Perşembe, Haziran 22

Futbolun Şifreleri

Simon Kuper'i biliyorsunuzdur. Bir de yanına rakamlarda uzmanlaşmış Stefan Szymanski eklenince bu kitap ortaya çıkmış. Bizim blogu takip eden biri, kesinlikle kitabın ismini duymuştur. Duymamışsa zaten yanlış yerde geziyordur. 

Kuper, buralarda popüler bir şahsiyet. Çıkardığı her kitap ve yazdığı çoğu makale burada ilgi yaratıyor. Kuper - Szymanski ikilisinin denk gelmeleri ve kitap projesine karar vermeleri de İstanbul'da gerçekleşince kitaba sempati duymak için ekstra bir neden ortaya çıkıyor.

Kitap fena değil. Hangi kısımların Kuper'e ait olduğunu, hangi kısımların Szymanski'nin hesaplarından çıktığını az çok anlıyoruz. İşin açıkçası Kuper'e ait olduğunu tahmin ettiğimiz kısımları mest ederken, işin matematik ve rakamlar kısmı biraz boğuyor. Fakat teorilerin rakamlarla desteklenmesi gerekiyor; buna itirazımız yok.Yine de bu kadar somut verilere dayanmaya çalışmasına rağmen bazı konularda rakamlara itirazım oldu. Futbolun içine rakamların girmesine tamamen karşı değilim fakat rakamların bir bilinmezliği çözeceğine de inanmıyorum. Futbol öyle bir oyun değil. Rakamları istediğiniz gibi okuyabilirsiniz ama bu sahada size doğru yolu göstermeyebilir. Buna rağmen kafa açıcı bir kitap olduğu gerçeğini de ıskalayamayız.

Yine de ele alınan birkaç konu gerçekten dikkat çekici. Okunması tavsiye edilir. Zaman kaybı olmaz.  

Salı, Haziran 20

The Great Escape


2017 yılındayız. Bizim kuşak -henüz- evrensel bir savaş görmedi. Teknoloji ilerledi. İnsanlık her şeye rağmen ilerliyor. Fırsatlar, şanslar, 60 sene öncesine göre çok daha ileri düzeyde. Fakat toplumların ve bireylerin mutsuzluğu artıyor.

Birçok arkadaşımla konuştuğumda mutsuzluklarından dert yanıyorlar. Hemen hepsi yukarıdaki gerekçelerin de farkında olduklarından mutsuzluklarını bir kat daha arttırıyorlar. Kendilerini, elindeki imkanların değerini bilmeyen şımarık bir çocuk gibi hissediyorlar. Oysa psikoloji sanıldığı kadar net kazanımlara, varlıklara dayanmaz.

The Great Escape üzerinden yıllar geçen muhteşem bir film. İkinci Dünya Savaşı'ndaki bir esır kampında geçer. Kamptan kaçmayı konu alır, ki bu bağlamla birçok hapishane filmine öncü olmuştur. İçinde kadın bulundurmaz. Oyuncu kadrosu yıldızlar karması gibidir. Karakterler özenle yazılmıştır. Her şeyiyle muhteşem bir sinema filmidir. Peki buradan ne çıkar? Anlatalım...

Kahramanlarımız, zor şartlar altında olmalarına rağmen ilk günden beri esir kampından kaçmaya çalışırlar (spoiler), sonunda başarırlar ama en son noktada hüsrana uğrarlar. Gerçek bir hikayedir. Gerçek bir trajedidir. Film hakkında birçok yazı yazılabilir. Nazi siyasetinden kaçış temalı filmlere, Steve McQueen'in karizmasından Amerikan ideolojisine dair birçok konuda tartışmak mümkün. Fakat ben filmin en sonundan yola çıkarak, yukarıya bağlayacağım.

Filmin geçtiği esir kampında şartlar kötüdür. Kaynaklar kıttır. Zaten savaş dönemidir. İnsanların üzerinde çok geniş bir umutsuzluk hakimdir. Buna rağmen esirler, birlik olur ve tüm strese rağmen eğlence içinde kaçış planlarlar. En sonunda yakalanırlar ve karakterlerden Bix X şöyle der yanındaki arkadaşına;

 "Biliyor musun, Mac, tüm bunlar, organizasyon, tünel kazma, Tom ve Harry beni dinç tuttu. Bu durumda bile hiç bu kadar mutlu olmamıştım."

Bu replikten 10 saniye sonra, lafı söyleyen, lafı dinleyen ve civardaki onlarca kişi taramalı ile öldürülür. İkinci Dünya Savaşı'nda bir esir kampından kaçan ve sonunda yakalanan ve her an ölüm tehlikesini yanında hisseden bir insan nasıl hayatının en mutlu dönemimi yaşayabilir ki? Çok basit. Bazı değerler vardır; bizi mutlu eden esas onlardır. Maddiyat, huzur, rahatlık gibi kavramlar değildir. Bu kavramlar arasında; dayanışma, sosyalleşme, üretmek vardır. İnsan sosyal bir varlıktır ve her zaman bir amacı olmalıdır. Bu amacı çevresindekilerle beraber bir eyleme yönlendirebilirse mutlu olabilir. Bu bazen esir kampı olur, bazen bir futbol takımı olur, bazen kızlarını üniversite sınavına hazırlayan bir aile, bazen afetzede bir mahalle... Ne olduğu önemli değildir. Fakat mutluluk, o eylem ve amaç var oldukça canlı kalır. Sonsuz olmayacağı da bellidir. Bir kandırmaca da denilebilir. Fakat olan biten tamamen budur.

2017'de insanları, özellikle gençlerin bu kadar mutsuz olmasının sebebi budur. Sosyalleşemiyorlar. Ortak hareket edemiyorlar. Ortak hareket etmeyi sevmiyorlar. Eyleme geçmiyorlar. Ve en sonunda hayatta amaçsız kalıyorlar. Bu durumun oluşmasında hataları vardır. Kendi yetersizlikleri de muhakkak olan bitende pay sahibidir. Yine de düzelmeyecek bir mesele de değildir ama en kötüsü de "O kadar paran var, sevdiklerin yanında. Nasıl mutsuz olabiliyorsun?" tarzı cümlelerle ahkam kesenlerdir. 

The Great Escape; sonucu itibariyle muhteşem bir kaçış değildir, hatta olabilecek en dramatiğidir. Ama karakterlerin hisstikleri "Great" bir duygudur. Her insanın tıkıldığı bir esir kamp vardır, oradan kaçmak için çabalarsa kendini çok iyi hissetmeye başlayacaktır.

Her şeyiyle şahane bir filmden bahsediyoruz. Sonuçta bu sinema postu, filme hakkını vermeden bitirmeyelim. 

Perşembe, Haziran 15

"Arda Bey valla bu sıcakta da Menemen.."



Caddebostan Mahallesi Muhtarlığı Seçimleri'ni yazacaktık , yine yazın don-atlet-tshirt-çorap değişme sıklığı gibi değişen Türkiye gündemi'ne takıldık. 

Bizim zayıf yönümüz çocukluğumuz, ikibinlerden öncesi gibi davrananlara hemen açıyoruz heybemizi. Soğanımızı çalmalarına, şarabımızı dökmelerine kolayca izin veriyoruz. Oraya oynayanlar hemen kazanıyor ya da kazandığını sanıyor. Hani ne bir puanın ne de üç puanın, sadece yenilmemenin  'şartoğluşart' olduğu maçlarda ortaya çıkan formsuz kaşar futbolcular gibi. Sinir bozarlar, kırmızı gördürürler, tribünü gererler, jeneriklik gol atarlar, maç sonu da "son zamanlarda Türk tarihine merak sardım, bugünkü mücadelemde Plevne Zaferi'nde..." gibi cümleler kurup bizim gibi romantikleri "Ekmek parası... Profesyonel sonuçta. Ölmüş anasına küfrettik bir de" diye vicdanlarımızla baş başa bırakırlar.

Geçenlerde bir video düştü ortamlara. Semtimizin insanı, semtimizin yüzü, gururumuz, Telegol'e yorumcu olarak çıktığında başta garipsediğimiz , sonra "Biliriz, o benim ne işim var lan burada ortamlarını" diyerek empati kurduğumuz, akli melekelerine saygı duyduğumuz  meleklerine selam verdiğimizden yâr ve yardımcı olmasını dilediğimiz bir abimiz olan Uğur Meleke'nin videosu.


Son 20 yıl çok çabuk geçti, çok çabuk gelişti. "Bizim toplumumuz balık hafızalıdır" edebiyatı yapmak istemiyorum. Unutacak vaktimiz bile olmadı, hatırlanacak şeyler yaşayamadık, sindiremedik, yeni hatıranın gelip eskisini öldürmesini istedik hep. Bu sefer eski hatıraları deşmeye başladık, bugünkü aklımızla, bugünkü internetimizle deştik eskileri. Gördük ki hiç kimse masum değil.

Mahallenin Muhtarları gibi diziler istedik hep. Oysa şimdi tekrarlarını gördükçe "Ne kadar gerizekalıymışız" diyorum. Aydan Burhan soyunup diziyi bıraktığı zaman bitmişti zaten masumiyet, Erkan Can'ı üflerken değil omzunda maymunla tanımıştık. Taksicinin oğlu, Ezel'in Azad'ına aşıktı. Formaların arkasına isim yazdırılmadığı zamanlar böyleydi. Pek isim bilmezdik, böyle tarif ederdik artistleri de. 



"Ya şey geldi geçen gün... Hani Altan Bodrum'a gidince menemen yiyor ya... Neydi ismi? Nusret Abi, hah işte onu oynayan abi geldi geçen gün."

Böyle kırılma noktaları, tabu yıkmaları, depremlerini öğretti bize Yeni Türkiye. Üzerinde ortak uzlaşacağımız kaç kişi kaldı? Barış Manço ve Kemal Sunal yaşasalardı, onlar da nasibini alacaktı bu kamplaşmadan eminim. Şener Şen sokağa çıkamıyor lince uğramamak için. Çıkmayınca da uğruyor o ayrı. 

İlişkilerim de böyle aslında. Uzun zamandır içe atılan görmezden gelinmişlikler, görülemeyen incelikler, hayal kırıklıkları, haksızlıklar. Fevri hareketler. Sonra gelsin kırmızı kartlar, kadro dışılar, kocaman kocaman soru işaretleri, girişi paralı olan zihninden yap-işlet-devret modelinin tersine bu kez kamulaştırıp vücudunun tüm hücrelerine saldığın binlerce tilki ve kargalar...

Bu anlarda sorulan bir soru, atılan bir işaret fişeği, yanan bir ampul, bir mesaj, bir "hassiktir tabi ya" aydınlanması..

Aman meleke'nin sorduğu soru da böyleydi işte "Kimdi Arda, ne yapmıştı, kaç gol, kaç asist" 

Balıkları kavurup masaya getiren bir saki iken, "akşama getirecem kabadayıları" diyen bir figüre ne ara dönüşmüştü.

Her şeye sıfırdan başladım. Sanki yabancı bir menajerdim ve A Spor'un Transfer Raporu'na göndermek için bir kaset hazırlıyordum. "En güzel 50 golü" gibi kişisel bir tarihe bakayım dedim oturdum internetin başına.

En basitinden başlamak lazımdı. Düz adamlık yaptım ve "Arda Turan Galatasaray tüm golleri" gibi aramalarla başladım milli maç öncesi. Hedefim biraz Arda tarihine çalışmak, milli maçı ve akabinde gerçekleşecek Terim Ted Konuşması'nı izlemek, pide-zeytin yemek ve niyetlenip uyumaktı. 

Wikipedia iptal, Maçkolik ise detaylarda boğuyor. Nedense beni tatmin edecek bir Arda büyük resmi bulamadım. Genelde "Bayrampaşa'nın ara sokaklarından çıkıp, Barcelona'ya uzanan..." videoları var. 5-3'lük Sivasspor maçındaki hat-trick'i, Kazakistan ve İsviçre maçları, Adnan Polat'ın "Bu çocuk kim , alalım mı?" dediği Manisaspor maçı, 66-10-7-14 sayıları, Sinem Kobal, Erman Toroğlu ile kasık muhabbeti...

Beni hiç derinden sarmadığı için mi bu olmamışlık sahi? İliç-Hasan Kabze hatta ve hatta cinsel organı sadece Beşiktaş maçlarında hareketlenen vasat Galatasaray yabancıları kadar "Dün gibi hatırladığım bir ANı yoktur"

Nihat gibi, Tugay gibi "bayrakları asalım" gibi de olmamıştı Madrid hikayesi. Galiba bilinçaltım, “Benden daha yetenekli, daha seri çalımları var. Bize gelse harika olur!” dediği Serdar Özkan nedeniyle kabullenemedi. 

Sonra maç bitti. Süleyman Demirel basın toplantısı gibi bir toplantı, tam uyuyalım derken Ntv Spor'a bağlanan Arda, sonrası tufan. 

O gecenin sabahı biliniyordu ki  hiç bir çocuk tekne orucu için 12:00'da hoşafını içmeyecekti, hiç bir çocuk Arda'nın taklidini yapmayacaktı ve Nou Camp'ın güney tribününün en üstünde duran kamera orta sahada çökmüş bir futbolcuya zoomlayacaktı İlyas Salman-Ya Ya Ya Şa Şa Şa misali. 



SON SÖZ: Yazıda bahsi geçen Nusret Abi, Mustafa Uzunyılmaz'dır. Bu son olsun filminden bir repliğiyle bitirelim madem:



-Nasılsın?
-Memleket gibi..

Levent Kırca parodileri gibi olacak ama son Arda'nın kale arkasından Hagi'yi kestiği o yıllardan bu güne neler değiştiyse, hepimiz de o kadar değiştik.

Yazar: Refet

Çarşamba, Haziran 14

Manhattan



Manhattan güzel bir Woody Allen filmi. Fakat artık hangisi hangi Woody Allen filmi emin olamıyorum. Hemen hepsi, özellikle 70 ve 80'lerdekiler, birbirlerine çok benziyor. Oyuncu kadrosundan kamera arkasına kadar ekip bile neredeyse aynı. Woody Allen yine ilişkilerinde başarısız olan bir adam. Bu sefer de 18 yaşının altında bir kızla ilişkisi vardı. "Woody üstad, yine metropol hayatının tüm güzelliklerine dokunmuş" diyenler çıkmıştır. Aradan neredeyse 40 sene geçmiş, illa bunu diyen olmuştur. Manhattan veya Nişantaşı'nda olunca sevilir böyle şeyler. Woody, AKP ilçe teşkilatında çalışan bir adam olarak 18 yaş altında bir kızla beraber olsaydı, sıkıntı yaşayabilirdi, New Yorklu bir entellektüel olması onu rahatlatmıştır.  

Tabi o karakterin (Mariel Hemingway) yaşının küçük olması filmde önemlidir. Hatta belki de filmden alınacak tek mesajdır. Çünkü bu karakterimiz, devamlı entelektüel abilerin ve ablaların yanında hor görülür. Fakat daha sonra anlarız ki, filmdeki birçok karakterden daha olgun hareket eder. Aslında bu açıdan Closer'a benzetebilirim, orada da dört karakterin en ahlaklısı, 'ahlaksız' bir iş yapan Alice'di. O nedenle aslında Allen benim hoşuma giden bir şeyi yapmaya çalışmış ve büyük şehirlerin yüksek kesimlerine laf çakmaya çalışmıştır. Ama keşke kızın yaşı en azından 19 falan olsaydı

Yalnız siyah beyaz olmasına rağmen görüntü yönetmenliği şahanedir. Şehiri dekor olarak kullanmakta çok mahirdir. Woody Allen'in en çok sevilen filmlerinden biridir, ama kendisi bu filmi pek sevmez. Oysa sevilmeyecek birçok filmi vardır. Bu o kadar da kötü değil bence.  En azından 90'lardaki birçok güzel diziye ilham verdiği aşikardır.

Salı, Haziran 13

Açıklanamaz!


"Birlikte oynadığım forvetler içinde Suker ve Raul çok özeldi. Suker, golcü olarak özel bir adamdı. Raul… Raul açıklanamaz! Gol atma içgüdüsü inanılmazdı, tarif edebilmek mümkün değil. Raul’a detaylı bir futbolcu analizi yapalım: Sıçrama? 10 üzerinden 10 değil. Birebirde dripling yeteneği? 10 değil. Hız? O da aynı şekilde.Ama o öldürücü içgüdüler, doğru anda doğru yerde olma yeteneği ve reaksiyon verme özelliği akıl almazdı. 

Yerden bir vuruş yapacağını düşünürdünüz ama o, topu kalecinin üzerinden aşırmanın bir yolunu bulurdu. Bu tarz çözümler üretip hareketler yaparak stadyuma gelen insanları heyecanlandırmak çok normaldir. Ama aynı duyguyu takım arkadaşlarına -neredeyse her gün- yaşatmak biraz gerçek dışıdır. Raul bunu yapardı. Her gün ve her antrenmanda hem de… Bu tanrı vergisi yeteneklerinin yanında tanıdığım en iyi profesyoneldi. Gösterdiği çaba inanılmazdı. Antrenmana ilk o gelir, özel antrenörüyle çalışır, antrenmanlarda yüzde yüzünü verir ve sonra tekrar özel antrenörle devam ederdi… Bu rutin, 365 gün tekrarlanırdı. 15 yıllık Real Madrid kariyeri boyunca her gün… Akıl almaz bir şey. Bir insanın yapabileceği en ağır antrenmanı yapar ve her maçta daha da çok gelişerek karşılığını alırdı. Harika bir oyuncuydu."

Predrag Mijatovic - Socrates Haziran 2017 

Pazartesi, Haziran 12

The Man in the Machine / Steve Jobs



Bu postta iki filmi beraber değerlendireceğiz ama gerçekten de böyle olması gerekiyor. Steve Jobs’un ölümünden sonra çekilen ikinci önemli film iki sene önce çok tartışma yaratarak vizyona girmişti. Beklenti çok büyüktü ama ardından gelen yorumlar çok kötüydü. İzledikten sonra yaşanan sıkıntıyı çok bariz şekilde anladım.

Filmin gerçekten de zorlayıcı yanları var. Birincisi alıştığımız tarzda bir biyografi değil. Yani doğumdan ölüme kadar uzanan veya ona yakın geniş bir zaman aralığından bahsetmiyoruz. Hatta sadece üç gün var. Üç ayrı senede geçen üç ayrı günde geçen olayları anlatıyor film. Sadece 1984, 1988 ve 1998 yıllarına ait bir günde geçen diyalogları dinliyoruz. O konuşmalardan Steve Jobs’un hayatını, kariyeri boyunca verdiği kararları ve karakterini çözmeye çalışıyoruz.  Bu yüzden çok fazla replik barındırıyor. Konuşmaların çok hızlı bir şekilde devam etmesinden dolayı izleyici de zorlanıyor. Takibi zor bir film. Öte yandan Steve Jobs, ABD’de çok popüler bir isim. Hayatının her ayrıntısı yıllardır biliniyordu ve göz önündeydi. Onlar için biraz daha kolay olmuştur. Fakat Türkiye izleyicisi, adamın kendisine o kadar hakim değidi. Bu da bizim için filme girmeyi zorlaştırmış olabilir.

Yine de her şeye rağmen, ben filmi kötü bulmadım. Tiyatro geleneklerine uygun sinema filmlerinden ki bu tarzı zaman zaman izlemek keyif veriyor. Fakat tempo vermesi zor olur, o açığı kapatmak için karakterlerin girdiği diyaloglar tartışma modundaydı. Bu da yorucuydu.

Fassbander, bu filmde ilk düşünülen isim değilmiş. Daha önce Bale ve Di Caprio isimleri geçmiş. Hatta yapım şirketi Tom Cruise’u bile istemiş. Uzun adamı, Cruise’a bırakmak tarihi bir hata olurdu. Jobs, tip olarak çok net bir şekilde Ashton Kutcher’a benziyor. Fakat bu durum da sıkıntı yarattı. 2013 yılında vizyona giren Jobs filminde başrol Kutcher’ındı. İyi not alamamıştı. Ben de henüz izlemedim. Fakat Steve Jobs’un hikayesi ilgimi çekiyor ve o nedenle o filme bir ara bakmayı planlıyorum. Fassbander’a geri dönersem, kendisini yetersiz buldum. Karakterin içine giremediğini; hatta başka bir karakter yarattığını söylemek durumundayım. Biyografilerin oyuncular için zorlukları… Fakat rol arkadaşı Kate Winslet şahaneydi. Gerçi onun canlandırdığı karakter hakkında çok fazla bilgimizin olmaması, onun işini kolaylaştırmış olabilir. Jobs’ın kızı Lisa’yı iç farklı dönemde canlandıran kızlardan ilkine bayıldım, ikincisine gıkım çıkmadı ama üçüncüsü şaşırttı. Biraz fazla büyümüş Lisa geçen sürede… Bir de filmin sonunda ABD sineması klasiği ile cıvık bir baba-kız ilişkisi vermelere çalışmaları kötü olmuş.

Filmin yönetmenliği için önce David Fincher düşünülmüş ama olmamış. Sonra Danny Boyle'a düşmüş proje. Aslında Jobs’un hayatını bir şekilde Fincher’dan izlemek ilginç olabilir. Tabi insan bazen “Daha ne kadar Jobs filmi çekilecek?” diye sormadan da edemiyor. Belki izleriz. Ne de olsa I-phone gibi her sene yeni bir film çıkıyor piyasaya. Öte yandan bazıları bu durumdan rahatsız. "Bu kadar pompalamayın kardeşim" diyenler çok. Ama bir yandan da, teknoloji dünyasına ve geleceğe ve dünyaya damga vuran bir adamın hayatına dair birden fazla film çekmek abes değil. Sinema sadece yüz yıllık bir olgu. 1000 yıllık olsaydı; acaba hayatlarını şimdi şimdi sinemada izlediğimiz önemli insanlar, o dönemlerde de sinemaya yansıtılır mıydı? Bence, ünlü bir şahsiyetin hayatını sinemaya aktarmak için elli sene beklemeye gerek yok, bu algı bizim yeni alıştığı. Fakat popüler kültürde izleyici ve müşteri benzer filmleri hemen izlemek istemez herhalde. Zaten Steve Jobs filmi de özellikle ABD’de gişe başarısızlığına uğramış ve hatta vizyondan erken kaldırılmış.


Ben filmi beğendim. Çok iyi değildi ama zorlanmadım. benim için de zordu ama neyse ki filmden birkaç gün önce tesadüfen The Man in the Machine adlı belgeseli izlemiştim. Şahane iş. Steve Jobs’un hayatına temas edenler insanlarla yapılan röportajlarla babalık testinden Çin’de yaşanan olaylara kadar Steve Jobs ile alakalı hemen her konuya değinmişler. Bu sayede benim için bilmeden filme çok iyi bir ön hazırlık oldu. Aksi durumda filmin kendisine ben de burada çok küfredebilirdim. 

Sonuç olarak karşımızda çok ilginç bir karakter var (Artık yok gerçi). Teknoloji dünyasına, belki de ekonomik sisteme, topluma yön veren ama bunu teknoloji alanında yapmasına rağmen kimilerine göre kod bile yazamayan bir adam… Yaptığı konuşmalarla birçok gence ilham veren ama diğer taraftan çevresindeki insanlar tarafından hiç sevilmeyen, kontrol manyağı, yüksek egolu bir insan.

Belli oldu; demek ki biraz daha okuyacağız, biraz daha izleyeceğiz. Günün sonunda adamımız Woz olabilir ama o da tekin bir adama benzemiyor. Bu tarz filmlerde ve belgesellerde arka planda yer alması, ona olan bakışımı da olumsuz olarak etkiliyor.

Sonuç olarak önce belgeseli, sonra filmi izlemek çok keyifli olabilir.

Cuma, Haziran 9

En Kongelig Affaere



Avrupa, bizim sosyal çevremizde önemli bir ütopya gibi karşımızda duruyor. Hemen herkes oraya gitmeye çalışıyor. Gidemeyen oraya öykünüyor. Burası ile orayı kıyaslıyor. Ben de gittim gördüm. Güzel yer gerçekten. Kurallar var, onlara uymak zorunda olduğunu bilenler var, refah var, akıl var. Aydınlanma da var... Fakat bunların hepsi, esasında onlar için de çok yeni şeyler. Bizim taraf, Avrupa’nın vaad edilen bir cennet olduğunu, Avrupalı’nın doğuştan erdemli ve ahlaklı olduğunu sanıyor. Tabi ki değil.

Takvim Gazetesi yazarları gibi, “Biz aslında ne canavarız da sen kime özeniyorsun be hey dürzü” tadında yazacak değilim fakat insanlığın ve uygarlıkların ilerleyişini iyi kavramak lazım. 80’lerin sonunda veya 90’ların başında doğup, hakim olan düzenin eğitim sisteminden geçip, sonrasında tam sokağa karışacakken alıştığından farklı bir iklim bulan, Avrupa rüyasıyla yaşayıp kendi yaşam alanından kopan insanların anlayamayacağı bazı şeyler var. Bir anlam kurabilmek için en az 200 yıllık düzleme bakmak lazım. Konumuz Türkiye. Zaten, bahsettiğimiz bu 200 yıl Avrupa’yı da kapsıyor. Konumuz; Avrupa’nın o dönemlerine ışık tutan, “En iyi yabancı film” oscarına aday olan (Fakat ödülü Amour’a kaptıran) bir filmi.

Danimarka’da 17. yüzyıl sonunda yaşananları anlatan bir film. Danimarka tarihini bilecek değiliz ama filmden sonra ufak bir araştırma yaptım. Gerçeklik payı var. Hafiften kafayı yemiş bir kral (Aslında değil ama değer yargıları onu ‘deli’ sıfatına sokuyor), onun danışmanı olacak bir doktor, ve genç-güzel bir kraliçe. Bir aşk üçgeni olarak izlemek mümkün ama siyasi film sıfatına da sokabiliriz.

Sözün özü, Avrupa’ya da aydınlanma kolay gelmedi. Gökten inmedi. İdealist isimler vardı ve bunlar toplumu, dini, siyaseti karşılarına alarak, bedel ödeyerek ve değişim yaratarak uzun seneler içinde bir kültürün oluşmasını sağladılar. Hatta bu kültür oluşumu tek bir yüzyıla bile sığmadı. Yani yapanlar da içinde yaşayamadı. 

Bugün, sırf o mirasa sahip çıkanların çapsızlığından dolayı uzak durulan Osmanlı zamanlarında Anadolu’nun çok daha yaşanabilir coğrafya olduğunu söylemek mümkün. En azından kitaplardan okuduğum kadarıyla, o dönemde Anadolu'da olmak daha cazip geliyor. Fakat, dibe vuran  da ilerlemek zorundadır. Avrupa’da bu işler kolay olmadı ama olmak zorundaydı. Doğu’da ise işler şimdi karışık. Bunlar ayrı konular.

Film çok başarılı.  Alicia Vikander’i bu filmden birkaç gün önce Danish Girl’de izlemiştim. Sonra bir kez daha karşıma çıktı. Şahaneydi. Kendisi İsveçli olmasına rağmen, Danca bilmeden bu role hazırlanmış. Bu da gözümdeki değerini daha da yükseltti. Mads Mikkelsen de her zamanki gibi, anlatmaya gerek yok. Danimarka sinemasına dair bir şey varsa; karşınıza çıkabilir. Kral rolündeki Mikkel Boe Følsgaard  de oldukça başarılıydı. O da iki sene önce, Danimarka’nın 1992’deki Avrupa şampiyonluğunu anlatan filmde yer almış. Canlandırdığı karakter de Kim Vilfort’muş. Onu da bir yerden bulup izlemek lazım.Ama ben onu bulana kadar, siz önce bunu izleyin. Danimarka sineması son 7-8 yılda çok iyi işler çıkarıyor. Gözüm üzerlerinde...

Perşembe, Haziran 8

Kral


Ronaldo, sezonun son döneminde bu kadar öne çıkmasaydı keşke. Ramos’un Ballon d’Or almak için ufak bir şansı olurdu belki. Fakat belki Ronaldo ipleri eline almasaydı CL kupası da gelmezdi. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Ama bu adam ‘Dünyanın en iyisi’ olmayı hak ediyor. Bir de Cuadrado’yu oyundan attırmasaydı. Yakışmadı.

Yine de çok önemli bir figür ile karşı karşıyayız. Açıkçası ben Ramos’un bu duruma geleceğini beklemiyordum. Üç sene önce Manchester United’a gitseydi nasıl olurdu onu da bilemiyorum. O artık bir kulüp efsanesi. Şanssızlığı stoper olması, bir de Ronaldo ve Messi ile aynı döneme denk gelmesi.


Bir de merak ediyorum; acaba Ronaldo ve Messi futbolu bırakınca ne olacak? İnsanlığın gelişimine uygun olarak onlar gibi veya onlardan daha iyisi mi gelecek. Yoksa dünya eksenine geri mi dönecek. Her şey normalleşecek gibi sanki. Agüero, Neymar ayarındaki ‘standart’ insanlar, dünyanın  en iyisi olmak için ‘normal’ bir yarış verecek.

Çarşamba, Haziran 7

The Danish Girl


Cinsel tercihler üzerine çekilen filmler (bu kategori nasıl tanımlanacak onu da hâlâ bilmiyorum ama şimdilik böyle diyelim) sıkıntılı oluyor genelde. Yapanlar; radikal bir iş yaptıklarını düşünüyorlar ve sadece işin kendi içinde olan cesareti sayesinde sinemaseverlerden alkış alacaklarını ve başarılı olacaklarını düşündüklerinden, 'sinema' yapmadan karşımıza çıkıyor. Gerçi yine de alkış alıyorlar, hatta eleştirenler 'homofobik' olarak görülüyor ama olsun. 

İzlediğimiz; bir kadın ile bir erkeğin öyküsü olsa üçüncü sınıfa sokacağımız filmler, sırf eşcinsellikle gündeme dahil oluyorlar. Daha da ötesi eşcinsel olmanın toplumsal hayatta yaratacağı zorluklar da filmlerde biraz fazla geçiştiriliyor ve aslında film en önemli amacına dahi hizmet etmeden alkışlanıyor. Birçok Hollywood filmi, Athena'nın Ses Etme klibinden bile daha başarısızdır esasında. 'Bile' dememin sebebi klibi kötülemek istememden değil, süresinin azlığındandır. 3-4 dakikada dahi güçlü bir mesaj verme şansınız varken, 120 dakika boyunca sadece iyi oyunculara sığınmanız, kurguyu derinliği arka plana atmanız hem başarısızlık hem haksızlıktır. Bu örneğe Carol filmini çok rahat oturtabilirim.

The Danish Girl'i de izlememek için baya kıvrandım. Yukarıda yazdıklarımızda daha fazlasını, daha farklısını beklemiyordum. Fakat yanılmışım. İyi ki de yanılmışım. Muhakkak çok iyi bir film değil. Bir efsaneden bahsetmiyoruz. Ama olmuş. Tabi filmin önemli avantajları var. Birincisi bir kitap uyarlaması. Bu bazen film için zorluktur ama böylesine zor konular için önemli bir kaynağın elinizin altında bulunmasına neden oluyor. Ayrıca sadece yazılmış bir romandan bahsetmiyoruz, ortada bir biyografi var. Yani bir yaşanmışlık. Bu da karakterlerin sağlam bir şekilde betimlemesine olanak sağlıyor.

Filmin üçüncü avantajı bu film için çok uzun seneler uğraşılmış olması. 2004'ten beri çabalanmış. Aksaklıklar olmuş ama üzerine daha çok düşünülmüş belli ki. Bir ara Charlize Theron, Gwyneth Paltrow, Uma Thurman, Rachel Weisz ve Nicole Kidman'ın isimleri bile film için geçmiş. Böylesi denk gelmiş, iyi de olmuş. Sıkıntı da yok. Eddie Redmayne çok beğenildi. Bense pek beğenmedim, hatta abartılı geldi. Fakat benim favorim kesinlikle Alicia Vikander oldu. Zaten kendisi bu film sayesinde Oscar'ı aldı, Redmayne ise sadece adaylıkta kaldı. Akademi Leonardo di Caprio'ya daha önceki yıllarda verseydi, belki de o alacaktı. Tabi iki sene üst üste vermemek de istemiş olabilirler. Vikander ise Oscar'ı yardımcı kadın oyuncu olarak aldı. O da ilginç. Bana kalırsa baya baya başroldü. Hatta hikaye sanki Einer'in Lili olmasını değil de, Einer'in Lili olma süresindeki Gerda'yı anlatıyordu. Önemli değil. Vikander, Carol'daki Rooney Mara'yı geçtiği için sevindim. Hak yerini bulmuş.

Yine de her eserin önemli olan kısmı sonudur. Puan orada verilir. Bir albümün kapanış şarkısı veya bir yazının son paragrafı. Sinemada da son sahne önemlidir. Bu filmin en zayıf noktası da orasıydı. Gerçek bir klişe ile bitirdik. Gerek var mıydı emin değilim. Daha iyi kotarılabilirdi. O nedenle "bir efsaneden bahsetmiyoruz. Ama olmuş" dedim. Bir efsane olma fırsatı basit farklarla kaçmış. Yine de kendi türünün en iyilerinden. 



Pazartesi, Haziran 5

Bacheha-Ye aseman


Hocam biz buna ne diyelim be... Bu filmdir, bu sinemadır, bu hayattır... Sadece 180.000 dolara çekilmiştir. Demek ki Majid Majidi çok büyük yönetmendir.

Her karakterini ayrı ayrı seviyorum; tabi ki en başta kız kardeş Zahra'yı. Bir tek filmin başında Ali'nin ayakkabıları aramasına izin vermeyen manava ayar oldum. Baba bile en başta korkutucuydu ama sonradan anladık ki o da özünde iyi adam. Baba gibi baba; uğraşıyor, didiniyor. Önündeki şekerlerden bir tozunu bile bardağına atmıyor; kendisine emanet edildi diye. Zengin mahallelere çalışmaya gidince beceriksizliği ortaya çıkıyor ama en çok çocukları için üzülüyor, onlar için çabalıyor.

Ulan babayı bu kadar anlattıysam çocuklar Ali ve Zahra'dan da bahsetmem lazım ama benim kelimelerim yetmez. O çocukların muhteşem oyunculukları nedense devam etmemiş. IMDB'de liste düşük. Komşu ülke İranlı çocuk oyuncuların kariyerleri için IMDB'ye bakmak... Bunun üzerine de ayrı bir yazı yazılır.

Bu filmde insanlık var. Kısa kısa sahnelerde bile görebilirsiniz. Ayakkabıyı kanaldan çıkaran esnaftan, okuldaki öğretmene kadar... O karakterlerin hiçbiri boşuna girmemiş filme.

İran'ın Oscar'a aday olan ilk filmiymiş. Ondan sonra da, biri sonuncusu olmak üzere iki kez kazandılar. Kapıyı açan Majidi olmuş. Bir ara diğer filmlerine de bakacağız.

Cumartesi, Haziran 3

RocknRolla



Madem öyle diyerek Lucky Number Slevin'den hemen sonra, işin ustasına geçtik. Guy Ritchie ve karşımızda Rocknrolla... Böyle girişler yeni filmlere ne kadar da güzel oluyor. Kurtarıcı gibi. Oysa biz bunu da 9 sene sonra izledik.

Acaba ben Lock, Stock and Two Smoking Barrels'ı izledim mi? Film boyunca aklıma gelen sorulardan biriydi. Çünkü bu filmlerin hepsi birbirine benziyor. Oyuncular bile neredeyse aynı. Neyse ki bu sefer Jason Statham veya Vinnie Jones yoktu. Yine de Ritchie'nin en iyi filmi olarak gösterilen filmi henüz izlememiş olabilirim. Veya izledim de unuttum. Çok kötü bir durum. İnsan yaşlandığını hissediyor.

Yine de yaşlansak da; hâlâ yaşıyoruz ve ömrümüzden iki saati bu filmi izlemeye harcayabiliriz. Her şeyi unutturabilir, kısa bir mola verdirir, güldürür, eğlendirir.

Şifre belli; en azından benim için. Kalabalık bir grup var ve sokakta koşturuyorlar. Benim izlemem için yeterli bir anafikir. İşin aksiyon kısmı kimine hoş gelir kimine gelmez. Benim için önemli değil. Olsa da olur olmasa da... Fakat bir arkadaş grubunun sokaklarda bir şeyin peşinde olmaları beni bağlar. Bir de gençlik filmleri vardır böyle. Ne kadar kötü olursa olsun, sıkıntı yaratmam. Ki bu kötü de değil. Bir kere adamların lakapları var; bunlar güzel şeyler. 

Tamam biz de bir suç çetesi üyesi değiliz ama böyle kalabalık gruplarda hikayeler böyle anlatılır. Ne kadar boka batarsan bat, sonunda anlatmaya başladığında komik bir şeyler çıkarırsın, çıkarmalısın. İngiltere'de de gençler, insanlar böyle mi yaşıyor emin değilim ama Ritchie'nin bende uyandırdığı his bu. 

Lakabı olan, belki gerçek ismini bile bilmediğin adamlarla hayatını, yırtmaya çalışarak devam ettiriyorsun. Bu yolda başına gelenler, devamlı izlettirir.

Gerard Butler ve Tom Hardy, en büyük beklentilere sahip oyuncular olarak gözükebilir (Gerçi Hardy o zamanlar bu kadar meşhur değildi tabi) ama filmin en başarılısı Toby Kebbell. Ben yine de Lock, Stock and Two Smoking Barrels'a takıldım. İzlemiş miydim acaba?

Perşembe, Haziran 1

Lucky Number Slevin


Guy Ritchie'nin çekmediği en iyi Guy Ritchie filmi. Belki de daha önce başka bir filme böyle bir tanım yapmışızdır, olamaz mı? Olabilir. 

Biraz komedi içeren çatışmalı suç filmi oldu mu hemen Ritchie geliyor akla. Biraz daha fazla vahşet olsaydı ve kan dökülseydi; bir de etkili müzikler olsaydı Tarantino da derdik. Böyle filmleri izlemeyi seviyoruz. Çoğundan geriye bir şey kalmıyor ama en azından iyi zaman geçiriyor. Sürpriz sonlar çıkınca "Vay anasını" diyerek puanımız yükseliyor. Biraz zeka parıltısı görmek önemli. Ama daha da önemlisi bunu yapmaya çabalarken seyirciyi de salak yerine koymamak lazım. Yani biz de geçmişimizde az biraz film izlemiş insanlarız. Bir birikime sahibiz. Bu filmde pek öyle sıkıntılar yok, o açıdan güvenin adresidir. Son dönemde ara ara 'İçerde' dizisine bakınca, böyle anları yakalayınca el oğlunun elini öpesim geliyor.

Oyuncular çok başarılı. Ama acaba keşke Josh Hartnett olmasa mıydı? Çocuk fena da iş çıkarmamış ama işte yani bir 'ama'sı var. En azından daha marka bir isim orada olabilir miydi? Neyse, bu da çocuğun kariyerindeki en iyi iş olarak kalacak. Hak ediyor da...

Böyle filmler hakkında yorum yazmak zor, çünkü her şey çetrefilli. Film hakkında en ufak bilgi vermek sıkıntı yaratabilir. Ama tabi herkes ben değildir diye umuyorum. Böyle popüler filmleri 11 sene sonra izleyecek ender kişilerden biriyim. Yine de Morgan Freeman'ın kötü adam rollerinde olmaması gerektiğini söylemem lazım. İnsan ister istemez taraf tutuyor ve içinden "Herhalde  birazdan Freeman iyi karakter olarak çıkacak" düşüncesi geçiyor. Yazalım hemen; çıkmıyor!

Efsane bir film mi? Değil. Ama iyi iş. Keşke her sene böyle bir film çıksa. Gerçi aslında çıkıyordur ama benim sinemaya gidip izleme alışkanlığım olmadığım için, 10 sene sonra biriktiririm hepsini...

Çarşamba, Mayıs 31

Bizimkiler


Bu fotoğrafa nereden ulaştığımı unuttum. Umarım biri çekeni hatırlatır. En azından fotoğrafın ve sahibinin kısa bir süre önce uluslararası bir yarışmada ödül aldığını hatırlıyorum. Birçok foto daha vardı ödül alan ama benim görür görmez etkilendiğim bir fotoydu. Nedeni de belli zaten.  Twitter'da kapak fotoğrafım da buna benzer bir fotoğraftır. Onun Kahramanmaraş'ta çekildiğini biliyorum. Bu ise Anadolu'da mı yoksa Avrupa'da bir Türk mahallesinde mi emin değilim. Çok da emin değilim. Bizim oralardan olduğu kesin.

Salı, Mayıs 30

Mystic Pizza


Ne yazık ki başarısız bir film. Bir gün denk gelirseniz ve tercih yapmanız gerekiyorsa, bu yazıyı hatırlayıp çok rahat vazgeçebilirsiniz. Daha iyisi muhakkak karşınıza çıkacaktır. 

Ama eğer bir altyapı gözlemcisi tadında bakışınız varsa ilginç gelebilir. Julia Roberts'ın 21 yaşındaki, Matt Damon'ın çok az süresi olsa da 18 yaşındaki halini izlemek ilginç gelebilir. Bu ikisine rağmen filmin başrolünde Annabeth Gish var. O dönem baya güzelmiş. Şimdilerde de fena değil ama o dönem Roberts'ın önüne geçebilirmiş. Tabi film çekildiğinde 17 yaşında olmasından dolayı olsa gerek, biraz donuk kalmış. 

Kısaca, kötü filmdir. Nedense seveni çoktur. Ege'de birçok pizzacının isminde buraya gönderme vardır. O kadar sevmiş insanlar demek ki. Ya da yaratıcı isim bulmakta zorlanıyorlar. Gerçi pizzacıya da iyi film diye Godfather ismi koyamazsın.

Pazartesi, Mayıs 29

Blogun En Güzel Zamanları



Bu aylar en sevmediğim aylar işte. Her şeyin şekillenmeye başladığı aylar çünkü, + 15 gün koysan bugünün üzerine ya varsın/ya yoksun.

Şampiyonlar belli olur, play-off'lar başlar, koca senenin emeği pis bir kontrpiye topta çürür gider, herkes tatil moduna girerken çalışmak zorunda olmak ve nedense tüm gündem belirleyicilerin herkesi tatil yapıyor zannetmesi gibi bir büyük resim belirir, tozunu almaya üşendiğin.

Mesela aralık-ocak-şubat falan daha çekici. Her an, her şey olabilir. Dibe de vursan, bir kaşar hoca gelir tutar elinden UEFA'ya sokabilir veya Gebze E-5 kenarında sulu karlı bir havada Aspor rejisi + futbolcu aileleri (reklamlarda evlilik programlarına zaplayan anneler dahil) + 2 liraya 29873 TL alma peşinde koşanlar hariç kimsenin izlemediği maçlarda oynarken, UEFA gruplarında oynayacağın Lille deplasmanını düşünebilirsin, "Güntekin Onay'ın Fransa'da getto dediği böyle yerler herhalde" diye yüzüne kömür sürersin Rençber gibi.

Vatani görevden sonra teskere alıp o dönüş yolculuğunda düştüğün boşluk veya 18 yaşa girdiğin gecenin 00:32'si gibi bir anlamsız boşluk. "Bu muydu yani, ee peki şimdi ne olacak" Son 15 yılda gündem oburu olduk resmen. Hep bir şeyler olsun istiyoruz, hep bir son dakika, hep bir radikal karar.

Ve bu finaller sonucunda oluşan içimizde oluşan kocaman boşluklar , cevaplanmayı bekleyen sorular, olmamışlıklar.

* Üsküdar Belediye Başkanı'nın Sivasspor ve Yeni Malatya'yı kutlaması

Senin koskoca Anadolu Üsküdar 1908'in var başkanım, Selimiye desen insan eksen sol bek çıkar, Beylerbeyi küçük Auxerre , Çengelköy desen Süper Baba'dan sonra fetret devrinde..

* Fenerbahçe'nin şampiyonluk maçında İsmet Badem'in stüdyoda olması

Önemli figürlerdendir İsmet Badem. Hikayeleri bitmez, güzel hayalleri vardır (ki kimi gerçek oluyor), bir yandan Sırbistan basketbolunu dinlerken diğer yandan Yugoslavya'nın dağılmasını da anlatırdı mesela. O gece Aspor'da idi üstad. Kırgındı. Küskündü sanki. Orada olamadığı için içi içini yiyordu. Bizim kuşak için özel adamlardandı. Nusret yerine oralarda bir yer olmalıydı. Bence sistemin dışına itildi, bir dolaplar döndü.

O gece futbol programlarının sağ üst köşede skor göstermemesi de enteresandı. 

* Erzurumspor'un kupa töreninde yaşanan kupa alışverişi...

1.Lig'e yükselen Erzurumspor kupayı alınca fondan "Sen Aldırma" çalacak diye iç geçirdim merhuma selam için. (Ki bazı taraftarlar söylediler, sesleri geldi)

Bir yandan "We are the champions" çalarken bir yandan "çimler mafoluyo" diye içimiz giderken Erzurumspor başkanı kupayı kapıp birisine götürdü.

Ben bir an; İbrahim Erkal'ın eşi, şehit çocuğu veya engelli bir vatandaşa diye düşündüm. Futbolcular tur atmadan, başkan kupayı kapıp birisine götürdü.

Kimdir çözemedim ama garip bir itiş/kakış oldu orada. Hıncal Uluç gibi olacak ama; benim medyamda kimse bunun üzerinde durmadı.


İstanbul'a yaz geç gelecek ama tam gelecek. Cemrelerin düşüş sırası gibi mikro-milliyetçilerin bayrakları da semtleri süslemeye başladı. Hemşehri muhabbetlerine asıyorlar bayraklarını dükkanlara, KARDEŞLER İLETİŞİM 1.LİG'TE BAŞARILAR DİLİYOR doğduğu şehrin takımına.


Yazar: Refet

Pazar, Mayıs 28

The Double



İngiliz yönetmen, ABD'li erkek başrol oyuncusu, Avustralyalı kadın başrol oyuncusu, Rus edebiyatı... Dünya bir araya gelmiş ve bunu ortaya çıkarmış. Şahane bir film. Dostoyevski romanından (Dvoynik) uyarlama ama ne yazık ki benim okumadığım bir kitap. O nedenle filmle ilgili eksiklerimiz vardır. Belki, bu çok sevdiğimiz film, izlediğimizden çok daha iyisidir de farkında değilizdir. 

Biraz Brasil, biraz 1984, biraz Fight Club, biraz Submarine, biraz Aki Kaurismaki,.. 

Jesse Eisenberg muhteşem bir oyunculukla filmi taşıyor. Bu alışkanlığı hiç şaşmıyor, her defasında aynı etkiyi ortaya koyabiliyor. Mia Wasikowska da hem güzelliğiyle hem yeteneğiyle ekrana kitliyor.

Muhteşem sahneler var ama bir sahne var ki, tekrar tekrar izlememe neden oldu. Üç dakikadan kısa süren sahne hem üzdü hem güldürdü. Bu da aslında filmin başarısının özeti. Bize böyle filmler lazım. Hem derinliği olacak, hem de zıt duyguları göze sokmadan insanın içinden çıkaracak.

O sahne budur; belki de abartıyorumdur. Ama sadece bu sahneden oluşan bir film olsaydı; yine yüksek bir puan verirdim.

Başta Dostoyevski olmak üzere herkesin emeğine sağlık. Kitabı da en kısa zamanda okuyacağım. Gerçi ustanın en sevmediği eserlerinden biriymiş ama olsun.

Cumartesi, Mayıs 27

Cuma, Mayıs 26

The Third Man


"İtalya’da 30 yıl boyunca borjiyalar vardı. yani savaş, kıyım, cinayet... Ama Michalengelo, Leonardo ve rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre’de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!"

Perşembe, Mayıs 25

Konferans


Kadir Hs Üniversitesi, Cibali Kampüsü

Daha fazla bilgi için

KONFERANS PROGRAMI

09:40 - 10:00 Açılış Konuşmaları

10:00 - 11:00 Sporda Yenilik ve Fırsatlar
Galatasaray - Sinan Güler / Sporcu ve Girişimci
Saran Medya - Emre Günbay / Medya ve İş Geliştirme Direktörü
Monitize - Fırat İşbecer / EMEA Genel Müdürü
LEAD Accelaration Program - Natalie Sonne / Program Direktörü

11:00 - 11:20 Kahve Arası

11:20 - 12:20 Dijital Öncüler
Moderatör - Bağış Erten / Gazeteci ve TV programcısı
Maçkolik - Erhun Geyisi / Genel Yayın Yönetmeni
Nesine - Arda Uysal / Pazarlama Direktörü
Sporx - İlkan Gökyılmaz / Kurucu ve Yönetici Ortak

12:20 - 13:30 Öğlen Arası

13:30 - 14:30 Deneyimi Biçimlendirmek
Moderatör - Murat Sancar / SNCR Sports Ajans Başkanı
Technogym - Vittorio Zagaia / Kurucu
Adım Adım - Renay Onur / Kurucu ve Kaynak Geliştirme Yöneticisi
Sweaters App - Elif Boyner ve Melis Abacıoğlu / Kurucu Ortaklar
Codemodeon - Yağız Hatay / Kurucu Ortak

14:30 - 15:30 Tüketiciye Doğrudan Ulaşmak
Moderatör - Burak Gürkan / Eski TFF ve BAE Pro League Pazarlama ve İletişim Direktörü
Genart/Twitter - Göze Sencer / Twitter Medya Partnerlikleri Direktörü
World Freestyle Football Federation - Daniel Wood - Başkan
4Freestyle - Tobias Becs - Kurucu

15:30 - 15:50 Kahve arası

15:50 - 16:50 Oyun Çağı
Moderatör - Meriç Eryürek / GIST Pazarlama Direktörü
Netmarble - Aras Şenyüz / Pazarlama ve Mobil Direktör
Big Kazan - Faruk Furkan Akıncı / Kurucu
Space Soldiers - Bünyamin Aydın / Kurucu

16:50 - 17:50 Sports Startup Sunumları

17:30 - KAPANIŞ

Çarşamba, Mayıs 24

The Master



Paul Thomas Anderson filmlerini daha önce hiç izlememiştim, ama birçoğuna basit anlamda aşinaydım. Bazı sahneler ve fragmanlar bazı şeyler vaad ediyordu. Tempo, coşku ama aynı zamanda derinlik bunların en başlıcalarıydı. Bir de bütün bu kabarmayı tetikleyecek provakatif bir teknik. Aksiyon değil; coşku! Tam aradığımız gibiydi.  Fakat, galiba tüm bunları zihne kazımak ve onların ardından seriye The Master ile başlamak hata oldu. En azından o heyecanlı çekimleri beklerken, 150 dakika boyunca bu kadar yakın çekime gerek yoktu.

Bu film bir Boggie Nights gibi değil sanırım. Magnolia da değil. There Will Be Blood'un da daha farklı olduğunu sanıyorum. The Master ise 2 buçuk saate yaklaşan süresi ile bizi bitirdi.

"Biz" derken, ABD dışındaki herkes olmalı. Filmi anladım, yönetmeni anladım, senaryoya saygı duydum ama bu bizim işimiz değil, çünkü arada ıskaladığımız çok fazla şey oluyor.. Gerçi bir yandan da ABD'de 1950'lerde yükselen tarikatları, burayla eşleştirmek faydalı olabilir ve bu açıdan bu film bize bir yol planı çizdirebilir. Yine de toplumların birbirlerinden farkları çok fazladır. Bir kere filmin geçtiği dönem, 50'lerin başı. Yani İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası. 1929 krizinin etkisini hisseden, savaşı yaşayan, dünyadan kopan, kendini boşlukta hisseden gençlerin tarikatlara yönelmesi kaçınılamazdı.

Türkiye'de ise durum çok daha farklı. Ne ülke yakın tarihte böyle bir savaşa dahil oldu, ne de gençlik kendini boşlukta hissedecek kadar dünyaya açıldı. Dünyaya açılma kısmı önemli bence. Filmdeki Freddie karakteri de çok önemlidir. Bize çok önemli bir Amerikan kuşağını anlatır. Hem bir yerlere gitmeye çalışır hem de otoriteye karşı zaafı vardır. Bu çelişki filmin konusunu doğurur. Master ile tanışması da böyle bir gemiye atlamasından doğar. Özgürlüğü sever. Oysa bizim tarikatçi gençlik, böyle yolculuklara kalkışmaz, aklından bile geçirmez. Özgürlük yasaklı kelimedir. Onların savaş travmaları da -eğer Güneydoğu'da askerlik yapmadıysa- pek yoktur. Sosyal hayatın ta kendisi onlar için yeterince korkutucudur, korkunç olduğu öğretilmiştir ve bir otorite her zaman korkuyu sıcak tutmuştur. Gençlik, bu korkuyu başka bir otoriteye sığınarak yeneceklerini düşünürler. O nedenle onları etkilemek için sadece iyi konuşan bir hatip olmak yeterlidir. Fakat bu başka bir konu. Bizim adamımız Freddie.. Onu etkilemek için sadece iyi konuşmak yetmez, karizmatik ve vaatçi olmalısınız.

- Hiç kimseye bağlı kalmadan mı yaşayacaksın?

+ Evet

- O zaman dünyada tek başınasın.

Filmin genel puanı ne kadar düşük olsa da, o karakterin çizimi, anlatımı bir sinema dersi olarak sunulabilir. Ve tabi ki ona hayat veren Joaquin Phoenix için de aynısını diyebiliriz. Phoenix, son dönemde sıkça yaptığı gibi, yine filmin kendisinden, çok oynayacağı rolün büyüsüne kapılmış. Bana öyle geliyor en azından. En azından bu filmle haklı olarak Oscar'a aday oldu Tıpkı, yardımcı erkek oyuncuda, filmden iki sene sonra vefat edecek olan Philip Seymour Hoffman gibi.

Hoffman'ın karakteri daha kolay. En azından biz biraz daha aşinayız böyle karakterlere. Toplumun değerlerini, yaşam tarzını, ülkenin yapısını, tarihi, geleceği çok iyi sezen ve buradan kendisine bir güç alanı yaratan o insanlar... Lancaster Dodd, bu açıdan önemli bir karakter. Fakat film; bazı noktaları çok hızlı geçiyor. Bu sayede, bizim gibi ABD toplumundan olmayan insanlar bazı ayrıntıları ıskalıyor. Ben de birçok şeyi, filmden sonra okuduğum yazılarda farkettim/öğrendim. Mesela, çoğu yerde filmde anlatılan konunun Scientology ile alakalı olduğu belirtilmiş. Doğru olabilir ama benim onlara dair bilgilerim çok kısıtlı. O yüzden, bende böyle bir gerçeklik var olmadığı için etkilenmek zor. Peki film yapanlar, kafasındakileri açığa çıkarırken herkesi düşünmek zorunda mı? Olmayabilir. O nedenle eleştirmiyorum ama filme de ısınamıyorum.

Yine de Paul Thomas Anderson'ın referansı çok sağlam, diğer filmlere de şans vereceğiz. Ne de olsa kendisini bu filmi yaptığında 42, merak edilen diğer filmlerini yaptığında da 20'lerindeydi. Karşımızda zeki bir adam olduğunu inkar edemeyiz, bir çırpıda ondan vazgeçemeyiz.

Salı, Mayıs 23

Kaya Gibi




Geçen gün TV izlerken bir anda aklıma takıldı. Hangi ünlü ölse üzülürdüm? Leonard Cohen'e üzülmüştüm. David Bowie'ye de... Yaşım henüz ufak olduğundan Barış Manço ve Kemal Sunal'da şok olmuştum ama mesela Michael Jackson o kadar etkilememişti. Tarık Akan'a üzüldüm ama Zeki Alasya vurmadı. Bunun sebebi ne olabilirdi? Kendi kendime düşününce şunu çıkarıyordum ortaya: Bowie'nin ve Cohen'in son albümleri yeni çıkmıştı, Manço best-off'a hazırlanıyordu, Sunal film çekimine giderken gitti. MJ ise yıllardır ortalarda yoktu, Zeki Alasya kayıplardaydı. Üretime devam eden insanın ölümü beni daha çok üzüyordu herhalde. 

Ondan sonra kendi kendime sorduğum soruya cevap verdim. Şu an yaşayanlardan herhalde en çok Robert de Niro'ya çok üzülürdüm. Üzülmek de değil ama baya sarsıcı olabilirdi. Adamı çok sevdiğimden değil. Seviyorum, saygı duyuyorum ama sevdiğim oyuncu sayısı çok fazla. Neden De Niro o zaman ? Çünkü öyle bir adam ki, o ölünce sinema bitecekmiş gibi hissediyorsunuz.  En azından herhalde herkes ustaya saygı dolayısıyla 2-3 sene sinema filmlerine ara verirmiş gibi. Zaten aslında  adam hiç ölmeyecek gibi durmuyor mu? Bu da ayrı bir şok. Mesela ilk hangi gazeteci yazar "Robert de Niro öldü" cümlesini...

Ardından iki üç isim daha aklıma geldi. Fakat fark ettim ki hepsinin yaşları belli bir sınırın üstündeydi. İnsan kafasında kurgularken bile 'sıralı ölüm'ü düşlüyor. Ve derken, o kendi kendime konuşmanın hemen iki gün sonrasında Chris Cornell'ın ölüm haberi geldi.

Sarsıcı oldu. Oysa listede hiç adı geçmemişti. Üstelik haşır neşir olduğum bir isimdi, her sabah dinlediğim MP3 player'da 3-4 tane şarkısı vardı. Sesini sık sık duyuyordum. Yeni şeyler yapmaya müsait biriydi. Ve çok gençti. Babamdan gençti, Benden de daha genç duruyordu. Bitik bir durumu yoktu. O seviyelere çok yaklaşmıştı ama artık orada değil gibiydi. Mesela İbrahim Erkal öyle değildi. Devamlı dibe vuruyordu ve en son Küçükyalı sahillerinde, alkollü mekanlarda bol alkol tüketerek geceler geçiriyordu. Cornell ise bizim gördüğümüz açıdan sağlıklıydı.

Sonuç olarak insani her ölümden etkilenecek bir şey buluyor. Bazen yaştan, bazen ölüm şeklinden, bazen ölenin dünyaya katkısı ve üretiminden, bazen başka bir sebepten. Yeter ki kendi içinde ölümü takıntılı hale getirmiş olsun ve bağ kurabildiği birinin daha "gittiğini" fark etsin.

Esasında insan doğduğu veya aklı ermeye başladığı günden beri ölümü fark ediyor. Fakat sorgulamaya başlaması için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Ya sert bir ölümle karşılaşmalı ya da bilinci bir anda açılmalı. Tabi bunları ergenlikte, yolun hemen başında olmalı.. Yoksa ilerleyen yıllarda sıkıntılar baş gösterir. (Veya belki de bu yol daha sıkıntılıdır).

Audioslave albümü 2002 yılında çıkmıştı. Benim Akmar'dan aldığım son çekme kasetti. Artık yeni bir yüzyıl başlamıştı ve sonuna yetiştiğimiz 90'ların efsane Akmar'ının son anlarıydı. Kaseti 2002'nin sonundan 2003'ün ortasına kadar dinledim. 2000 de benim ölümü sorgulamaya başladığım seneydi. İdrak etmiştim artık. Bu hayatın bitebileceğini gerçekten anlamıştım. Kafamda düşünceler vardı. Bu hayat bitecekti ama yenisi başlayacak mıydı? Cennet, cehennem, dinler, inanışlar. Tasavvuf da deizim de; akla gelecek her şey merakımdı. Cevap arıyordum. Bir yandan sorulara cevap ararken bir yandan ÖSS soruları çözüyordum. 2003 yazında ÖSS'ye girmiştim. Arkadaşlarımla sabahlamalara yeni yeni başlamıştım. Güneşin doğuşunu ve sabah ezanını yakaladığımda, sanki bir cevap bulabilirmişim gibi hissediyordum.. Sonra da Like a Stone dinliyordum. Hayatımdaki her şey değişiyordu ve ben en çok ölümden korkuyordum. Fakat İngilizcem berbat olduğu için Like a Stone'un sözlerini anlamıyordum. 

O 2003 yazının sıkıcı gündüzlerinden birinde Dream Tv'de kısa bir Audioslave belgeseline denk geldim. Şimdi hangisiydi tam hatırlamıyorum; (aradan 15 sene geçmiş neredeyse) grup elamanlarından biri Like a Stone ile ilk tanışmasından, ilk dinlediği andan bahsediyordu. Eleman şarkıyı ilk duyduğunda çok sevmiş ve Cornell'a dönerek "Oğlum bu inanılmaz bir şarkı, hangi kadına yazdın bunu" tarzı bir soru sormuş. Dinlediğinin, sert bir aşk şarkısı olduğunu düşünmüştü. Cornell ise ona "Bir kadına yazmadım, ölüme yazdım" cevabını vermiş.

Hemen sözleri toparladım ve çevirmeye çalıştım. O zamanlar internet birikimi ülkede çok güçlü değildi, bende ise hiç yoktu. Ama bilgiye ulaşmak için daha hevesliydik. Bir çeşit cevap arar gibi uğraştım ve sonrasında şifreler ortaya çıktı. Sabırsızca, kaya gibi beklenen şey gerçekten de ölümün kendisiymiş. 

O gün,  ünlü bir adamın ne kadar popüler, yakışıklı, asi, ünlü, zengin  vs olsa da benimle aynı kaygıyı taşıyabileceğini sezmiştim. Herkes insandı sonuçta. O da ölecekti. Öleceğinin farkındaydı. Aslında herkes bunun farkında değil ama olsun. Ve, bir şekilde bu sözleri yazan adamın da garip bir şekilde öleceğini tahmin ediyordum. Ben daha 18 bile değildim, ölüm bana uzak geliyordu ama ona daha yakındı. Şimdi ise, ben 30'ların başında, o 52 iken ,onun ölüm haberini internetten çok kolay bir şekilde öğrendim. "Chris Cornell öldü" yazmak baya kolaydı ve herkes çok kısa bir sürede yazmıştı. geldi. Bunların hepsini düşününce, olan biten çok sarsıcıydı. Ölüme üzülmekten daha derin bir duyguydu. 

O yıl Like a Stone dinlediğim için hayatım değişmedi. Hayata bakışım da değişmedi. Aradığım cevapları bulamadım ama bulamaycağımı anlamıştım. Bu da önemli bir kazanımdı.  Belki hayatım da, ben de, ruhum da zamanla değişmiştir ve o günler de bu değişim parçalarından biridir, onu da bilemiyorum. Fakat en azından bu adamın ölümden sonra bir kez daha, ölümün kaçınılmaz olacağını, o nedenle sınırlı vaktini daha fazla anlamlandırmaya çalışmam gerektiğini daha net hissetmeye başladım.

Bu sabırla ölümü beklemekle çelişiyor belki ama olsun. 2002-2003 arasındaki "I was lost in the pages of a book full of death reading how well die alone" günlerinden daha iyi olmak zorunda.




Pazartesi, Mayıs 22

Eksik


Eksik filminin adını dahi duymamış olabilirsiniz ama sık sık Youtube'da geziniyorsanız "Türkiye'deki en iyi sevişme sahnesi" başlıklı videolardan birine denk gelip, bu filme adım atmışsınızdır. Barış Atay ile Toprak Sağlam'ın sahneleri sosyal medyada çok revaçta ama filmin kendisi o kadar da değil.

Barikat Film, Gezi sonrası kurulmuştu ve Eksik de ilk filmiydi. Barış Atay'ın Twitter üzerinden 'yeni Yılmaz Güney' olmaya başladığı günlerin en doruğuydu. Biz onun Saffet olarak kalacağını düşünmüştük oysa. Filmi izlemekse iki sene sonrasına denk geldi. Barış Atay'dan iyice soğuduğumuz, Toprak Sağlam'ın Bodrum Masalı ile gözümüze girdiği zamanlarda.da yani. 

Barış Atay filmin en başarısız oyuncusu olsa da hakkını teslim etmek lazım. İlk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen işin o boyutunda başarılı sayılabilecek bir film ortaya çıkıyor. Adına uygun bir şekilde bazı "eksik"leri olsa da, kendini izletebilen bir film sunuluyor. Mesaj kaygısı filmde var ama çok da rahatsız etmiyor. Yani Barış Atay tweetleri gibi bir film değil. 1980 darbesinin doğurduğu karakterleri; klasikleşmiş bir şekilde değil ama daha da gerçekçi ve sert bir şekilde gösterebilmek önemli bir iş. Filmin özellikle sonunda zirveye çıkan dram biraz zorlama olmuş gibi hissettirse de, beklentilerin aşıldığını söyleyebiliriz. Tabi beklentilerimin oldukça düşük olmasının da payı vardır. 

Filmin yıldızı ise kesinlikle Özgür Emre Yıldırım... Zaten buradaki rolüyle ödüller kazanmıştı ve sonra kendisini Sarmaşık'ta izledik (Ben hâlâ izlemedim ama sahnelere aşinayım). İki filmde iki farklı tiple çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Ama keşke Funda Eryiğit ve Sarp Akkaya'nın filmde daha geniş rol alsaydı, birçok yerde filmin tanımı yüzü olan bu ikiliyi az görünce hafiften biraz kandırılmış gibi de hissetmedik değil.

Pazar, Mayıs 21

İnşaatçı Semt


Bu fotoğrafı daha önce bloga koymuş muydum hatırlamıyorum ama öyle bile olsa tekrar koymakta fayda var. Çünkü hayatta bu kadar sinirlendiğim çok az şey vardır. Semtin tamamı şantiyeye dönmüşken, kiralar artmışken, CHP odunu aday yapsa seçebilecekken gözümüzün içine baka baka inşaatçı bir belediye başkanı bulmuşken, bu pankartı asmış ve sinirlerimi hoplatmıştı. Şimdi tekrar aklıma gelince dayanamadım.

Kadıköy bizim ama ev de semt de kiraymış gibi hissediyorum. Biz burada tutunmaya çalışırken, başka başka insanlar da buradan nemalanıyor. Kimsenin kazancında gözümüz yok da, bari en azından buranın değerlerine, güzelliğine, algısına bu kadar müdahale etmeselerdi. İnşaat kamyonlarının sesi arasında yazdığım bir yazı bu da, o nedenle çok fazla konsantre de olamıyorum. Bir derdimiz var ama sineye çekip her şeye rağmen şükretmekten, o derdi de yüksek sesle dile getiremiyoruz. Zaten bu gürültüde yüksek ses de yeterli olmayabilir.

Yine de İstanbul'daki her semt o kadar hızlı kirleniyor ki, Kadıköy hâlâ şehrin en korunaklı ve en güzel yeri olmaya devam ediyor. Sevabıyla, günahıyla; Allah bizi buradan ayırmasın.

Cumartesi, Mayıs 20

Locke



Son beş yılda çekilmiş (2013) ve izlediğim en iyi filmlerden biri. Tartışmasız. Karşıma kim çıksa, onu bu filmi öneriyorum.

Son dönemin 'yakışıklı oyuncuları'nı pek sevemedim. Ryan Gosling, Bradley Cooper ve diğerleri.. Tom Hardy de onlardan biriydi ve ona da soğuktum. Fakat Locke'u izleyince ona karşı yorumlarım tamamen değişti. Sadece yakışıklı olduğu için buralarda değilmiş. Hakkını yemişiz.

Fakat bu filmin hakkını yedirmeyeceğiz. Şahane bir film, şahane bir tek kişilik oyunculuk. Zaten tek mekan filmlerine hasta olurum. Tek mekanlı bir filmde, tek bir oyuncu ve kusursuza yakın bir film. Bu tip filmlerde kurgu ne kadar sağlam olursa olsun, oyunculuk şaheseri gerekiyor. Hardy bunu sağlıyor. Zorlandığını da düşünmüyorum. Usta işi...

85 dakika; hemen hemen gerçek zamanlı bir film. BMW virali gibi başlayan efsane filmi kısaca özetlemek gerekirse, bir inşaat mühendisi olan Ivan Locke, bir gece bir karar vermek zorunda kalır ve arabasıyla sanırım Birmingham'dan Londra'ya (bundan eminim) gitmek zorunda kalır. Yol boyunca, çalışma arkadaşları ve ailesiyle telefonlaşmak zorundadır. Bu telefonlar filmin gidişatını belirler. Biz de Tom Hardy (Ivan Locke) dışında kimseyi görmeyiz, sadece telefondan gelen sesleri duyarız. Bazen telefon susar ve Locke kendisiyle (ve ölmüş babasıyla) konuşup, hesaplaşmaya çalışır. Keşke 85 değil de 150 dakika falan sürseydi. 

"Binam tamamlandığında, 55 katlı olacak. 2.223.000 ton ağırlığında olacak. Binam su seviyesini değiştirecek ve graniti sıkıştıracak. 30 kilometre öteden görülebilecek. Gün batımında muhtemelen 1,5 kilometre uzunluğunda gölgesi olacak. Eğer binamın temelinin betonu doğru olmazsa... Bir santim bile kayarsa, çatlaklar oluşur. Anladın mı? Eğer çatlaklar oluşursa, zaman geçtikçe büyürler, değil mi? Ve tüm bina yıkılır. Bir hata yaparsan, küçücük bir hata yaparsan Donal, tüm dünya başının üzerine yıkılır."

Yukarıdaki paragraf metafor gibi metafordur. Filmi anlatan en iyi cümlelerden biridir. En vurucu anlardandır. Özettir.

Filmin müzikleri de şahane. Senaryo, BMW ve Hardy'nın arkasında kalması üzücü. Ama yapacak bir şey yok. Tom Hardy zaten yakışıklı bir adam, iyi de oyuncu olduğunu burada bana kanıtlamış oldu, bir de sakallı halinin ona daha çok yakıştığını belirtmeliyim.

Bir de filmin futbol ile ilişkisi var. Locke ve oğulları futbol sevdalısıdır ve o akşam tuttukları takımın kritik bir maçı vardır. Maç 3-1 sona erer ve son golü "eşek" kod adlı Caldwell atar. Çok merak ediyorum acaba hangi Caldwell bu ve gerçekten öyle bir maç var mı? Fakat Caldwell'in attığı golü oğlunun ağzından dinleriz ve o golün de aslında Locke'un o gecesine benzer bir anlama sahip olduğunu öğreniriz. Yani öyle bir golün gerçek hayatta olmaması daha yüksek ihtimal. Yine de insan merak ediyor, araştırdım ve bir şey çıkaramadım. Buna rağmen, filmin ufak da olsa futboldan yardım alması, ekstra puanlar kazanmasına neden oluyor.

Tesadüfen izlediğim bir filmden böyle tat olunca, acayip hoşuma gidiyor. Keşke uzun uzun değerlendirsek, sahne sahne, replik replik. Zor tabi... Ama şu bir gerçek, bundan sonra da defalarca izlenecek, üstüne yeni yeni notlar çıkarılacak...

Cuma, Mayıs 19

Ada Hayali


Survivor yayına ilk başladığı günden beri her zaman eleştirilen bir program oldu. Önce bir rating tuzağıydı, sonra militarizm ve milliyetçilik soslu oldu (Türkiye-Yunanistan), ardından fanatizm (Galatasaray-Fenerbahçe) işin içine girdi. 2010'dan sonra ise bambaşka bir seviyeye çıktı ve bunun altında da Acun Ilıcalı'nın parmağı vardı. Fakat bu seviye değişimi de eleştirileri azaltmadı, hatta daha da yüksek sesle çıkmasına neden oldu. Artık Ilıcalı etkisiyle yavaş yavaş başka -izm'lerin pompalandığını iddia edenler vardı. Haksız da sayılmazlardı ama televizyonculuk başarısını da görmezden gelmemek gerekirdi.

Eleştirenlerin bir kısmının kendi hayat tarzlarına göre haklı gerekçeleri vardı. Mesela televizyon programlarına ve televizyon kültürüne mesafeli duranlar için; Survivor en sevmeyecekleri program türüydü. Uzun sürüyor, etki alanı genişliyor, halkı oyalıyor, SMS ile para tuzağına bile dönüşebiliyordu. Bu grup bir yana, bir de siyasi olarak da Acun Ilıcalı’nın aldığı tavırlardan, (belki de daha doğru ifadeyle alamadığı tavırlardan) rahatsız olan ve bu sebeple programa yarı bir boykotla uzak duran bir grup oluştu. Tartışılabilecek ama aynı zamanda da anlaşılabilecek bir boykot türü. İki gruba da dahil olmamama rağmen, iki grubun da düşüncelerini anlamakta zorlanmıyorum, hatta dönem dönem hak da veriyorum. Fakat son dönemde yeni bir grup daha çıktı. Futbolla haşır neşir olanların, futbolu ve futbolcuları çok sevenlerin programa ve katılanlara dair tepkileri yükseliyor. Bazı yerlerde okuyorum bu tip serzenişleri. Bu tepkinin en başında da İlhan Mansız gibi bir figür/kahraman geliyor. Onun Ada'ya gitmesi, birçok kişiyi yaralamış. Üstelik bu yaranın altında siyasi veya sosyolojik gerekçeler de yok.

En baştan başlayalım. Bence Survivor çok iyi bir yarışma programı. Acun Ilıcalı’yı, TV 8’i, televizyonların yarattığı uyuşuk kitleleri sevmiyor olabilirsiniz. Fakat, programın çok iyi bir prodüksiyon işi çıkardığı gerçeğini değiştiremeyiz. Prodüksiyonun gücü yarışmanın formatı ile birleşince birçok kişinin heyecan duyacağı bir yarışmaya şahitlik ediyoruz.

90’lara övgü düzenlerin her zaman gülümseyerek hatırladığı Televole ve o dönemin Maraton programları adeta güç birleştirmiş şekilde artık Survivor içinde devam ediyor. Acun Ilıcalı’nın o mutfaktan yetişmiş olması çok önemli. Yarışmacıların konuşmalarına getirilen altyazının fontu-rengi bile o günlerden kalma. Olay çok bariz. Yaklaşık 5 ay süren bir sportif mücadele var ve bu mücadele devam ederken biz seyirciler olarak, soyunma odalarına da giriyoruz. Hem maçı izliyoruz, hem takım içi kavgalara şahitlik ediyoruz. Spor müsabakalarını izlemeyi seven birinin bu yarışmadan kopması, uzaklaşması, soğuk kalması anlaşılır bir şey değil. Şu an Türkiye içinde düzenlenen bütün spor organizasyonlarından daha heyecanlı olan, daha iyi pazarlanan ve çok daha kolay izlenen bir formatla karşı karşıyayız.

Survivor’ın son 7-8 senesinin ilk zamanlarında bu özellikleri bulamıyorduk. Çünkü yarışmacıların hemen hemen yarısı sportif hayata mesafeli karakterler oluyordu. Haliyle daha çok karakter ve davranışlarıyla (yarışma diliyle söylersek "Ada hayatı" ile) öne çıkabiliyorlardı. Fakat şimdi durum değişti.

İzleyenler zaten farkındadır ama izlemeyenler için hatırlatalım. Şu anki yarışmanın gönüllüler takımında yer alan isimlerin hemen hepsi genç, sosyal hayatında spora çok fazla yer veren, belki belli branşlarda ciddi anlamda spor da yapmış, düzgün fizikli gençler. Ünlüler takımı ise; ilk oluşturulma esnasında muhakkak rating katkısını öne çıkartarak belirleniyordur. Ama artık çok fazla oyuncu-şarkıcı-manken ekibi gelmiyor. Gelseler bile, onların da yarışmalardaki ömrü uzun olmuyor. Bu seneki ünlüler takımının elenmeyen son sekiz isminden 7’si profesyonel sporcuydu. Boksör, atlet, futbolcu… Dünya rekortmeni, olimpik sporcu ve İlhan Mansız… Böyle bir yarışma; spora az biraz gönül vermiş herkesin ilgisini çeker. Benim çekiyor.

Hatta bazen kendi kendime “Keşke ben de katılabilsem” diyorum ama çabuk uyanıyorum. Sanıyorum ki bunu başarmak pek mümkün değil. Bir defa, gönüllüler için yapılan elemeleri geçmek kolay iş gibi gözükmüyor. Örnek vermek gerekirse bu sene gönüllüler takımında yarışan hemen herkes oyunlarda beni çok rahat yener. Hatta kadın yarışmacılar bile... Bu benim zayıflığımdan değil, katılanların gücünden kaynaklanıyor. Bizim gibi, fiziksel gücü orta derece olan insanların Survivor’a katılmasının en kolay yolu; şöhret olmanın çok kolaylaştığı Türkiye’de bir şekilde ”az ünlü” olarak ünlüler takımına kapak atmak olabilir. Onu başarsa dahi, Ada’ya gittiğinde profesyonel sporcularının yanında pek şansı olmayacak ve büyük ihtimalle erken veda edecektir. Bu erken vedayı yaşamak istemeyen biri adaya gitmeden önce hayatının en az 6-7 ayını spor salonlarında ciddi bir hazırlık dönemiyle geçirmeli.

Tabi şimdi böyle cümlelerden sonra sizden “Kardeşim bunların hepsi kurgu. Sen neyi izliyorsun da neyin analizini yapıyorsun” diyen çıkabilir. Haklı olabilirler. Fakat özellikle 3 Temmuz’dan sonra Süper Lig’in de kurgu olduğunu iddia edenlerin, her sezon başı “Bu sene şampiyon belli zaten” diyenlerin, PFDK ve Tahkim’in her kararına kızan ve bunun planlı olduğuna inananların; sezon boyunca ligi takip etmekten vazgeçmemelerine rağmen, bir televizyon programındaki olası ‘kurgu’dan rahatsız olmasını da anlamam kolay değil.

Kurgu olsa da olmasa da, oylamalar etkilense de etkilenmese de, ada konuşmaları yayın ekibinin inisiyatifinde yayınlanıp son dönemin moda tabiriyle algı oluşturulsa da oluşturulmasa da, şöyle bir gerçek var; Buradaki oyunlar gerçek! Ortada ciddi parkurlar, yarışmalar var. 5-10 arkadaşımı alıp, kendi aramızda yarışmayı denemek isteyeceğim oyunlar. Ben böyle düşünüyorsam, İlhan Mansız gibi hayatı boyunca spor yapan, spordan hayatını kuran, rekabetten beslenen, devamlı kendine ve karşısına meydan okuyan figürlerin, aktif spor yaşantısına son verdikten sonra bu maceraya atılıp kendini test etmesi gayet normal olmalı. Ben olsam, ben de denerdim!

Meselemiz de tam olarak burada oluşuyor. İlhan Mansız’ın yarışmaya katılması, özellikle futbol çevresinde birçok kişiyi rahatsız etti. Hatıralarına ihanet ettiğini düşündüler. Bazen daha da sert ifadeler kullanıyorlar. Oysa ben İlhan Mansız’ı televizyonda yarışırken görünce aklıma sık sık Senegal maçındaki golü geliyor ve hatıram tazeleniyor. Adada yağmurlu bir günde son anda oyun kaybettiğinde, Gençlerbirliği ile oynadığı kupa maçını hatırlıyorum. En kritik günde bekleneni veremeyince “Zaten derbilerde de golü yoktu” diyorum. Yani hiçbir hatıramıza leke gelmiyor, hatta daha çok hatırlanıyor. Daha da ötesi o hatırların bizzat sahibi kendisidir; ve onu korumak veya yenilerini eklemek arasındaki kararı verecek olan da o olmalıdır.

Yarışmanın bir bölümünde iki takım arasında bir gerginlik olmuştu. Konseyde gönüllüler takımından Sadin, “Ben İlhan Mansız’ı eskiden beri çok severim. Futbolculuğunda ona hayrandım” tarzı bir giriş yaptı. İlhan’ın ona cevabı, “Senin bana hayran olman, benim hiç umrumda değil. Benim futbolculuğum eskide kaldı. Şimdi adadayız” demişti. Aslında bu cevap tam olarak, İlhan Mansız’ın veya onun gibi sevilen sporcuların adada olmasını eleştirenlere gelebilir. Hatta daha da genişletirsek; futbolculuk döneminde sevdiği insanların hayatlarına adeta ipotek koyan herkese söylenebilir. 

Tabi ki bir insanın vereceği her karar, bizim onunla ilgili oluşturduğumuz düşüncelere zarar verebilir. Bazı hamleler duyulan sevgiyi azaltır veya çoğaltır. Ama ne bu kararlar hatıralara zarar getirir, ne de o hatıraların varlığı insanların hareket alanı daraltmalıdır. Üstelik bir sporcunun, sportif bir maceraya girmesini  eleştirip, ondan belki de televizyon veya gazete yorumculuk yapmasını beklemek... Belki de en büyük yanlış budur.

Perşembe, Mayıs 18

The Road to Wellville



Alan Parker'ın yönettiği, Anthony Hopkins, John Cusack, Bridget  Fonda, Matthew Broderick gibi oyuncuların olduğu film; koca bir hayal kırıklığı. Aslında böyle filmlerde çok fazla da haksızlık etmemek lazım. Ülkenin, olayın, dönemin alt metnine hakim olamadığımız için belki de eksiklik bizdedir. Ama çok güvenmediğim IMDB puanı da burada beni rahatlatıyor. 5.7; böyle bir kadro için oldukça önemli bir gösterge. Herhalde Parker'ın, Hopkins'in ve diğerlerinin kişisel kariyerlerinde bu kadar düşük puanlı başka bir film yoktur. 

Her şeye rağmen filmin üzerinden 23 sene geçmiş. Muhakkak bazı duyguları yakalamamız hiç kolay olmayacaktı. Yine de 30'larına gelmemiş bir Cusack ve en güzel zamanlarındaki Fonda'yı görmek iyi olabilir. Ya da kimi kandırıyorum; kime yeter bunlar. Bize ne abi? Zaten 50 tane filmleri var. Üzüldüğüm bir; iki saat oldu.

Çarşamba, Mayıs 17

Sürpriz



İrfan Buz'u ilk olarak Galatasaray ile Bursaspor arasında oynanan Türkiye Kupası yarı final maçında tanımış ve açıkçası baya sinir olmuştum. Daum'un ayrılmasının ardından Bursaspor'da göreve başlamış bir emanetçi hocaydı. O akşamki coşkulu ve gösterişli hareketleri nedeniyle onun tribüne oynadığını ve bu sebepten dolayı da uzun bir kariyeri olmayacağını tahmin etmiştim. Yanılmışız.

Bursaspor'dan sonra kısa bir Gençlerbirliği kariyerinin ardından Yeni Malatyaspor'a geçti. Geçen sezondan beri orada. 1.Lig gibi devamlı teknik direktör değişen bir ortamda 1.5 sene aynı takımda kalmak çok büyük iş. Tabi en büyük iş, o takımı şampiyon yapmak olurdu. Adam onu da yaptı.

Üstelik Malatyaspor, sezon başında ligin favorisi de değildi. Sivasspor, Eskişehirspor, Göztepe, hatta şimdi çok gerilerde kalan Adana Demirspor, Samsunspor gibi takımlar çok daha şanslıydı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Her anlamda büyük iş. 35 yaşındaki Sedat Ağçay'ın yönlendirdiği bir takımdan bahsediyoruz.

Malatyaspor, 14 Mayıs 2006'da küme düşmüştü. Oradan isim değişikliğine kadar uzanan bir çöküşe girdiler. Ve tekrar bir 14 Mayıs günü Süper Lig'e yükseldiler. İyi hikaye.

Malatyaspor'un küme düştüğü günü hatırlıyorum. Aynı gün Galatasaray, Fenerbahçe'yi geçerek şampiyon olmuştu. Ertesi gün okulda Zonguldaklı ve Fenerbahçeli olan bir arkadaş; Galatasaraylı ve Malatyalı olan bir arkadaşa "Nasıl küme düştünüz ama" diyerek dalga geçmeye ve bu sayede akşam yaşanan tarihi anları unutturmaya çalışmıştı. Çok uzun odaklı olmasa da işe de yaramıştı. O nedenle, devamlı yanında oralardan birilerini bulabileceğin şehir takımlarını severim. Malatyaspor da bir renktir. İnşallah sezon boyunca, geçen sene yükselen Adanaspor gibi çelimsiz kalmazlar ve tüm lige zor deplasmanlardan birini yaşatırlar.

Get Hard


Hayatımda izlediğim en kötü komedi filmlerinden biri dersem haksızlık etmiş olabilirim ama kesinlikle en kötülerinden biri. 100 dakika izleyerek iyi dayandım.