Pazar, Aralık 10

All Things Must Pass



All Things Must Pass, George Harrison'in 1970 tarihli üç plaklık üçüncü albümünün adı. Fakat şu an konumuz o değil; Tower Records... Tower Records 1960'lardan itibaren giderek büyüyen ve ABD müzik endüstrisinde önemli bir yer edinen bir şirket. Ben de çok hakim değildim ama birçok ünlü müzisyenin katılımı ve Tom Hanks'in oğlu Colin Hanks'in yönetmenliğinde hazırlanan belgesel sayesinde haklarında bir şeyler öğrendik.

Ufak bir dükkan olarak işe başlayan ve  1960’ların ortamında şekillenerek giderek büyüyen şirketin sırrı; samimiyet, dostluk ve birikimdi. En azından eski çalışanlar öyle anlatıyor. Toplum dışında kalan, sisteme dahil olmak istemeyen ve kafası çalışan birçok genç o dükkanda hem çalışıyor hem yaşıyor. Belgeselin ilk kısmı o yıllara dair anlatılan anılarla geçiyor. Tabi bunda kafa ekibin de aynı kafada olmasının da payı büyük.  Depoda esrar içip rahatlayan, geceleri sarhoş olup işe gelen ama işin hakkını veren çalışanlar sayesinde dükkan, o dönemin birçok müzikseverini ve müzisyenini etkilemiş. Malum yıllar zaten; gençlik müzik dinlemek ve sosyalleşmek istiyordu ve istediği müziğe ulaşırken kendisi gibi olanların yardım etmesi bir aidiyet duygusu yaratıyordu. Bu duygu sadece müzikseverlerin içinde de oluşmuyor. Elton John bile belli aralıklarla dükkanı sabahın ilk saatlerinde ziyaret edip, ülkenin birçok yerinde bulunmayan albümler elde etmeye geliyor. Birçok müzisyen, çocukluğunda müzikle tanışırken ilk adımlarını bu dükkanda atıyor.

Peki sonra ne oluyor? İşin dramatik kısmı burada. Zaman değişiyor. Yeni bir çağ başlıyor. Çağa ayak uydurmak adına yanlış okumalar yapılıyor. Para odaklı düşünceler devreye giriyor. Çapsız pazarlamacılar, işgüzar CEO’lar, gereksiz yatırımcılar sazı eline alıyor. Kar amacı güden zihniyet, dükkanı şirket haline getiren o ruhu çağın gerisinde kaldığı ve kurumsal gelişmelere ayak uyduramadığı gerekçesiyle yok ediyor. Sonrası iflas!

Sonuç olarak, ABD’nin her yerine yayılan, Japonya’ya kadar ilerleyen Tower Records 2000’ler ile beraber ortadan kalkıyor. Son gün,o eski ruha sahip çalışanlar bir dönem müzikseverler için mabed haline gelen dükkanın kapısına “All Things Must Pass” pankartını asıyor. Kravatlılar o pankartı da kaldırıyor. Ve belgesel bitiyor, şirket kapanıyor, dünya değişmeye devam ediyor.

Cumartesi, Aralık 9

13


Gate 13; Panathinaikos - Olympiakos kadın voleybol maçında...

Cuma, Aralık 8

Det sjunde inseglet


+Olabildiğince açık konuşmak istiyorum. Ama kalbim boş. Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarım ve hayallerimde tutsak kaldım.

- Yine de ölmek istemiyorsun.

+ Hayır, istiyorum!

- Neyi bekliyorsun?

+ Bilgi istiyorum.

- Garanti istiyorsun.

+Her neyse... İnsanın duyularıyla tanrıyı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görünmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki tanrıyı neden öldüremiyorum? Onu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor? Neden her şeye rağmen bu şaşırtıcı gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musun?

- Dinliyorum.

+ Ben bilgi istiyorum. inanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrının elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.

- Ama o suskun.

+Karanlıkta ona sesleniyorum ama sanki hiç kimse yok.

- Belki de kimse yoktur.

+ O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

- Çoğu insan ne ölümü, ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

+ Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.

- Ah... o gün...

+Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye tanrı adını veririz.

- Endişelisin.

+Bu sabah ölüm bana geldi. Birlikte satranç oynuyoruz. Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim.

-Neymiş o?

+Bütün yaşamım nafile bir arayıştan, avarelikten, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.

-Onun için mi ölümle satranç oynuyorsun?

+Zeki bir rakip ama daha bir taş bile kaybetmedim.

-Ölümü nasıl yeneceksin peki?

+ Fil ve atı birlikte oynuyorum. Henüz fark etmedi. İlk hamlede kenardan çökerteceğim.

Ölüm: Bunu unutmayacağım.

+ Beni kandırdın! Aldattın ama yine karşılaşacağız. Bir yol bulacağım.

Ölüm: Handa görüşürüz. oyuna devam ederiz.

Perşembe, Aralık 7

Büyük Özlem



Passolig çıktığından beri Türkiye’nin en üst iki liginin maçlarını yerinde izlemedim. Uzun bir süre daha da izleyeceğimi sanmıyorum. Şikayetim yok. Zaten ne tribündeki ortam ne de oynanan futbol eskisinden daha iyi değil. Hatta zaman zaman dibe vuracak kadar kötü olduğunu görebiliyorum. Yani kaçırdığım çok da bir şey yok. İçim içimi yemiyor, kararımı sorgulamıyorum. Gerçi televizyondan futbol izlemenin bir şeyler konuşmak için yetersiz kaldığını düşünüyorum ama olsun. Bunu biz değil, başkaları seçti!

Ne TT Arena’da olmak, ne yeni yapılan Vodafone Arena’yı görmek, ne de evden çıkıp yürüyerek Kadıköy’de maç izlemek istiyorum. Deplasmanlara gitmek bazen akla takılıyor ama gidilecek şehirleri seçerken fikstüre bakmamak da ayrı bir özgürlük. Zaten zamanında bunların ve buraların hepsi güzeldi, yapıldı ve bitti. Aynı tadı vermeyecekse, görev ve ezber nedeniyle hayatımızda tutmanın anlamı yoktu. Kararımdan pişman değilim. Aradan geçen 3-4 senede benim açımdan herhangi bir zorluğu olmadı.

Fakat ara ara şöyle bir iç çekiyorum. Ne zaman bir Kasımpaşa Stadı’nda bir maç görsem, “Ah ulan” diyorum. Şu an en çok özlediğim yer orası. Orada maç izlemenin keyfi çok yüksekti. Maçın kalitesi düşük bile olsa, oranın ortamı bambaşkaydı. Şimdilerde bazen televizyondan bakınca, ortamın sanki eskisinden de güzel olduğunu hissediyorum. Fazla dolu olmayan ama gelenlerin birbirine aşina olduğu tribünler, eğlenceli bir bando (yeni geldi), müthiş görüş açısı ve ağaçlı tribün... 

Kasımpaşa’ya gidiş kolaydır. Giriş çıkışta sıkıntı olmaz. Pat diye önünde olursunuz, çıkışta Nevizade’de iki bira içmek isterseniz en fazla beş dakika yürürsünüz. Fazla kalabalık bir stadyum olmadığı için izdiham olmaz, insan gibi girip çıkarsınız. Çıkar çıkmaz kendinizi İstanbul’un merkezinde bulursunuz.

Biletler Süper Lig standartlarına göre hâlâ uygun bence. Mesela bu hafta oynanacak Kasımpaşa – Trabzonspor maçını ağaçlı tribünde 20 Lira vererek izleyebilirsiniz. Türkiye’deki stadyumlar arasında en kendine has tribündür belki ağaçlı tribün. Maç da kesin bol gollü olur. Olmasa da önemli değil, huzur dolu bir stadyum sonuçta.

Eskiden stadın büfesi de çok iyiydi. İstanbul’un en verimli ekmek arası köftesi oradaydı. Bol köfte ve sadece 5 liraydı. Bir stadyum büfesine göre şaşırtıcı bir kalite ve fiyattı. Acaba hâlâ öyle midir? Gidip göremiyoruz işte.

Keşke bir şans olsa da bana Passolig almadan sadece Kasımpaşa Stadı’na girme hakkı verseler. Zaten İstanbulspor da 1.Lig maçlarını bazı haftalarda orada oynuyor. Maç izleme alışkanlığıma dair şu ara en çok istediğim şey bu… Passolig varken özlediğim tek stadyum.

Çarşamba, Aralık 6

Misery


Stephen King, bugüne kadar tek bir kitabını okumadığım yazarlardan arasında en sevdiğim. Çünkü sinemaya uyarlanan öykülerinin bir kısmını izledim ve hemen hepsi de büyük tat verdi. Muhakkak alışılmış bir ifade olan"Aslında kitabı daha iyiydi" burada da geçerli olacaktır ama benim için önemli değil. İlginç olan bu filmler arasında en popüler olanlarından, hatta yıllar sonra bir kez daha çekilen Carrie tek sevmediğim olmuştu.

Misery de iyilerden biri. James Caan'ın Godfather dışında kalan kariyerinin nadir iyi film ve performanslarından biri olabilir. Fakat asıl öne çıkan Katyh Bates, 1991'de en iyi kadın oyuncu ödülünü alıyor.

King uyarlamalarında beni en çok rahatsız eden çok fazla derin olması. Aslında önem verdiğim ve aradığım bir özelliktir ama fazla derin ve felsefi olunca bazı şeyleri ıskaladığımı hissediyorum.  Hatta öyle olmasa bile "King kitabıysa kesin derindir" diye düşünüyor insan. Muhakkak bu filmde de karakterlerin hareketlerinde, eşyalarında, ayrıntılarında, cümlelerinde birçok gönderme ve beslenme vardır. Yine de en saf haliyle dahi ekran başından kalkmadan izlenebilecek bir film.

Salı, Aralık 5

Takıldı



Dün gece hep seni seni düşündüm 
Söylediklerime aklım takıldı 
Uykumda bir sağa bir sola döndüm 
Alaycı gülüşüne aklım takıldı 

Yüzünde şüpheli bir anlam vardı 
Bana ne dediysen sanki yalandı 
İçimi tarifsiz bir korku sardı 
Aşkımı düşündüm aklım takıldı 

Açık konuş benle doğruyu söyle 
Nedir bu tavırlar bu gidiş böyle 
Bir yanlışlık yaptım demedin amma 
Şeytana uydun mu aklım takıldı 

Aklım takıldı fikrim takıldı 
Yeşil gözlerine aklım takıldı 

Sevdim diyorsun gerçek mi bilmem 
Söz veriyorsun bunla yetinmem 
Geleceğe dönük hayallerimize 
Durun biraz dedim aklım takıldı 

Beni sevmeye mecbur değilsin 
Sen bir gerçeksin yalan değilsin 
Belki bir aşkla kalan değilsin 
Gururum coştu aklım takıldı 

Belki sana göre eski kafayım 
Bir aşkla yetinen anlayıştayım 
Belki isteyip de yapamadığın 
Zorluklardayım aklım takıldı


Hayat Var!


Şarkının tamamı ve orijinali için

Pazartesi, Aralık 4

Demolition


Demolition, şahane fragmanıyla hasta olduğumuz ve merak ettiğimiz filmlerden biriydi. 2015 yılında daha gösterime girmeden fragmanını izlediğimde tutulmuştum. Yönetmeninin C.R.AZ.Y'den tanıdığım Jean Marc Vallee olduğunu öğrendiğimde merakım ikiye katlanmıştı. Dallas Buyers Club ve Wild gibi en popüler ve tutan işlerini hâlâ izlemedim. Fakat sonuç olarak önümde heyecan verici bir fragman vardı. Hatta, fragman sayesinde o kadar heveslendim ki bir tane yancı bulsam sinemaya bile gidecektim. Fakat denk gelen bir yoldaş olmadı. Bir de bizim halı sahalar falan vardı o dönem. Yoğun bir fikstürden geçiyorduk... Neyse; çok geciktirmeden 2017 yılında da olsa bir şekilde izleyebildik. Peki o heyecan, merak ve tutkuya değdi mi?

Maalesef...

Daha izlemeden IMDB'deki 7 puanı görünce sinirlerim hoplamıştı. Bu insanlara gerçekten sinemadan anlamıyorlardı. Ben kaliteyi fragmandan anlamıştım ama onlar izledikleri 100 dakikaya hak ettikleri değeri vermemişti.

İzleyince yaşadığım utancı ve hayal kırıklığı anlatamam. Oysa genel toplamda bu utanç ve hayal kırıklığını yaşatacak bir film de değildi. Ama beklentiler büyük olunca, düşüşler de sert hissediliyor. Filmin baş karakteri Davis gibi belki de...

Film güzel aslında. Ama bir yerde tıkanıyor. Sertleşmek ile naifleşmek arasında kalması en büyük sorunu. Özellikle ikinci yarıda bu kaygılar daha fazla öne çıkıyor. Biraz gişeye, gelire, seyirciye oynanmış sanki. Bir de eşcinselliğin bazı filmlerde 'olmak için sokulması'na çok üzülüyorum. Burada da öyle olmuş. Bu kafa karışıklıkları, arada kalmışlıklar, 'bu da olsun'lar filmin bütün vuruculuğunu düşürmüş. Karakterlerin derinliği vaadedilen kadar verilememiş. Keşke biz izleyici olarak Davis'in yaşadığı yıkımı izleyen olmasaydık da direkt hissedebilseydik. Öte yandan  Jake Gyllenhaal yine şahane iş çıkarıyor. Kesinlikle filmin en başarılı unsuru. Judah Lewis de umut veren küçük oyuncular kuşağının son isimlerinden. Duruşu ve fiziksel görünümüyle umut veriyor. Bakalım kariyeri nasıl ilerleyecek?

Oyuncular çok iyi, kurgu fena değil film de o kadar kötü değil zaten. Biraz iyi şeylerden bahsetmek lazım. Mesela filmin gerçekçiliğine kimse laf söylememeli. Bunu hayatında en az bir kere dibe vuranlar anlayabilir. Bazen dibe vurursunuz ve en olmadık, en beklenmedik zamanda hayatınıza biri(leri) veya bir şey(ler) girer. Ondan sonra her şey değişmeye başlar. Yükselme değildir o değişim.

İnsan dibe vurmadan, bir şeyler kaybetmeden kendini tanıyamıyor. İnsan kendini keşfedemeyince hayatta hem başkalarıyla hem de hayatın kendisiyle mücadele edemiyor. İnsan bu sayede özgürleşir. Özgürleşmeyen insan kalabalık bir sokağın ortasında dans edemez ve ondan sonra da ölüp gider. Yani aslında bütün mesele yüklerden kurtulmaktadır. Önemli olan özgürleşmektir. Kolay bir laftır ama büyük cesaret gerektirir. Bu cesareti elde edebilmek için kaybetmek ve dibe vurmak gerekiyor maalesef. Bir de güç verecek biri veya bir şey. Tek bir kişi olsa dahi yeter!

Filmden böyle mesajlar çıkarmak çok mümkün. Hoşumuza da gidiyor. Bunları duymak ve görmek isteriz. O duyguyu da alıyoruz ama yine de beklentimiz daha fazlasıydı. Üzüntümüz bundan kaynaklanıyor. Keşke daha sert ve vurucu olsaydı, o zaman başucu eseri dahi olabilirdi.

Ama yine de hem fragmandan hem filmden bize arda kalan bir Crazy on you var ki, her şeye değer.  Zaten soundtrack şahane. Film La Boheme ile bitiyor. Vallee'nin içinde büyük bir Charles Aznavour sevgisi var herhalde. Ne de olsa C.R.A.Z.Y'de de ailenin babası her yaş gününde Emmenez Moi söylüyordu. Hatta bir de Hier Encore sahnesi vardı. İkinci kere anmışken söylemem lazım; uzun zaman önce izlediğim ama hâlâ aklımda yer eden C.R.A.Z.Y. sanırım bundan çok daha iyiydi.


Pazar, Aralık 3

Yılın Kadrosu



uefa.com'a girip yılın 11'ini seçtik.

Seçimlerimi olabildiğince objektif olarak değerlendirdim ama çıkan sonuç biraz acayip oldu. Esasında çok acayip de sayılmaz ama böyle bir hakimiyeti beklemiyordum. Son iki senenin Şampiyonlar Ligi kazananı ve 2017'nin La Liga şampiyonu Real Madrid, tam 7 oyuncu soktu. Esasında sokmamak için de çok uğraştım ama sitedeki diğer adaylar beni pek tatmin edemedi.

Kaleye Gianluigi Buffon'u koyduk. İtiraf etmek lazım, biraz yaşına hürmet ettik. Fakat yine de kötü bir sene geçirmedi. Diğer adaylar arasında Oblak'ı ona yakınlaştırabilirdim ama kupasız bir kaleciyi koymak istemedim.

Geri dörtlünün solunda Marcelo'ya ve stoperlerin birinde Sergio Ramos'a kimse itiraz etmez herhalde. Bir diğer stopere Bonucci'yi koydum. Yılın son 3-4 ayında biraz sönük olsa da Juventus'un Şampiyonlar Ligi finaline çıkmasında etkisi büyüktü. Sağ bek adaylarını hiç beğenmedim. Artık Dani Alves'ten gına gelmişti. Yeni bir yüz diyerek Mendy'i koyduk oraya.

Orta saha tamamen Real Madrid oldu. Luka Modric'e itiraz olmaz. Toni Kroos'u da birçok kişi kadrosuna koyar. Casemiro, kendi bölgesinin en iyilerindendi. Belki Kante gibi biri olsaydı onu seçerdim. Fakat Chelsea'den bir tek karakter konusunda güvenimizi kazanamayan Eden Hazard aday gösterilmiş. Seçmek mümkün olmazdı. Kevin de Bruyne ise özellikle son dönemdeki performansıyla aklımı çeldi ama yine de Casemiro'nun mücadelesi ön planda kaldı. Asensio'ya torpil geçtiğimi kabul edebilirim ama önümüzdeki yıllarda buraya defalarca giecek biri için ilk adımı attırmak önemliydi. Gençlere şans vermek lazım!

İleri ikili tabi ki Messi ve Ronaldo. Yapacak bir şey yok, keşke onlara özel ödül verip adaylıktan çıkarsalar. Daha rekabetçi bir yarışma olurdu. Olay bu. Yazı da bu. Sonu yok. Bakalım kaç kişiyi bileceğiz.

Cumartesi, Aralık 2

Gecenin Dibi



Murakami'yi herkes okur. Ama Haruki olanı. Ben onu da okumadım gerçi. Son dönemde Japon filmleri, çizgi filmleri, animeleri izlerken bir tane de oradan kitap okuyalım dedik. Kütüphanede Murakami'yi görünce Ryu olmasına pek aldırmadım. Farklı olmak iyidir diye düşünmüştüm.

O kadar da iyi değilmiş. Farklı olmaya her zaman gerek yok. Çok sert bir yeraltı edebiyatı ürünü bekliyordum. Çıkmadı. Gereksiz bir şiddet, içindeki felsefe yetersiz. Fakat son dönem Japonya hakkında bir şeyler öğrenmek için faydalı. Japon toplumuna dair derin analizler bulmak mümkün. Tabi çok uzak bir ülke hakkında pek bir fikrimiz yok, o nedenle doğruluğunu tartışırız. Hatta fikrimiz olmadığı için tartışmayız da... Yine de o toplumun tam içinden gelmiş birinin cümlelerini dikkate almak gerekir.

Ryu Murakami, 1952 yılında Nagazaki'de doğmuş. Sanırım kendi hikayesi, yazdığı hikayelerden daha ilginç olabilir.

Cuma, Aralık 1

Güç Birliği


Aslında tam Refet'lik fotoğraf ama bana denk geldi. Yapacak bir şey yok, ekmek bende. Sene 1994, aylardan da Aralık olması lazım. Yani tam 22 sene önce. Ali Şen Aralık 1994'teki kongreyi kazanarak başkan olacak. Fotoğraf kongrenin öncesinden. Vefa Küçük ekibin en 'büyük' isimlerinden.

Her ayrıntı üzerine yazılacak cümleler var aslında ama çok da romantize etmeye gerek yok. Ama bazı detaylara değinmeden olmaz. Bir kere menü çok acayip. Nereden söylenmiş acaba? Bir esnaf lokantası gibi snaki. Torbalar saçılmış. İştah yerinde. Yemeği yiyenler dönemin en ünlü zenginleri. Yarım ekmek tam ortada duruyor. Dönemin Pepsi kutusu renk katıyor.

Duvarda fotoğraflar. Hapishanedeki mahkumların sevdiği figürler sanki. Turgut Özal seçiliyor. Bari bir Fenerbahçe 11'i ve Hülya Avşar posteri de olsaydı.

Bu fotoğraf seçimden öncesi. Henüz iktidar olmayanların menüsü. İktidar olunca tarz ve samimiyet aynen devam ediyor. Ama menü değişiyor. Elveda Pepsi!

Perşembe, Kasım 30

Hauru no ugoku shiro



2016 ve 2017, hayatıma animelerin animasyonların girdiği yıllar oldu. Bu türü daha önce sınırlı seviyede tutmuştum, fakat bu iki senede oldukça çok izledim. Bundan sonra da aynı hızda gideceğimi sanmıyorum ama olsun. Türün iyilerini izlediğimi düşünüyorum. Fakat sanırım en vasatı Hauru no ugoku shiro (Yürüyen Şato) oldu. Vasat diyoruz ama diğerleriyle kıyaslayınca... Yoksa izlenmeyecek bir şey değil. Sadece konu beni sarmadı. İzlediğim birçok anime yetişkinleri sarma konusunda çok başarılıydı. Burada ise biraz çocukça kaldığını itiraf etmem lazım. Küçümseme maksatlı bir düşünce değil ama ara sıra içine girmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu sebepten dolayı puanı düşürdük. 

Fakat o renkler... Adamlar nasıl oluyorsa beni buradan yakalıyor.Görüntü yönetmenliğinin veya teknolojinin dışında ne olduğunu bilemediğim bir faktör var. Acayip bir şey...


Çarşamba, Kasım 29

Saat Farkı



Çok sevdiğimiz ligimize, kazandığı ihale sonucunda sahip olan BeIN Sports'un yaptırımlarından hiç memnun değilim. Tutucu ve gelenekçi bir insan olabilirim ama bu özelliklerimin her zaman da kötü olmadığına inanıyorum. Ufak yeniliklere hazırım ama sebepsiz yere yapılan ve ince ince dayatılan değişimlere karşı da canım sıkılıyor.

Öncelikle bize kalsa, zaten her zaman gündüz maçlarını seçeriz. Bunu her platformda dile getirdik. Kesin blogda da yazmışımdır. Gündüz maçları daha keyiflidir. Maç seyrinin kalitesi artar. Maça gidiş kolay, dönüş ayrı kolay olur. Futbolcular için de, taraftarlar için de büyük kolaylık olur. Tabi gündüzden kasıt 13.30 değil. Şöyle güzelinden bir 16.00 maçına kim hayır diyebilir? Basın çalışanlarının işi de daha kolay olur. Ligin parlatılması, haber içeriklerinin zenginleşmesi sağlanır. 

Bunların olmayacağını biliyoruz. Kabullenmiştik. Paraya dayalı düzenden bihaber değiliz. Bazı gerçeklerin farkındayız ve her akşam bir Süper Lig maçının oynanacağını biliyoruz.

Senelerdir bu böyleydi. Alışmıştık artık. 19.00 dendi mi o Süper Lig saatidir. Hatta "Akşam maç kaçta" diye soranlarla bile dalga geçerdik. Yazın, sıcak hava nedeniyle maçlar geç başladığında kafamız karışır, normale dönmesini beklerdik. Bu sene de öyle oldu.

Önce 21.45'lerden, 20.30'lara düştü, sıra 19.00'daydı. Ama aylardan ekim, kasım gelmesine rağmen bir türlü olmadı. Nedense maçlar bu sezon 19.30'da başlıyor. Aslında nedenini anlıyor ve biliyoruz ama bu değişikliğin bir açıklaması yapılmadı. 

Yayıncı kuruluş istedi diye maçlar 19.30'da başlıyor. Büyük bir saçmalık. Bundan şikayet etmek sadece eskiye duyulan özlem, kalıplaşmışı savunmak veya romantizm değil. Maçların yarım saat geç başlaması, yarım saat geç bitmesi demek. Bizim passoligimiz yok ama yine de gidenleri anlarız. 19.30, maça gidenlerin eve yarım saat geç dönmesi demek. Özellikle ertesi gün iş olan zamanlarda, yani pazar akşamlarında 19.00 bile büyük bir eziyetken, şimdi o eziyete yarım saat daha eklendi.

Gazetelerin, taşra baskısına o akşamın maçlarını yetiştirip yetiştiremediklerinden emin değilim. 19.00'da sorun yoktu ama bazen 20.00 maçlarında sıkıntı olduğunu hatırlıyorum. Bu keyfe göre alınan karar, futbolun her unsurunu etkiliyor. Büyük ihtimalle dönüşü de olmayacak. Fakat ligden aldığımız keyif giderek azalıyor. Bakalım yeni dönemde daha neler göreceğiz?


Cuma, Kasım 24

César et Rosalie


İki erkek bir kadın veya iki kadın bir erkek temalı filmler nedense çok tutar. Ben çok sevmem ama en çok da herhalde Fransızlar sever.

César et Rosalie'yi izlemeden önce kafamda neyle karşılaşacağıma dair bir tahmin vardı. Ardından film başladı ve bu tahminime uygun ilerledi. Cesar ve Rosalie karakterlerini gördükten sonra; filme adını veren ikiliyi öne çıkardım ve David'i arkada bıraktım. Bir ara "İsim acaba 'David ve Rosalie' olmalı mı" diye düşünürken iş bambaşka boyutlara geldi. Bir anda Cesar ve David izler olduk.

Normalde üçlü aşk filmlerindeki karakterler rahatsız edici davranır. İzleyicinin ya ahlak değerlerine ters davranırlar ya da izleyici geçmişte, kendi hayatında yaptığı hatalarını karakterler üzerinde görüp hatırladığı için kızgınlaşır. Bu filmlerden pek fazla iyi figür çıkmaz. Üçlüden bir tanesini sevmek büyük başarıdır.

César et Rosalie'nin farkı burada çıkıyor. İnsan üçüne de hakkını veriyor. Üç karakter de çok açık, çok net, çok anlaşılır. Fevri davransalar bile sorun yok. İzleyici diğerini haklı bulsa da öbürünü anlıyor. Ama bu özellikler filmi 'kolay-basit' statüsüne sokmuyor, aksine saygı uyandırıyor. Çünkü kurgu karakterlerin tüm berraklığına karşı çok belirsiz ilerliyor. İnsanı düşündürüyor. Tüm olağan ve insani çelişkiler ortaya çıkıyor. Sanırım izlediğim en iyi 'üçlü aşk' filmlerinden biriydi.

Kadın oyuncu Romy Schneider gerçekten güzeldir. Erkek oyuncular Yves Montand ve Sami Frey de oyunculuklarını belli eder. Yönetmen Claude Sautet, ilk kez karşıma çıktı ve verdiği film beni mest etti diyebilirim. Karakterleri fazla konuşturmuyor, repliklere önem vermiyor, yüze odaklanıyor, duyguları hissettiriyor ve tüm bunları yaparken 1972 yılının sıkıcı Fransa sinemasından ayrılıyor. Film gayet akıcı ilerliyor. Karakterler derin. Fakat derin oldukları için sessiz ve içine kapanık değil. 

Filmin özellikle sonunda yer alan ve karakterlerin yaşadıkları geniş ev ise hayal gibidir.

Film hakkında çok fazla çıkarım, analiz bulurum ve okurum sanmıştım ama hiçbir şey bulamadım. Az bilinen ama hakkını bulamayan bir filme denk geldim. Önemli değil. Tesadüfen, hiç büyük beklentiler olmadan bir film izledim ve sevdim. Memnunum.


Perşembe, Kasım 23

Sığınak #4



Yazar: Refet

Sığınak (Türk Dil Kurumu'na göre)
1. isim Yağmur, güneş veya çeşitli tehlikelerden korunmak için sığınılacak yer,
2. askerlik Özellikle hava bombardımanlarından korunmak için yapılmış yer
3. Kötülüklerden koruyan, sığınılan kimse veya şey

Türk Dil Kurumu'na göre sığınak kelimesinin 3 tane anlamı var. Cümle içerisinde de kullanmamışlar. Bu serinin çıkış amacı da bu kelimenin binlerce anlamı ve hikayesi olmasına inanmamız ve/veya örneklerini hayat içerisinde kullanıyor olmamızdandır. Ya da bahanesi, bu bahaneye sığınıyoruz.

2016'nın soğuk bir Şubat gecesi. Galatasaray'da 3.Büyük Mustafa dönemi. İşler istendiği gibi gitmiyor. Yerin üzerine çıkmadan tünellerden eve dönülen maç sonraları olan bir stadyum yolundan
sosyal medyaya düşen bir kare yürekleri ısıtıyor. Yeleğine 4 yıldızı eliyle işlemiş yaşlı bir amca... 4 yıldız, 4 denklem, 4 şifre aslında. Çocukluk-ergenlik-gençlik-yaşlılık gibi bir özeleştiriye çekiyor insanı. "Biz neyiz ve nerelerdeyiz" diye sordurtuyor. Metro tünelleri bir sığınak oluveriyor tüm sığınanlara. 0-0 bitmiş bir Konyaspor maçı. Kekremsi bir tat. Huzur aramaya gittiğin Konya'da, "Mevlana Pide'ye hoşgaldiniz afanım biyrun" ile karşılaşmaya benzer bir kekremsi tad.

Galatasaray-Lazio maçında Setrak Yeleğen amcanın resmedildiği bir koreografi yükseliyor Seyrantepe'de. Fonda ise "Çocukluk Aşkımsın(Kum Gibi)" bestesi. 92'yılında gri İstanbul'da tek bembeyaz yer olan Ali Sami Yen'i yaşatmış Mustafa Denizli'den yeni bir Avrupa zaferi bekleniyor 94'te listeleri kavurup geçen bu şarkı eşliğinde. Tribün muhabbetlerinde en çok kullanılan klişedir: "Bu maç herkes geliyor, abiler falan da özel izin falan aldı. Kırgınlıklar unutuldu, onlar bile girecek" diyerek bir kenetlenme sinerjisi yaratılır bazı maçlardan önce.

İstanbul ve çevre illerin bilimum çöplüklerine voltalar yollanıyor martıların da gelmesi için, şehirlere bomba yağdırma planı yapan tüm uyuyan hücreler kendini lağvediyor. Sonbahar mevsimi  özel bir teklifle çıkardığı kamu hükmünde kararname ile bu sene bu sene baharları kaldırıp direk yaza geçmeyi teklif ediyor. Kirli yüzlerin aydınlanması için istifalar-intiharlar peşi sıra geliyor. Gizli tanıklar başvuru evraklarını tamamlamak için muhtarlardan onaylı ikametgah almak için birbirini eziyor bu gece.

Sığınaklardır sığındığımız olmamışlıklarımızdan kaçıp. Hafif kafa güzel olunca  ya da  olmamış yerde çalan bir şarkıda akla gelince, telefona sarılma refleksi gibi bir reflekstir. 9 ay sığınılmış bir yerde ne yaşıyorsak artık, her yeri orayla özleştirmek, futbol takımlarına, partilere, müzik gruplarına, kadınlara bağlanışlarımız da bu yüzden. 

Videonun 2.dakikasında rastgelinen abi... Gözyaşlarına boğulan, uzaklara dalan, "Maçın başlamasına 5 dakika var , nerede bu numaralı daha dolmadı" telaşına düşen, eskilere giden, aklına elinden tutup maça götürdüğü ya O'nu maça götüren gelen. "Neden efkarlandı?"nın sorusun cevabı aslında  Olcan Adın'ın şampiyonluk seremonisinde "Neden Kum Gibi?" nin cevabıyla aynıdır.

Tuttuğumuz takımların geçirdiği buhranlar aslında bizim hayatta yaşadıklarımızla paraleldir. Bu yüzden "hayatın anlamı" kısmında bu tezahÜrata katılıyor ve sığınaklarında ağırladıkları için Galatasaraylı taraftarlara teşekkürlerimi bir borç biliyorum. 

Aşkımız hikayelere... "Bulalım bir hikaye de sığınak hemen" diye bakıyoruz ve açıyoruz radarlarımızı.

Çarşamba, Kasım 22

Blade Runner


Bilimkurgu filmlerini hiçbir zaman sevmedim, her zaman ön yargılı yaklaştım, özellikle de en popülerlerine. Blade Runner da bunlardan biriydi. Popüler bir filmdi, iyi bir yönetmeni, şöhretli bir başrol oyuncusu ve çılgın fanlardı vardı. Benlik olmadığı kesindi. Işın kılıcı ile dükkan önlerinde yatanların en yakın arkadaşlarının sevdiğini sanıyordum. Belki onlar da seviyordur ama artık önemli değil.

Yakın zamanda bu filmin ikincisi de gelince, "Artık açıp izleyelim, neymiş bu?" dedim. Yarıda bıraktığım tek film olan Star Wars gibi bir şey çıksa dahi bırakmayacaktım. Ne kadar sıkılsam da sonuna kadar gidecektim. 

Şahaneymiş. Böyle şaşırarak sevdiğim bir diğer film de Dark City'di. Dark City varken Matrix'e, Blade Runner varken Star Wars'a dilenen bizden değildir. Biz kimiz onu da bilmiyorum, olsa olsa en fazla Hasan girer bu kümeye.

Esasında Blade Runner'a zamanında da pek dilenen olmamış. 1982'de gösterime girdiğinde ABD'de hasılat yapamamış. Efsane haline gelmesi ondan sonrası. Böyle filmleri çoğunluktan çok sonra izlediğime üzülürüm ama bu sefer sevindim. Çünkü 1982'de yapılan filmde olay 2019'da geçiyor. Yani şimdinin iki yıl sonrasında. 2017'de bu filmi ilk kez izlemek harika bir deneyim oldu. Ve tam da 2017'de Blade Runner 2049 gösterime girdi. Sık sık düşünüyorum, serinin ikinci filmini yakın zamanda izleyeyim mi yoksa riske girip 2045'i falan mı bekleyeyim? Sonuçta ilk film birçok soruyu insanın kafasında bırakarak sona eriyordu. İnsan o cevapları bulabileceğini düşünerek hevesleniyor ama 2049 tasviri için 2047'i beklemek çok iddialı bir meydan okuma olur.

Blade Runner'ı sevmek için nedenler çok fazla. Oyuncular çok iyidir. Rutger Hauer inanılmazdır, bence Ford'un önündedir. Çok da karizmatiktir. Harrison Ford'u sevmezdim ama bu film sayesinde sevdim. Gerçi kendisinin en sevmediği film olduğunu söylemiş. Ustayla yine anlaşamadık. Kendisi Rick Deckard rolüyle karşımızda ama o rol için Eastwood'dan Al Pacino'ya kadar birçok kişinin adı geçmiş. "Acaba başka biri yer alsaydı nasıl olurdu?" diye sormadan edemiyor insan.

Filme anlam katan olgulardan biri de müzikleri. Müziklerin altında da Vangelis imzası var. Bilimkurgu filmlerinin en büyük eksiklerinden biridir müzik olayı. Bilim, teknoloji, elektronik kavramları arasında gidip gelerek saçma sapan şeyleri dayarlar. Vangelis filmden, görüntülerden, anlatılandan kopmadan duyguyu vererek müzikleri filme entegre etmiş. Ortaya çıkan, Ridley Scott'un da çok hoşuna gitmiş olsa gerek ki 10 yıl sonra beraber 1492: Conquest of Paradise için de beraber çalışmışlar ve o muhteşem müzikler ortaya çıkmış. Sırf bu sebebinden dolayı bile Blade Runner'a sempati ile bakabilirim. Müziklerin kullanımı da çok iyidir. Öyle her sahnede çıkmaz. Filmdeki tempoyu belirlemez, özel olarak gerginliği arttırmaz. Filmdeki her unsur birbirine saygılıdır, müzik de öne çıkmaya çabalamaz ama sırası geldiğinde farkını ortaya koyar.

Ama yine de Blade Runner dendiğinde aklıma hep o sahne gelecek. Yaklaşık iki saat boyunca, Deckard'ın peşine takılıp olayların içine karışan seyirci, son sahnede kalbinden vurulur. En azından bende öyle oldu. Gözler doldu, canlar sıkıldı ama garip ve vakur bir güç de belirdi. Sinema insana bunu verebiliyorsa işini yapmış demektir.

O nedenle çok kısa olsa da Roy Batty'nin; "Siz insanların aklının almayacağı şeyler gördüm. Orion'un yamaçlarında yanan hücum gemileri, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek...zamanı" tiradı... 

Filme kaç puan verebilirim bilmiyorum ama verdiğim puanın büyük bir kısmını tam olarak bu anda kazandı.

Pazartesi, Kasım 20

Güzel Günler




Bu yazıyı bugün (20 Kasım) yazmadım. Dün veya ondan önceki gün de değil. Biraz öncesinde... Hangi gün yazdığımı yazmayacağım. Belki belki bir ay, belki bir yıl önce... Önemli değil. Ama bugünü ben unutmayacağım.

Ve bugün, yani o gün, yani sizin bilmediğiniz gün, oldukça mutlu, huzurlu ve umutluyum... En son ne zaman bu kadar olduğumu hatırlamayacak kadar... Daha önce defalarca dertlenip bu bloga durduk yere bir şeyler yazdıktan sonra, iyi günlerde de boş geçmek olmazdı. Haliyle gelip buraya bir şeyler yazmak gerekiyordu. Çünkü günün hakkı vardı. Bir not düşülmeliydi. Ama o Bursasporlu taraftarın meşhur lafı gibi, tam klavyenin başına coşkuyla oturmuşken bir anda kendi kendime "Şimdi ne yazacağız?" diye sordum. Mutlu olunca, ne yapılacağını ne yazacağımı bilemedim. Öyleyse en iyi bildiğim şeylerden birini yapıp, konuyu değiştirebilirim.

Aslında gerçekten o kadar mutlu muyum ondan da emin değilim. Kendimi kandırıyor bile olabilirim. Çünkü aslında gün, ilk saatlerinde çok da mutluluk vaadetmiyordu. Her şey biraz sürpriz bir şekilde ilerledi. 

Güne, Ahmet Kaya dinleyerek başladım. O kadar sıradan bir gündü. Ahmet Kaya dendiğinde insanların aklına genelde dram, trajedi, isyan, protest, arabesk, karamsarlık gibi 'siyah' kavramlar geliyor. Aslında çok da öyle değil. En azından tamamen değil. Hatta özellikle 90'ların başına kadar olan bölüm, birkaç güçlü şarkı dışında oldukça umutludur. En azından bana öyle gelir. 

Emin olmamakla beraber bence en güzel albümü de Acılara Tutunmak'tır. Emin değilim, çünkü sıralamam her defasında değişiyor. Fakat en sevdiğim şarkıların bir kısmı bu albümdedir. Sadece 40 dakika süren bir albüm olmasına bir çok duygu arka arkaya girer. Yine de bana hissettirdiği 'rağmenlere rağmen umut' duygusu albümün konseptidir. Amenna ile başlar. İlk cümlesi "Yaşayanlar bir gün ölür, bir gün elbette"dir. Sert başlar aslında, oldukça korkutur ama "Ağlayanlar bir gün güler, bir güler elbette" diye de devam eder. 

Albüme adını veren 'Acılara Tutunmak' bana kalırsa biraz abartılan şarkılardır. Fakat şiir fena değildir. Bir yerinde Neden başlar. Uzaklarda görünen güzel günlere inat, odamın içinde adım adım yürüdüğüm ve düşüncelere takıldığım bir güne çok uyuyordu. Ama herhalde albümün en karamsar şarkısıdır. Biraz sonrasında ise Güzel Günler girer.

Dikilmiş dikmeninde
Hoşçakal köprüsünün
Tam da mendil sallıyordum güzel günlere...


Ve sonra her şey değişti... O vasat ve sıradan gün, seneler sonra bile hatırlayacağım hislerle hatırlanacak.


O güne dair bir şey saklamak istesem, bu şarkıyı saklardım.

Neden ile Güzel Günler arasında; tek bir şarkı var. Bu Dert Beni Adam Eder... 

Belki her şeyin sonunda güzel günler gelmeyecek, belki bu hislerden uzaklaşacağım, belki hayal kırıklığına uğrayacağım ama yine de ne o günü hissettiğimden, ne bu yazıyı yazdığımdan pişman olacağım. Dert de olsa, beni adam eder...


The Bridge on the River Kwai



The Bridge on the River Kwai bir nesil için çok önemli bir filmmiş. Türkiye'de en çok sevilen filmlerden biri olabilir. Annem, babam, arkadaşları... Hepsi filmin hastasıydı. Islık; zaten kült kavramının tam karşılığıdır. Öyle ki; 1957 yapımı bu filmden çıkan ıslık, 2000 yılında Kopenhag'a kadar uzanmış.

Haksız da değiller. Oscar almış bir filmden bahsediyoruz. Kötü film olması mümkün değil. Oscar'ın Oscar olduğu zamanlar... 12 Angry Men ve Witness for the Prosecution gibi efsaneleri geride bırakan bir filmden bahsediyoruz. Yine de jüri ben olsaydım, tercihim 12 Angry Men olurdu.

The Bridge on the River Kwai iyi ama eksikleri ve hatta yanlışları var. Muhteşem bir film tabi; ama Oscar kazanmasına gönlüm razı değil. Ne de olsa bir Doğuluyum. Lucescu söylediğinde ülkede tepkiler yükselse de kabul ederim; biz oranın insanıyız. Ve bu film de her şeyiyle Batılı.

1957; Hollywood'un en aktif ve güçlü olduğu dönemin yıllarındandır. Savaş sonrası inanılmaz işler çıktı oradan. Yedinci sanat baştan yazıldı. Ve tam o günlerde dünya yeniden kuruldu. Yeni değerler, yeni kavramlar, yeni hayat tarzı. Komünist ülkeler kendi içine kapanınca (üstelik o da Batı'dır esasında), bu kültür ve hayat tarzı yayma işinin öncülüğünü ABD ve İngiltere üstlendi. Bu filmde de bunu çok net görebiliyoruz. İngiliz ve ABD'liler çok iyi, Japonlar çok kötü. İngiliz komutan gerçek bir centilmen, Japon komutan kalpsiz. Japonlar beceriksiz, Batılılar vatansever ve yetenekli. Esasında 1957'de Batı'nın kendisini ve diğerlerini nasıl gördüğünü anlatan güzel bir film. Onların gözünden hepimiz oradaki Japonlarız. Türk, Arap, Vietnamlı ve diğerleri...

Bir başka açıdan bu filmin savaş karşıtı olduğu vurgulanır. Son sahne, bu imajı güçlendirse de filmde bunu görmek pek mümkün değil. Daha doğrusu militarist bir film de değil savaş karşıtı da değil. Ve aslında filmin unutulmaz bir efsaneye dönüşmesi benim nazarımda tam olarak burada başlıyor.

Bugüne kadar birçok savaş filmi izledim. Çoğu da 1957'den sonra çekilmiş filmlerdi. Bu filmler arasında savaş karşıtı mesajını çok net verenler de, savaş yanlısı olanlar da, milliyetçiliği göze sokanlar da, ajitasyon yapanlar da vardı. Burada ise; karakterler savaşın önüne geçmiş. Her ne kadar bir taraf kötü, diğer taraf iyi gösterilmişse de... 

O siyasi alt metinleri bir kenara bırakırsak; yani ülke düşünmezsek; hakem hocalarının pozisyon yorumlama tarzı ile "Kırmızı çoraplı ile beyaz çoraplı oyuncu" gibi bakarsak acayip bir film çıkar karşımıza.

Filmdeki tüm önemli karakterler aslında izleyene şu soruyu sordurur; "Ben olsam ne yapardım"

Savaştan kaçar mıyım, cepheye geri dönerim, düşmana nasıl davranırım, esire nasıl davranırım, sıkışınca ne yaparım? Her karakter devamlı bir karar verir, bir ikileme düşer. Zaten esasında bir savaş filmi değildir, çünkü cephede değilizdir. Çatışma görmeyiz. Son anlara kadar silah patlamaz. İşin askeri değil, psikolojik kısmı vardır. İnsana ait durumlar söz konusudur.

Bu anlamda son sahne çok önemlidir. Filmin en önemli karakteri son anında "What Have I Done" der ve kararlarıyla yüzleşmeye o anda bile devam eder. Diğer filmler gibi "Savaş kötüdür" veya "Savaşların nedeni vardır" demez. sadece "Savaşta insan/asker ne yapar?" diye sorar.

Güzel ve güçlü bir filmdir, niyeti kötüdür, Oscar adayı olması doğrudır ama kazanması haksızdır. Her şeye rağmen efsanedir.

Pazar, Kasım 19

Cuma, Kasım 17

Durmuş Saat Yazı Dizisi #4




Yazar: Refet

"Bittiğimi yazdı, okumadın mı beni manşetlerden...?"

Yazmaya niyetlendiğimizde izlediğimiz yol belli. Genelde hesapsız ve kitapsız girişilir, semt yürüyüşü şarttır ve akabinde ilham otomatikman gelir. Çelik yazısına hazırlanmak oldukça zor oldu. Ya biz kim köpeğiz gerçi, 'Çelik yazısı için havaya girmek' diyelim.

Önce klipler izlendi, sonra külliyet, sonra web sitesi... Hatıralar güncellendi. Bu sefer değişik bir şey oldu. Çelik'in son 15 senedir "ne şarkıydı be" dediğim bir eseri olmamış. Dongi Dongi - Okan Bayülgen Klip Arkası'nda başlayan algı operasyonları, Kadir İnanır ile motive olayı, "Çelik naber Atatürk nasıl?" geyiği, şarkıları uzatarak söyleme taklitleri, tarikat olayları, şarkılarını başka biri yazıyor muhabbeti,"Tehdit ediliyorum" diyerek Bakü'ye gitmesi, tutmayan albümler, semtte açtığı kulübün tutmaması, agresif bir tavır, populist söylemler, çıplak pozları, kadın kılığına girmesi...

Kendisinin kliplerinden çok son dönem katıldığı haber ağırlıklı talk-showları izledim. Her telden kanala konuk olmuştu. Algı operasyonlarından bahsediyordu."Televizyonda biz bir kuş gösterirsek o kuş vardır.." diyen CNN yöneticisini gösteriyordu "90'larda Kuveyt-Irak petrol savaşlarının simgesi petrole bulanmış karabatak, aslında farklı bir ülkede çekilmiş bir resimdi" diyerek olayı farklı bir yöne taşıyordu. Söylediklerinde haklıydı ama futbolcu/popçu bu konulara girince bir garip duruyor. Sanki popülerlik gidince "buradan yürürüm" gibi gözüküyor.

Son dönem katıldığı programlarda bu soru defalarca kendisine yöneltiliyor, "Aşklar, ilişkiler sağlıklı değil, boşanmalar arttı. Daha sonra insanlar benden aşk şarkısı bekliyor. Ben onların hızına yetişemem" diyerek teoride haklı ama pratikte kekremsi bir tad bırakan açıklamasını yapıyor.

O zaman bozuk saatin doğruyu gösterdiği "o" anlar :


1) Meyhaneci - 1993



Blogların ilk çıktığı zamanlara benziyor. 'Sık kullanılanlar' da 20938 tane blog vardı. Birinden çıkıp , birine akılırdı. Okay Karacan'ın, "Ben gençlere çok önem veriyorum. Dinazorların köşelerini okumuyorum. Artık gençler var, blogları okuyorum " deyişi üzerinden 5 sene falan geçmiştir ama sanki yıllar geçmiş gibi. Oysa bu şarkının çıkışı daha dün gibi. Bu biraz kabullenemeyiş sanki. Manşetlerden bittiğini okuduğumuz Yaşar'ın 50 yaşına gelişine inanamamam gibi mesela.

O sene tam bir Şampiyonlar Ligi D Grubu tadında bir sene olmuş Türk popu için. Aşkın Nur Yengi , Bendeniz, Deniz Arcak, Fatih Erkoç, Harun Kolçak, Sibel Tüzün, Suat Suna... Bunlar ilk 11... Yedek/sakat/cezalı/kadro dışı ve lisansı yetişmeyenleri saymıyorum bile. Albümler çıkıp , hazmedildikten sonra da goygoyunun Grup Vitamin tarafından yapılması... Hatta bu şarkı için de "İçiyorum her gece, her gece başka bir işkembe" diyerek goygoy yapmışlardı.

Futbolda ise Galatasaray; değil şımaykıl, tüm maykılların gelip çıkartamayacağı gollerle Manchester United'ı eleyip, Şampiyonlar Ligi'ne kalıyordu.

Üç sene üst üste şampiyon olunduktan sonra, babayla ilk kez gidilen bir maçtan boynu büyük dönüyorsun ve yeni sezonda da efsane Gordon Milne gidiyor. "Keşke başka takım mı tutsaydık" diye itiraf edilemeyen korkular yaşarken, mor forma uğursuzluğuna bağlanıyorduk.

Keşke bu Ölüm Grubu sadece müzik ve futbolla kalsaydı. Suikastler, zehirlenmeler, faili meçhuller, bombalamalar, yangınlar..

O senede her gün bir şeyin patladığı gibi (şehirlere bombalar/skandal) şarkının patlaması 1993. Kafamdaki meyhaneci figürünün hep böyle kalender, dert dinleyen, adam oğlu adam, kadın oğlu kadın gibi biri olarak doğması ve o figürü/mekanı o gün bu gündür hiç bulamamam bu dönemlere rastlar.

"Her şeyi boş ver , çal bu gece" 

Ülke yavaş yavaş dizayn edilmeye çalışılıyordu ve sütten ağzı yananlar "aman boş ver her şeyi, sen müzik/futbol ilgilen" diyerek pek haber izlettirmiyorlardı sanki. 92 sonunda akdeniz(kısmetim1) ve Ocak 93'te boğazdan geçen bir gemide (lucky-s) tonlarca uyuşturucu yakalanıyordu. Bu uyuşturucular notalar ve futbol toplarıydı sanki. "İmha edilmedi, piyasaya sürüldü onlar" denmişti o zaman. Gerçekten de uyuşturuluyorduk.

Hayalimizdeki meyhaneciler Kör Agop, Madam Despina tarzı figürler yerine "Adım Nedim mekanın sahibiyim" diyen adamlara dönüşüyordu.

"Şanslı bir nesilsiniz, poster itisiniz" diyenler, ne kadar kısmetsiz olduğumuzu bilmiyorlardı. 90'lar limandı, bizse bir gemi. Bir daha gelirsek...

Her şeyi boş vermiştik ve o "çal" komutunu yanlış anlamıştık. Kukalı saklambaç ya da istop için değil, köşe dönmek için birbirimizi kovalıyorduk artık. Dershaneler giriyordu hayatımıza; sınavlar, çoktan seçmelilere karışıyorduk.

Christoph Daum bile "Skrm böyle aşkın ıstırabını" diyerek huzuru maddede buluyordu. Alpay'ı 80'den sonra gizli forvet olarak ileri gönderiyor, Kuntz'u stopere falan alıyordu. Şampiyonluk kutlamasını "Civelek civelek" ile değil Asena ile yapıyordu. 


2) Hercai -1995



İZEL, ERCAN, ÇELİK... Üçü de ayrı ayrı albümlerini çıkartırken , üçünün albümü de güzel gidiyor. Hani şey gibi; iki sevgilinin ayrılıp daha sonra güzel ilişkilerde yol bulması gibi. Helallikler alınmış, çifte kurbanlar kesilmiş, kesilen kurbanların dağıtılan etleri sofralara gelmiş, susatan kavurmaların üzerine soğuk sular içilmiş falan filan...

Mirkelam'ın bir gecede hayatımıza girmesinden dolayı şüphelenmeliydik aslında "Bu ülkede pop müzikte güzel işler oluyor, Beşiktaş Sergen'le şampiyonluğa koşuyor, Türkiye Avrupa Şampiyonası'na gidiyor..." Ahmet Kaya; Arka Mahalle, Beni Vur, Beni Bul Anne diyerek mesajını vermiş ama biz hercai menekşe gibi yine gözü bok rengi kızlara "Ya gözlerin? cezayir menekşesi rengi değil mi bu?" diyerek yürüyorduk ve gereksiz bir şekilde kaba et kaldırıyorduk.

Ocak ayına vira bismillah diyerek girip daha ilk haftasında İSKİGATE skandalı patlıyordu. Levent Kırca ile ski muhabbetlerine gülerken, aynı kanalda Güner Ümit ağız ishali oluyordu. Bir ay sonra kahveler taranıyordu. Toplum mühendisleri "Ya yeter aq, bunlar iç savaş yapmıyor işte. Biz yine Yunanistan muhabbetini koyalım, o seviliyor" diyerek Kardak krizleri patlıyordu. Oysa biz "Denizleri aş da gel kurbanın olam" klibini izlerken bundan bahsetmemiştik.

Windows 95 yüklü bilgisayarlar hayatımıza girmeye başlıyor , Halk aralık ayında yapılan seçimlerde yine bombanın pimini çekip bırakıyordu. "Bu kış da efkarlıyız, 96'ya Allah kerim / Fatih Terim" hayallerimiz suya düşüyor, Tarkan-Kış Güneşi'ne inat "yamalı Sevdalardan bıkmadık" diyerek Refah-Ana-Yol-Baba tarzı bombaları bırakıyordu önümüze.

Şarkının klibi 2000 yılında çekilen Memento'nın ilham kaynağıydı. Sürekli flashbackler... Klipte oynayan Tuğba Altıntop, klipteki muhabbet gibi daha sonra katıldığı güzellik yarışmasında Rafet El Roman'la tanışıp evlenecekti.

Klipleri, şarkıları oluşturan senaristler gibi birileri de ülkelerin tarihlerini yazıyor galiba. Bu yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına katılmak yerine müzikle ilgilense Zülfü Livaneli, belki şu an ben 1994 İstanbul Yerel Seçimler sonuçlarına bakmak için Wikipedia linkini tıkladığımda "engelli" uyarısını almayacaktım.

Neyse; şarkıdan, şiirden, doğadan, pastorelden uzaklaştık biraz. İki tane çiçek varmış, kır çiçeği. Bunlar böyle dağda, bayırda, ovada ortak bir arkadaş vasıtasıyla tanışmışlar. Aileler falan duysa kökünden falan söküp atarlar ya da saksıya fesleğen misali oturturlar. Başlamışlar gizli gizli görüşmeye. Karda marda yürüyorlar, izlerini belli etmiyorlar. Ama vuslat hiç gelmiyor. Baharda herkes açtığından, ortalık Şampiyonlar Ligi. Güller, dikenler, peygamber çiçekleri, zehirli sarmaşıklar, devetabanları, mor menekşeler... Siz kim köpeksiniz de vuslata 5 kala tutuşacaksınız hainler!

Bunlar "Bu bahar açmıyoruz" diye anlaşıyorlar. Mail grupları ve trend topikler, bildiriler... Kışın açacaklar gizli gizli, herkes ölü gibi osura osura uyurken açacaklar, sokaklar ikisinin dünya tatlısı bir ortam.

Bir tanesi anlaşmayı bozuyor ve yazın dayanamayıp açıyor. Deniz, kum, güneş, karpuz, dondurma aklını alıyor ve açıyor. Bu uçkur düşkünü, cemiyet düşmanı, halk arasında "amın oğlu" diye tabir edilen çiçek Hercai... 

Kışı bekleyen ve boynu bükük çiçek ise Kardelen...



3) Dilberim - 1995


Cep telefonları ufak ufak peydah olmaya başlamış, isim kaydetmeler... Yaşıtlar manita yapmaya başlamış, heves ediyoruz. Kanımız kaynıyor. Etrafta hercai menekşeler dolu, biz kardelenimizi arıyoruz açmak için "Manitalar gece güzelleşir" misali yeşil ekrana beliren "ARIYOR" yazısına heves ediyoruz. Manitası olanlar "CANISI" diye kaydediyor. "Ulan nasıl oluyor acaba" diyerek cuma son ders çıkışı "Sana da iyi tatiller, pazartesi görüşürüz" diyen platoniğin ev telefonunu "DİLBERİM" diye kaydediyorum. O yazı o ekranda hiç belirmedi ama onun olduğu ülkede kar yağmazmış meğer, o kar tatili yapmak için uzak ülkeleri tercih edermiş. 

Hercailik yukarıdaki hikayeden biraz farklı bir hal aldı aslında yıllar sonra. "Ne kırık, ne çıkık, ne fıtık, bıkık hocam bıkık" fıkrasında anlatıldığı bıkıklıktan, biraz iş görüşmesi tadında geçen tanışma hikayelerinden. İlişkiler artık futbol gibi gelmemeye başladı yaş ilerledikçe. Sürprizlere, mucizelere, Tanrıların ellerine ihtiyaç duyulmuyor. Basketbollaştı, bollaştı. Daha taktik, daha satranç, daha bilgi, daha birikim, daha kuvvet... Harlem her türlü ezer geçer hâlâ. "White Man Can't Jump" dedikleri olay misali "Efendi Adam Can't Jump" her zaman yürürlüktedir.

Dil-berimizde söyleyemediklerimizi, seneye 10.yılını kutlayacak bir blog köşesinde Çelik-Dilberim'le anlatıyoruz. Allah bizim  belamızı zaten vermiş.

Harlem'in Muğla Ormanspor basketbol takımı ile maç yaptığını düşünün (yani imkansızdır bir araya gelmeleri de işte, Bodrum'a kampa gelecekler falan).

Sabaha kadar üst ve 1/1. Basketbol budur, günümüz gerçek aşkları da bu . İSTATİSTİK-TEKNİK- İRADE-HIRS-AZİM-KONSANTRASYON-DENGE- ZAMANLAMA-BİLGİ-DENEYİM-DİSİPLİN-İSTEK-DİRAYET...

Oysa Barcelona ve Anadolu Üsküdar, 100 kere oynansa 1 kere falan belki 0-0 biter. Bir şey olur ve tarih yazılır. En kötü 0'dan 1 olabilir. Lodos olur falan, kötü Beylerbeyi zemini... Ve Harem'de takım otobüsü bekleyen yüzlerce militan, çiçekler içinde bir pankart taşırlar: Gönlüme taht kuran dilberim

Bir ilişkinin giriş-gelişme-sonuç döneminin şarkısıdır bu parça. Notalar aynı, sözler farklı.

Buyurun Futbol Mündial tadında, belgesel tadında, Müzik (UN - Dİ - AL )

Gelişme : Çelik - Dilberim
Sonuç: Yaşar - Aldanırım


4) Afedersin - 1995


Bu şarkılar hakkında bir ara bir söylenti çıkmıştı. Bir bayan tarafından yazılmış, aslında Çelik'e ait değilmiş. Tarikat şeyhine yazılmış, Tuzla'da da ölü bulunmuştu falan. O değil de bana sanki uzun bir inziva döneminden sonra çıkmış gibi.

Hani bazı zamanlar olur. Bir diziye takarsın, bir haftada bir sezon biter ya da bir sinemacının tüm filmlerini arka arkaya izlersin, külliyatı hatm edersin.

"Her gün yeni bir şeylerden vazgeçiyorum"

Yukarda gömdüğümüz ağzımızı bozduğumuz hercai çiçeğinin kendini anlatma çabasıdır. Onun da bizim seri gibi "Ben kötü biri değilim, bakın doğru saati gösteriyorum işte" diyerek bir özeleştirisidir aslında.

Trompet solosu zaten saygı duruşu tadındadır. Matemdir, yastır, hatırlamaktadır. 

"Şimdi bir tek şey kalmış becerebildiğim"

Günün ikinci yarısında gösterdiği doğru zamandır gamın oğlu hercai menekşenin. "Biz de böyleyiz napalım" demek bile perşembe veya özel kandil geceleri müslümanlığı tadındadır. Olsun, iyidir!

Afedersin... Telefondaydım da.. Dur anlatayım:

Yıl 1996
Bodrum'a ilk geldiğimiz yıl
Eve hırsız girmiş
20 küsür yıllık ev, yazlık hayali
"Ne olursa olsun evde kalacağım, gitmeyeceğim" demeler, dile kolay o evde yaşamanın hayali ile geçen, nefes almadan çalışılan, belki de hayattaki en büyük motivasyon kaynağı olan o ev...
Ev yarı harabe. Her taraf cam kırığı, kapılar zorlanmış. Evde aylarca yaşayan bir hırsız
Bir küçük kız, 9 yaşında
Buzdolabının üzerine tutturulmuş, o günün koşullarında panaromikleştirilmiş 3 fotoğrafın birleşmesinden oluşan bir manzara fotoğrafı
Şimdi o manzaraya bakıyor, ortalık toz duman
Yine de hayallerinden vazgeçmeyen insanlar var bu dünyada
Vazgeçilmiyor, ev yeniden hayat buluyor
Yalıkavak köy
Evin olduğu yerdeki plaja inmek imkansıza yakın. Toprak yol, otlar dikenler zaten beline kadar uzanıyor bahçede
Sahilse denize girilebilir küçük bir alandan ibaret
Şantiye her yer, in cin top bile oynamıyor
Walkmen'de Çelik'in 2. albümü donuyor
Tüm şarkılar döne döne dinleniyor ama bu şarkı farklı
Yere uzandığında deniz kenarındaki okaliptus ağaçları rüzgarda salınırken
Sürekli kulağından düşen kulaklığı ile müziğe kaptırıp kendini hayallere dalıyor
Bu şarkı farklı sebebi belli değil
Belki de frekansı farklı
İşte o yazın, o günlerin albümü olarak kaldı bende hep. Bu şarkıysa beni hala o okaliptus yapraklarını seyreden 9 yaşında bir kız çocuğuna çeviriyor, saydamlaştırıyor.
Değişmedi ve değişmeyecek.
Artık her yer bina. Ne o ağaclar orada, ne denize oradan giriliyor. Hepsi kafamın içinde birer anı olarak aklım yettiği kadar durmaya devam edecek...

 
5) Kim Daha Çok Seviyor - 1996


Klibinin semtte çekilmesinden dolayı ekstra bir saygı duruşunu hak eder. Nostalji severliğimizi , 90'lar dilenciliğimizi de sorgular aynı zamanda. O sahil yolu doldurulup aslında şu anda olsa karşı çıkacağımız bir iş yapılmıştır baktığında. Biz durumu kabullenip o beton yığınını sevmiş ve alışmışız zamanla. Sonra bir gün gelip betona asfalt döktüler, İBB yazdılar, renkli tartan pistler falan... Arnavut kaldırımı tarzı taşlara bastılar asfaltı. Ona da alıştık. Şimdi biri bir şey dese semt sahiline, derhal panterleşiyoruz.

Artık efsunlu olduğumuzdan 1996 yılının nasıl boktan geçeceğini çıkan albümlerin güzelliğinden ve sporda gelen başarıdan anlıyoruz (Koraç Kupası). Hepsi kendi dalında şaheser. Ayna, Ezginin Günlüğü, Feridun Düzağaç, Candan Erçetin, Ayşegül Aldinç, Levent Yüksel, Teoman, Yeni Türkü, Yaşar, Umay Umay, Ümit Sayın... Şu kadroyu bir araya toplamak milyon dolar...

Yeni yılın ilk haftası Sabancı Center'da cinayet haberiyle başlıyordu. Susurluk'ta kaza, Vehbi Koç'un ölümü..

Türk siyaseti, ilişkisi boka saran ama ayrılmayı beceremeyen uzatmalı iki sevgili gibiydi. "Kim daha çok seviyor? UYUDUN MU? " tadında  mesajlaşılıyordu. Krizlere gebeydik...

Bu furyadan Çelik de nasibini alıyor, artık şarkıları yerine "Tarikatçı mı yoksa Atatürkçü mü?" konusu tartışılıyordu. Albümlerde Atatürk şarkıları yer alıyor, talk-show'larda sert söylemlerle yer alıyordu. 

Mühendisler mi söylüyordu yoksa halk mı talep ediyordu bilinmez rock furyası başlamıştı. Yeni çıkan albümlerde popçular rock düzenlemeleri ile çıkıyordu.

6) Sevdan Gözümün Bebeği - 1997



Sanki birileri "her yıl çilek" der gibi transfer sözü vermişti. Her yıl bir Çelik albümü çıkıyordu. O sene çıkan biraz farklıydı. Hitleri azdı, güzel şarkı yoktu. Slowlar özellikle... O senelerin Mustafa Ceceli, düğünde ilk dans şarkısı tadında bir şarkıydı bu... Klibi efsane güzellikteydi. Bence Çelik bizim totemi anlamış, bu sene kötü albüm yapayım da sene iyi geçsin demişti. Sincan'da tanklar yürüyor, darbe oluyordu.

Eurovision'da üçüncü oluyorduk. Buram buram laiklik kokuyordu. Kenan Doğulu 10.yıl Marşı'nı remixliyor, biz de ufak ufak dünyaya adapte oluyorduk. Çelik-Ayna dinleyerek olmazdı bu işler , Televole kasetlerinden Samba Tijanni ile Brezilyalara taşınıyorduk. Magazin bizi ikiye bölmüştü. Kanal D'nin güzellik yarışması birincisi Çağla Şikel mi yoksa Star'ın ikincisi ve üçüncüsü Nefise Karatay ve Ceyda Düvenci miydi en güzeli?


7) Kızımız Olacaktı - 1998



Eski Dost İzel ortalığı bu şarkı ile kavuruyordu. Çöküş başlamıştı ve "Madem şarkının sahibi benim, ben söyleyeyim" diyerek toplama bir albümde sunulmuştu. 90238 yıldır uzattığı saçlarını da kesti.

Aman Aman şarkısında "Artık devir değişti, e tabi Çelik de değişti" diyordu ve konu kilitleniyordu.
Dünyanın en büyük müzik şirketi Universal, Türkiye pazarına giriyordu. Her şey çok güzel olacaktı. Zaten çok güzel albümler vardı. Dünya evimize gelecekti. Ricky Martin'ler, Macarena'lar.... Derken başındaki genel müdür sanatçılara yürümeye başladı. Şebnem Ferah için "bütün kötü huyları, hatta güzel dostları" bıraktı. Sonra onu da bıraktı, fırtınalar koparsa kopsundu.

Sonra piyasa mahvoldu. Sanatçılar mahkemelik oldular ve CD'ler basılmadı...

Bence Çelik de o günden sonra iflah olmadı.

Türkiye'nin karanlık yılları misali o yıllar aydınlatılmalıdır. İzel-Çelik-Ercan niye dağıldı, ilk eşinden niye ayrıldı, şarkıları yazdığı iddia edilen kadın kim, Kızımız Olacaktı kime yazıldı?

8) Çelik Dert Yakamdan Düşmüyor - 2003



Biz bunları köşelerimizde yazdık demek istemiyorum ama işte özeleştiri gibi özeleştiri... 2003'te çıkan albümde yeni bir tarz yakalanmış ve temiz bir sayfa açılmıştı. Neşet Ertaş türküleri , parçalarda saz kullanılması gibi detaylarla küçük bir sahil kasabasına yerleşilmişti sanki.

Ama eski tad yoktu ve eski tadlara yaklaşılamıyordu. Mazhar Alanson'un Yandım şarkısına özenilmişti sanki. Zaten kulislerde Mazhar Alanson'un ona "Çelik naber iyi misin, Atatürk nasıl?" dediği dönüyordu. Daha sonra bu yalanlandı gerçi.


Sanki 1-2 şarkısı daha vardı ama yazasım gelmedi. Kendisinin kaleme aldığı biyografisinde şu cümleler de dokundu. 

"İşçi bir babanın evladıyım. Babamın mesleği terzilik iken, işleri kötü gitmiş, o zaman Sütlüce’de olan Arçelik fabrikasında iş bulmuş. Fabrikanın bize uğur getirdiğine inandıkları için adımı “Çelik” koymuşlar.

Ne yazık ki babam emekli olduktan sonra bir gün Arçelik Çayırova tesislerine gitti ve orada vefat eti. Cenazesini oradan aldık. O yüzden “İyi ki baban AEG’de iş bulmamış yoksa adın AEG olurdu” tarzındaki soğuk esprileri sevemiyorum."


Bu tarz espri yapanların sevildiği, değer gördüğü bir dünya haline geldi. Daha da kötüye gidiyor ama bizim bozuk saatlerimizin alarmları hep bu şarkılarla çalışıyor..ERTELE'ye basıyoruz ve bir sonraki sanatçı için beklemeye başlıyoruz.



Perşembe, Kasım 16

Séraphine



Olmaz olsun böyle bir film. Nereden, nasıl bulaştıysak... 

İçimin bu kadar sıkıldığı film çok azdır. Bitmek de bilmedi. Oysa gerçek ve ilgi çekici bir hikaye anlatılmış. Ben zaten biyografik filmleri pek sevmiyorum. Bir de Fransızlar bu işi yapıyorsa, olabilecek en sıkıcı işler ortaya çıkıyor.

Çarşamba, Kasım 15

İzlenecek Takım



İki hafta önce Simone Zaza yazdık ve beklediğimiz şekilde nazarımız değdi. İtalyan oyuncu, altı hafta sonra ilk defa bir maçta gol atamadı, maçın 78. dakikasında oyundan çıkarken, oyundan çıkmasına sinirlendi, yedek kulübesini terk etti, İtalya Milli Takımı'na çağrıldı ama İsveç maçı öncesi kadrodan çıkarıldı ve onsuz İtalya, Dünya Kupası'ndan elendi.

Şimdi Real Betis öveceğim ama neyse ki istikrarlı sonuçlar alan bir takımdan bahsetmeyeceğim. Başlarına her şey gelebiliyor zaten, benlik bir durum yok! Zaten bu özellikleri sahada içinde de belli oluyor. Benim ilgimi de o yüzden çekiyorlar. Real Betis maçlarının ne olacağı, nasıl sonuçlanacağı hiç belli olmuyor. Genelde çok gollü geçiyor ve devamlı heyecanlı oluyor. Lige başladıkları Barcelona yenilgisini atlayarak sırayla hatırlayalım;

İkinci haftada Celta Vigo'yu 1-0 geriden gelip 2-1 yendiler. 2. golü atana kadar (77. dakika) inanılmaz bir baskı kurdular. Sonunda da kazandılar.

Üçüncü haftada Villarreal deplasmanında 1-0 öne geçtiler ama sonra 3-1 kaybettiler. Enes Ünal'ın da gol attığı bir maçtı.

Dördüncü haftadaki Deportivo la Coruna maçını 2-1 kazandılar. Kıran kırana, heyecanlı, pozisyonlu bir maçtı.

Beşinci haftada son iki yılın Şampiyonlar Ligi şampiyonu, geçen senenin La Liga şampiyonu Real Madrid'i deplasmanda 1-0 mağlup ettiler. O moralle ertesi hafta kendi sahalarında Levante'yi 4-0 yendiler.

Yedinci ve sekizinci hafta maçları gol yağmuru ile geçti. Real Sociedad deplasmanında oynadıkları maç 4-4 sona erdi. Valencia karşısında ise 6-3 mağlup oldular. Halı saha maçı gibiydi... Beş dakika içinde 4-0'dan, 4-3'ü yakalamaları takdirlikti. Beraberlik golünü atamadılar ardından 6'yı yediler!

Son iki hafta biraz daha durgun ve normal maçlar oynadıktan sonra bu hafta Getafe karşısında yine eskiye döndüler. 2-0 geride kapattıkları ilk yarının ardından 2-2'yi buldular. Üstelik son gol 87'de geldi.

Dikkat çeken, umut veren bir takım değiller. Övmeye gerek yok. Oynadığı 5 maçı kazanan, 4'ünde de yenilen bir takımdan bahsediyoruz. Yani her an her şey oluyor, istikrarsızlar. Kefil olmam. Avrupa Kupası'na da gidebilirler küme de düşebilirler. İkisi de şaşırtmaz. Fakat maçları zevkli, geçiyor. Televizyon izleyicisi için ideal...

4-3-3 gibi bir taktikleri var sanırım. Yeri geldi mi pas oyunu, yeri geldi mi geçiş oyunu oynuyorlar. Bunu bilerek mi yapıyorlar, yoksa maç içinde yaşananlara göre doğaçlama mı gelişiyor emin değilim. Teknik direktör Quique Setien, geçen sezon Las Palmas'ı çalıştırmıştı. Onlar da geçen sezonun başında buna benzer bir oyun oynayıp, buna benzer skorlar alıyorlardı. Ligin son dönemimde dağılmışlardı. 

Bu arada Real Betis gibi dikkat çekici, bir de Real Sociedad var ama bence onlar, Betis'ten daha sağlam top oynuyorlar. Odriozolo devre arasında satılmazsa zirveye daha yakın bitirirler gibi. Tahminim bu yazıyı yazdıktan sonra, Betis maçları alt bitmeye başlar!



Salı, Kasım 14

A History of Violence



Gösterime girdikten 12 sene sonra izlediğim A History of Violence beni çok şaşırttı. Daha başka bir film bekliyordum. Türkçe'ye çevrilen isminden dolayı olsa gerek biraz daha sosyolojik, psikolojik, felsefi, derin bir film bekliyordum. Oysa gayet 'çıtır' filmlerden biri olmuş. Belki Türkçe'ye "Şiddetin Öncesi" veya "Bir Şiddet Hikayesi'' gibi çevrilse daha iyi olabilirmiş. Zaten o etkiyi yaratan sadece isim de değildi. O dönem filmi izleyenlerin yorumları da bu minvaldeydi. 

Amerikan dizisi tadında başlayan film, daha sonra Tarantino filmlerine, daha da sonra Guy Ritchie işlerine dönmüş. David Lynch olmak isterken vazgeçmiş. Arada kalmış, nereye konumlanacağını bilememiş. Yine de kötü film mi? Kesinlikle değil. Fakat benim açıdan şaşırtıcı. Bir de boşlukları olan bir film olduğunu söylemek gerek. Sanırım çizgi roman uyarlamasıymış, uyarlamalarda böyle sıkıntılar oluyor zaten. 

Pazartesi, Kasım 13

Tavşan Kanı Vişne




Her sabah aynı ritüeli yapıyorum. Sabah kalkıyorum ve işe gidiyorum. Burası normal; zaten riütele denemez, zorunluluk. Bunu herkes yapar. Ritüel kısmı yolculuk tarafında. İşe gidiş kısmında bazı alışkanlıklarım var. Kadıköy’den Beşiktaş’a giden vapura biniyorum. Vapurda bir şeyler okuyorum (genelde Fanatik), vapura binmeden aynı simitçiden çatal alıyorum. Hatta artık tezgahtaki çocuğa ne istediğimi bile söylemiyorum. “Merhaba” der demez, o zaten çatalı poşete koymaya başlamış oluyor. Bunlardan başka bir de denizin üzerindeyken çatalın yanında günün ilk çayını içiyorum.

Vapur dedim ama bu işin bir de motor kısmı var. Kadıköy’den Beşiktaş’a geçiş saatim her gün değişiyor. Bir gün önce oynadığım halı saha maçının temposuna, izlediğim filmin uzunluğuna, watsapp konuşmasının devamlılığına, kurduğum alarmın dakikasına, sabah uyandığımda Digitürk film kanallarında sevdiğim bir filmin sevdiğim bir sahnesine denk gelmeme göre saatlerim değişiyor. Eğer 10.15 ve 10.45’e yetişirsem vapura biniyorum. 10.30 ise motor demek. Çok nadir, 11.00 motoruna sarktığım da oluyor.

Yazının konusu da tam olarak burada başlıyor. Vapurda çaylar daha güzel ve 1 Lira. Turyol’un motorlarında ise çay da tost da çok kötü. Üstelik daha pahalı. Anlamsız bir şekilde ufak çay – büyük çay ayrımı var. Büyük çay; 1.5 Lira, ufak çay 1 Lira. Fakat motordaki ufak çay ile vapurdaki çay arasında hem tat hem boy farkı var. O tat farkı zaten otomatikman motorda büyük çay almamı engelliyor. Daha pahalıya, daha kötü bir çay içmek istemem. O nedenle motorda her defasında 1 Lira'ya küçük çay alıyordum.

Bu işe motordaki çaycılar çok bozuluyordu. Müşteriye ufak çay vermemek için çok direniyorlardı. Ben her sabah ve her akşam bu vasıtaları kullandığım için, işin ne olduğunun farkındayım. Ayda yılda bir binenlere dürüst davranmadıklarına eminim. Haklarımı biliyordum ve her defasından ısrarlı isteklerim sonunda küçük çayımı alıyordum.

Son dönemde ise 10.30 motorunda ilginç şeyler olmaya başladı. Bu motorlar her gün değişiyordu. Yani bir gün 10.30’da Kadıköy’den kalkan motor başka, ertesi gün aynı saatte sefer yapan motor başka olabilirdi. Bunlardan bir tanesine (ismi bende saklı) denk geldiğimde, kantindeki elemanlar artık bana giderli davranmaya başlamışlardı. Özellikle bir tanesi her ufak çay istediğimde, çayın 1.5 Lira olduğunu söylüyordu. Aynı adam, aynı ses tonuyla… Ben her defasında diğer motorlarda 1 Lira olduğunu diretince “Bozuk yoksa verme abi” diyerek hem geri vites yapıyordu hem de az önce yaptığı kural dışı söylemi geçiştiriyordu. Ben de bozuk oluyordu ama vermiyordum. Yine de hemen her sabah yaşanan bu dikleşme beni sinirlendiriyordu.

Yapmam gereken şeyi yaptım. Turyol’a mail attım. Onlara her sabah aynı motorda benzer diyalogların yaşandığını, çayın diğer motorlarda kaça satıldığını bildiğimi, bu işgüzarlar hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını talep ettim. Açıkçası bir sonuç almayı beklemiyordum. Mail okunmayabilirdi bile. Ama en azından içim rahat ederdi. Bir şey yapmış olmalıydım. Ne de olsa bilen bilir, bu yöntem sayesinde mahallemize halı saha kazandırmışlığımız bile var. Denemekten zarar gelmezdi.

Mail'den birkaç gün sonra tekrar motora bindim. Başka bir motordu. Yani başka bir çalışan vardı ve bana çayı sorunsuz bir şekilde 1 Lira'dan vereceğinden emindim. Çayı aldım, 1 Lira'yı uzattım. “Abi çay 1.5 Lira oldu” dedi. “Ne zaman ya, daha geçen gün aldım” dedi. Sanırım günlerden pazartesiydi ve o hafta başında zam gelmişti. Benim mail atmamdan en fazla bir hafta sonra...

Kısacası Turyol’un fiyat politikasına bir standart getirmek istemiştim ve o standart gelmişti. Sadece benim düşündüğüm gibi olmadı. Ufak çaylar, benim isyanımdan  sonra 1.5 Lira oldu. 1 Kasım itibariyle büyük çaylar 2 Lira… Hepimize hayırlı olsun. Ne yaptıysam halkım için yaptım ama herkesten de özür dilerim. Yine de pişman değilim, gene olsa gene yaparım.

Fakat 1.5 Lira'ya o kötü ufak çaydan içecek değilim. Biraz daha fazla para veriyor olsam da, motora bineceğim zaman Fanatik aldığım büfeden bir de vişne suyu alıyorum. Onlar büyük oynadı ama ben de pes etmedim. Bu savaş devam edecek. Üstelik vişne suyu daha sağlıklı…