Perşembe, Ağustos 17

Zoru Denemek



Penaltıyı kaçırıp, dönen topa rövaşeta vurmak ve hatta golü atmak... Her yerde olur da en çok 1.Lig'e gelen Afrikalı futbolcuya yakışırdı zaten.

Çarşamba, Ağustos 16

Cashback



Önce kısa metrajlı olarak çekilen, sonrasında da uzun versiyonuyla şansını deneyen Cashback izlerken hoş bir film ama bittikten sonra nereye konumlandıracağını ve ne düşüneceğini bilemiyorsun. Bende öyle oldu en azından.

Tutan ve beğenilen kısa metrajlı filmlerin, sonrasında daha çok kişiye ulaşmak için uzunlaştırılması bu tarz sıkıntılar doğuruyor. Daha da önemlisi; sanırım filmin yapımında artık birçok kişi ve etken devreye girince ortaya karışık bir şey çıkıyor. Fikri ilk üretenin kafasında belki çok daha bir şey vardı ama sonrasında iş değişince ortaya 'salça' bir şey çıktı. Hiç izlemesem de kısa halinin çok başarılı olduğuna eminim.

Ben Eternal Sunshine of the Spotless Mind izlerken sıkılmış biriyim. Haliyle Cashback de beni çok etkilemedi. Ama yalan yok; izlerken de ESSM kadar sıkılmadım. En azından komik yan karakterler vardı. Bir de soundtrack çok hoştu.

Eğer bu romantik ve hatta aşk acısı anlatan bir filmse (bunu savunanalar çok fazla) benim için vasat bir film. Ama İngiltere'nin tarzına özgü bir komedi filmi olarak değerlendireceksek puanını biraz daha yükseltirim.

Sanırım üç sene sonra böyle bir izlediğimi unutacağım ama izlediğim için de pişman değilim.

Salı, Ağustos 15

Düştü


1.5 ay önce



1.5 ay sonra


Liseden üniversiteye yeni yeni geçtiğimiz dönemde bir büyüğümüz bize kızları nasıl etkileyeceğimiz konusunda ders verirken, en kilit ayrıntının "konuşmak" olduğunu söylemişti. "Ne konuştuğunuz önemli değil, yeter ki konuşun" diyordu. Gerçi daha sonrasında tanıştığımız kadınların çoğu "Benim için önemli olan karşımdakinin beni dinlemesidir" dedi ama olsun.

Quiz'de "En çok konuşan futbolcu" sorusunun en sık cevaplarından biri olan Ergin Keleş'in Betül Demir ile haberleri çıkınca aklıma önce o abimiz geldi. Hemen ardından da, yıllar önce Deniz Seki ile bir ilişki yaşamış olan Ali Turan...

Bir de "Güldüren erkek" miti vardı o günlerde. Bunların doğruluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim ama Ergin Keleş'i seviyorum. Saha dışı röportajlarında ve Instagram'ında onun kadar güldüren ikinci bir oyuncu yoktu. Bir şeylerin doğruluğunu kanıtlamış.

O büyüğümüz bize akıl verirken Ergin Keleş (1987) de yanımızda olsaydı, büyük ihtimalle onunla gurur duyardı. Ama, biz boş boş takılırken  kendisi o yıllarda büyük ihtimalle altyapıda gol rekorları kırıyordu.

Cuma, Ağustos 11

Ocean's 11-12-13



Nasıl oldu bilmiyorum ama ilk defa, çok kısa süre içinde bir seriyi izleyebildim. Dizileri bile izlemekte zorlanan benim için büyük bir adımdı.

Ocean’s seris, 2000’lerin başında vizyona girdiğinde ilgimi çekmemişti. Sinemada izlemek için hevesleneceğim filmlerden değildi. Ama artık 10 küsür sene geçtikten sonra; böyle bir kadronun yer aldığı bir yapımı izlemek gerekiyordu. Pişman olmadım.

Her ne kadar beni sinema salonuna (bilet almaya) çekecek filmlerden olmasa da; gişe filmi diye bir şey olacaksa, böyle olmalı. Gişe yapmak için; Cumartesi veya Pazar günü kalabalık bir ekiple gidilecek filmler lazım. Bu da onlardan biri. Zaten doğru şifreler kullanılınca ve başarı da gelince arka arkaya gerisi gelmiş. Gerçi yeni izlememe rağmen aklımda üç filme dair çok fazla bir şey kalmadı. Brad Pitt yakışıklı, George Clooney karizmatik (veya tam tersi), Matt Damon komik, Casey Affleck az görünse de adam oğlu adam! Zaten tam bir oyunculuk filmi. Yoksa kurgularda eksiklikler göze çarpıyor.

Benim için en iyisi 11, sonra 12 ve sonra 13… Fakat 12’de hem Arsenal hem de hikayenin Amsterdam’da geçmesi önemli, zira Amsterdam; 2008’de bu blogu açan Peralta ile beraber gittiğimiz ilk Avrupa şehriydi. Hatta filmin çekildiği mekanlardan birine de girip, 3 Temmuz ve sonrasında yaşananlar üzerine bir muhabbet de gerçekleştirdik. O da bir başka soygun filmine konu olabilirdi.

Ama tabi Ocean’s serisini soygun filmlerini kategorisine almak lazım mı emin değilim. Benim için iyi bir komedi oldu. Eğlenmek ve (para kazanmak) için yapılan, derinlik aramayan, ihtiyaç duymayan filmlerdi. İstenilen buydu, bunu almak isteyen seyirci için de ideal bir tercih.

Çarşamba, Ağustos 9

Young Adult



Hocam film be... 

İnsan beklemiyor ilk başta böyle bir şey çıkacağından ama acayip akıyor. Zaten gençlik filmleri başımın tacıdır, bir de gençlik filmlerinin şifrelerine özenen bir orta yaş karakter filmi olunca... Aktı gitti.

Film 2011 yapımı. O zamanlar 36 yaşında olan Charlize Theron'un güzelliğinden öte bitik bir karakteri canlandırması şahane; müzikler leziz, mekanlar çok iyi. Belki de tek eksik karakter sayısında. Theron'un Mavis'i, eski sevgilisi Matt, zoraki arkadaşı Buddy dışında işlenen karakter yok. Daha zengin bir kurgu olsaydı, -iyi anlamda- içinde kaybolurduk.

Haplık filmler kategorisinin en iyilerinden...

Bu arada; Amsterdam'da Peralta'ya söylediğim gibi; kadında deri ceket çok başka duruyor...

Salı, Ağustos 8

Tesadüf




Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Doha

Refet Bele Himayelerinde..




Blogun zor zamanlarda topa girmesi ve sorumluluğu üzerine almasına bayılıyorum.

Hayat bir şekilde biz amatör sosyologları bu toplara sokuyor ve atıyor bizi bir devlet soba kurumuna KPSS'sine sokup,


Portakallar sıkılırken, konsolosluklar önünde bayraklar yakılırken 48kutay'ın Hollanda ziyareti gibi, bu kez görev belliydi; Çöl'ün incelikli haytası Katar, Katar'a da hayat katan Doha'ya düştü yolumuz...

Şimdilerde moda gezi yazıları, sırt çantalı gezginler, 25 yaşında 100.000'lik mil yapanlar versus sınırın bir adım dışına da olsa, kafayı dışarı uzatmak...

Bu ülke, bu coğrafya için bir nimettir. At gözlükleri ne kadar çok çıkarılırsa o kadar iyi. Berbere gitmek gibi, her çıkışta hamasetlerden biraz aldırıyorsunuz. Ucuz ve ezber milliyetçilikleriniz traşlanıyor.

Bu tarz yazıların vazgeçilmezidir; yanınıza şunu alın, bavulunuza bunu koyun, Barselona'ya gidip de tavuk döner yemeden dönmeyin gibi tavsiyeler verilir. Ben tam tersi bu yolculuğa çıkarken önyargılarımı bıraktım, KHK'dan
yararlanarak hızlı bir şekilde yargılayıp idama gönderdim ve verilen tüm akılları hayır kurumlarına bağışladım. 

Erasmus'a gidip gelenlerin yaptığı yılların geyiğidir; "Türkiye'de deveye biniliyor sanıyorlar, bana kaç eşlisin diye sordular..."
O zamanlar, "Türkiye'nin yerini gösteremiyorsa kendi cahilliği" deyip kesip atamıyor, bunu dert ediyorduk... Taa ki yabancı bir filmde;  "Hey dostum! İstanbul'daki dostun bize yardımcı olur mu?" repliğine müteakip  hemen balkona bayrak asıp, dertleri deryalara, sandallar aracılığı ile salıyorduk.

Dört küsür saat süren uçak yolculuğu sonrası, Hamad Uluslararası Havalimanı'na iniş yapıyoruz. Uçaktaki yolcu profili ile "önyargılarımızı asmasaydık da beslese miydik ?" deyip, sandıktan %80 bir destekle iniyorduk Basra Körfezi'ne..

72 milletten insan vardı uçakta. Paralı asker ablalar, paralılar, askerler, ablalar, bizdeki simitçilerin 'ben sivilim' diye bağırması gibi bas bas bağıran ajanlar, akbabalar, dembabalar, ceolar, ceyolular..

Ulusal bayramlarda malum koltuklara 'temsili' olarak oturtulma yaşını çoktan geçtik gerçi ama bir gün bize de sorulursa o malum sorular; "Güçlü ve her yere vizesiz giren , herkesin görünce sempatikleştiği, şaka yaptığı bir pasaportumuz olsun isterdim" diye yanıtlardım.

G.O.R.A'daki gibi adamın retinasından adeta kan alan cihaz önünde kuyruğa giriyoruz. Serde esnaflık var, "Selamın Aleyküm" le giriyoruz ve meyvasını derhal yemeye başlıyoruz. Gitmeden önce bizim Dışişleri Bakanlığı'nın prosedürlerinde "100 Riyal + rezervasyon bilgileri + dönüş bileti " ile giriş vizesi alabileceğimizi söylüyordu. Tabi onu yazdıktan sonra köprünün altından çok sular aktı.

Sıcak bir gülümseme ile "Nerede kalacaksınız" dedikten sonra bastı mührü pasaportun böğrüne. Bu arada daha önce Aleyküm Selam diye de yanıtladı onu unuttuk. Memurların amirleri yerel halktan, çalışanlar ise 99.5 millettendi. Mühür üzerine kan tahlillerinin üzerine yapıştırılan hayvan gibi bir barkod yapıştırdı. "Ulan belki İsrail'e falan gidersek, Katar damgası görmesinler sıkıntı çıkar. Belki yurt dışı çıkış puluna falan basarlar" düşüncemiz de suya düştü. Belki bunlar da şehir efsanesidir. Aynı şeyi Makedonya-Yunanistan için derlerdi de, sınır polisi "alakası yok" demişti Üsküp'te. Bu barkodun sırrını daha sonra öğreneceğiz.

Havalimanı "Almanya'yı kıskandıracak" cinsten bir mekan. Geliş Duty Free'si minnacık ve alkolsüz bir dükkan içeren, sessiz sakin bir mekan.



Pasaporttan sonra X-Ray'ler karşılıyor. Ülkeye içki sokmak yasak, bilmemkaç lira cezası varmış. Gerçi çok sıkı kontrol yok ama o riske girilmez. Yakalansak bile yalanımız hazırdı; "Abi valla hâşâ ben kullanmam, bizim patronlar istedi. Emir kuluyuz, yoksa bilmem ben anam babam, Bi soğyuk suyun varsa içerim ölmüşlerin hayrına"

Giderken bizim Duty'den içki almayın, çöpe gider.

Çıkış kapısının sürgülü kapısı açıldıktan sonra , berberlerin kullandığı fön makinasının üçüncü kademesi gibi bir sıcak vuruyor, gözlük buğulanıyor. "Sıcak karşılama" dedikleri bu olsa gerek...

Ülkedeki güneş için derlermiş ki "Katar Bayrağı'nın rengi ülke ilk kurulduğunda kırmızı-beyazmış. Bayrakta bulunan kırmızı, bir müddet sonra  dışarıdayken güneşle samimi bir ilişki kurduğu için devamlı solduğundan  kestane-bordo rengine dönermiş. Bayrak rengi "maroon" dedikleri kestane rengine dönüştürmüşler oy birliği ile.

Havalimanından oteller bölgesi yakın. Taksiler uygun. Hanutçuluk yok. Şu anda bizim taksilere gelen I-Taksi uygulamasına önceden geçmişler. Şöförün ismi, o gün yaptığı hasılat falan yazıyor ekranlarda. Tabi "Hello my friend" ile giriyoruz muhabbete, şehrin ve ülkenin atmosferini koklamak için. 

İbrahim Etiyopyalı. Gerçi tarihteki ismi daha civcivli; Habeşistan. Tarih derslerinin vazgeçilmezi.

Her zamanki vizyonsuzluğumuzla, "Elvan var bizim atlet o da Etiyopyalı" muhabbeti açıyorum. Sonra jeton düşüyor, ulan burada "Mesut Özil var, Türk o da " falan deseler ne tepki olur acaba? Kırmızı çizgilerde dolaşmamak gerek.
İbrahim'in umurunda değil, "very nice" diyor (gülüşmeler). 

Anlıyoruz ki "very nice", yani "cinsel organımda olmaz, isterse uzay vatandaşı olsun ben ekmeğime bakarım" zihniyeti. Müthiş. "Burada herkesin altında araba" diyor. "Taksi bol ama kullanan az. Denetim az" diyor. "Hiç bir yerde polis/asker yok" diyor. "17:00'den sonra herkes gider, hele bu sıcakta kimse uğraşmaz taksicinin sorunuyla" diye anlatırken, sabah karşı otele giriş yapıyoruz.

CV'lerde ilgi alanlarıma yazmak istediğim tek şey: Güneş doğum ve batımlarını izlemek

TOP 5 Döner/tatil/lahmacun/bar listeleri meşhur ya; benim de listelerim arasına yedekler arasından girebilir. 
Caddebostan ve İzmir ve Salacak'tan sonra..



Sabah ezanını merak ediyoruz acaba nasıldır diye. Bu adamlar deli zengin, deli varlıklı, camilerden canlı canlı, Bilâl-i Habeşi'nin torunlarından falan okutuyorlardır diye beklemeye başladım. 

Gösterişli camileri ve hoparlörleri yoktu. Ses gelmedi. Belki oteller bölgesi olduğundandır.

İlk soruları hep aynıydı. "Neden Doha?" Kimi iyi niyetinden soruyordu "Bunca ambargo arasında bizi seçtiniz , müteşekkiriz" diye bağlıyor, kimi de "Bu ibine kesin ajan" diye bizi deniyordu.

Harbi; neden Doha? 

Büyük Resim Görme Dersi Sertifika Programı kapsamında bir dönem ödevi diyelim ya da malum şarkıdan dolayı arayıp durduğumuz o lacivert ülkeyi bulma peşinde "gurbete kaçma" mı?






Dönem Ödevim Ektedir

1-)S.a

Balkanlar'da başıma gelen burada da geldi. "Selamın aleyküm" bizde biraz esnafvari kullanılır olmuş, hatta chat diline düşürüp "s.a" diye kısalttık bile. Buralarda çok önem veriyorlar, 1-0 önde başlıyorsunuz ortamlarda. Gerçi Souq Waqıf denilen eski Katar'da geçerli bu. Şehrin geri kalanın da hizmet sektörü Filipinlilerin elinde. İngilizce yürüyor işler. Bankacılar ve beyaz yakalılar Hint. Hizmet sektörü Filipin, Güney Afrika, tüm Afrika... Yemek sektöründe Türkler ön planda ve Hatay'lıların borusu ötüyor. Oteller bölgesinin adı Defne; Hatay'ın da Defne ilçesi olduğunu düşünürsek, kaderleri eskiden kesişmiş. Bizim gibi hikaye peşinde koşan pek yok. "Defne" isminin nereden geldiğini sordum, pek açıklayan olmadı. 

2-) Her an iç savaş çıkacak hissi

Her yer Toyota, her yer pikap. Bilinçaltımıza işlenen 90'lı yıllar TRT-Saddam-iç savaş görüntülerinden herhalde. Toyota demişken benzin, benzin demişken klişe sorulara değinelim. Yurtdışına çıkılırken eskiden forma, atkı, çikolat istenirdi. Şimdi sorular değişti:

Benzin ne kadar?
I-phonelar ne kadar?

1 litre benzin 1.60 TL falandı. Bu da zam gelmiş haliydi, biraz mutsuzlar durumdan. Elektronikte ise farklar çok yok , bizim KDV'siz halimiyiz gibiydi (Dur ya; yine sağlam fark var galiba).

Emperyalizm kafaları çok karıştırıyor. Benzin ve araçlarda KDV olmayınca taksileri uygun fiyatlı... 

Dönüşte bizim taksicilere mesafeyi ve fiyatı söylediğimde burun büktüler. "O benzin fiyatına aşırı kâr ediyorlar, pahalı aslında" deyip mavi ekran verdirdiler bana. Galiba biz her şeyin bedava olmasını istiyoruz.

Şehirde ambargo nedeniyle sebze-hediyelik eşya-giyim çok pahalanmış. Şimdilik Türkiye-İran-biraz Lübnan destek veriyor. "Made in China" lar bile pahalı "her şey 1 Riyal"cilerde.

3-) "Plaza Kahve Kültürü" 



Her yerde kahve zincirleri görmek mümkün. Fiyatları ise buranın 1.5 katı diyebilirim. Wi-fi, buz gibi ortam, şarj için oturulur. Wi-fi demişken İnternette hiç bir engelleme yok. Wikipedia'ya ve Youtube'a vpn'siz giriliyor. Hiç de düşündüğüm gibi bir ortam yoktu. Satranç oynayan bir Amerikalı-Katar'lı öğrenci, arkasında yöresel kıyafet kanduralı Katar'lı iş adamları. 

Türk siyaseti için söylenen "Cami ile kışla arasına sıkışmış" tabiri burada sosyal hayat için "İş yeri-AVM-ev arasına sıkışmış" denilebilir.

Ülkenin BİM'i, A101'i ise Carrefour'lar. Hayat kurtarıyorlar. Gördüğümüz Efes kutuları ile bayrakları asıp, şampiyonluk şarkıları söylemeye başlasak da 'alkolsüz' ibaresini görüp , "Lan belki karışmıştır" diye alıp "Kutusunda ciğer resmi olan öksürük şurubu" tadı alında aldık boyumuzun ölçüsünü. 



Emperyalizm ise kafaları karıştırmaya devam ediyor. Daha bu Ramazan canlı yayında sorulduğunu ve tartışıldığını hatırlıyorum; "Hocam gargara haram mı? orucu bozar mı?" diye. Adamlar aşmış, misvak özlü gargarayı yok satıyorlar bile. Bilinçaltı hemen ortaokul din derslerine gidiyor. "Misvak yerine diş fırçası kullanmayalım da hocam, Peki deveye niye binmiyorsunuz, son model arabalara biniyorsunuz?" ile başlayan siyaset meydanı derslerini hatırlıyorum. Garip ironiler , bilinçaltı temizlemeleri.

4-) Yırtık bir afiş, seni gördüm duvarda...

Evet hazırlıklı olun , Türkiye'de ilk kez targetstriker.blogspot'ta. Bu olay yakında bizde meşhur olmazsa ben de hâlâ atanamayan amatörlüğüme devam edeceğim sosyolog olarak. 

Şehrin her yerinde büyük bez billboardlar ve yanına konmuş beyaz tahta ispirto kalemleri herkes Katar Emiri Tamim Bin Hamad Al Thani'ye mesajlarını iletiyor. Biz de "İstanbul'dan size selam getirmişem"lerimizi ilettik. Bir an bir şey yazıp trollemek geldi içimden ama etrafta simitçi görünümlü bir sürü sivilin kokusunu biz 100 metreden aldık. Başımızı belaya sokmaya niyetli değiliz.



5-) Sendrom

Geçenlerde bir yazı okudum. Seyahatlerden sonra oluşan sendromları konu alıyordu. Paris, Kudüs, Floransa... Meraklısı google hazretlerine başvurabilir, çünkü ayrı bir yazı konusu.

Doha ise ne mistik, ne romantik ne de hiperaktif bir senrdom bırakıyor. Sürekli alışveriş  para harcama hissi, plaza, imge, iş hayatı, mavi yaka, beyaz yaka gibi duygulara etki yaptı.

Bir önceki yazılarımızda işlediğimiz Mustafa Sandal'ın Araba şarkısında dediği gibi "malesef ruhu yok" ya da bir anda Tatü gibi "Ne bu binalar, ne bu şehir... What is matriks ulan bu" diyesiniz geliyor.

Ya da aynı filmden Kadir İnanır gibi bir Emir Tamim posterine sarılıp, "Çok yalnızım be Emirim" diyesi geliyor.




6-) Dünya Kupası 2022

Tüm esnafın beklediği şey 2022. Stadlar yapım aşamasında. Sağlam hazırlanıyorlar. En azından stadlardan önce yollarını toplu ulaşımını inşa ediyorlardı. Baharın gelişini bahçeden kıyasla. Bir grup da var ki, "Bize yedirmezler ya, bizden alırlar" düşüncesinde. Büyük Resim Görme Sertifika Programı'nda en sevdiğim ve 100 aldığım dersti bu. O kadar tanıdık ki bu his. Bu arada şehirde hocalık yapıp iz bırakamamış biri olarak Bülent Uygun...Kimse tanımadı, "şimdi ne yapar" diye sormadı. 




7-) Nemli Günah Geceleri 

Alkol olayı nasıl oluyor diyecek olursanız, içki almak için tekel/süpermarket/sahilde takılırız gibi olaylar yok. Ülkede sadece bir yerde toptan/perakende içki satışı var. QDC diye bir yer. Bizim Metro market gibi düşün. Kart çıkartıyorsun baya bir bürokratik süreçten sonra, anca öyle.

Turistler, ecnebi çalışanlar ne yapıyor peki? 5 yıldızlı otellerin barları ne güne duruyor.

Pasaportunuzu ibraz edip, orada şipşak bir web-camerasından resim çektirip (kütüphane kartı alır gibi), girişte sizin pasaporta yapıştırılan eşşek kadar barkotta okutularak bir kart çıkıyor. O kulübe üye oluyorsunuz ve imkanlarından faydalanabiliyorsunuz. Genelde 01:45 gibi kapanıyor mekanlar. Hatta kovar gibi gönderiyorlar. Tüm ışıklar açılıyor ve aynı ses "yallah Arabistan'a" der gibi "yallah otelinize"...



Kış aylarında daha hareketli olduğunu söylediler. Müdavimler genelde uçuş ekipleri, çalışan yabancılar, oranın Ağaoğlu'sunun oğulları falan. Geri kalanlar ise paralı kontrgerillalar.

Gösterilen sevgiye ve ilgiye bir yanım "çok iyi ya" dese de, bir yanım da "Suriye ile de böyleydik zamanında" diyerek sertifikayı hak ettiğimi onaylıyor. Suriye demişken sokaklarda-parklarda hiç Suriyeli yok. Tinerci, gaspçı, "1 liran var mı bilader"ci sinyalci tayfa da yok. Medine Dilencisi v.s

8-) Çöl

Turu aldığım yere "Çöl için ne gerekli, yanımızda getirelim" derken, direk şu sahnede rol alıyordum : 

Çöl hakikaten bambaşka bir alem. Herşeyi sıfırlıyor. Sadece sarı ve mavi. "Asıl sen burayı ekim-kasım gibi göreceksin iğne atsan yere düşmez" diyor tur rehberi. Onların "Bodrum'un en güzel mevsimi eylül"ü gibi bir şey herhalde. "Şu karşı kıyılar Suudi Arabistan" diyor. Sonuç yine "fuck politics" e bağlanıyor. Galiba dünyanın her yerinde bu muhabbetler buna bağlanacak. Ayrıca kafamda sürekli şu şarkı çaldı, istemsiz...




O zaman yine bir 'olmamışlık' ile bitirelim..Aynı tarihlerde Türk delegasyonu'da Doha'da idi. (Tam monşer ağızı oldu bu). Aynı tarihlerde Cumhurbaşkanı ve bakanlar da Doha'da; Emir'le görüşmede idi. Barın kapanmasına yakın, kestane rengi şarabının son yudumunu kapanışa göre ayarlamış esmer bir sayısalcı manita barı terketmeye hazırlanıyordu.. "Maksat bloga yazı konusu çıksın" mottolu turizm ateşeliğimi gösterip kitaba ortasından başladım

- İyi geceler, Doha'da hep böyle erken mi biter geceler. Şimdi herkes evine mi?"(Gülüşmeler) 

+ Yooo kim demiş? Gece devam ediyor. Burada mı yaşıyorsunuz?

- Yok turistim, İstanbul'dan geliyorum. Siz?

+ Ben de öğrenciyim burada... Aaa İstanbul? Bugün başkanınız buradaydı, bayraklarınızı gördüm 

(İç ses: Ajan bu karı, kardeşi kardeşe kırdıracaklar)

-Yaa evet, ne güzel ...Ne güzel...Bu ne kadar güzel bir bir..."

İşte o ana kadar bülbül gibi şakıyan ben "tesadüf" kelimesinin İngilizcesini hatırlayamadım. Hafif peltekleştim, "Ne şans " diyeceğim kendime yediremedim. Çünkü aynı gün X geleceği için trafiği kesmişler ve İstanbul'da her gün yaşadığım sıkıntı nedeniyle yine trafikte beklemiştim ve şansıma ağza alınmayacak küfürler etmiştim. 

"Ah ne güzel sürpriz" diyeceğim, kendime yediremedim. Tam bir Kenan Birkan sahteliği gibi olacaktı "Eyşan, bu ne güzel sürpriz" der gibi..

Ben kelimeyi düşünene kadar, güvercin "Neyse ben gideyim, size iyi tatiller, hayırlı akşamlar"  deyip kanadın' açıvermişti bile...

C O I N C I D E N C E

Ömrüm boyunca unutmayacağım bile kelime olarak her türlü hafıza/sağ-sol loba kazınmış durumda. Tam bir mega hafıza tekniği. 

Tesadüfe söverken, dönüş günü bir son dakika düşüyordu; İstanbul doluya teslim!

Geçen seneki tatilimde darbe olmuş, sene-i devriyesinde Temmuz'da İstanbul'a dolu yağıyordu ve sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.

Doha ile aramızda saat farkı yoktu ve Sabiha Gökçen'e doğru alçalırken kulakta, belki ilerleyen günlerde bloga konuk olacak "Durmuş Saat Yazı Dizisi'nin sanatçılarından birinin sesi vardı: Uğraş biter, gün savuşur...


Yazar: Refet

Pazartesi, Ağustos 7

Utanç



Atıf Yılmaz, Yeşilçam döneminin ve sonrasının en önemli yönetmenlerinden biri. Sayısız film çekti. Daha da ayırt edici olan özelliği; her türden filmde çalışmasıydı. Yeri geldi 80 sonrası siyasi filmlerde, yeri geldi kadın filmlerinde, yeri geldi Kemal Sunal komedilerinde, yeri geldi Battal Gazi veya Köroğlu gibi filmlerde,  yeri geldi Yeşilçam'ın klişeleşmiş basit filmlerinde... 

Utanç, ne yazık ki en sonuncu gruba dahil edilir. 23 yaşındaki Kadir İnanır'ın ağırlık koyabildiği filmde başka izlenebilecek bir şey yok. İnanır'ın yanında, hatta önünde Filiz Akın da var ama adeta idare etmiş. 

Film o dönemin Yeşilçam'ı içinde yeni bir şey söylemiyor. Tecavüze uğrayıp kötü yola düşen, hayatı derbeder olan bir kadının hikayesi. Seyirciyi ağlatmak üzerine kurulmuş. Kurgunun sıkıştığı anlarda da arabeski dayamışlar. Ajitasyon, karakter ve kurgusal derinliklerine kat be kat üstünlük sağlıyor.

Film aynı zamanda oldukça erkekçi bir bakış açısıyla yazılmış. Üstelik senaryo bir kadının, Ayşe Şasa'nın kaleminden çıkıyor. Aynı ikili (Yılmaz ve Şasa) bir sene önce Unutulan Kadın'da da beraberdi ve o bir tık daha iyi filmdi. Herhalde birliktelik işe yarayınca bir daha denediler ama olmamış. 

Filmi resmen Atıf Yılmaz taşıyor. Sessiz, Türkçe bilmeden dahi izlenince eski İstanbul'a dair özel bir kaynak çıkıyor karşımıza. Bir Galata Kulesi sahnesi var ki, tadından yenmez. Atıf Yılmaz filmleri çok fazla ve hangisinin iyi hangisinin piyasa iş olacağını kavramak büyük mesai gerektiriyor. Bu, zayıf olanlardan... 

Cuma, Ağustos 4

Yol



Her zaman bu kadar içmem. Zaten yine çok içmedim. Sarhoş değildim ama üzerimde de bir rahatlık vardı. Mayışmakla, hareket etmek arasında kalmıştım. Mayışmayı biraz daha tercih ederbilirdim. Fakat önümde gitmem gereken bir yol vardı. Taksim’den Kadıköy’e geçecektim. Saat 12’yi geçmişti. Metrobüs durağında 34Z bekliyordum.

Beklenen boş metrobüs geldi. Kapı da tam benim önümde açıldı. Araca binen ilk kişilerdendim. Oturdum. Hemen ardımdan da sarışın bir kız yanıma geçti. Normalde toplu taşımada yanıma bir kadının oturmasından gurur duyarım. Demek ki o kadar yer arasında en güvenli olarak benim yanımı seçmişti. Ama bu akşam, öyle bir güven salmaya ve aynı şekilde alacağım bir özgüven ve gurura ihtiyacım yoktu. Bir gece önce sabaha karşı yatağa girmiş ve çok az uyuyabilmiştim. Bugün de hem alkol almıştım hem saat geç oluyordu. Tek isteğim gece 12’de, metrobüste başka sarhoşlarla yan yana oturmak ve bacaklarımı yayarak yolun sonuna kadar uyumaktı. Fakat, sarışın kızın oturmasıyla planlar değişmek zorunda kaldı. Sabah uyandığımda bir taciz dosyasının parçası olmamak için, bu gece çok dikkatli olmalıydım.

Tüm bunları düşünürken, uyumamak için direnirken, kızın gerçekten çok güzel olduğunu fark ettim. Kısa, siyah bir elbise giymişti. Bu elbise sayesinde hem fiziğinin düzgünlüğü hem de suratının güzelliği öne çıkmıştı. Gerçi o saatte metrobüste olmasıyla zaten yeteri kadar dikkat çekebilirdi. Tam olarak dikkatleri üzerinde toplamasının nedeninden emin değildim. Fakat sebebi ne olursa olsun gerçekten güzel bir hanımdı.

Metrobüsün hareket etmesiyle telefonu elime aldım. Madem rahat bir uyku şansım yoktu, o zaman internette zaman geçirmeliydim. Ama zaman geçirmek için çok fazla çaba sarf etmerm lazımdı. Tek şeride inen köprü trafiği sayesinde, Zincirlikuyu’dan köprü durağına varmamız 15 dakika sürdü.

Bu 15 dakika içinde iki kez gayri ihtiyari bir şekilde kızla göz göze geldi. Normalde tanımadığım kızlarla konuşamam. Özellikle böyle kalabalık yerlerde. Çünkü en ufak kelime, benim ‘tacizci’ damgası yememe ve ardından dayak yememe neden olabilirdi. Hiç gerek yoktu. Hiçbir kadın böyle bir riske değmezdi. Böyle ortamlarda sadece adres sormak, akbil uzatmak, cam kapatmak gibi diyaloglar dışında ağzımı açmam. Hatta geniş katılımlı modern-muhafazakar kavgalarına denk gelsem bile uzun bir süre tarafımı belli etmem. İşler kızıştığı anda da en azından önce bir etrafıma bakarım ve telefonla kavgayı çeken var mı diye bakarım ve sonra uzlaşmacı bir tavır sergilemeye çalışırım.

Fakat bu sefer durum değişikti. Kız çok güzel olmasına rağmen kendime bir güven gelmişti. Sanırım alkol sayesindeydi. Bir şekilde onunla muhabbet edebilirdim. Bunun için bir çıkış yolu bulmalıydım. Her ne kadar tanımadığım kişilerle konuşmaya çekinsem de çıkış yolu bulma konusunda rahattım. Sadece pratiğe dökmüyordum. Bu sefer yapabilirdim… Derken kız telefonla konuşmaya başladı:

“Evet canım, metrobüsteyim. Şimdi köprüyü geçtik… Herhalde 15 dakika sonra Kadıköy’de olurum. Tamam aşkım…”

Demek ki kızın sevgilisi vardı... Çocuk da normal olarak o saatte toplu taşımada olan kız arkadaşını merak ediyordu. Bu diyaloga şahit olduktan sonra tek bir adım dahi atamazdım. Bir yandan da, kızı bakışlarımla korkutmuş olabilir miyim diye düşünmeye başladım. Öyle ya; herhangi bir telefon sesi duymamıştım. Sadece bir anda telefonu kulağına götürmüştü. Tamam bu dönemde artık çoğu kişi telefonunu sessize alıyordu ama bu sefer yaşanan, bana uygulanan bir gözdağı oyunu olabilirdi. Yalandan da olsa, gerçek de olsa sonuçta bu iş bitmişti. Yolun geri kalanı, kafamı dahi kaldırmadan Twitter’da takip ettiğim öfkeli insanların tweetlerine bakarak geçti.

“Söğütlüçeşme bu yöndeki son hattımızdır

İnme vakti geldi. Önce ben indim. Arkama bakmadan yürüdüm. Bostancı dolmuşlarına binecektim. Bir tanesi orada bomboş duruyordu. Hemen en arka koltuğa oturdum. Acaba aynı kız da bu dolmuşa biner miydi? Sahi kız neredeydi? Camdan baktım. Oradaydı, turnikeleri daha yeni geçiyordu. Biraz ilerledi, ilerledi.... Ve az önceki telefon konuşmasının gerçek olduğu ortaya çıktı.

Bir tane siyah Mercedes SLC; tam metrobüs durağının çıkışında, Bostancı dolmuşlarının önünde, Pendik minibüslerinin yanında duruyordu. Yaz günü olduğu için üstü açıktı. Genç bir çocuk arabanın içindeydi. Artık iki kişi oldular. O sarışın kız da, arabaya binmişti. Motorun sesini duymamız beş saniye aldı. Araba hızlı, çocuk ne yapsın. Çok çabuk sürede uzaklaştılar.

Genelde bu tip şeyleri yaşayan insanlar, durumu, çocuğu, arabayı, kızı ve bütün hayatları kıskanırdı. Hatta olay sosyolojik ve politik tahlillere kadar ulaşır ve en sonunda servet avcılığına kadar giderdi. Ben de hiçbiri olmadı. Hatta hoşuma gitmişti.  Çünkü çocuk klas yaşıyordu. Kız da metrobüsten inip evine gitmiyordu. Gece onun için devam ediyordu. Yaşıyorlardı. Olması gerektiği gibiydi. Doğrusu buydu. Yaşamın hakkını veriyorlardı.

Çevreme baktım. Saat 1’e yaklaşıyordu ama sokak kalabalıktı. Minibüsler, dolmuşlar doluydu. Devamlı insan akıyordu. Hava güzeldi. Sıcaktı ve hafif rüzgar esiyordu. Eve gitmeme gerek yoktu. Kadıköy’e çıkıp bir bira daha içebilirdim. Veya Moda'ya inip eve yürüyerek, dolaşarak, insanlara bakarak gidebilirdim. Sarışın kız, sevgilisinin arabasıyla şu an çok uzaklarda olabilirdi fakat bu dünyada gece gündüz yaşayan başka insanlar da vardı.

Sonra aklıma, ertesi gün oynayacağımız önemli halı saha maçı geldi. Gece çok az uyursam, sahada bitik bir vaziyette olabilirdim. Bilinçli, sorumluluk sahibi ve sahada egosu yükselen herkes gibi derhal eve gitmeli ve maça hazırlanmalıydım. Zaten kendi standartlarıma göre çok içerek, o gece yeteri kadar yanlış hamle yapmıştım. Daha fazlasına gerek yoktu.

Üç dakika sonra dolmuş çalıştı. Yoldan yaşlı bir amca, bir travesti ve bir ergen alarak devam etti. Kendi evinde uyumaya giden sadece iki kişiydik. Yaşlı amca ve ben... Ben en azında hâlâ top oynayabiliyordum.

Perşembe, Ağustos 3

Playing God



Uzun yıllar boyunca dizi oyunculuğu yapmak büyük bir lanet gibi. Aynı anda hem popüler oluyorsunuz hem para kazanıyorsunuz ama sinemadan uzak kalıyorsunuz. Oysa bu işin asıl sahnesi orasıdır. David Duchovny, 90'lı yıllarda X-Files ile daha sonrasında da Californication ile yüksek izlenme oranlarına, geniş kitleler tarafından tanınırlığa ulaştı. Fakat bir yandan da; Mulder dendiği zaman her zihinde beliriyor ama ismi duyulduğunda çoğu kişiye bir şey çağrıştırmıyor. Çünkü özellikle 90lı yıllarda çok az sinema filminde yer aldı. Bunlardan biri de Playing God...

David Duchovny dışında Timothy Hutton ve Angelina Jolie'yi barındıran film, düşük IMDB (5.6) puanına rağmen benim barajımı geçti. Aksiyon filmlerinde aranan daha çok hızlı takip sahneleri, heyecanlı çatışmalar, patlayan variller, dövüş teknikleri gibi şeyler oluyor. Bunlar oldu mu puanlar yükseliyor ama diğer yandan ben sıkılıyorum. Konunun hızlı bir şekilde akması, olayların hızla değişmesi, ufak tefek sürprizler benim için yeterli. Diğer versiyonlar video klip gibi geliyor. 

Playing God bu bağlamda beklentilerimi karşıladı. Aynı zamanda Duchovny'i bir sinema filminde görmek, Timothy Hutton gibi enteresan rollerin altından kalkabilen oyunculardan birini izlemek ve henüz 22 yaşında rol fakiri gibi duran ama en güzel halleriyle dolanan Angelina Jolie'yi seyretmek de filmin artı puanları oldu. Ayrıca mekan olarak Los Angeles şehrinin kullanılması da önemliydi. Bu tarz filmler ya LA'de ya Miami'de çekilmeli. Güneşi hissetmek lazım. Daha derin bir suç filmi için New York gibi geniş, kalabalık, karamsar ve kaotik bir şehir güzel adres olabilir ama derbeder karakterlerin birbirlerine üstünlük sağlama savaşına gireceği en güzel yer sıcak bir okyanus şehridir. Hem şehrin hızlı yapısı o karakterlere ve onların hızlı hayatlarına uyuyor hem de izleyici bir yandan güzel bir şehir görüp muhteşem bir iklim hissediyor. 

Okyanusu geçmemiş biri olarak, tabi ki oralara dair de bilgimiz var; kimse bizi hafife almasın...

Çarşamba, Ağustos 2

Sen Olsan Bari





Çaldığın o kalbi yerine koy lütfen
Eğer hislerinden pek emin değilsen




Aradığın aşksa en güzelinden
O zaman başka açarım kapıları hazırım dünden

O sen olsan bari, sen olsan bari
O sen olsan bari, sen olsan bari
Hazırım diyorum dünden düşmüyorsun dilimden
Olan olmuş zaten, o sen olsan bari



Bendeki bu sihri keşke görebilsen
İnan oynatırdın aklını yerinden
Aradığın aşksa en özelinden
O zaman başka açılır kapılar buyurun önden




Perşembe, Temmuz 27

Run


İlk defa uzun metrajlı bir film çeken (2014) Philippe Lacote'un, hiç sinema oyunculuğu deneyimi olmayan Abdoul Karim Konate'ye başrolü verdiği film. 

'İlk'ler göz önüne alındığında çıkan iş, çok iyi. Zaten bu kategoride de Cannes'da adaylık elde etmiş ama ödülü çok öne çıkan (benim ilgimi çekmeyen ve izlemeyi ertelediğim) Party Girl'e kaptırmış. Sömürge olmasından mütevellit; bu filme Fransız filmi denir mi emin değilim. Fransız tarzı çok baskın ama kurgusu, karakterleri ve olaylarıyla tam bir Afrika filmi. İlk başta size siyasi bir film izlenimi verebilir ama daha çok bir Scarface çıkar buradan. İzlenmeye değer...

Çarşamba, Temmuz 26

Salı, Temmuz 25

Lady in the Water


Night Shyamalan ne yazık ki büyük beklentilerden doğan vasat işlerin adamı. İlk çıkışını yaptığında, 90'ların sonunda daha da öyleydi. 2006 yılında, hayranlarının büyük beklentisiyle Lady in the Water'ı çıkarmıştı. 11 sene sonra izledikten sonra, bu adamın fazla beklenti sunmasaydı benim nazarımda el üstünde tutulacağını söylerdim. 

Bu filmden hiçbir beklentim yoktu. Ama bir şans verdim. Ve aslında fena bir iş de çıkmadığını fark ettim. Demek ki Shyamalan gereksiz korku işlerine girmese, belki daha başarılı olabilirmiş. 

Lady in the Water; 'masal' filmlerine hoş bir örnek. En azında hikaye tarafı ilgi çekici. Ama işlenmesi zayıf kalmış. Akıcı değil. Bazı geçişler çok kolaya gelmiş. Potansiyelinin altında kalmış. Yine de insan, farklı tarzda bir şey izlediği için memnun oluyor. Bana göre filmin en kötü oyuncusu Night Shyamalan'ın ta kendisi. Üstelik önemli bir karakteri seçmiş kendine. Sonuç olarak düşük beklentiyle çok iyi bir zaman geçirici. Aksi durumda, yani popüler kültüre kanıp büyük bir iş bekleyenler için hayal kırıklığı... 

Pazartesi, Temmuz 24

Zvezda



Ben de ilk etapta basketbolla pek ilgili değildim. Çocukken herkes gibi, benim için de ilk etapta futbol vardı. Koyu bir Kızılyıldız taraftarıydım. Partizan derbisini tribünde izlemek için gece treniyle Üsküp'ten Belgrad'a gitmişliğim çok. Şimdi düşününce komik geliyor ama daha geçen aylarda arkadaşlarla sohbet ederken 1979'da Mönchengladbach'la final oynayan Kızılyıldız takımını bir oyuncu eksikle ezbere saydım. Ancak uzun süredir takip etmiyorum. Yugoslavya'nın dağılışının ardından; yaşanan olayların da etkisiyle, Zvezda taraftarlığı benim için geçmişte kaldı.

Oktay Mahmudi - Socrates Temmuz 2017

Pazar, Temmuz 23

Day Out of Days




Bu film hakkında çok fazla bilgi bulamazsınız. Sanırım Ekşi'de başlığı yok, Google'da çok fazla içerik yok, IMDB'de trivia bölümü boş. Sanırım haliyle torrent'te falan bile zor bulursunuz. Yani ulaşması zor bir filmi size 'Muhakkak izleyin' diyerek sunmak istemem. O kadar da önemli bir film değil ama işin açıkçası o kadar da kıyıda köşede kalacak bir film değildi. IMDB puanı da, merak duyanlar için fena değil; 6.4... Yani 6.4'lük bir filme ulaşmak daha kolay olmalıydı.

Süresi kısa, 80 dakika. Başrolde Alexia Landeau müthiş. Konusu; orta yaşın kapısında olan, 40 yaşındaki 'vasat' aktris Mia'nın sektörde ve hayatta tutunma çabaları, düştüğü karamsarlık, yalnızlık. vs... Başroldeki karakterin bir sanatçı olması, hafif bohem bir hayattan çıkması bizi biraz uzaklaştırsa da kaygılar ortak. 30'ların başında olan biri için ilginç bir film. Tempo yavaş. Ama; uzun bir gecenin ardından, hafif alkollü halde, eve boktan bir hisle döndükten sonra sabaha karşı izlenince çok iyi gelebilir. İzledikten sonra da unut gitsin. Hap niyetine denilen filmler bunlar oluyor herhalde...

Perşembe, Temmuz 20

How I Live Now


Distopik filmlere çok fazla şans vermem ama How I Live Now benim fikrimi değiştirecek. Büyük ihtimalle türünün en iyi örneklerinden biri değildir ama başlangıç için çok iyi bir film oldu. Aynı anda bir gençlik filmi olarak dahi değerlendirilebilir. 1994 doğumlu Saoirse Ronan (o dönem 18 yaşında), her an uyuzluk yapacakmış gibi gözüken tipiyle hem rolüne tam oturmuş hem de iyi iş çıkarmış. Görüntü yönetmenliği, müzikler ve diğer detaylar kurgudaki tüm zayıflıkları göz ardı etmemizi ve filmde kalmamızı sağlıyor.

Kurguda eksiklikler var ama bu filmin kötü bir hikayeye sahip olduğunu kanıtlamıyor. O konuda da başarılı. İngiltere'nin teröristler tarafından esir alınması ve ardından çıkan nükleer savaş ve sonrasında dünyanın bir Ortaçağ'a hatta Orta Dünya'ya dönmesi çok iyi tasvir edilmiş.

Film cennet gibi bir yerde başladı, ardından dünya cehenneme döndü. Daha da acıklı ve korkutucu olan bu olağanüstü hikayenin aslında her an gerçeğe dönüşebileceğini düşünüyor olmamızda. Ben düşündüm yani. Çok uzakta olmayabilir filmin kendisi. Bir ufak çılgınlığa bakar, ki çok daha fazlası oluyor zaten...

Öte yandan filmde dünya siyasetinde olanlar biraz belirsiz. Savaşın neden çıktığı, kimler arasında olduğu anlatılmıyor. Savaş sahneleri ve bombalar görmüyorsunuz. Film kandan beslenmiyor. Ama buna rağmen bir savaşın bireyleri nasıl etkilediği çok net anlatıyor. İşin korkutucu yanı da belki budur. Savaş çıktıktan sonra sizin için kimlerin savaştığının bir önemi kalmıyor.

Bu bakımdan filmin başındaki nükleer bomba sahnesi önemlidir. Böyle söyleyince muhteşem bir aksiyon sahnesi beklenmesin. İzleyici bombayı görmez, hatta sesini bile çok net duymaz. Sadece bombanın çok hafif bir sesi gelir, arkasından hafif bir rüzgar çıkar. Ağaçlardaki kuşlar uçmaya başlar, tozlar uçuşur. Sanki arka sokakta trafik kazası oldu zannedersiniz. Ama sonradan haberler açılır ve Londra'da bomba patladığı öğrenilir. Film yanılmıyorsam Birmingham'da geçiyordu. Londra ile Birmingham arasının 125 km olduğunu düşününce; yaşanan dehşeti tek bir bomba görmeden anlıyor ve gerilmeye başlıyorsunuz. Film boyunca yaratılan havanın bu şekilde gösterilmesi hoşuma gitti.

Keşke batı medeniyeti filminde kuzenler birbirine açık olmasaydı...

Çarşamba, Temmuz 19

Durmuş Saat Yazı Dizisi #2



"Şarkılar hep bizi soruyor buluştuğumuz kafelerde"

Tribünün diline düşmek iyidir derler. Şarkın, şiirin, filmin, yemeğin, markan tribüne düştüyse eğer dillere pelesenk olma şansın o kadar fazlalaşmıştır. Tabi bunun bedeli dillerde 'pezeveng' olarak anılmak da olabilir. Bir taraf seni yüceltirken, diğer taraf yerine dibine sokacaktır. Bir taraf "Ulan ne güzel anılarımız oldu be" diyerek anılarıyla anarken seni, diğer taraf 'anasıyla' anacak. Dünyanın kanunu ve dengesi bu herhalde.

Mustafa Sandal'dan sonra ikinci seçimimiz daha radikal bir isim. Daha fanatik, daha rengini belli eden. çatal fırlatanlardan... Bir o kadar da, "Ulan keşke bu işlere girmeseydi de müzikte kalsaydı" denen adamlardan. Erbakan'a "Keşke siyasete bulaşmasaydı, mühendis kalsaydı" denildiği gibi.

Geçen yazıda yazmayı unutmuşum. Bir konuşmada dinlemiştim. Mustafa Sandal, doğru zamanda doğru yerde olmayı çok iyi bilirmiş. Diyelim bir iş var, bir reklam işi. Reklamveren ile reklamcının olduğu yeri bir kuyumcu gibi ince ince işler, keşfini yapar ve sanki tesadüfen oradan geçiyormuş gibi bitermiş bir anda. Hatır sormalar, "Gel otur bir kahvemizi iç" dedikten sonra işin %51'i oldu zaten.

Ercan Saatçi de böyle bir adam gözümde. Daha doğrusu pratik. Yıllar önce ben bir müzik markette çalışırken mağazamıza gelmiş, "Kardeşim ben geçen sene çok yoğundum. En çok izlenen filmler hangileriydi, en sevilenler...? Hepsini ver" demişti. Canlı canlı imdb.com'a girmişti sanki. Birilerinin kitapları birilerine okutup, özet çıkarttırması gibiydi.

Dağıldık biraz. Toparlayalım. Adını ilk kez hayatımızı değiştiren VİTAMİN kasedi ile duymuştum. "Bunlar konservatuar öğrencileri, hepsi arkadaş. Fena zekiler, güzel ortamları var" diye lanse edilmişlerdi. Türkiye'nin böyle yakaladığı "dönemler" vardır. Aslında farklı bir yazı konusu da olur bu. İTÜ Mühendislik bir dönem Türkiye'nin siyasetçi bacasız fabrikası olmuş, Ankara Siyasi Bilimler'in ideolojik figür atölyesi misali meşhur sınıfları, İstanbul Hukuk fakültesi'nin Şampiyonlar Ligi solcu/sağcı öğrencileri, 96-2000 Galatasaray...

Misal İTÜ Konservatuarı da o dönem Şampiyonlar Ligi gibidir. İzel, Çelik, Ercan, Mahsun Kırmızıgül, Ata Demirer, Prestij müzikçilerden bazıları...

İlk heyecanlar, ilk hevesler, ilk aşklar, ilk hayaller. O dönemden çıkmış en güzel eserler. Sonra 'taş kırmakta ustalaştıkça' boka sarmaya başlamış. Siyasete bulaşmalar, sansasyonel evlilikler, futbola/televizyona/polemiklere karışma derken o ilk tat kayboldu.

Sayenizde dinlerken "Değiştir şu faşisti" veya Sevgimiz Yeter dinlerken "Susturun şu Galatasaray düşmanını" veyahut Yastayım dinlerken "Yok mu doğru düzgün bir şey, Yalın falan"  laflarına maruz kalabilirsiniz, kaldık... Ama işte o bozuk saatin doğru gösterdiği zamanlarda oldu. Buyurunuz son ki-üç-dört...

1-Sayenizde



Türk popunun en kısa şarkısıdır. 1:52 dakika civarı. Sevilmesinin, kült olmasının nedeni bu kısalığı ve derdini kolayca anlatmasından çok, içinde barındığı o ince özeleştiridir. "Of Allah'ım of, nedendir hep zorda sana gelişim?" der. İşimiz düşünce hatırladığımız dua-teşekkür mekanizmasına gönderme yapar. İçinde kullandığı 'fahişe' kelimesi ile o dönem için cesurdur. Hem cesurdur hem de fahişeyi kadın dışında erkek için de kullanmıştır. Halk arasında 'erkeğin orospusu' olarak kullanılan manasıyla.

İnternetin ilk civcivlendiği yıllarda, köşe yazarlarına mail atmak ve 'toplu' boykot yapmak modaydı. Yine Ercan Saatçi'nin bir yazısına tepki gösteriliyordu. "@yahoo.com" lu bir mail adresine bu şarkının sözlerini değiştirerek mail atmıştım. "Ne GS'si, ne Fener'i, hepsinden vazgeçtim, Türk futbolu geriledi sayenizde" tarzı bir çeviriydi. Dönüş yapar diye çok beklemiştim; dönmemişti.

Klibi de efsanedir. Sigaranın televizyonlarda sansürsüz kullanıldığı yıllar. Klipte oynayan ablaya yıllardır platonik aşk beslemişliğimiz, rüyalarda görmüşlüğümüz, hayallerde ilk dansı bu şarkıda etmişliğimiz vardır. O yıllarda adını bilmek mümkün değildi. Böylesi daha güzeldi belki de. 

Kimi Deniz Çakır, kimi Şevval Sam derdi ama bir türlü bilemezdim. Kimileri "Oğlum ajanstan falan çağırmışlardır, yabancıdır" falan deyip duygularımızla oynasa da gerçeklerin elbet bir gün ortaya çıkacak olması gibi güzel ve vahşi bir huyu var.



Ablamızın adı İpek Müldür'müş. Kendisi Gümüşlük'te bir burgerci işletiyormuş. 48'e taşınmış. Klipte gitar çalan, şarkıyı düzenleyen abimiz, vokali yapan ablamız da oralarda olduğuna göre "fahişe gönüllerden" kaçmayı tercih etmişler.

- Oğlum internette gördüğün her bilgiye inanma bak. Rezil olmak da var işin sonunda. Var mı son halinin resmi?

+ Al twitter profili, resmi var. O gözleri nerede olsa tanırım ben.

Bir gün işlettiği kafeye gidip hem hamburger yemek hem de "Bodrum'un en güzel zamanı hangisidir?" diye sormak isterim. Belki Bodrumspor üzerine de konuşuruz. Kimin sayesinde çıktılar falan.


2-) Tam 14 Saat Oldu



Nedendir bilmem bir dönem "Ne Asya, ne Avrupa, biz Akdenizliyiz" tarzı bir moda türemişti. Bora Öztopraklar, Yaşarlar, Ercan Saatçi'nin bu şarkısı, Ege'ler, Asrın'lar. O masala sahiden inanmıştık. Aynı İtalyan'dık işte. Futbol desen var, pizza-makarna zaten 3 öğün tüketilir, mafya her köşe başında, yakışıklılığa girmiyorum bile... Çıtayı böyle yükseğe koyarlardı. "Ben kıramadım çocuğum kırsın" mantığı ile "Parası neyse veririz, vizyonumuz arş-ı âlâdadır" mantığı ile göze ve kulağa hoş gelen birileri türemişti bu alemlerde. Helikopterli klipler, yabancı mankenli tanıtımlar falan derken. Bu şarkının klibi için değişik bir ceyranı olan bir ablamız getirilmişti maç başı anlaşılarak. Daha sonra anlaşıldı ki 6 aylık kiralık gelmiş. Cem Uzan abimizle dar alanda kısa paslaşmaları oldu dedilerdi. İnanmamıştık, inanmak istememiştik. O dönemde kimden hoşlansak ya Cem Uzan getiriyordu (Shakira) ya da Hakan Uzan yürüyordu.(Yeşim Salkım)

Alicia Tully Jensen imiş adı. Ben kesin ölmüş veya aldığı ilaçlar neticesinde aşırı kilo almış ve bir bakımevinde intihar edecek korkusuyla ölümü bekliyor diye Google'da arattım kendisini. 53 yaşına gelmiş. Boyu kadar oğlu var. Bu sektörü bırakmış. Bir tane instagram hesabı var ona da resim yüklememiş. Az sayıda takipçisi ve takip ettiği var. Belli ki sadece bilgi amaçlı takip ediyor. Oğlu ile çekilmiş minik bir fotoğrafına ulaşabildik. 53 yaşına girmiş. Allah uzun ömürler versin. 



Turizm krizi nedeniyle fiyatların iyice dibe vurduğu şu dönemde kendisini Ege'nin incisi, Muğla'nın gözbebeği Bodrum'a bekleriz. Gümüşlük'te bildiğim salaş bir kafe var. Kendisiyle uzun uzun konuşmak ve klip hakkında düşüncelerini sormak isterim. Bodrumspor atkım ise günün süprizi, Amerika'nın en soğuk zamanı tabi.

3-) Karakışlar



Biz de böyledir. Her slow şarkıyı aşk şarkısı zannederiz. Sevdiceği düşünüp hüzünleniriz falan. Oysa gerçek öyle değildir. Bazen bir siyasi satır arası içerir, bazen toplumsal bir olaydan etkilenip yazılmıştır. Genelde bu şarkı tuttuktan sonra servis edilir röportajlarda. İlk çıktığı zamanlarda "İzel'e yazmış" falan derlerdi , "eski eşine yazmış" diyen olurdu, "çok garibanlık çekmiş, çok horlanmış" diye efsaneler. Oysa Kaz Dağları'nın ayağı hiç öyle değil, şarkı Şeytan Rıdvan'a yazılmış meğer, işte o itiraf :

".....Rıdvan Dilmen sakatlıklara rağmen parlak geçen futbol kariyerinden sonra yine sakatlık yüzünden futboldan kopmuş ve hak etmediği bir jübileyle uğurlanmıştı. Jübilesi üç kez ertelenmiş, sonunda 31 Ocak’ta kara kışın ortasında jübile yapılmıştı kendisine.

Eksi 7 derece dondurucu soğukta yapılan jübileye sadece 1982 seyirci gelmişti. İşte ercan saatçi bir Fenerbahçeli olarak, Rıdvan’a yapılan bu haksızlıktan ve kara kışta yapılan jübileden o kadar etkilenmiş ki, oturup;Çok kara kışlar gördüm ben yine pes etmedim, çok ayrılıklar gördüm ben yine yenilmedim” şarkısını yapmış.
“Rıdvan dilmen biliyor mu bunu” diye sordum.
“Rıdvan dışında kimse bilmiyor” dedi Ercan..."



Ekstra bir gereksiz bilgi de biz ekleyelim. Rıdvan'ın kariyerinde kafa ile golü hiç yokmuş (sadece Milli Takım'da 1 tane), kendi jübilesinde kafa ile gol atarak noktalamış kariyerini.

Ali Şen o gün "Bu zayılmaz , hele şu karlar bir erizin de zalgılı zengili bir cübile yapacasss" demiş ama hâlâ yapacak herhalde.

Belki bir kış günü Saray'da yapılır jübile. TFF başkanı olunca kimbilir.

Rıdvan'da eski Rıdvan değil, Ercan'da eski Ercan...

4-) Yastayım



O dönem literatüre "Beyaz Türkler" diye bir tabir giriyor. Kurtlar Vadisi'nin başlamasıyla birlikte "komplo teorileri, tapınak şövalyeleri, gül ve haç kardeşliği" kafasına giriyoruz. İlk bölümlerde Arslan Bey'in aracında Efendi kitabı gözüküyor ve Show Tv ekranının yarısını bir reklam kaplıyor. "Hiç Efendi'yi okudunuz mu?" 

Senaryo konsept danışmanı Soner Yalçın'ın virali işe yarıyor ve kitap çok satanlarda 1 numaraya yükseliyor. Daha sonra cadı avı gibi Sabetayist avı başlıyor. Yalçın Küçük olayı üst boyuta taşıyor , mail zincilerinde soyisimler dolaşmaya başlıyor. "er , ertegün , erman , ergen , kezman , gürman..." 

O dönem Doğan Music Company'den bir albüm çıkıyor. Grubun adı Seferad. Albümün yapımcısı Ercan Saatçi. Grup zamanında İspanya'dan kaçıp Osmanlı'ya sığınan Seferad Yahudileri'nin müziğinden alıyor ismini. Tabi bu işin tarihi tarafı. Türkiye onları "Sabahlara dayanamam Osmanaga, yalancısının inamamam Osmanaga" ile tanıyor. Her yer yıkılıyor. O albümde bu şarkı bulunuyor. Müzik anonim. Orjinali Los Bilbilikos. Yani bülbüller. Bülbül seferadlar için kutsal bir hayvan, bir sembol. Hatta Üsküdar'da Bülbülderesi Mezarlığı'nda yatar ünlü Sabetaylar. (Dur hele dur birbirine karıştı terimler)

Müziği anonimdi ama sözler Ercan Saatçi'nin. Daha sonra Ferhat Göçer ve Kibariye'ye alıp uçurmuştur şarkıyı.

Şarkının sözlerinde geçen "Üstelik bir kızım var evliyim" cümlesi geçmişe bir gönderme gibi gelir bana; "kızımız olacaktı" yıllarına.


5-) Sakatlık Bende



Şu kısacık PR çalışmamda gördüm ki, bu adam söz yazan - beste yapan bir adam olarak kalsa daha güzel olacakmış. Belki şu an öyle ama o tren kaçtı bir kere. Müzisyenin Real Madrid'i hangisidir derseniz Sezen Aksu ile çalışmaktır diyebilirim. Ona sözünü vermek, bestesini yapmak falan Şampiyonlar Ligi... Beste gibi beste. Girişteki saksafon solo alır götürür. Farklı yorumları için Emel Müftüoğlu da denenebilir.

6-) Adak



Söz, müzik Ercan Saatçi'lerden bu da. Müzik ile futbolun kesiştiği yerlerden bir konuya daha denk geliyoruz işte. İkililerin iyi oldu mu yürür gidersin. Uche-Högh, Popescu-Bülent Korkmaz, Zago-Ronaldo, Nihat-Kovaçeviç, Eflak-Boğdan, Melih Kibar-Çiğdem Talu, Sezen Aksu-Onno Tunç gibi uyum gelince tadından yenmiyor. İzel-Ercan olarak yürünse ne olurdu acaba?

Adak öyle bir şarkı ki, yeni alınmış bir arabanın, daha baş koyulan yerlere geçirili poşetleri çıkarmadan gelen o yeni kokusu gibi bir şarkı. 'Kazasız belasız' temennileri arasında kurban kesim merkezine gidip, kurban kanını janta-plakaya ve alna kan sürmek gibi mülteci bir pagan adeti gibi bir şarkı.  Bu albüm genelinde Ercan Saaatçi'nin 95-2000 yılları, bu enerjilerin, bu birlikteliklerin, bu birikmişliklerin kesim merkezi aslında... Adaklar adandı , istenenler oldu , bir daha kesim merkezine gitmek yok. Amaç kavurma yemekse, Migros'tan alınır. Cem Uzan gibi parası bastırılıp...


7-) Ah Yandım



90'lara bu kadar dileniyoruz ama harbiden uğursuz yıllarmış. "Ulan ne güzel şarkılar bunlar ya, ne güzel zamana denk geldik" diye şükür namazlarına dururken Uzay Heparı'nın ölüm haberi gelmişti mesela. Bu şarkı ölümü çağrıştırdığı gibi, klibi de Uzay Heparı'ya bir ağıt gibidir aslında. 


8-) Sus Konuşma / Sevgimiz Yeter / Gel Deneyelim Yeniden



Halk arasında bilinen 3 tane ismi var şarkının. Sözleri kimi yerde Ercan Saatçi, kimi yerde Ufuk Yıldırım, kimi yerde ise Hülya Saatçi olarak geçiyor. "Hülya Saatçi kim acaba?" diye baktığım zaman tamamen bir muamma. Annesi diyeceğim, ablası diyeceğim, eski eşi diyeceğim... Öyle olsa basına yansırdı. Tek kelime yok. Sadece bir twitter ve instagram adresi var elimizde. Gerekli DM'ler ile yürüdük ama cevap gelmedi. Attığımız mesajlara dönmemek aile geleneği herhalde. 

Hafızamı yokluyorum, Televole günlerini... Sanki gizemli bir kadın vardı; o şarkılar benim diyen. Sonra ölü bulunmuştu. Yok, o Çelik'ti galiba. Bir dönem bu modaydı. Leyla Tuna isimli bir söz yazarı vardı, ortalığı kırdı geçirdi. Şimdi bir iz bile yok. Bunca teknolojide, bunca 'stalk'lamada ulaşamıyoruz. Bence derin devlet, Abd, İsrail Türkiye'de sanatın ilerlememesi  ve kötü şarkılar yapılması için suikast falan yapıyor herhalde. Ya da Sezen Aksu bir baron ve öldürtüyor hepsini; tövbe estağfurullah.

Gizemli kadın mesaja dönerse güncelleriz. Onun üzerinden yürüyecektik. Son paylaşımı da semtte yürürken, belki bir yerde rastlar kendimiz sorarız.




Yazar: Refet