ın "hagi,hagi,hagi..", diye çığlıklarla anllatığı golün dakikası yanlıs hatırlamıyorsam 11'di. O dakikadan sonra tabiri caizse ölümüne oynayan, deli gibi koşan bir Galatasaray takımı izlemiştik. Son dakikalarda orta sahada önünde yuvarlanan topa Süper Mario Jardel iki defa dokunmuş, ilkinde Arjantinli defans oyuncusu Jose Antonio Chamot 'u çalımlamış, ikincisinde ise topu ağlara yollamıştı. Bu golden sonra 2 sene üstüste Milan'ı devirip yolumuza devam etmiştik.

8-) 10 Aralık 2006 Galatasaray-Bursaspor Maçı: Aslında bu maçın hiçbir önemi yok. Ne bir şampiyonluk maçı ne de bir ezeli rekabet. Ama izlediğim en "film gibi maçlardan" biri. Bursaspor uzun bir aradan sonra bize konuk olmuş. Taraftarı her zamanki gibi çok büyük destek veriyor. Daha maçın başında , 4. dakikada Bursaspor Brezilyalı oyuncusu Mateus de SOUZA ile öne geçiyor. Bu dakikada Sami Yen'de yenen gol aslında iyidir. Tokat etkisi gösterir ve takım maça asılır. Ama hiç öyle birşey olmadı. Bursaspor muhtesem top oynamaya devam etti. Maç Bursaspor-Mondragon maçına dönmüştü. Fenerbahçe maçı olsa kesin atar pozisyonlarında Sinan Kaloğlu kaleyi bulamadı. Burak Akdiş eski takımına resmen iyilik yaptı. İlk yarı 1-0 bitince derin bir oh çektik. İkinci yarıya daha iyi başladık, keza 55te Karan attı 1-1 oldu. Ama bu dakikadan sonra yine Bursa saldırdı. Tolga Seyhan'ın cezasahası içindeki anlamısız hareketine hakem Kuddusi Müftüoğlu 4 sene öncesinin diyetini öder şekilde "devam" dedi.
Son 10 dakika Bursa yorulunca rakip kaleye gider olduk. Önce sahneye Okan BURUK çıktı 2-1 oldu. Daha sonra Mondragon "maçın yıldızı benim" dedirten efsanevi kuratrışlardan birine imza attı. Dönen topta Sabri hayatının en güzel golünü attı, bizi de "Okan'ın golüyle galip geldik" dedirtmekten kurtardı.

7-) 13 Mayıs 2001 Galatasaray-Ankaragücü Maçı: Sadece benim için değil, herhalde Türk futbolunun en unutulmaz maçlarından biri. 2006 yılı Denizlispor-Fenerbahçe, 96 yılı Trabzonspor-Vanspor , 87 yılı Beşiktaş-Denizlispor maçlarının yanına yakışan 4. maç. Bir hafta önce derbi tarihinde çığır açan Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde kazanan Fenerbahçe olmuş, ve puanlar eşitlenmişti. Türk futbol tarihinin en unutulmaz sezonunda son 3 haftaya girilmişti. Seri penaltı atışları gibi geçmişti bütün sezon aslında. Kaçıran yanacaktı, ama kim kaçırdıysa ardından diğeri de kaçırdı. Gidilen her deplasman korku filmi oldu iki ezeli rakibe. Oysa asıl korku filmi Ali Sami Yen'de çekildi: "Evdeki Dehşet"..
Maçın henüz 10.dakikasında ilk perde açıldı korku filminde. Faruk attı 1-0 oldu. 35.dakikada Okan Buruk kırmızı kart gördü. Maç sonunda o ve Emre birçok kişinin gönlünden silinmişti. İlk yarı 1-0 bitti. Aynı saate başlayan diğer maçta Erzurumspor, 1-0 öne geçmesine rağmen, Fenerbahçe Zoran Mirkoviç sayesinde oyunu kendi lehine çeviriyordu. Aynı şeyi kendi takımımızdan beklerken bu sefer 61de Rogerio attı. İkinci yarı oyuna girip maç sonu alkış alan iki isim Hasan Şaş-Ümit Davala skoru 2-1e getiren golü hazırladılar. Bu gol yetmedi, şampiyonluk orada kaybedildi. Maçtan sonra tribünler çıldırdı, koltuklar kırıldı. 4 gün sonra UEFA zaferinin 1.yılı kutlandı. Ersun Yanal en sevilmeyen adam olarak hafızalara kazındı "kapalı" için.

6-) 14 Mayıs 2006 Galatasaray-Kayserispor Maçı: Bu maçı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Zaten o maçtan çok diğer maç daha öenmliydi. Bu günün o kadar unutulmaz olmasının yegane sebebi bellidir. Maçların aynı saatte başlaması. Gözlerin sahada kulakların radyoda olduğu maçlar. Bize sadece son haftalarda bunu yaşatanlara teşekkür ediyoruz. Herhalde Galatasaray tribünleri, ne Real'e ne Milan'a atılan golerde bu kadar sevinmiştir. Mustafa Keçeli'nin gol haberi duyulunca, veya 2001 de Ali Akdeniz Samsun'da atınca tribünler yıkılmıştı. Maçlar aynı saatte başlayınca güzel.

5-) 14 Eylül 1996 Fenerbahçe-Beşiktaş Maçı: Gittiğim ilk lig maçıdır. 11 yaşında bir çocuk olarak Beşiktaşlı babamın benim Beşiktaşlı olmam için son çırpınışları. Aslında seçilen maç çok güzeldir. Derbi ve deplasman tribünü. Ama sonuçta yaş takım değiştirmek için oldukça büyüktür. Maç sadece benim için değil derbi tarihi için de unutulmazdır.
Son şampiyon Fenerbahçe ligin 5.haftasında Beşiktaş'ı ağırlamaktadır. Lig öncesi oynanan TSYD Kupası Finali'nin gerginliği Alpay Özalan ile Serdar Topraktepe 'nin Tarık Daşgün ile kavgaları ve son dakikada kupayı Beşiktaş'a getiren Mehmet Özdilek penaltısı hala akıllardadır. Ama o maç ile bu maç hiç birbirine benzemez. Gol yoktur, kırmızı kart yoktur, gerginlik düzeyi bir derbiye kadar oldukça azdır. Ama benzerlik son dakikada ortaya çıkar.Kenan Evren Lisesi tarafındaki kaleye atak yapan Beşiktaş'ın kazandıgı serbest vuruşta topun başına Sergen Yalçın gelir. Yaklasık 15 dakika önce aynı yerden vurmuş yan ağlarda kalan top Beşiktaş tribünlerinde kısa süreli bir sevince neden olmuştur. Sergen yine gelir topun başına yine aynı köşeye vurur. Ağlar yıne havalanır ama ihiıyatlı davranan Beşiktaş tribünleri sevinmez hemen. Sergen'ın tribune doğru koşuşu golü kesinleştirmiştir.Beşiktaş sezonun ilk derbisinden bir Kadıköy galibıyeti çıkarmıştır.

4-) 12 Aralık 2004 Galatasaray-Fenerbahçe Maçı: Necati'nin gol attığı maç diye hafızalarda yer edinen bu maç normal bir derbi maçıdır. Galatasaray 1-0 kazanmıştır, maçtan sonra Aziz Yıldırım sert konuşup gündem değiştirmeye çalışmıştır. Benim için önemi ise Ali Sami Yen'de izlediğim ilk Galatasaray-Fenerbahçe maçı olmasıdır. Bunun için üniversiteye kadar beklemem ise oldukça ayıptır.

3-) 25 Mayıs 2005 Liverpool-AC Milan Maçı : Nerden başlasak nasıl anlatsak. Ülkemizde bir Şampiyonlar Ligi finali oynanacak. Ben bir sene önce oynanan iki "nispeten" renksiz takımın Porto-Monaco maçının adına kanarak bu finale bilet almamışım. Gelen takımlar ise dünya tarihinin en başarılı 2 takımı. 2 ekolün en büyük temsilcileri. Bir yerden bilet bulmak lazım ama İngilizler benden daha hırslı. Bütün İstanbul'u işgal etmişler. Rivayete göre İtalyanlar biletlerini yüksek fiyatla Adalı dostlarına satıp ülkelerine dönmüş. Bu durumda benım bilet bulmam imkansız hale gelmişken, bir mucize eseri final maçında, organiazasyonda çalışma şansım doğuyor. Bize denilen "kapıda biletleri kontrol edeceksiniz maç başlamadan işiniz biter maçı izlersiniz." Ama maça doğru "hiçbir yere kıpırdamayın"a dönüyor olay. Siniri bozulan ben, Maldini'nin maçın başında attığı golü duyunca iyice şoka uğruyorum. Herşeyi göze alıp içeri giriyorum. İngilizlerle beraber maçı izliyorum. Liverpool Galatasaray'dan sonraki göz ağrım ama bir Avrupa Kupası finalinde gol görme isteğim daha ağır basıyor. Hernan Crespo'nun gollerine hiç üzülmüyorum. İlk yarı 3-0 bitiyor. Takımlar sahaya çıkınca You'll Never Walk Alone türküsünü de canlı olarak duyuyorum. İlk 45 dakikada bütün hedeflerime ulaşıyorum. Ama sonra bambaşa bir maça dönüyor. 8 dakika içinde 3 gol atıyor Liverpool. Maç önce uzatmaya gidiyor. Burada kritik bir kurtarış yapan Dudek penaltılarda bir Liverpool kalecisi geleneği olarak saçma hareketler yapıyor ve kupayı getiriyor. Ben de kupa töerinini izlemeden görev yerime dönüyorum.

2-) 2 Ocak 2005 Fenerbahçe-Galatasaray Maçı: Ocak ayında ne derbisi? Bu bir basketbol derbisi. Türk basketbolunun kırılma noktası. Bugün Türkiye Ligi Avrupa'nın en zevkli 2 liginden biriyse bu maç sayesindedir. Aynı zamanda ocak ayında maç bulamazken doğumgününde bir derbi izleyen benim için daha da unutulmazdır.
Bir hafta önce aynı salonda, Abdi İpekçi' de Fenerbahçe, Ülkerspor ile oynamakta. Maçı ekran başından takip etmekte birçok kişi. Ve ilk periyotta inanılmaz birşey olur. Euroleague maçları dışında kalkmayan tribündeki perde kalkmaya başlıyor. Fenerbahçe maça inanılmaz bir ilgi göstermiş, çok da çekişmeli bir maç oynanmıştı. Bir hafta sonra aynı yerde iki ezeli rakip buluşuyor. Daha önceki maçlarda 200er kişinin karşılıklı giderlerle iştirak ettiği derbi bu sefer organize olmuş binlerce insana kucak açıyor. Bir pota arkasında Galatasaray, geri kalan yerde evsahibi Fenerbahçe. 10000 civarında insan. 2001 Avrupa Şampiyonası sonrası en kalabalık seyirci. İnanılmaz bir destek iki takımdan. Maç başabaş geçen 3 periyot sonrasında, 4.periyotta arayı açan Fenerbahçe'nin üstünlüğüyle sona eriyor. Ama maçı kimin kazandığı pek önemli değil artık. Kazanan Türk basketbolu oluyor. Biz de abilerimizden dinlediğimiz SPOR SERGİ günlerini bir nebze de olsa yaşamanın verdiği mutlulukla eve dönüyoruz.

1-)7 Mayıs 2006 Beşiktaş-Galatasaray Maçı: Türkiye'nin en güzel stadyumu, en güzel atmosferi. Arkamız boğaz, önümüz İnönü kapalısı. Hafta içinde Beşiktaş İzmir'de Fenerbahçe'yi yenip Türkiye Kupasını almış, onu kutluyor maç öncesi. En büyük ilgiyi ve sevgiyi Tümer Metin görüyor. Biz ise 2 gün önce basketbol play-off maçında Fener'i yenmişiz ama salondan çıkarılmanın moral bozukluğu var. Maç sondan bir önceki hafta oynuyor. Son haftaya umutla girmemiz için mutlak kazanmamız gerek. Aslında bunları herkes çok net hatırlıyor, ve yıllar geçse de unutulmaz. Önce Tümer atıyor sonra Kabze. Maç 1-1. Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamalarına başladığı haberı geliyor fısıltı gazetesinden. Bütün hafta akıllara gelen maç 8-0lık Ankaragücü maçı, 92-93 sezonu. Yapılan tezahüratlar o maça gönderme. ADNAN POLAT GELSİN SİZİ KURTARSIN diye bağırıken Beşiktaş tribünleri, Hasan Kabze gelip kurtarıyor bizi. Bu sefer Cordoba kurataramıyor kendini. 10 sıra aşağı düşmeden olmaz bu gole sevinç. Toparlandığımızda ne diye bağıracağını bilemeden saydırıyor herkes Beşiktaş tribününe doğru. İlahi adalet diyor herkes. Haftaya şampiyon olamasak da bu sevinç bize yeter diyoruz, ama bu kısmetle biz haftaya da şampiyon oluruz diyoruz.

Yarı finaller

Türkiye - Almanya: Tabii ki geri düşmemeliyiz, ama şuna katılmıyorum, "bu kez geri düşmemeliyiz, Almanya disiplinli takım" vesaire... Çekler disiplinsiz miydi, ya da son dünya kupasından gol yemeden elenen İsviçre disiplinsiz miydi? Portekiz maçında 2-0'dan çevirecek pozisyonları bile buldu Portekiz, ağır Almanya savunmasının arasına atılacak her top Mevlüt veya Gökdeniz ile değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Hangi 11 ile çıkarsak çıkalım, zaaflarımız ne olursa olsun sahadaki 11 oyuncu biliyor ki, bu maçı alırlarsa finaldeler.
***
Tek stoperle kalmamız tabii ki çok kötü ama bu maçta asıl kritik seçimin sol bek olacağını düşünüyorum. Schweinsteiger karşısında Uğur Boral'ın nasıl savunma yapacağını kestirmek güç. Hakan Balta sol bek oynarsa bu kez de stopere mecburen Mehmet Topal geçecek, bu da sorun olabilir. Havadan ileriye şişirdiğimiz zaman Semih'in top alması çok zor, 10'ar cm fark var Mertesacker-Metzelder ikilisiyle arasında. Daha çok ona yerden oynayıp Semih'in kenarlara açabileceği toplarla sonuca gidebiliriz ki öyle de oynamalıyız, yerden kademe hatası yapıyor Alman savunması. Löw'ün kenarlarda Lahm-Jansen tercihi bizim işimize gelir. İkisi de iyi savunmacı değil.
***
Ben artık Ayhan oynamalı diye düşünüyorum. Kadro inmiş 13-14 kişiye, sakat olduğu dönemler hariç çok iyi bir sezon geçiren Ayhan'ı oynatmayacaksa Terim neden aldı ki kadroya, veya neden göndermedi. Madem öyle sonradan gönderseydi de hiç değilse stoper kıtlığında İbrahim Kaş kalsaydı o zaman. Çünkü sağ kulvarda hep Colin'i denediği için orta alanda Hamit'i oynatma opsiyonun da oluyor ki Hırvatistan maçına böyle başladık. Bir de Gomez oynar mı oynamaz mı bu da bir soru işareti. Şimdi bu adam grup maçlarında rezalet bir performans gösterdi tutar bize patlar onu bilemem, ama ben oynamasını isterim. Orta alanda bir kişi düşer Almanya.
***
Kazanırsak ve ilk 11'de başlarsa maçın adamı Gökdeniz olur diyor, noktayı koyuyorum.
İspanya - Rusya : İtalya maçında görüldü ki İspanya öyle deliler gibi hücum eden savunma zaafı çok olan bir takım değil. Mükemmel oynadı İspanya savunması. Rusya Arshavin'siz de pozisyon buluyordu, onun katılması ile hücum aksiyonları daha da zenginleşti takımın ama Rusya'nın iyi yapmak zorunda olduğu yegane şey savunma. Grup maçındaki faciadan sonra bu kez daha dikkatli olacaklardır diye düşünüyorum, zaten 3 maçtır da belli bir standardı tutturdular. Bana göre finallerin en iyi iki orta alan oyuncusu Senna ve Semak'ın da karşı karşıya geleceği bir maç bu. İsveç ve Hollanda maçlarındaki Rusya'dan korkulur burası bir gerçek ama bu kez Rusya'nın kazanması benim için de sürpriz olur, İspanya'nın performansını geçelim, 4-1'in de psikolojik üstünlüğü ile çıkacaklar maça. Yine gollü bir maç bekliyorum.

Cumartesi, Haziran 21

Türkiye 3-1 Hırvatistan (p)

Yine hangi yorumu yaparsak yapalım eksik kalacak bir maç. Yine 50 yıl sonra yayınlanacak avrupa şampiyonaları belgesellerinde seçilecek 10 maçtan biri olabilecek heyecanda bir maç.
***
Ne Çek maçının son 15 dakikası, ne İsviçre maçının ikinci yarısı. Bu maçtaki kadar dengeli, bu maçtaki kadar ne yaptığını bilen bir milli takımı değil bu turnuvada uzun yıllardır izlemedim. Maçın başından sonuna kadar çok dengeli çok keyifli bir oyun oldu bence. Biz Modric'i marke ettik, onlar Arda'yı. Ön plana çıkan birkaç isim var, ilk önce Hakan Balta diyelim. Turnuvanın başından beri hakkını verdi sol kulvarın, özellikle de savunmada. Ters kademelerde çok başarılı oldu, havadan rakibi bozdu, elinden geldiği kadar ileriye destek verdi. Tuncay Euro 2008'deki en iyi maçını oynadı, en dengeli diyelim veya, paldır küldür değildi. Semih artık FM'de clinical striker olur.
***
Bu turnuvada şansımızın yaver gittiğini de söylemek lazım. Direkten dönen toplar, rakibin kaçırdığı tuhaf pozisyonlar.
***
Maçla ilgili dikkatimi çeken enteresan şeyler var, biri Slaven Bilic'in gol sevinci. O ne güzel gol sevincidir ya, o ne güzel 119'da atılan golün hakkını veren bir sevinçtir. Futbolcusuna koştu, sarıldı, üzerlerine atladı, yanılmıyorsam da o esnada Rakitic'i sakatladı. Diğeri ise bizim tribünlerde oldu. Eski Bursa başkanı Levent Kızıl ve Yıldırım Demirören birbirlerine sarıldı golde. İlginç...
***
Velhasılkelam devam ediyoruz yola. Bu gidişle daha da uzun süreceğe benziyor bu yolculuk. Hakikaten damga vurduk Euro 2008'e. Bundan sonra elensek de Çek maçının üstüne bu maç yetti, arttı bile.

Cuma, Haziran 20

Türkiye-Hırvatistan


Bundan 12 sene önce. Türk milli takımı kabuğunu kırmış, inanılması güç bir başarıya imza atmış İsviçre, İsveç, Macaristan,İzlanda 4lüsünün yer aldığı gruba 5.kategori takımı olarak katılmış, buna rağmen grubu 15 puanla 2.sırada tamamlayıp tarihinde ilk defa Avrupa Şampiyonası'na katılmıştı. Daha uzun yıllar göremeyiz oraları dediğimiz yıllar, San Marino tarihinin ilk golünü yiyen takım olma unvanını kazanmamız daha tazeyken kendimizi bir anda dünya devlerinin arasında bulduk.
Hırvatlar da bizim gibi. İlk defa katılıyorlar turnuvaya, bağımsızlıklarını yeni kazanmışlar. İlk Avrupa Şampiyonası maçları. Ama oyuncuları gerçek birer yıldız. Alen Boksiç, gol makinası Davor Suker, milli kahraman Zwonomir Boban, en çirkin topçulardan Robert Prosinecki, solbek Robert Jarni, şimdiki hocaları Slaven Biliç ve ortasahanın kimine göre yıldızı kimine göre düz topçusu Aljosa Asanoviç.. Daha önce Yugoslav milli takımı ve kulüplerinde, Avrupa takımlarında defalarca üst düzey maça çıkmalarına rağmen onlar için de bir ilk ve onlar da kazanmak istiyor. Aslında maçın favorisi onlardı. Biz kimiz zaten? Tesadüfen geldik buraya, tarihimizin 3-1'lik Macar zaferinden sonraki en büyük başarısı, bize o bile yeter.
11 Haziran 2006 günü ben Bodrum'da bir tatil köyünde bu maçı bu duygularla izliyordum. Çünkü çevremdeki herkes bunu söylüyordu. "Biz kazanamayız."
Herkes bunu söylüyor, ama herkes. Çünkü herkes maç izliyor. Evlerde televizyon olmadığı için civardaki bir cafede toplanmış herkes. Sokakta kimse yok. Hayatımda ilk defa "sokaklar şu an bomboş , tüm ülke maça kiltlendi" tabirinin doğruluğu yaşanıyor.
O zamanlar Fatih Terim'i yeni yeni tanıyorum. Daha imparator adını almamış. Turnuva bitince Galatasaray'a, yuvaya dönecek. Galatasaraylı ailem ikiye bölünmüş. Kimi başarılı olur diyor, kimi "uğursuz,14 sene şampiyon olamadık onla diyor".
Kadromuz belli. İngiltere'de futbolun beşiğinde, gittiğimizde 5 yiyip 8 yiyip döndüğümüz ülkede yeni bir macera yaşamak için sahaya çıkan oyuncularımız Nottingham'da yerini almış. Kalede şampiyon takımın file bekçisi Rüştü Rençber, geride 2.lig topçusu, Terim'in prensi Vedat İnceefe, Beşiktaş'ta yolları kesişen Alpay Özalan-Rahim Zafer, şampiyonluğu kaybedip gelen Trabzonspor'un 2 yıldızı Ogün Temizkanoğlu-Abdullah Ercan, ortasahada Galatasaray tribünlerinin yarısının taptığı yarısının nefret ettiği Tugay Kerimoğlu, "kendini verirse dünya yıldızı olur"un en büyük temsilcisi Sergen Yalçın , şimdilerin teknik direktörü şair topçu Tolunay Kafkas, ileri ikilide kariyerlerini beraber geçiren Hakan Şükür-Arif Erdem.
Maçın hakemi İsviçreli Serge Muhmenthaler. Maça başlarken herkesin düşüncesi aynı. "Ulan olur mu be, olur lan" bakışları herkesin gözünden okunuyor. Ama umutlanıp utanmak istemeyen, özellikle 80lerin sonunda 90ların başında bunu çokça yaşayan insanlar, topçularımızın en ufak bir hatasında " bu oyunla nah alırız biz, rezil olacaz yine" naralarını atıyor istemeye istemeye. Ama zaman geçtikçe yapılan hatalar azalıyor, ve Hırvat kalesi yoklanmaya başlıyor. Artık maçı ahlarla vahlarla izlemeye başlıyoruz. İlk yarı bitip ikinci yarı başladığında değişen hiç birşey olmuyor. Vedat geçit vermiyor, "bu nasıl 2.lig topçusu böyle" dedirtiriyor, Sergen "oynuyor" bu sefer ve herkese kendini aşık ediyor, Hakan bitmez enerjisiyle presini yapıyor, Apo soldan rüzgar gibi esiyor. Rüştü ise hayatının en kolay Avrupa Şampiyonası maçını oynuyor belki de..
Tam bu esnada izlediğimiz yerde elektrikler kesiliyor. Radyo aranıyor, bulunuyor, ama Yunan radyosu çekiyor sadece. Yıllarca bu tip maçlarda yaşanılan buna benzer aralardan sonra ekran yine açıldığında milli takım 1 gol daha yemiş olurdu. Ama bu sefer herkes "golümüzü göremeyeceğiz" diye üzülmeye başlıyor. O esanada elektrikler geri geliyor. Maçın 70.dakikası civarı. İlk defa bir milli maçta gol atamadığımızı gördüğümüz için üzülüyoruz.

Ve maçın 85. dakikası. Yine rakip sahadayız, kurmuşuz baskıyı ama bir anlık gaflet, Vedat'ın oyundan çıkarttığı Boksiç'in yerine dahil olan Goran Vlaoviç topla kalemize doğru ilerliyor, peşine Alpay Özalan'ı takarak.
Düşürmesi gerekirdi gerekmezdi. Defalarca tartışılan, benzer pozisyonlarda her zaman akla gelen Türk futbolunun en önemli pozisyonlarından biri. Bizim bir daha tartışmamız yersiz 12 sene önceki olayı. Vlaoviç o sahneyi yaşatıyor, topu kalemize yolluyor. Maçın bitimine 5 dakika kalıyor. O dakikadan sonra o maç dönmüyor. Türkiye o zamanlar bu kadar şanslı değildi 5 dakikada maç çevirsin, boş kaleye vurulan topların direkten döndüğü yıllardı. Ama anladık ki o yılların sonuncusuymuş.
Daha sonraki 2 maçı da gol atamadan tamamladık, elendik. Kimine göre büyük başarıydı orada olmak, kimine göre rezil olup döndük. Ama yenilsek bile Avrupa'nın gözü önünde oynanan o futbol milli takıma bakışları değiştirdi, hedefleri yükseltti, hayalleri gerçek yaptı..
Ve bugünkü maç. Kesinlikle o maçın bir rövanşı değil. Dönüp geriye bakma maçı hatta. 12 senede nereden nereye geldiğimizi düşünme vakti, anıları tazeleme maçı. Sonuçta bugün yensek bile o günkü yenilgiden kazandıklarımızın daha fazlasını kazandırmaz...

Perşembe, Haziran 19

Çeyrek Finaller

Portekiz - Almanya: Almanya'nın dizilişi sahada belirleyici olur diye düşünüyorum. Portekiz'in nasıl oynayacağı üç aşağı beş yukarı belli. Polonya maçındaki tempolu oyun ve biraz da Polonya'nın kötülüğü ile çok boş alan bulmuşlardı. Löw, hem o takıma güvenmişti hem de Avusturya maçındaki Hırvatistan fazlasıyla yanıltıcı olmuştu. Çift forvet üstüne Podolski'yi kaldıramadı Almanya. Löw'ün Gomez'den vazgeçmesi gerekiyor. Podolski ve Frings'in sakatlıkları ne durumda bilmiyorum. Oynayacaklarını düşünürsek ve Gomez kulübeye gelirse, orta alanı kalabalıklaştırma operasyonu için Löw'ün kullanabileceği ilk isim Schweinsteiger, diğeri ise Hitzlsberger olacaktır. Gönlüm Almanlar'dan yana ancak Portekiz favori ve hızlı hücumcuları da ağır Mertesacker-Metzelder için fazlasıyla sorun.
***
Rusya - Hollanda : Rusya'nın bu maçta iddialı olabilmesi için çok iyi savunma yapması gerekiyor. Yoksa hücumda pozisyon bulmakta pek zorluk çekmiyorlar. Arshavin'in de katılımıyla zayıf Hollanda savunması bence turnuvadaki en önemli sınavını verecek. İtalya da Fransa da çok net pozisyonlar bulmuştu ama Hollanda'nın temposu karşısında sürklase olmuşlardı. Rusya gerçekten çok iyi hücum edebilen bir ekip. 4 yedikleri İspanya maçında bile birkaç tane net pozisyonları vardı. Gollü bir maç bekliyorum, Hollanda favori belki ama Rusya turnuvanın sürprizini gerçekleştirirse benim için sürpriz olmaz.
***
İtalya - İspanya : Bir kere İspanya, İsveç ve Rusya maçlarındaki kadar rahat top çeviremeyecek bu kesin. Senna'nın varlığı çok önemli İspanya için, yumuşak Fabregas'a tercih edilmesi normal. İtalya'nın en büyük avantajı çok iyi bir turnuva çıkaran Buffon. Toni hala sessiz. Üstelik ha patladı patlayacak diye beklediğim Panucci-Chiellini tandemi bu kez karşılarında belki de dünyanın en iyi ikililerinden birini bulacak. Tabi İspanya'nın da savunmasının zayıf olduğunu eklemek gerek. Gönlüm İtalya'dan yana, şanslar ortada.
***
Türkiye - Hırvatistan : Hafta içinde Çek maçıyla eli kuvvetlenen Terim medyaya fena salladı ve bu ruh haliyle tabii ki beni hiç şaşırtmadı. Ne desek boş... Sakatların durumu can sıkıyor diyeceğim ama Emre Güngör'ün yokluğu hariç canımı sıkan bir sakatlık yok. Ağır savunmamızda en çabuk oyuncuydu Emre. Kim Gökhan Zan'ı arıyor ki? Bu maçta Hamit sağ kanada geçebilir. Terim'den beklediğim 11 yine çift forvet şeklinde, Tuncay ve Nihat. Orta sahada Ayhan'ın oynaması elzem. Tümer-Topal gibi bir önlibero seçimi bizi uçuruma sürükler. Sol bek Daniel Pranjic'in çok fazla ileri çıkması bizim lehimize bence. O bölgede oynatabileceğimiz çok süratli oyuncularımız var. Hayır topu alınca etrafında dönen Kazım'dan bahsetmiyorum, Finlandiya maçında 4-3-3'ün sağında iyi işler yapan Mevlüt, eğer benzer bir dizilişle sahaya çıkarsak o kulvarda iyi işler yapabilir. Şöyle bir 11'i de Terim'den beklerim. Orta dörtlüyü Arda-Topal-Hamit-Kazım şeklinde oluşturması da beklenebilir. Ama bu orta alan, kalitesini Almanya maçında ispatlamış Hırvat orta sahasının birkaç siklet aşağısında kalır.
Arda-Balta ikilisi de bence en önemli sınavlarını verecek. Arda'nın karşısında fazlasıyla sert Corluka ve Balta'nın karşısında da fazlasıyla seri Srna.
Semih için tabelacı medyanın (hıncal uluç style) bir görüşü var, yedekten girince daha iyi oynar diye. İlk 11 başladığı maçlarda bir araba gol attı Semih Fenerbahçe'de. Bu görüşe katılmıyorum. İleri de oynaması rahatlatır bizi. Sağına Nihat'ı soluna Arda'yı alıp, Ayhan, Topal ve Hamit'li bir orta alan hep hayal ettiğim milli takımdı turnuvanın başından beri. En azından diziliş itibariyle.
Maçta Hırvatistan favori haliyle, ama bu takımdan ümitlenmemek de mümkün değil.

Çarşamba, Haziran 18

Serbest Çağrışım


Rusya.. Ne güzel top oynuyor. İşte total futbol bu. Sahi bir ara total futbol vardı ne oldu ona? 1974e damga vurmuştu Hollanda o sayede. Şampiyon olamadılar ama olsun. Sarı Fare yeterdi zaten. Fakat abilerimiz der ki en güzel total futbolu D.Kiev oynadı 80lerde. Başlarında Valery Lobanovsky. 1988 Avrupa Şampiyonası'nda SSCB' nin başında da o vardı. Hollanda'ya elenmişlerdi. Marco Van Basten ne gol atmıstı Dasaev'e. Bugünkü kalecileri de fena değil. Akinfeev; daha 22 yaşında ama defalarca milli olmuş. Neyse, o golden sonra toparlanamadılar.Ülkeleri bile dağıldı. Oysa 2000 yılının futbolunu oynuyordu onlar. Özellikle Kievliler. Peki 2000 yılında ne oldu? Avrupa'nın en büyük süprizlerinden biri yaşandı. Galatasaray UEFA şampiyonu oldu.Başta Fatih Terim. 70lerde Ajax ve Hollanda, 80lerde Sovyetler ve Kiev.. 90ların sonu 2000lerin başı bize nasip oluyordu. UEFA kupası rüya gibiydi. Ama ya o penaltılar öyle bitmeseydi?. Davor Suker kaçırmıştı mesela. Hırvat golcü. O ara Hırvatlar çok modaydı. 98 yılında Fransa'da 3. olmaları herkesi şaşırtmıştı. Bağımsız olduktan sonra ilk büyük turnuvaları EURO 96. İlk rakip Türkiye, başta Fatih Terim. Elemelerde 5.kategoriden gelen ilk takım. Hırvatlar yendi bizi. Cuma günü rakip yine Hırvatlar, başta yine Fatih Terim.
Elersek yarıfinal, tıpkı 2002 gibi. Rakip Portekiz olabilir. İlk turda, ilk maçta karşılaştığımız takıma yarıfinalde yine rakip olmak. Üstelik hoca aynı Scolari. Chelsea ile imzalamış, ama ondan önce Fenerbahçe ile adı anıldı. Almanya ile oynayacaklar. Onların hocası da eski Fenerbahçeli. Joachim Löw. Eğer Daum'un adı kokain skandalına karışmasaydı belki şu anda Almanya'nın başında "Dahi" olacaktı. O zaman Fenerbahçe'nin başına Daum hiç geçmeyebilirdi. Löw gelirdi o zaman bu sene belki Fener'e. Ama artık çok zor.
Ulan Ruslar deli gibi oynuyor be!!.. Başlarında Guus Hiddink. O da eski Fenerbahçeli. 90ların başında gelimişti. O yıllarda Avrupa da ya Barcelona ya Milan denirdi. 94 Şampiyonlar Ligi finalinde Milan dağıttı. Berlusconi'nin takımı Sarı Fare'nin takımını. Bizim ülkemizde de sarı fırtına vardı o yıllar. Şimdi Terim'in yanında. Sarı Fare pek sevmiyormuş artık Van Basten'i. Bakalım çeyrek finalde ne yapacaklar? Rakip Rusya, rakip Hollandalı Hiddink. Total futbolun ilk 2 temsilcisi nerdeyse. Rusya ve Hollanda.. Hollanda'nın başında Van Basten. 88deki golün sahibi. Kim yener acaba. Hollanda çok iyi ama Ruslara baksana. Arshavin süper topçu. Zenit'te oynuyor ne de olsa. UEFA şampiyonu takım. Fatih Tekke de orada. 8 sene sonra UEFA kupasını alan ilk Türk topçu.
Arshavin iyi de herkes Larsson olamaz. 94 turnuvasında aşık olduk ona. Onlar 3.oldu, gol kralı Salenko. İstanbulspor'a aldı onu Cem Uzan. Bir de Andersson vardı İsveç takımında. O da Fenerbahçe'ye geldi sonra. 2000-2001 sezonu. Efsane sezon. Yerli Berlusconi Cem Uzan o sezon da Mario Jardel' i aldı. Bu sefer Galatasaray'a. Bir sezon önce UEFA şampiyonu olan takım o sene kupa alamadı..
Aha maç bitti. Yendi 2-0 Rusya. 90 dakikada ne kadar çok şey geldi akla, hepsi de birbiriyle içiçe. Vizontele'de Cem Yılmaz'ın canlandırdığı Fikri'nin hamamda "sinema" demesi gibi. "Futbol".....

Salı, Haziran 17

Bekleyiş

Basketbol camiası her yaz olduğu gibi bu yaz da çok garip. Neler olduğunu hiç bilmiyoruz. Bu basının ilgisizliğinden kaynaklanan bir durum değil. Özellikle şirket kulüpleri dışında kalanlar -- en çok da 3 büyükler-- içine kapanık oluyor her yaz dönemi.Şapkadan çıkacak tavşanı bekler gibi bekliyoruz. Mesela Galatasaray. Hocası çok sevilen biri Murat Özyer. Ama anlamsız bir şekilde gönderilmek isteniyor, yerine geçecek olansa Erman Kunter deniyor, rivayete göre. Bunun sebebi ise Murat Özyer'in mektepli olmasıymıs, yeni seçilen yöentim kurulu istemiyormuş. Erman Kunter'den önce de Aydın Örs'e gidilmiş, kabul etmemiş.
Hoca sorunu yaşayan bir diğer takım olan Beşiktaş Kaya Peker 'i yollayacak , başarılı uzunu Galatasaray alacakmış. Bunların hepsi -mışlı cümleler. Çünkü açıklama yapan yok. Doğrulayan yok, yalanlayan yok. Basketbolun en önemli iki ismi İsmet Badem-Murat Murathanoğlu radyo programlarında dinleyicilerden gelen transfer sorularının çoğuna "bilmiyoruz", "öyle deniyor ama kesinlik yok" mealinde cevap veriyorlar. Bu sadece bu seneye özel bir durum değil. Oğuz Savaş GS-BJK arasında gidip geldikten sonra bir anda Fenerbahçe ile sözleşme imzalamıştı. Transfer dışında ÜLKER ve TOFAŞ da beklenmedik anlarda -şampiyon oldukları sezonlarda- kapanmışlardı. Bu sene başında yuvaya geri dönecek denen İbrahim Kutluay ansızın Antalya yoluna düştü.

Bu gizlilik, bilinmezlik bence iki nedenden kaynaklanıyor. Basketbol camiası hakikaten kendi içinde yaşayan bir camia. Bir muhabir olmak haberi yakalamanıza neden olmayabilir, oysa altyapıda oynayan genç bir basketbolcu şu an herkesten daha çok şey biliyordur. İstanbul'un çeşitli salonlarında Abdi İpekçi 'de, Caferağa'da altyapı maçları izlemiş olanlar daha iyi anlar demek istediğimi. Bambaşka bir samimiyet vardır, ayrı bir yazı konusu çıkar...
İkinci neden tamamen futbol basınıyla çok haşır neşir olmuş bizden kaynaklanıyor herhalde. Alışmışız bir futbolcuyla bir kulübün transfer haberinin 3-4 sene sürmesine , anlık bir transfer bünyeyi şaşırtıyor.

Yok artık!

Luis Aragones haberleri yer almış bugün İspanyol medyasında, Fenerbahçe ile anlaştığı yönünde. Ben pek ihtimal vermiyorum. Ama bizim yönetim sever rakibin keyiften ellerini ovuşturmasını. Fatih Terim'in gelme ihtimali kadar korkutmasa da beni ve sevindirmese de rakipleri, en az onun ki kadar yanlış bir seçim olur bu.
***
Aziz Yıldırım aslında FB Tv'de yaptığı açıklamada 10 yılın kendisini uzaktan göründüğü kadar değiştirmediğini de gösterdi bence. "Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık bu kadroyla" demesi bunun göstergesi. Nereye oluyorsun yürüye yürüye şampiyon be adam! Senin rakibin Vefaspor değil ki (Vefa'lılar yanlış anlamasın) , seninle birlikte ligin en çok şampiyon olan takımı.
***
Bence özellikle de şubat ayından sonra ağırlığın lige verilmesiyle çok normal olan Galatasaray şampiyonluğunun başarı hikayesi biraz abartıldı bence, zengin-fakir ayrımı üzerinden. Buna katılmadığımı daha önce belirtmiştim. Sanırım bu biraz canını sıktı Aziz Yıldırım'ın. Şimdi bunun Aragones ile doğrudan bir ilişkisi olmasa da hepimiz çok iyi biliyoruz ki Zico'nun gitmesinin tek nedeni şampiyonluğun kaybedilmesidir. Hele hele imkanları bu kadar kısıtlı(!) olan ezeli rakibe... Fenerbahçe çeyrek finalin üstüne bir de şampiyon olacak da, sırf Edu yüzünden veya San'tanna yüzünden veya maddi sebepler yüzünden Zico gidecek!
***
Löw ismi geçiyor bir de. Zico'dan sonra son 10 yılda en karakterli futbol oynadığımız dönem Löw dönemiydi bence. Parma'yı elesek UEFA'yı alırdık diyecek kadar romantik değilim ama iyi futbol oynadık Löw döneminde, gelmesini isterim. Bu kadar Brezilyalı'nın olduğu bir takımda Alman teknik direktör seçimi tabii ki tartışmaya açık.
***
Ayrıca bir diğer dikkat edilmesi gereken nokta da teknik direktörün insan ilişkileri. Aragones bu konuda yetersiz, medya ile papaz, ayrıca adı ırkçılıkla anılmış birinin de teknik direktörümüz olmasına gönlüm razı olmaz. Zico gibi hemen herkesin sevip takdir ettiği birini bulmamız mümkün değil ama yine de bunlara da dikkat etmek gerekiyor. Bekleyip göreceğiz...

Pazartesi, Haziran 16

Liman İşçileri


Robbie Fowler'ın attığı golden sonra formasının altındaki atlette yazan yazıyı hatırlarsınız. Liman işçilerini destekliyorum mealindeki atlet onun UEFA'dan ceza almasına sebepti ama o yapmıştı. Zamanında bizim de çok hoşumuza gitmişti, zaten Fowler benim hoşuma giden bir adamdı. Ama giderek suyunu çıkardı bizim ülkemizin çoğunluğunu "halkın takımı Beşiktaş'ı" tutanların oluşturduğu grubu.
Bakalım bu gruptan ilk hangi şahsiyet bugun Tuzla'da gerçekleşen grevden yola çıkarak "Fowler yıllar evvel böyle yaptı, ama bakın bizim milli futbolcularımızdan biri bile böyle birşey demedi, onlar hep transferi, primi düşünür." diyecek. "Zaten iki kelimeyi bir araya getirmekten acizler bizim topçularımız" diyerek sözü de noktalarlar. Bekliyorum şu zafer sarhoşluğu geçsin illa birinin aklına gelir..

A Drinking Song

2005 yılında hayatımıza giren bir şarkı. Norveçli HELLDORADO' nun THE BALLAD OF NORA LEE adlı albümündeki bir parça. Türk müziğine benzer ezgiler taşır. Hoşuma giderdi, hayatımın önemli anlarında arkada fon müziği olmuşluğu vardır. Radyo EKSEN çalardı sadece başka yerde duymak imkansızdı.

Ve bugün geldiğimiz nokta. Yıl 2008, şarkı çıkalı 3 sene olmuş. Kulağımızda kulaklıkla sokakta yürürken radyoda yakalamak için can attığımız şarkı artık her dakika radyoda, müzik kanallarında, sağda solda heryerde... Sebebi ise milli takıma sponsor olan firmalardan birinin bu şarkıyı Türkçe'ye çevirip reklamında milli topçularımıza söyletmesi. Sanki "dağ başını duman almış", sanki "çıktık açık alınla"...

Anlaşılması zor bir yer burası. Norveç'te çıkan bir rock şarkısı, İsviçre'deki futbolcular, ağırlığını hayatında nadiren maça giden miili takım maçı olunca izleyen ve hiç rock dinlemeyen insanların oluşturduğu bir ülke, ülkenin ordusunun kullanmadığı bir firma.. Hepsi bir potada eriyor ve ben doya doya HELLDORADO dinliyorum artık. Eğer Norveç'i Norveç'te yenemeseydik, bugün 2 atan NİHAT hem bugün hem de Oslo'daki maçta gol atmasaydı ne bu şarkıyı dinlerdik, ne bu yazı yazılırdı. Memleket de ilginç hayat da.....

Pazar, Haziran 15

Türkiye 3-2 Çek Cumhuriyeti

Bu maçın taktiği, dizilişi nasıl anlatılır bilmiyorum. 75. dakikaya 2-0 geride girip, hem de Çekler'e karşı maçı çevirmek imkansıza yakın. 1-0 gerideyken Semih çıkmış, Sabri sağ içe geçmiş, Portekiz maçının ikinci yarısındaki dizilişe dönmüşüz. Oradan çevriliyor bu maç...
***
2002'de Ronaldo ve 2003'te Verpakovskis'in performansları savunmamızı inanılmaz zorlamıştı. Bugün de aynı şeyi Koller için söylemek mümkün. Ancak birşeyi de eklemek gerekiyor, Koller sadece kendisi kadar uzun birinin vurabileceği toplara vurmadı, çok alçaktan giden toplara da hep Koller vurdu. Kaldı ki Çekler daha ilk dakikada geriden şişirilen topta niyetlerini belli etmişti. Koller'in alçaktan giden topları bile domine etmesi, stoperlerimizin pozisyon bilgisinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Bu arada oyunda kaldığı süre içinde de çabukluğuyla hiç sırıtmadı bence Emre Güngör. Koller'in attığı golde onunla başbaşa kalmasında da sanırım adam paylaşımında sorun yaşadık. Maçın başında Servet kontrol ediyordu, o pozisyonda Emre Güngör ile çıktı kafaya Koller.
***
Yarın hakem büyük ihtimalle çok suçlanacaktır kötü yönetti diye ama o kadar da kötü yönetmedi bence. Belki bize gösterip onlara vermediği sarı kartlık pozisyonlar tartışılabilir ama sonuca etki eden bir hatasının olduğunu sanmıyorum. İkinci golü yememizin nedeni de stoperin olmaması değildi, golü stoper eksikliğinden yemedik. Sabri adamını kaçırdı, Volkan ilk goldeki gibi içeri tokatladı topu. Maçın sonundaki kabadayılığına ise hiç girmek istemiyorum.
***
İkinci yarıda özellikle 2-0'dan sonra çok iyi top çevirdik. Dikine oynadık, Alex Ferguson'un forvetsiz dizilişini uygulamak isteyen Terim'in düşüncesine en çok bence bu maçın son 20 dakikasında yaklaştık ve hatta uyguladık. Tabi olmazlar da oluyor bazen, Cech gibi kaleci o topu elinden kaçırabiliyor mesela.
***
Artık Avrupa şampiyonalarında unutulmaz maçlar yayınlandığında, 10 tane maç seçilse biri mutlaka bu maç olacak, tarihe geçtik. Şimdi rakip büyük ihtimalle Hırvatistan olacak. Çekler gibi disiplinli değiller belki ama onlardan çok daha teknikler. Artık final bile oynasak şaşırmam, yolumuz açık olsun...

ÖSS

Birkaç saat sonra 2008 yılının üniversite sınavı gerçekleşecek. Giren herkese başarılar dileriz. Milli takımdan 3 topçumuz da İsviçre'de bu sınava girecekler. Servet, Semih ve Uğur Boral sabah sınavda ter döküp akşam Çekler'e karşı mücadele edecek. Sınava girecek binlerce insan gece ÖSS yüzünde uykularını kaçıracak, onlar ise sınavdan çok maçı düşünecek. Ve üniversiteyi kazanmış biri olarak biliyorum ki futbol ÖSS'den daha fazla şey kattı hayatıma...

Kim Oynar Finali

Futbolun doğasında olduğu söylense de kesin söylemlerle tahmin yapmayı sevmem. Hele Avrupa Şampiyonası gibi 16 tane güçlü takımın katıldığı keyifli turnuvalarda oturup izlemek varken "şu yener bu yener" diye kasmak çok gereksiz olur. Zaten bünye tüm sezon boyunca matematikle kafayı yemiş, "34 haftada şu kadar puan almak lazım", "Son 3 haftaya şu kadar farkla girmek lazım", "Şampiyonluk şu haftada şu maçta belli olur" diye diye, hesap kitap yaparak beyin fırtınası estirmişken yazın oturup sadece maç izlemek daha sağlıklı bence.
Ama bütün planlarımı Hollanda bozdu ben de rahat duramadım. Son dünya kupasının 2 finalistini bozguna uğratınca herkes Hollanda şampiyon olur demeye başladı. Keşke futbol o kadar basit olabilseydi. O zaman 2000 senesinde Süper Kupa finalinde Real Madrid, Pendikspor ile oynardı.
Hollanda 2 güçlü ekiple oynadı. İkiside kazanmak için oynayan takımlar. Hollanda bu takımlara karşı hızlı oyuncularını kullandı. 90'ların Trabzonspor'u gibi hızlı atağa nasıl kalkılır gösterdi. Ama her rakip İtalya veya Fransa değil ki. Üstelik her takımın forveti kanattan bozma Henry veya formsuz Toni değil, ve hiçbir takım Hollanda karşısında bu kadar açık vermez.
Bugun beni ekrana kilitleyen (nedeni kalitesi değil, bir Türk olduğum için parçalı olmasa da sarı-kırmızı, çubuklu olmasa da sarı-lacivertli iki takımın mücadelesi olması nedeniyle) İspanya-İsveç maçı Hollanda'nın kaderini belirledi. Kazanan büyük ihtimal gruptan lider çıkacaktı, sarı-kırmızı kazandı. Eğer Hollanda İspanya ile oynarsa ilk iki maçta olduğu gibi bir sonuç çıkabilirdi Eğer İsveç ile oynarsa çok zorlanır. İsveç hem iyi kapanan bir takım , Hollandalı hücum oyuncularına çok fazla açık alan kalmaz, hem de Zlatan-Larsson ikilisi Hollanda kalesinde oluşacak pozisyonları kolay affedecek adamlar değil. Şimdi bir de potaya Rusya girdi. İsveç ile tamam-devam maçı oynayacaklar. Hollanda İspanya'yı eleyebilir ama İspanya'nın 4 attığı Rusya başındaki Hollandalı Hiddink ile portakallara acı bir son hazırlayabilir.... Yani top yuvarlak. Her zaman turnuva başı favori olan İspanya ne zaman final oyandı?

Sonuçta o bunu yener bu onu yener demek zaman kaybı. Maçın başında bir kırmızı kart olur denge değişir, bizim İsviçre maçımız gibi yağmur yağar oyunun şekli değişir. Oturalım izleyelim tadını çıkaralım. Ağustos'ta hesap defterini açarız bir kez daha...

Cuma, Haziran 13

1 numaralı adam

Hollanda-Fransa maçını izlerken bir yandan da kalecilik yapan bir arkadaşımla maçı konuşuyorduk, Van Der Sar'dan bahsettik. Hep dünyanın en iyi kalecileri sayıldığında Cech denir, Buffon denir hemen ardına Casillas eklenir. Van Der Sar'ı bu listenin neresine koyarız bilmiyorum. Hakikaten muhteşem bir performans gösteriyor, hem de üst düzeyde. Eğer Hollanda 20 sene sonra bu kupayı alırsa Van Der Sar'ın bunda payı büyük olacak. Kaldı ki sene içinde de Manchester'da harikaydı. Biraz underrated bir adam sanki...

Çarşamba, Haziran 11

Türkiye 2-1 İsviçre

Biraz kör döğüşüydü sahadaki oyun, hele yağmurdan sonra top kullanmak iyice imkansızlaştı. Maça başladığımız 11 ise bence yine yanlıştı. Fazla ofansifti bu 11, nitekim yağmurla ağırlaşan sahadan sonra başta Tümer ve Arda olmak üzere geri dönüşler azaldı, pilimiz bitti.
***
Yediğimiz gol baştan aşağı Emre Aşık yapım. Ofsaytı bozuyor, ceza alanında yanlış pozisyon alıyor, arkasındaki Hakan'ı kaçırıyor, Hakan topa vururken etrafında kimse yoktu zaten. İki dakika sonra yine benzer pozisyonda boş kaleye atamadı.
***
Mehmet Topal her ne kadar tecrübesizliğiyle sırıtsa da bence Tümer'e tercih edilmeli. Tümer ancak arkasına sağlam bir ikili alırsa başarılı olabilir diye düşünüyorum. Marco'nun yanında klasik bir önlibero gibi oynamasını beklemek biraz da insafsızlık.
***
Sahanın en kötüleri bence Tuncay ve Hamit'ti bizde. Şu an pek kötü demeye dilim varmıyor kimseye ama Tuncay yine oldukça verimsiz kullandı topları. Sağ taraftan bir iki kere çok iyi geldik, hep yanlış seçimlerle heba ettik bu pozisyonları.
***
Nihat tek adam olamıyor işte, bunu görememek bu kadar zor mu? Semih oyuna girince hücum aksiyonlarımız bariz biçimde rahatladı. Attığı gol bir kenara, ikinci golde de duvar oldu, Tuncay aradan yolladı ve öyle veya böyle bu maçı kazandık. Ama artık doğruları uygulama zamanıdır bence. Fazla maceraya girmeden, Nihat ve Semih'i orta alanı mümkün mertebe eksiltmemeye çalışarak oynatmalı. Yoksa Tümer'in önlibero olduğu bir milli takımda Nihat'ın yanına Drogba'yı da koysan yürümez bu takım. Gerçekten en azından 8-9 kişi topun arkasına geçebilecek oyuncularla oynamak işin sırrı ve bu futbolun da en basit kuralı.
***
Çekler'i yenmek çok çok zor değil, doğru bir dizilişle bunu başarabiliriz. Ondan sonra fazla ilerleyemeyiz belki ama bu kadar hataya rağmen bir ev sahibini ve Çekler'i safdışı bırakmak bile yeterince iyi olacak, başarı sayılacaktır. Umarım yapabiliriz.

Salı, Haziran 10

Larsson

İsveç-Yunanistan maçı an itibariyle 2-0 devam ediyor, herkes attığı muhteşem gol nedeniyle İbrahimovic'in maçın yıldızı olduğunu düşünecektir ama benim adamım Larsson'dur İsveç'te. Türkiye sınırları içerisindeki hiçbir forvet oyuncusunda ondaki oyun zekası yok bence. Bu adamı bizim buralardan neden bir takım transfer etmek istemez anlamam. 2006'da Manchester çare diye aldı adamı. Ne bileyim mesela yeni kurulan bir takımda bizde Van Hooijdonk'un yaptığı etkiyi yapacaktır tecrübesiyle ve kalitesiyle. Trabzonspor mesela hiç mi düşünmez onu transfer etmeyi? Gökhan Ünal'dan daha faydalı olacağı kesin...

Güle güle güzel insan

"Şimdi bir yeni sevda mı olur
Kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
Tutar sıfırdan başlarsın...
Yoksa bu ilişkiler, bu zaaflar
Seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
Dirhem dirhem azalırsın"

Yusuf Hayaloğlu


Kim öle kim kala

Hollanda'nın böyle oynayacağını kimse tahmin etmiyordu şüphesiz. Bence hala zayıf olan geri dörtlüsünün önündeki De Jong ve Engelaar mükemmel oynadılar ve takımın bu yöndeki zaafiyetini de ortadan kaldırdılar. Ayrıca çok hızlı hücuma çıkıyor Hollanda; her ne kadar Cannavaro'suz da olsa İtalya'yı her kontra topta o şekilde çaresiz bırakmak kolay iş değil.
***
İtalya'nın yenilmesine ne yalan söyliyeyim canım sıkıldı. Ama sonuca bence fazla aldanmamak lazım, o kadar da kötü oynamadı İtalya. 0-0 iken de, skor 2-0'a gelince de bir sürü gol pozisyonuna girdiler. Bu arada gollerin kırılma anlarında geldiğini de eklemek lazım. Ayrıca ilk gol de bana kalırsa buz gibi ofsayttı. Barzagli'nin sırıtan performansı ve Camoranesi'nin standardının çok altında kalması da hem savunmada hem de hücumda etkiledi İtalya'yı. Ayrıca Materazzi dururken onu oyundan çıkarıp Panucci'yi stopere almak da ne demek? Bir sonraki maça Grosso ilk 11 başlar diye düşünüyorum. Kaldı ki Zambrotta da sağ bekte daha iyi. Donadoni, Panucci sağ, Zambrotta sol tercihleriyle de biraz dinamitledi italya'yı bence.
***
Romanya iyi savunma yaptı diyebiliriz Fransa ile oynadıkları maç için, ama Domenech de bunu aşacak hiçbir girişimde bulunmadı. Hiç riske girmedi. İtalya ile oynasa anlarım, ama grubun en zayıf halkası ile oynuyorsun. Şablonu hiç değiştirmeden devam etti. Nasri'yi Makelele veya Toulalan'dan biri yerine koyabilirdi son bölümde. Hücumcu çıkarıp hücumcu aldı. Haliyle ne oyun formatı değişti, ne de Fransa birşeyler üretebildi.
***
Velhasıl ölüm grubu diyorlardı, ilk maçlar sonunda Romanya'nın yenilmemesi ve İtalya'nın bundan sonraki iki maçını da kazanmak zorunda oluşu grubu karakolda bitirecek. Kim ölür kim kalır tahmin yapmak güç bu grup için.

Öldürelim de rahatlayalım

Fanatik gazetesi Servet'in sakatlığını yazmış bugün. Sene içinde yaptığı fedakarlıklardan bahsetmiş ve sonra da "bizim bildiğimiz Servet oynar" diye de gazı vermiş.
Ya iyi de adam sakat işte. Zorlanıyor. Onun gibi güçlü ve özverili bir oyuncu sakatsa hakikaten bu ciddi birşeydir. Servet yarın İsviçre maçına çıksa sonra da diz bağlarındaki esneme ilerlese aylarca topa dokunamasa kim verecek bunun hesabını? Ateşle oynamaya lüzum yok, tam kapasite ile oynayacağı bile şüpheli ayrıca. Servet'in hatasından gol yesek yarın, "adamı sakat sakat oynattılar" der bu basın.

Pazartesi, Haziran 9

Almanya

Euro 2008 başlayalı 2 gün oldu, 4 maç oynandı. İzlediklerim içinde en iyi takım Almanya, insana futbolu yeniden sevdiriyorlar. Müthiş bir tempo ile oynuyorlar. Kadrolarına bakıldığında Gomez, Klose, Podolski ve bana kalırsa ofansif yönü defansif yönünden dağa ağır basan Ballack ve tam bir önlibero olarak görmediğim Frings'e rağmen savunmada da aksamıyorlar ileri geri gittikleri için. Clemens Fritz'in ilk yarıda oynadığı top iki gün içindeki en iyi bireysel performanstı ayrıca.
***
Hırvatistan öyle abartıldığı kadar iyi bir takım değil bence. Modric iyi hoş da hala 23 milyon euro etmez bana kalırsa. Selçuk Yula "Tottenham akıllı iş yaptı euro 2008 öncesinde transfer etti bu adamı yoksa çok pahalıya alırdı" dedi ama bilmiyor ki herif zaten dünyanın parası. Savunmada ciddi sıkıntıları var. B Grubu'nu ikinci sırada tamamladılar diyelim, dün oynadıkları futbolla çeyrek finalde Portekiz'i geçmeleri çok zor. 3 toplarının direkten öndüğü maçta Pepe'nin golünde öyle bir gol sevinci vardı ki, dışarıdan gören maçın penaltılara gittiğini ve Portekiz'in öyle kazandığını zanneder. Bu ne kadar istediklerinin göstergesi.
***
Avusturya dün gayet de 1 puan alabilirdi. İyi hazırlanmışlar belli. Sağlı sollu iyi geldiler Hıvatistan kalesine ama golü yapamadılar bir türlü, hücumdaki yaratıcılıkları çok kısıtlı, tıpkı Polonya gibi.
***
Çekler'den fazla beklentim yoktu ama İsviçre maçından birşey çıkartamazsak herhalde gruptan çıkacaklar. Koller'i ve takımın nasıl parçası olduğunu göstermesini izlemek büyük keyif.
***
Aslında fikstüre baktığımızda A ve B grubu için şunu diyebilirim ki Almanya ve Portekiz kolay gruptalar. Yarı finalde olası bir eşleşmedir bence. Aradan sıyrılacaklarını düşünüyorum. Hırvatistan sürpriz olur, dün ki oyunuyla çok sürpriz.
***
C Grubu liderliği adayım İtalya. D Grubu'nda ise İspanya. Rusya'nın İsveç ve Yunanistan'ı geride bırakabileceğini düşünüyorum. İsveç İbrahimovic'in ayağına bakar. Fransa'nın Zidane'sız nasıl oynayacağını da merak ediyorum.
***
Ve biz... Fatih Terim kumar masasında hep kaybedip inatla oyuna devam eden adamlara benziyor bu uslanmaz haliyle. Ya ceketini de bırakıp gidecek, ya da egosunu yenip herkesin üzerinde hemfikir olduğu basit şeyleri uygulayacak. Neydi ki o basit şeyler? Mesela Nihat'ın tek adam olamayacağı, Tuncay'ın bütün bir sene Aliadiere'in peşinde dolaştığı ve aslında Southgate'in onun sol açık olmadığı gerçeğini kafamıza vurduğu, Hamit'in sağ beklikle alakasının olmadığı. Bu saydığım üç adam bu yıl Avrupa'da en etkileyici performası göstermiş oyuncularımız. En azından bu oyuncuları bu sene takımlarında oynadıkları düzende kullanmak çok zor olmamalı. Ve bugün Terim'le birlikte en çok eleştirilen isimler de bu oyuncular. Daha Slovakya maçında bu formatta Tuncay ile organize olmamızın ve Semih olmadan galibiyet almamızın zorluğundan bahsetmiştim. Ben bile burada yalan yanlış birşeyler düşünüyorsam hocanın da bir bildiği muhakkak var, ama sahada olan bitene akıl sır erdirmek de mümkün değil. Umarım düzeliriz.
***
Aslında bu Almanya'nın oynadığı güzel futbolu övme amaçlı yazdığım bir yazı olacaktı ama konudan kopmuşum. Neyse artık... Ve evet favorim Almanya.

Pazar, Haziran 8

Türkiye 0-2 Portekiz

Golleri yemeseydik ve üstüne bir de gol atıp maçı kazansaydık hemen hemen yine aynı şeyleri yazacaktım, özellikle de hücum performansımıza yönelik. Hiçbir şekilde organize olamıyoruz hücumda. Artı bireysel olarak oyuncuların tercihleri de kötü. Mevlüt kalabalığın arasına dalıyor, Colin önünde boşluk olmasına rağmen sıfıra yakın hava hakimiyeti olan Nihat'a paraşüt ortalar yapıyor, e Tsubasa olsa o top şimşek gibi yere doğru iner ama reel hayatta öyle değil, Ricardo topluyor işte. Tuncay'ın ne yaptığını anlayan varsa beri gelsin zaten. Mevlüt-Sabri değişikliği de anlamsız oldu biraz sanki, hocanın neyi planladığını anlayamadım açıkçası.
***
Oynadığımız 3 hazırlık maçında da tek forvetli düzende Nihat uçta oynayamaz, kaybolur gider demiştim, hayal kırıklığı olmaya en büyük aday. 4-4-1-1'e yakın oynadık, Mevlüt forvetin arkasındaydı. Tuncay hiç de İngiliz tedrisatından geçmiş gibi değildi, ne son vuruşta ne de genel olarak oyun içinde. Bana kalırsa 2004 Avrupa Şampiyonası elemelerinde İngiltere ile oynadıktan sonra ilk kez üst düzey bir Avrupa takımı ile oynadık. Biraz kel göründü gibi oldu ama zaten grup maçlarında da pek tat vermiyordu milliler.
***
Çok nitelikli bir orta sahamız var aslında. Böylesi bir daha yakalanır mı bilemiyorum, ama savunmamız evlere şenlik. Gökhan'ın ağırlığından mütevellit zamanlama hataları akıl almaz şeylere yol açtı, Simao'ya tekmeyi atıp sakatlanması da ayrı bir ironiydi. Ayrıca oyunu başlatma konusunda da hala sıkıntılar sürüyor. 1-0'dan sonra Portekiz 10 kişi topun arkasına geçip iyi alan daralttı ama bu seviyede bu kadar tıkanmamak lazım. Soldan geliştirmeye çalıştığımız bir atakta üç kere geri döndük, oyun kuramıyoruz.
***
İkinci maçta bakarsınız ilk 11'den 4 oyuncu birden değişir. Hala şablon belli değil ki. Sorun da burada zaten. İskelet bir takım oluşturamadı Terim. Salı günleri gazetelerin hazırladığı haftanın panaroması gibi bir takım milliler. Jenerasyon değişimini sağlıklı geçiremedik 2002'den sonra, bunun sancılarını hala yaşıyoruz. O dönemde yıldızı parlayan Tuncay 6 senedir piyasada ama ilk büyük turnuvası. Hep bu geçiş süreci yüzünden iki büyük turnuvaya katılamadık, istikrarsız bir takımn çıktı ortaya.
***
Velhasılkelam hiçbirşey bitmiş değil elbet. Bana göre Portekiz gruptan çıktı. Kalan maçlarda Portekiz'in performansına göre alacağımız 4 puan yetecektir. 2002'de Brezilya'nın bize yaptığı kıyağı bu sene onlar yaparsa, Kutay'ın yazdığı benzerliklere bir yenisi daha eklenmiş olur.

Cumartesi, Haziran 7

2002-2008

6 senedir beklediğimiz maça yaklaşık 6 saat kaldı. Maç saatini evde tv başında beklerken bir anda aklıma 6 sene öncesi geldi. Brezilya maçını dayımlarda izlemiştim ve şu günlerde yine dayımlarda kalıyorum. Bu mekan benzerliğinden yola çıkarak 6 sene öncesi ile bugün arasındaki benzerlikler geldi aklıma.

İlk rakibimiz Brasil olmuştu 2002'de bu sefer Portugal.
İkisinin de hocası Scolari.
İkisi de aynı dili konuşuyor.
İkisi de bir önceki turnuvada final oynayıp kaybetmişti (98 Fransa, 2004Portekiz).
İkisinin de en önemli oyuncusu Ronaldo ismini taşıyor.
İkisi de Nike giyiyor formalarında.
Turnuvaya yine 2 ülke evsahipliği yapıyor.

Ama asıl önemli benzerlikler milli takımımız için geçerli. Kadro ve teknik heyet basın tarafından çok eleştiriliyor. 2002'de adı konulan "şezlong yazarları" yine piyasaya çıktı. 90 dakika yine özel program yapıyor.
Yıldıray Baştürk yine tartışma konusu. 2002'de sambacılara karşı iyi oynarken oyundan alınmıştı, şimdi turnuva başlamadan kadrodan çıkarıldı.
Hakan Şükür yine tartışma konusu. 2002'de "nasıl oynar bu adam" deniliyordu şimdi "kadroda nasıl olmaz" deniliyor.
2002 sezonunu da geçtiğimiz sezonu da Galatasaray şampiyon tamamladı.
2002'de sarı kırmızılı ekip, bu sene Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde başarılı sonuçlara imza attı.
Milli takım temalı reklamlar yine baygınlık verecek yoğunlukta karşımıza çıkıyor.
2002'de evsahibi ekiplere karşı oynadık bu turnuvada da bunun gerçekleşeceği (en azından biriyle) şimdiden garanti.

Ama bu kadar benzerliğin arasında çok önemli bir fark var. 2002'de hiçbir Avrupa takımı ile karşılaşmadık bu turnuva ise Avrupa Şampiyonası. Çok daha zor, çekişmeli maçalara gebe. Buna rağmen kazanacağımız bir başarı yukarıdaki benzerliklere yenisini ekler ve biz de yeniden hayatı toz pembe görmeye başlarız...

Cuma, Haziran 6

... yıllık bu çile, bitsin artık bu sene


Uzun süredir bi kız arakadaşım olmadı. Olamadı bir türlü. Nedeni çok basit. Üniversite yıllarını cafelerde değil stadyum ve salonlarda geçirdik. Ne zaman sezon bitti, yaz geldi biz de o zamanlar farkettik hatun kısmının varlığını. Ama 2 ay çok kısa bir süre. Yeterli olmuyordu. Her yaz bomba gibi hazırlanıyordum ama sonuç fiyasko oluyordu. Büyük paralar harcıyorum, büyük umutlarla giriyorum ama olmuyordu bir türlü. Aynen Inter gibiydim. Arkamda büyük bir destek bile vardı, bi curva çıkardı yani. Bu yaza da o şekilde giriyoruz bakalım ne olacak. Inter artık çok mutlu, bunun nedeni ahlaksızlık yapan rakiplerin pisliğinin ortaya çıkması. Müzesinde kupalar var artık. Temiz oynamaya devam edeceğim ben yine bu sene belki rakiplerin pislikleri ortaya çıkar ve mutlu sona ulaşırız.

Ama şu da var. Kendisini bir İtalyan kulübüne benzeten ve bunu bir blogda yazan askerliğini yapmış üni. mezunu bir adam hangi kızla aynı frekansta buluşur?

Curva yine çıldıracak bu sene herhalde, kafamıza motosiklet düşebilir.

Yalın

Askerde müzik zevkim çok değişti. Nedenini anlamadım, ama herhalde televizyon kumandasının hiç elime geçmemesi ve bir kanalın ve dolayısıyla bir şarkının en fazla 10 saniye duyulması. Çin işkenecesi gibi bir durum. Askerden önce Manic Street, James Travis gibi Ada ekolüyle içli dışlıyken, vatan görevi sonrası ülke topraklarına geri döndüm. Artık 24 saat Powertürk dinliyorum. Yelpazem çok genişledi. Bir tarafta Modern Talking ve Tiesto var, karşısında İsmail YK, Emre Altuğ ve diğer ülke gençleri..

Ama aralarından sivirilen isim Yalın. Askerden önce ayar olduğum bu adamın tüm sarkılarını zevkle dinliyorum artık. Keşke ve Herşeyim Sensin günde 1 kere dinleniyor. Benim dönüşüme paralel olarak yeni şarkısı da radyolarda sık çalınır oldu: Koyver Gitsin. Şimdi bekliyorum bu koyverli şarkıyı tribünler kullanır mı? Yeni forvet Yeşilköy'e ayak basmış, merakla kalabalığa bakıyor, ve kalabalıktan "koyver gitsin" naraları duyuluyor. Bence gayet uygun. Hem böylece gelir gelmez Yalın'ı duymuş olur Türk müziğine aşina olur "adaptasyon sorununu aşarsa büyük işler yapar" denilecek oyuncu..

C.Ronaldo


Yıllardır beklediğimiz maça 1 gün kaldı. 2002'de bambaşka hülyalara dalmıştık Kore maçı sonrası. Ama uyanışımız acı oldu. 6 sene bekledikten sonra ilk uluslararası turnuva maçımız.
6 sene önce Scolari ilk maçımızda yine rakip klübedeydi, ve yine en güvendiği adamın ismi Ronaldo.
Ama bu sefer iki Ronaldo arasında büyük fark var. 2002'de Ronaldo kayıptı, dünya futboluna turnuva ile geri döndü, gol kralı oldu. Ama yeni nesil Ronaldo fırtına bir sezon geçirdi. Şampiyonlar Ligi kazandı, Premier Lig'de şampiyon oldu, gol kralı oldu. Rakiplerine korku salan istatistiklerle geliyor. Rakiplerden biri de biziz. Bütün gazeteler Ronaldo'yu kim tutacak diye soruyor. Şahsen ben Ronaldo'dan hiç korkmuyorum. Yarın yine şovunu yapar, bu lafları Ahmet Çakar-Shaq olayı gibi yiyebilirim ama olsun. Hiç ısınamadım bu çocuğa. Alex Ferguson'un eğitimi olmasa şu ana yeteneklerine ihanet eden yıldız olarak gösterilirdi. Büyük topçu karakteri barındırmıyor. Ve bu sefer yanında Sir olmayacak. Ensesi uzun saçlarını jöleleyecek, küpesi kulağında olacak ve sahaya çıkacak. Üzerindeki formada Portugal yazmasa Fikirtepe'li genç delikanlı tipyle karşımızda olacak. Balat'ta kahvesi olan Sabri onu savunacak, Kartallı Servet'in göz hapsinde olacak. Bence şanslar eşit.

Bu son olsun...


Futbolculuğuna diyecek lafım yok, olamaz da. Benim kuşağımdan onu sevmeyen yoktur, satın aldığım ilk Fenerbahçe fomasının da sırt numarası 11'dir.
Ama teknik direktör olarak bir türlü dikiş tutturamadı Aykut Kocaman. İstanbulspor'daki duruşu saygı uyandırmıştı o kadar. Ne kendine özgü bir sisteminden bahsedebiliriz bugün ne de stilinden. Onu böyle oradan oraya görmek üzüyor beni, inşallah bu son olur ve hiç sevmesem de Ankaraspor'da başarılı olur.

Art Vandelay'in doğuşu

Seinfeld dizisinin, dünyanın en ikiyüzlü en yalancı ve aynı zamanda en komik sit-com karakteri olan George Costanza tarafından uydurulmuş karakteridir Art Vandelay. İlk olarak pilot bölümden sonraki bölümde geçiyor adı, The Stakeout'da. Şöyle ki;
***
Vanessa: That's right! What're you doing here?
Jerry: Oh, were meeting a friend of ours for lunch. He works here in the
building.
George: Yeah, Art Vandelay.
Vanessa: Really? Which company?
Jerry: I don't know. He's an importer.
Vanessa: Importer?
George: ...And exporter.
Jerry: He's an importer/exporter.
George: I'm, uh, I'm an architect.
Vanessa: Really. What do you design?
George: Uh, railroads, uh...
Vanessa: I thought engineers do that.
George: They can...

Perşembe, Haziran 5

Türkü Baba


İnternet gençliği yani bizim kuşak çok alaycı. Abilerimiz babalarımız nasıl acaba ondan da çok emin değilim gerçi. Ama herhalde futbolcularla en çok alay eden yılları yaşıyoruz. Maça gitmeden, topa tekme bile vurmadan oturduğu yerden sallayanlar için bulunmaz fırsatlar var çünkü.İnternet sayfaları dolup taşıyor, akıllarınca espiri yapıyolar ve salyalarını saçarak belki de gülüyolar. Güldükleri adamlar ise bu toprakların binbir zorluklarla yetiştirdiği insanlar. Recep Çetin, Ümit Özat, hatta en kariyerli topçularımızdan Hakan Şükür bunlardan nasibini alan birkaç isim. Bu isimler defalarca milli takımlarda oynamış, 3 büyük klübe yıllarını vermiş, hatta pazuband takmış bile olsa alay konusu olarak anılır oldu son yıllarda. Bunun son örneği Servet Çetin(di).
Fenerbahçe'de hakikaten iç açıcı değildi. Oradan Sivas'a gitti ortalarda gözükmedi, bir anda Adnanlar Polat ve Sezgin onu tekrardan İstanbul'a getirdi. Bir Galatasaray'lı olarak ben de ilk başta burun kıvırdım. Hem eski günleri aklımızdaydı, hem ezeli rakipte oynamışlığı vardı, hem de uyumun sözlükteki karşılığı tomaSong'un arasına girme ihtimali vardı. Gençlik boş durmadı, Servet'e saydırmaya devam etti. Facebook'ta bile gruplar açıldı Servet'i aşağılayan.

Önce eski takım arkadaşı Tomas gitti, sonra sezon başladı. Song ve Servet ortada karşıladılar rakibi. İlk hatasını ya da bariz hatası diyelim Manisa'da yaptı.Nasıl bir sezon geçireceğimizi düşünrken Servet fırtınası esti. Her maç öncesi onun oynaması yürekleri ağza getirmeye devam ediyordu ama maç sonu alkışların en çoğunu o alıyordu. Ligin 16.haftası oynanırken şu manzara ortaya çıkıyordu. Altyapıdan çıkan taraftarın yeni prensi, genç yetenek Arda Turan, Fenerbahçe'de oynayan, bu sene takıma katılan, klübün aylık dergisinde "para için oynuyorum" diyen Sevet'ten azar yiyordu tüm stadın önünde ve canlı yayında( Arda da aşağı kalmıyordı hani, ikili birbine bağırıyordu). İşte futbolun ve taraftarlığın anlaşılmaz olmasına bir örnek. Normal bir durumda Servet linç edilirdi, ama o durumda çoğunluk "Servet haklı" dedi.

İkinci yarı başladığında bu sefer Song Afrika Kupası'na gitti, Ankaragücü'nden Emre Güngör adında bir genç geldi. Song-Tomas ikilisinin güvenirliğinden 6 ay içinde canlı bomba Servet-Emre ikilisine geçildi. Ama Servet ilk yarıda yakaldığı formu sürdürürken yanında oynadığı Emre ile muhtesem bir ikili oldu. Takım ligine en az gol yiyen takımı oldu. Servet'in kapıştığı Arda yıldızlaştı, yanındaki Emre milli takıma girdi. Sezonu sakat sakat tamamladı, her maçı alkışlarla tamamladı Servet. Kritik maçların kritik dakikalarında golünü attı, kritik puanları kazandırdı.

Ve 8-9 ay içinde gelinen nokta. Servet sezonun yıldızı oldu. Arda ve Topal ile beraber adı en çok anılan futbolcu. Şu an milli takımın en önemli kozu olarak sayılıyor. Fatih Terim onu İtalyanlara öneriyor.
Beğenilir veya beğenilmez. Belki de yine çok bariz hatalar yapacak belli olmaz.Ama şu bir gerçek ki adını koyamadığım kitleye sert bir tokat atmıştır Servet.İade-i itibar kazanmıştır. Sırf bu tokat yüzünden Servet'in daha iyi oynamasını istiyorum. Baki Mercimek'e,Selçuk Şahin'e 2-3 yazı aşağıda anlatılan Sabri'ye denilenler ortadayken Servet gibilerin kendini göstermesi lazım. "İyi futbolcu değil" demek, eleştirmek başka insanların kendi egosunu bu futbolcular üzerinden tatmin etmesi başka. Bu topçuları da ortada yem olarak bırakmamak lazım, onlar da Servet'i örnek alıp hırsla çalışmaya devam etmeli..

Futbol Sen Bizim Herşeyimizsin..

Kışlaya teslim oldum. Günlerden 12 Aralık 2007. Babamla vedalaştım, yanımda tanımadığım insanlar, bilmediğim bir yer. Soğuk bir havada soğuk bir ortam. Kamuflajımı aldım, artık tamamen yalnızım. Ürkütücü bir durum. İlkokula yeni başlayan bir çocuk gibiyim, babam geri gelse de beni alsa diyorum içimden. Saate bakıyorum babam gideli 1 saat olmuş, ve ben daha 5 ay orada olacağım. Binbaşıyla mülakat yapılacak. 240 kişi tek tek binbaşının yanına gidecek. Ben o güne kadar değil binbaşı uzman çavuş görmedim karşımda. Stres had safhada, bize sıra gelene kadar da belli ki gece yarısı olacak. Yeni tanıştığım 3 çocukla çıkıp hava alıyorum, kışlayı geziyorum. Gazino yazan bir kapının önünde duruyoruz, bi umut kapıyı açıyorum. Ve aradığımızı buluyoruz : Fenerbahçe - CSKA Moskova maçı.. "Avrupa'da Fener'in rakibini tutan" olarak izliyorum maçı.. Muhabbetler ediliyor, gırgır makara eğleniyoruz çayımızı içiyoruz, ve birbirimizi daha yakından tanıyoruz. Arada goller oluyor, Emre Tilev "Avrupa'nın yeni prensi" diye bağırıyor, askerlikteki ilk gece bitiyor. Sabah kalktığımızda binbaşı karşısına alıyor bizi, ne bir stres ne bir korku.. Gayet güzel geçen 1 ayın kıvılcımı atılmış oluyor böylece. Sadece futbol sayesinde ve ne yazık ki Fener sayesinde:=)

Acemilik yarılanmış.. Muhabbet sohbet aynen devam. Gülüp eğleniyoruz ama monotonluk var tabi. Yavaş yavaş sıkılıyoruz. Acemi olduğumuz için sürekli kontrol halindeyiz. Kışlanın imkanlarından faydalanamıyoruz. Dışarısı özleniyor yavaş yavaş, hatta kimine hızlı hızlı. Kışlada bir halısaha var ama kullanmamız yasak. Halısaha bize göz kırpıyor, kimi zaman komutanlar kimi zaman soğuk hava ilişkimizin ilerlemesini engelliyor. Güneşli bir pazar günü bir komutanımıza soruyoruz. Bu sefer ona soruyoruz çünkü o da bizden.. O da bir futbol sevdalısı. Kamuflajın altına Es-Es forması giyecek kadar fanatik. Çıkartıyor kamuflajı, formanın altına bi sort giyiyor ve maça başlıyoruz. Hayatımda oynadığım en absürd halısaha maçı belki de.. Sadece koşup topa vuruyoruz. Maç sonunda ise yine kahkahalar yükseliyor, herkes rahatlıyor. Tekrar neşe hakim oluyor bölüğe. Acemiliğin geri kalanını da atlatıyoruz çok güzel şekilde, sadece futbol sayesinde...

Usta'ya geçiyoruz. Herkes aynı şehirdeki 2 kışlaya dağılmış, bölükler birbirinden farklı ama. İş-güç-eğitim herkes koşturuyor. Birbirimizin yüzünü seyrek görüyoruz. Oysa çok ihtiyacımız var birbirimize keza herkes moral aşılıyor arkadaşına. Ve yine meşin yuvarlak araya giriyor. Galatasaray ile Fenerbahçe Türkiye Kupası'nda eşleşiyor. 2 tane maç şubat ayına damgasını vuruyor. İştimalar geç saate alınıyor, bütün kışla kantine toplanıyor. Dünyanın en kötü gösteren plazmasının karşısında yüzlerce erkek. 24 saat küfürle konuşanlar 90 dakika birbirini kırmamak için küfüre ara veriyor. Ama makara bitmiyor. TV göstermiyor, kalabalıktan ses duyulmuyor. Ne Migros ile Maraton arasında bize ayrılan yerdeyim, ne Kapalı'dayım, ne Caddebostan'da bir yerde ekran başındayım. Ama hayatımda izlediğim en keyifli derbi oluyor (rövanş tabi, diğeri 2.sırada). İki maç arasındaki günlerde yapılan makaradan giderler, bomba yorumlar bambaşka bir olay. Yine eğleniyoruz, tüm sıkıntıları unutuyoruz, sadece futbol sayesinde..

Bunlar gibi daha bir sürü örnek. Fenerbahçe'nin çeyrek final yürüyüşündeki her maç veya ligin kızıştığıanlardaki heyecan. Veya iştimalarda terör estiren bölük komutanını herzaman esas duruşta bekleyen bölüğün, çöpten çıkan patlak bir topla zıvanadan çıkışı... Bu sayede bütün dertleri, sıkıntıları unutuşumuz. Futbolun gücü mü denir buna ne denir bilmiyorum. Ama hayatımın çeşitli dönemlerinde beni sıkıntılardan kurtaran, hayatıma yön veren futbol, askerde de rahatlatıyor beni ve benim gibi birçok kişiyi. Bitmez denilen günler o esnada biter gibi gözüküyor, memleket yıldızlardan daha yakın geliyor. O nedenle askerden sonraki ilk yazımı bir teşekkür yazısı gibi yazıyorum. Ve ortaya şu gerçek çıkıyor, anca benim gibi bir manyak futbola teşekkür yazısı yazar.. Yine de bile bile lades: Teşekkürler futbol...