Cumartesi, Ekim 21

Jeune et Jolie



Lüzumsuz gürültülü kafeler
Gezinirsin yollarda işte

Haziran gecelerinde ıhlamur yaprakları ne taze kokar
Göz kapaklarınız kapanır havanın yumuşaklığından
Rüzgar fısıldar, şehir yakındadır
Şarap ve bira kokusu size ulaşır

Haziran gecesi, yaş 17
Esrikliğe kaptırırsınız kendinizi
Şampanya başınızı döndüren özsudur
Şaşırırsınız...

Dudaklarınızda bir öpücük hissedersiniz,
Bir kalp gibi atmaktadır.

Çılgın kalp, romanlardaki Robinson gibi
Sokak lambalarının solgun ışığında
Sevimli bir genç kız görünür ansızın

Sizi safça bulur,
Küçük adımlarıyla geriye döner
Bir an pürdikkat kesilir
Dudaklarınızda bir nağme donar kalır.

Aşıksınız, şiirleriniz onu güldürür
Arkadaşlarınız çekip gider
Sizden sıkılmışlardır

Ve bir gece sevgiliniz lütfedip size yazar
O gece göz kamaştıran kafelere dönersiniz
Bir bira veya limonata ısmarlarsınız
Caddeler ıhlamur çiçekleriyle döşeliyken
17 yaşında ciddi olunmaz

Perşembe, Ekim 19

Yüzyıllık Yalnızlık


Yüzyıllık Yalnızlık’ı sevmedim desem başıma bir iş gelir mi? Gelebilir. Zaten "sevmedim" de diyemem. İyi bir kitaptı, okurken de keyif aldım. Ama edebiyat tarihinin en özel romanlarından biri arasından gösterilmesine şaşırdım.

Eskiden, bundan yıllar önce, okuduğum az sayıdaki kitapta benim için asıl önemli olan kurgu ve hikayenin kendisiydi. İyi bir kurguya sahip olan kitaplar daha çok etkilerdi. Edebi kısım benim için çok önemli değildi. Romanların ve öykülerin, ben okuduktan sonra insanlara anlatabileceğim veya yaşadıklarımla bağ kurabileceğim bir olaydan bahsetmesini isterdim. 

Çok sonra; kendi çapımda bir şeyler yazmaya başladım. Kelimelerle aram iyiydi ama kesinlikle bir olayı anlatamıyordum. Daha doğrusu iş bir yerden sonra, kendi hayatımda geçen hikayeleri biraz farklılaştırarak anlatmaya dönüyordu.

İçine kapanık ve korkak bir yazarın bir mafya öykü anlatması veya mazbut bir hayat yaşayan yazarın çapkınlıklarla dolu bir hikayeden bahsetmesi bana çok büyük yetenek gibi geliyordu. Yazar kabiliyeti sanki bu noktada ortaya çıkıyordu. Mesela ne kadar sevmemiş olsam da Hakan Günday’ın lise yıllarında Kinyas ve Kayra’yı yazmış olduğunu duyunca çok etkilemiştim. Gerçi buna da şehir efsanesi diyorlar ama olsun.

Yüzyıllık Yalnızlık'ta tam olarak bu yok işte! Muhteşem yetenekleri bariz olan adam, kelimeleri en doğru şekilde önümüze sıralıyordu. Bu işin bir matematiği varsa; kesinlikle en iyi şekilde uyguluyordu. Fakat hikaye? Ne okuduk ki biz?

Kanal D’de ikişer saatten her sezonu 35 bölüm sürecek, dört sezonluk diziydi. Küçümsemek için demiyorum. Yine keyifle okudum. Zaten o dizi de sıkmazdı. Fakat her şey çok sıradan değil miydi? Toprak yiyen kız, geleceği gören kadın, ağaca bağlı yaşayan bir adam veya çingene gibi karakterler büyük renkti. Fakat bir ailenin sırayla doğumları, ilk cinsel deneyimleri, evlilikleri, ölümleri gibi normal olayları okuyunca geriye de çok bir şey kalmıyor.

Belki de hata bendeydi. Yanlış zamanıma denk gelmiş olabilir. Bu kurgu olayına çok fazla kaptırdım. Oysa benim en sevdiğim yazarlar; kendi hikayelerini anlatan Fante veya Hornby gibilerdi. Marquez'de kendi ailesinden esinlendiğini söylüyordu. Sanırım önemli olan ne anlattıkları değil, karşı tarafa duyguları hissettirmekti. Artık İspanyolca’nın etkisinden mi bilmiyorum ama Latin yazarlar bunu iyi beceriyor. Her ne kadar biz de çevirileri okusak da; oradan bize gelen cümleler coşku ve tutku dolu oluyor.

Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti.

Kimsenin kendilerine vaat etmediği topraklara doğru yola düştüler... Ama denizi hiç bulamadılar.

Ölümü umursadığı yoktu; ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.

İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.


Sonuç olarak karar vermemiştim. Bu cümleleri kurmak çok kolay iş değil. Aynı zamanda bu hikayeyi kurgulamak da çok zor değil. İnsan resmen okurken "Bunu ben de düşünebilirdim" diyor. Bu kötü bir şey mi? Peki bu düşündüğün hikayeyi böyle anlatabilir miydin?

Her şey bir yana şu hikaye, sanırım kitabın kendisinden daha iyi benim için. Kurguya, yaratıcı olaylara, hayali kahramanlara ihtiyaç yok. Tamamen yaşanmış bir olay ve hissedilmiş duygular iyi bir anlatıcıyla  birleşir ve bunlar "muhteşem" için yeterli olabilir..

İyi ki bu kitap o kadar sevilmiş; yoksa o 500 güne yazık olacakmış

Çarşamba, Ekim 18

Küstahtan Daha Fazlası



Carlton'la ilk büyük maçımız, sanırım 1993 Euroclub'daydı. O dönemler Scavolini forması giyiyordu. Teamsystem'e geçmesiyle birlikte Bologna gerçek bir basketbol kenti oldu. Derbiler çok ateşliydi ve hâliyle kutuplaştırılan ikili bizdik. 1998'de Euroleague'i kazandığımızda, çeyrek finalde Teamsystem'le oynamıştık ve o gün kavgayı Gregor Fucka çıkarmıştı. Buna rağmen herkes Carlton'un bana dirsek atmaya çalıştığını konuşuyordu. Birbirimize dokunmamıştık bile orada. Nasıl kavga olsun? Şovdan ibaretti her şey. Deşarj oluyorduk. 

1998'de, Euroleague kupası sonrası Kinder'le lig şampiyonluğunu da kazanıp duble yaptık. Dominique Wilkins'e karşı 1998 Final Serisi beşinci maçındaki dört sayılık oyunum herkesin aklında yer etmiş olabilir ama aslında o gün uzatmaya periyoduna kadar iyi bir maç çıkaramamıştım. Kariyerimin en iyi maçını ise yine o senenin play off’unda, benim için 'Çingene' pankartının açıldığı Roma deplasmanında oynadım. 47’nci sayıdan sonra elimi kulağıma götürmem olay olmuştu. Küstah olduğumu düşündüler. Aslında daha fazlası vardı.


Sasha Danilovic / Socrates-Ekim


Salı, Ekim 17

The Lobster


"Bir şey hissetmediğin halde bir şey hissediyor gibi yapmak, bir şey hissettiğin halde bir şey hissetmiyor gibi yapmaktan daha zor"

Pazartesi, Ekim 16

Banvit 55-58 Eskişehir Basket



Bu hayatta en güzel şeylerden biri yolda olmak. Bundan daha güzeli de, gidilen başka ve bilmediğin bir şehirde zaman geçirmek. Amaç tarihi yerleri görmek veya yeni yerler keşfetmek değil, tamamen zaman geçirmek ve oraya karışmak. Amaç; amaçsızca yürümek, oturmak, konuşmak ve hem zamanda hem mekanda geride kalan her şeyi unutmak…

Bu işin kreması da, bunların hepsini yaptıktan sonra bir maç izlemek olur. Zaten tribünde maç izlemenin kendine has bir rehabilitasyonu var. Küçük bir şehrin kötü-eski bir stad/salonunda oturmak, dünyadaki bütün kaygılardan unutturuyor. Bir de bunu bilmediğin bir şehirde yapınca çok daha iyi oluyor. O nedenle iyi bir ekiple gidilen deplasmanlar en güzeliydi.

Cumartesi akşamı gelen telefonla hemen plan yapıldı. Maçı anlatacak Uğur Ozan, zaten Bandırma’ya gidecekti. Biz de Aras ile ona yancı olduk.

Ozan ile yıllar önce de bir kez Bandırma’ya gitmiştik. 2012 yılının Mart ayıydı. Galatasaray o zamanlar iddialı bir basketbol takımıydı. Haftada 6 gün çalışıyordum ve tek izin günümü hafta içine alıp Bandırma’ya gitmiştik. Çok iyi hatırlıyorum, planı bir ay öncesinde yapmıştık ve ilk etapta beş kişi olacağımızı düşünmüştük. Bir ay öncesinden “Kesin geliyoruz” diyenler, gideceğimiz hafta yan çizmişler hatta bizi de plandan vazgeçirmeye çalışmışlardı. Şimdi o insanların hiçbiri hayatımızda yok. Ozan ise yine aynı yerde. Hatta aslında aynı yerde de değil. O zamanlar genç bir üniversite öğrencisiydi ve beraber salon salon geziyorduk., Şimdi ise artık basketbol liginin yayıncı kuruluşunda spiker olarak salon salon geziyor. O geçen günlerini düşününce insan garip bir şekilde gururlanıyor. Fakat bunları onun yüzüne söyleyince de kendisi sinirleniyor.

Sonuç olarak; kışa girmeye çok az kalmışken ve sayılı güneşli gün önümüzdeyken bir Pazar gününü yolda ve Bandırma’da geçirdik. Sözde Bandırma'ya gidiş bahanemiz olan maç benim çok da ilgimi çekmiyordu. Fakat Ozan, çok iyi bir maç olacağını iddia etti. Açıkçası iki takım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Banvit’e geçen sezondan biraz aşinaydım ama Eskişehir Basket tam bir kapalı kutuydu. Maçın ismi oldukça zayıf duruyordu. Fakat kaliteli maçın nereden çıkacağı belli olmaz.

Son cümleyi okuduktan sonra; sanki sürpriz bir şekilde kaliteli bir maça denk geldiğimizi düşünebilirsiniz. Maalesef olmadı! Fakat keyif almak için kalite şart değil. Hayatın her alanında böyle olduğu gibi, sporda bu daha da kesin. Kıran kırana ve başa baş bir maç izledik. Bu da kaliteden daha önemliydi.

Karşılaşma öncesi ısınmalarda beden dillerinden Eskişehir Basket’in maçı daha çok isteyeceğini düşündük. İlk yarı boyunca da yanılmadık. Devre 41-28 sona erdi. Rowland inanılmaz oynadı. Aldığı her topu olumlu kullandı. Takımını taşıdı. Skor yaptı. Banvit ise, maç öncesi o yorgun ve isteksiz vücut dilini dahaya da yansıttı ama bir şekilde uzun süre maçta tutunmayı başardı. Devrenin sonlarında iyice düştüklerinde de farkı yediler.

Oradan Banvit’in geri döneceğini düşünemezdik. Nasıl olduğunu anlayamadık ama son periyot 46-46’lık skorla başladı. Üstelik bu skor uzun süre değişmedi. İlk 6 dakika sonunda skor sadece 48-48 olabildi. İki takım da hücumda başarısızlığını tanımını yeniden yazdı. İş o noktaya gelince de, hem ev sahibi olan hem tecrübeli olan hem de geriden gelen takım motivasyonunu taşıyan Banvit’in maçı koparacağını düşündük. Bu tahmin de olmadı! Avrupa şampiyonu etiketli Gaspar Vidmar’ın iki hücumda üst üste hata yapması Banvit’in kazanmasını engelledi. Son hücumda da oyuncuların şut atmaktan kaçınması ve kötü bir hücum yapılması son nokta oldu. Açıkçası maçın uzatmaya kalmasını da istemezdik. Sonuçta biri kazandı ve maçın ilk yarısındaki Eskişehir’in, ikinci yarıdaki Banvit’ten daha iyi olduğunu düşününce maçın hakkının gerçekleştiğini söylemek mümkün.

Eskiden Galatasaray olmasaydı hiçbir şehre gidemeyeceğimizi düşünürdük. Artık Galatasaray o gücü kaybetti. Ama spor, etkisini sürdürüyor. Bu sayede Bandırma’ya ikinci kez gittim. Eğer orada Banvit diye bir takım olmasaydı, bu yaşıma kadar bir kez dahi oraya gitmez, hatta gitmeyi aklımdan bile geçirmezdim.

Ama belli ki gidilecek daha çok yol var, görülecek çok şehir. Yeter ki; arkadan itecek birileri olsun ve bir bahane çıksın! 

American Gangster


Kötü film değil ama beklentim daha yüksekti. Ridley Scott, Russel Crowe ve Denzel Washington olunca (üçü de hakkını veriyor), konu da ilgi çekince çok vurucu, iz bırakan bir şaheser bekliyordum. Fakat ortaya bir hafta sonu akşamı izlenip, ardından da dışarı çıkılacak bir film çıkmış.

Film 2007 yapımı. Yani 10 yıllık geçmişi var. Benim için yeni film kategorisinde. Son dönemin işlerinden. Ve son dönemin popüler işlerini düşününce bu kesinlikle en iyilerden biri. Sinema tarihinde daha iyi 'mafya-suç' filmleri mevcut. Onların yanına yanaşamaz. Ama sadece tür açısından değerlendirmeden bir genelleme yapınca ve zaman aralığını daraltınca, son dönemin en elle tutulur filmlerinden. Ama benim hâlâ izlemediğim filmlere sahip en iyi yıla gelmiş. No Country for Old Man, There Will Be Blood, Juno, Into the Wild... Hepsi burada.

Haliyle Oscar'da American Gangster sönük kalmış. Yoksa aslında başka bir yıla denk gelse daha çok ödül ve övgü alabilirdi. Belki de bu ödül azlığı nedeniyle filmin Underrated kaldığını söyleyebilirim ama IMDB övgülerine bakınca Overrated olur...

Yine de yaklaşık 160 dakika süren bir filmde hiç temp kaybettirmemek büyük başarı. O nedenle benim filme saygım yüksek.

Pazar, Ekim 15

Ah Kaptan



Kaptanı Simge Fıstıkoğlu olayında bile savunmuştum, fakat burada paramparça olduk. Yatağa düştük, serum yedik. Sen de herkes gibi çıktın, üzdün...

Cumartesi, Ekim 14

Çakallarla Dans 2


Çakallarla Dans 2, benim için Osmangazi Köprüsü viralidir. Bir gece otobüsle Bursa'dan İstanbul'a dönüyordum. Amacım otobüste bir film izleyerek yolu harcamaktı. Tabi yabancı filmler hemen eleniyor, çünkü özellikle otobüslerde dublajlı film izlemeye çekiniyorum. Türk filmlerinde de çok çok kötü olduğunu düşündüğüm filmleri eliyorum. İlkini izlediğim ve çok güldüğüm Çakallarla Dans'ın ikincisi gözüme çaptı. Doğru film olduğunu düşündüm. Sanırım 100 dakikalık bir süresi vardı. Benim yolum için yeterdi. Fakat otobüsün Osmangazi Köprüsü'nden geçeceğini tahmin edemedim. Otobüs köprüden geçince, normalde 2.5 saat süren yol 90 dakika sürdü. Filmin son 10 dakikasını eve geçince Youtube'dan izledim.

Tabi bir otobüs filmi için gayet başarılı. Baya eleştirilmiş zamanında. İnsanlar gülmeye direndiği için böyle oluyor herhalde. Çakallarla Dans ve Kolpaçino serilerinin ilk iki filmleri beni tatmin etti. Kolpaçino'nun bu konuda daha önde oluğunu da söylemem lazım. Basit, fazla abartıya kaçmayan ama 90 dakika içinde güldüren, rahatlatan filmler. Yine de Çakallarla Dans 2'nin kurgu açısından biraz zayıf kaldığını, biraz skeç tarzında ilerlediğini söylemem lazım. Ama yine de gülüyorum. Çok mutlu biri değilim ama gülmekten çekinmiyorum herhalde.

Tabi bir de entresan bir durum var. Çakallarla Dans'ın ilki 2010'da çekildi. Filmdeki kahramanlar, halı saha takımları sayesinde şike işine giriyorlardı. Film bu temel üzerine ilerlemişti. Ve bir sene sonra 3 Temmuz patladı.

Çakallarla Dans 2 2012'de çekildi. Kahramanlar hapisten çıkar ve semtleri Fikirtepe'ye dönerler. Burada esnafın kan ağladığını, sebebini de semte yapılan AVM olduğunu öğrenirler. AVM'yi işgal ederler. Film bu temel üzerine ilerlemişti. Bir sene sonra Gezi patladı.

İlginç bir tesadüf. Ya büyük bir tesadüf, ya da Murat Şeker ülkeyi iyi okuyor.

Fena film değil. İzlenmeyecek film değil. İhtarname ile başlayan soundtrack bile yeter. Kendi komplekslerini kapatmak için sağda solda "Bunu izleyenler gerizekalı", "Bu nasıl film abi, iki saatim boşa gitti" diyenlere, yazanlara takılmayın. Rahat olun, kafayı boşaltın, o zaman gülersiniz. 

İnsan her zaman 'akıl dolu mizah' (o da neyse) aramıyor.

Cuma, Ekim 13

Son Dakikada Mutlu

video


Onur Doğan'ın hikayesi aylar önce Socrates'te yer almıştı. Çanakkale'de doğup (1987) büyüyen ve Çanakkale Dardanelspor'da top koşturan Onur, önce sakatlanır, yavaş yavaş yavaş futboldan kopmaya başlar. Ardında Truva'ya gezmeye gelen Tayvanlı bir hanıma tanışır, ona aşık. Evlenirler ve Tayvan'a yerleşir. Onur, orada yeniden futbol oynamaya başlar ve futbol açısından sönük ligin dikkat çeken oyuncularından biri olur. Tayvan vatandaşlığına geçirilir, sonra da Tayvan'ın milli takımında oynar.

Daha önce Dünya Kupası elemelerinde oynayan Onur, şimdi de takımını Asya Kupası finallerine taşımaya çalışıyor.  Bu hafta içi oynanan maç unutulmazlar arasına girdi, başrolde de En-Le Chu (Türkçe: Her zaman mutlu) vardı. Yani Onur'un Tayvan dilindeki adı.

Tayvan, geçen ay Bahreyn'e 5-0 yenilmişti. Bu ay gruptaki dördüncü maçlarını oynadılar. Bahreyn maça yine iyi başladı. 17. dakikada penaltıdan attığı golle öne geçti, skoru da 90. dakikaya kadar korudu. Fakat 90'dan sonra işler değişti. Kısa sürede iki gol birden bulan Tayvan, gruptaki ikinci galibiyetini unutulmaz bir maçla elde etmiş oldu. Onur'un golünden sonra stadyumdan çıkan ses de muazzam. Coşkulu insanları seviyoruz.

Son dakikada, galibiyeti getiren gol Onur'dan geldi. Bahreyn gruptaki ilk yenilgisini aldı. Öte yandan Tayvan'ın ilk golünü atan eleman, kaptan Po-Liang, 17 numaralı formayı giyiyor, yani Onur'un memleketi Çanakkale'nin plakası... Onur takıma ilk katıldığında 17 numarayı istemiş ama adam vermemiş. Demek ki bu forma numarasına sadakat Asya'da da meşhurmuş.

Tayvan, Onur'un golüyle grupta yeniden iddialı hale geldi. Grupta sıradaki maç Türkmenistan deplasmanı; kazanırlarsa ilk iki için çok büyük avantaj elde edecekler, beraberlikte dahi son haftalarda daha iyi fikstüre sahip olan yine onlar olacak. Statü biraz karışık ama gittikleri yere gidecekler, biz de uzaktan göz ucuyla takip edeceğiz.

Perşembe, Ekim 12

The Paradise Suite



İsminde 'Paradise' geçse de, eğlencenin ve mutluluğun adresi Amsterdam'da yaşansa da dünyanın tam gerçek bir cehennem tasvirini ve kötülükleri izliyoruz. Biraz da zor izliyoruz. İzlemesi zor bir film. Sert ve karamsar. Batı'nın tüm ahlaksızlığı burada. 

Oralardaki her şeyin dünyanın standartı olarak belirleyen ve modernliğe ulaşmak için can atan gençler izleyebilir.

İyi filmdir. Çok sevilen 'kesişen hayatlar' olayından besleniyor. Sahip olduğu bütün trajediye rağmen, acıyı göze sokmuyor. Üstelik sade ve basit ilerliyor. Kısacası izlenebilecek ve ardından da değer görebilecek bir film.

Çarşamba, Ekim 11

Şehirde Avrupa Finali


Avrupa Ampute Futbol Şampiyonası bir anda gündeme geldi. Böyle şeyler beni çok rahatsız etmiyor. Hatırlamıyorum ama eskiden, ergenliğin hemen sonrasındaki günlerde kızıyor olabilirdim veya kızmış gibi gözükerek kendimi duruş sahibi biri olarak konumlandırmaya çalışıyordum. Hatırlamıyorum ama şimdilerde insanları daha net anlıyorum. Herkes, her an, her şeyle ilgilenemez. Basını biraz hariç tutmak gerekir tabi ama onlar için de artık başarı; para, rating, tiraj gibi kavramlarla ölçülüyor. Doğru bulmasam da normal karşılıyorum.

Sonuç olarak bir anda, çok kısa sürede, doğru düzgün takip bile edemeden ülkenin ampute futbol takımı en çok takip edilen oluşum oldu. Bunda zamanlamanın da payı var, ne de olsa milli maç arasıydı. Yanlış anlaşılmasın; A Milli Takımı'nın başarısız olmasının burada bir yansıma bulmasından bahsetmiyorum. Fakat ampute takımının başarısının spor ve futbol gündeminin düşük olduğu bir hafta sonuna denk gelmesi önemliydi.

Hafta sonu dedik gerçi ama final maçı Pazartesi günüydü. Maça kadar her yayın organı, sosyal medya, resmi kurumlar taraftarların stadyuma gitmesi yönünde çağrılarda bulundu. Zaten karşılaşma da İnönü Stadı'na (Vodafone değil) alınmıştı. Açıkçası ben maça ilginin sönük kalacağını, dev stadyumda büyük boşluklar olacağını ama yine de ampute futbolu standardında iyi bir kitlenin tribünde olacağını düşünüyordum. Hatta ben de bir an maça gitmek istedim. Fakat yanımda gelecek kimseyi bulamadım.

Kim bir futbol maçına yalnız gitmek ister ki? Bazen gidilir. Ben çok gidiyorum. O zaman soruyu güncelliyorum. Hayatında gittiği maçların yarısına yalnız gitmiş hangi insan bir maça daha yalnız gitmek ister? Ben istemedim. Kimseyi yanıma çekemedim ama arama çalışmalarım esnasında çok da hevesli olmadığımı kabul etmem lazım. 

Sonuçta ampute maçıydı; izlediğimiz şeye hakim değiliz. Hatta izlemesi ne kadar zevkli olacak onu bile bilmiyoruz. Kurallar zaten bizde hiç yok! Bir de hafif soğukta, boş tribünlerde tek başına oturmak çok fena olurdu. Haftanın ilk mesai gününde kendi topraklarımıza, kendi mahallemize dönmek çok daha cazip duruyordu.

Oysa, ben bunları düşünürken şehir çıldırmış! Teşvikiye'den Beşiktaş'a inene kadar herhangi olağan dışı bir durum yoktu. Ardından tam Akaretler Yokuşu'nun başında Serkan Akkoyun'a denk geldim. Kendisi de maça girmeyi düşünmüş ve stadın önüne kadar gitmiş. Neden girmediğini sorduğumda, "İçeride çok kalabalık bir taraftar sesi vardı, dışarıda da en 6-7 bin kişi vardı. Sıra bana gelmezdi. Vazgeçtim" dedi. Serkan'ın tribünü bilen biri olduğunu biliyordum ama bu açıklama bana o an çok anlamsız geldi. Herhalde adamın tadı kaçtı, uğraşmak istemedi diye düşündüm.

Vapura doğru yürümeye devam ettim. Tam o esnada bir grup kalabalığın önce sesini, sonra kendisini duydum. Maça gittiklerini anlayabiliyordum. Hemen aklıma gelen senaryoya göre AKP, finali siyasal bir şova çevirmek istemişti ve gençlerini maça göndermişti. Fakat hemen vazgeçtim bu çıkarımdan çünkü kalabalık, stadyuma yürürken bir yandan da İzmir Marşı'nı söylüyordu. Kadıköy'den kalkan vapur Beşiktaş'a geldiğinde kafam iyice karıştı. İnen yolcular resmen bitmiyordu! Çoğunluğunu ergenlikten yeni çıkan gençlerin oluşturduğu kalabalık ötesi bir grubun yarısı koşarak yarısı yürüyerek, Dolmabahçe'ye doğru ilerledi. Neler olduğunu anlayamıyordum. Aslında anlıyordum da konduramıyordum.

Bir şekilde Kadıköy'e geçtim. Orada iki saat zaman geçirdikten sonra eve dönmek için harekete geçtim. Sokaklarda irili ufaklı genç grupları görmeye devam ediyordum. Bir grubun konuşmalarına kulak misafiri oldum. Stadyumda devamlı Beşiktaş tezahüratlarını söylendiğinden, hatta "Şampiyon olman gerek" söylenmediğinden dem vuruyorlardı. İnanılmaz bir şey! Tesadüfen sokak arasına gördüğüm çocuklar da maçtaydı!

Otobüse bindim, ikinci duraktan. Yarı dolu bir otobüse denk geldim. Bir grup kendi arasında konuşuyordu, ağırlık maçta yaşadıklarıydı. Eve vardığımda parçalar yerine oturdu. Zaten belliydi de resmiyet önüme çıktı. 42 bin taraftar maçtaydı!

Tamam ama niye? Evet spor kültürünün oluşması adına böyle sahneler önemlidir ama birbirimizi kandırmayalım. Öyle bir kültürden bahsetmemiz mümkün değil. Türkiye'de en üst düzey futbolcular dışında bir sporcu grubunun Avrupa şampiyonu olması çok fazla ilgi çekmez. Pazartesi saat 19.00'da bu kadar insanın Dolmabahçe'de olmasının nedeni ne olabilir?

Halen daha cevap çıkaramadım.Acaba passolig yüzünden maçlara gidemeyen insanlar stadyuma mı akmıştı? Bilmiyorum. Ama ne olduysa, İstanbul'da oynanan bir final Türkiye'yi bir günlüğüne olsa da değiştirdi. Hatta salı gününün Fanatik Gazetesi'nin (eminim diğer gazetelerde de) manşetinde sadece o maçın haberi vardı. A Milli Takım ise ufak bir kutu ile geçiştirilmişti. Hatta iç sayfalarda Mircea Lucescu'nun açıklamaları bile yoktu. Sadece sıradan bir yıldız tablosu. Avrupa şampiyonlarına ise üç sayfa ayrılmıştı.

Bu atmosfer beni sevindirse de yine bazı durumlardan hoşnutsuz olmayı kendine dert eden kitle ortaya çıktı. İngiliz sporcularının ıslıklanmasından dem vuruyorlardı. Bunun bir ampute şampiyonasında yaşanmasının ne kadar 'rezil' olduğunu söylüyorlar. Bence biraz abartıyorlar, hatta belki de sadece duyar kasıyorlar. Oysa, derin analizler çıkarmak yerine sadece sporcu egosuna sahip olmaları yeterliydi. Tabi ki milli marş ıslıklamak veya fiziksel saldırı (sahaya birşey atmak) gibi olayları burada ayırmak lazım. Fakat maç içinde rakibe bir deplasman atmosferi yaşatmak çok önemlidir. Bundan kimse rahatsızlık duymaz. Yani duyar tabi ama sporun içinde olduğunu bilerek. Bu da ıslıkla, yuhalama ile olur. Ütopik dünyada belki de hiçbir sporcu -engelli veya değil ıslıklanmamalıdır. Herkesin ütopyası farklıdır. Fakat burada, yani kendi gezegenimizde, başka gerçekler mevcuttur. Ve bu duyarın bir adım ötesi, "Ampute takımına neden gol atıyorsunuz, ayıp değil mi?" sorusuna kadar uzanır.

Engelli bir sporcu olmak nasıldır bilmiyorum. İnşallah da bilmek zorunda kalmam. Ama hayatlarında yaşadıkları zorlukların yanında çok az sayılabilecek rahatsızlıkları spor sahalarında yaşayan bu kitleden bahsettiğimizin farkındayım. Spor yapıyorlar, sporcular, ve hem ülkemizde hem de dünyada çok fazla izlenmiyorlar. Haliyle; bir engelli sporcu olsaydım ve kariyerim boyunca boş tribünler önünde futbol oynasaydım, bir gün dolu bir tribün önünde ıslıklanarak da olsa sahaya çıkmayı çok isterdim. Kim istemez ki? İngiltere'ye gittiğimde de "İstanbul cehennem gibiydi. Ben böyle atmosfer görmedim. Orada olmak çok başka bir deneyimdi" diyerek şov yapar ve "Benim gibi engelli bir insan zaten hayatında yeteri kadar zorluk yaşamıyormuş gibi bir de Dolmabahçe'de neden ıslıklandı" diye üzülmezdim. Buna duyar gösterenlerin, diğer seviyelerdeki futbol maçlarında da, mesela derbilerde, rakiplerin ıslıklanmasına da tepki gösteriyorsa sorun yok. Tutarlı bir davranıştır ve karşı çıkmam. Ama temelde insan her yerde insandır, spor her yerde spordur.

Hatta bu sporcuların yüreklerinin de fazla abartıldığını düşünüyorum. Daha doğrusu o yürek, bütün zorluklara rağmen sosyal hayata tutunabilmelerinde ve spor yapmaktan vazgeçmemelerinde öne çıkıyor. Fakat milli sporcu olduktan ve sahaya çıktıktan sonra yaptıkları tamamen yürekle alakalı bir şey değil. Eminim ki, sahada rakiplerinden daha iyi, daha akıllı ve daha yetenekli oldukları için şampiyon oldular. Gönül isterdi ki ampute futbol takımında oyuncu sayımız kısıtlı olsaydı. Fakat ülkenin durumu zengin bir oyuncu havuzuna neden oluyor. Her ne kadar Güneydoğu'da gazi olanlar daha çok öne çıkarılsa da; iş kazası, trafik kazası, hatta doğuştan engelli olan oyuncuların sayısı daha fazla. Yani bu adamların şampiyonluğu önemli ve sevindirici de ama bir yandan hikayelerine baktıkça ülke olarak gurur duyacağımız bir şey değil. Bu da işin diğer kısmı.

Yine de şu bir gerçek ki İstanbul, bir günlüğüne, hemen hemen tüm şehrin bir şekilde hissettiği bir etkinliğe imza attı. Toplumsal hareket de en önemli, en güzel ve en özel anlardır. Buna benzer çok fazla akşam yaşamak isterim. Kendim stadyumda olmasam da sokakta hissedebilmek bile yeter.

Bir Erkek Hakkında




Nick Hornby bugüne kadar beni hiç pişman etmedi. Kendisine de hakettiğinden çok az değer verdiğimin farkındayım. Sadece iki kitap ve bir film. Ama bunun bir sebebi var. Zaten çok kolay okunan biri ve bunu bir de okutarak tüketmek istemiyorum. Futbol Ateşi, hayatımdaki en özel kitaplardan biri olarak kalmaya devam edecek. Bir Erkek Hakkında'yı da her zaman gülümseyerek hatırlayacağım. Her paragrafını, her dialogunu ayrı ayrı alıntılar haline getirebilirim.

Neyse ki filmi de var. Yani bir kez daha okumak gibi olabilir. Sanırım kitapların sinemaya dönüşmesi bu gaz sayesinde oluyor. İçimizden "Ne kadar kötü bir film olabilir ki" diyoruz. Sonrası genelde hayal kırıklığı oluyor. Fakat bu sefer biraz daha eminim. Futbol Ateşi'nin sinemada kötü olduğunu duymuştum. Ama henüz okumadığım High Fidelity, sinemada fena değildi.Buna da güveniyorum. Vizyona gireli 16 sene olsa da, bir ara oturup keyifle izleyeceğimi düşünüyorum.

Kitap hakkında çok şey yazmak istiyorum ama ayıramıyorum da. Belki ara ara, zaman zaman canım sıkıldığında veya gündelik hayatın içinde en basit bir şeye anlamsız bir şekilde güldüğümde bu kitaptan bir yer açar, buraya da bir alıntı çakarım. Gerçi kitap Can'ın kütüphanesinde ama olsun! 

Yine de bir yer seçmem gerekiyorsa; Manchester United'ın önemli oyuncusu Kirk O'Bane tabi ki bir futbolsever olarak bizi çok güldürdü.

Bir gün, bir internet sitesinde "Kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış en iyi kitaplar" listesine denk gelmiştim. Bu kitap da vardı. Tamamen saçmaymış. Herhalde editör kitabı okumamış. Nasıl tanımlanır onu da bilmiyorum.

Sanırım buna erkek kitabı dersem kimseyi kızdırmam?!

Salı, Ekim 10

Karşı Konulamaz



Dün gece bloga birkaç yazı yazmak için heveslendim. Her şey çok uygundu. Eve erken gelmiştim, uykum da yoktu. Biraz Twitter'a bakarak, bu planımı gerçekleştirecektim ki; bu videoya denk geldim. Ve anında uykum geldi.

Gelmemesi de  mümkün değildi zaten. Normalde, en azından gece 2'ye kadar otururken 12'den sonra çöktüm. Haliyle hiçbir şey de yazamadım.

O zaman blog boş kalmasın dedim ve bütün o dünyanın sırrı veren yazıların yerine bu videoyu koymaya karar verdim. Umarım "Biz yüklüyoruz Youtube siliyor" durumu olmaz. Çünkü iktidarın pek istemediği görüntüler olabilir.

Yine de burada siyasi bir yazı çıkmaz. Çünkü normal bir durum var. Karşı konulamaz uykunun tatlılığını en iyi biz biliriz! Enseye bir ağırlık çöker, vücut artık kafayı taşıyamaz. Her şey enseden başlar. Ben böyle zamanlarda o uykudan arınmak için, tuzağa düşmemek adına, uyku açılsın diye sık sık ensemi yıkarım. Daha etkili olur yüzü yıkamaktan. En güzeli de toplu taşımada gelenidir. Hem yoluna devam edersin hem uyursun. Yeter ki yanındaki yolcuya kafanı düşürme. Gerçi bu videoyu izledikten sonra bu kaygı ortadan kalkar. Ne de olsa, semte giden 4 numaralı otobüste yanımıza Ukrayna cumhurbaşkanı oturmayacak.

Ukrayna demişken, Refet yine yollara düşüyor. Hayranlarına, ondan önce ilk biz duyuralım. Son günlerde blog ofisi faks yağmuruna tutulmuştu; "Nerede bu çocuk?" diyenlere cevap yetiştiremiyorduk. İşin aslını öğrendik, "Vizesiz yer var gidersen" demiş ve Lviv'e bilet almış. Açıkçası bu gezgin ruhu öne çıkaran bahaneler beni pek tatmin etmedi. Geçenlerde de tam kriz zamanı Katar'a gitmişti. Şimdi de Reis'in uyuya kaldığı yerlere gidiyor. Altından bir şey çıkar.

Bu arada videodaki en güzel uyku anını ankete açabiliriz. Benim favorim 1.20'den sonra gelen uyku. Artık kendini zorlamanın kalmadığı, bütün her şeyin kenara bırakıldığı anlar...

İzlerken uykum gelmişti ama yine de gece 04'te uyudum; o da ayrı. Şikayetçi değilim, kimse yanlış anlamasın... İyi uyku > çok uyku

Quand on a 17 ans


Son dönemde, Fransa'dan izlediğimiz filmleri övmüştük. Bunun gazına gelince, oraya biraz daha yüklenmekte bir sıkıntı görmedik. Ama her zaman dedikleri gibi; "Her şeyin fazlası zarar"

Geçtiğimiz sene Avrupa'nın birçok önemli festivalinde giden Quand on a 17 ans bende merak uyandırmıştı. Fakat hem soğuk-sıkıcı anlatım tekniğiyle hem de kötü kurgusuyla resmen fare doğurdu. Uyumamak için çok direndim, bunu da başardım ama olmadı.

Üzgünüm ama içinde eşcinsellik barındıran her filme de 'Güzel' diyemeyiz. Kurtarmıyor. Yine de herkesin canı sağolsun. Kötü filmler olmadan, iyilerin tadı anlaşılmaz.

Pazartesi, Ekim 9

Pazar, Ekim 8

Elser


Almanya sineması, politik filmler için zengin bir kaynak. Ne de olsa ülkenin geçmişinde tüm dünyayı etkileyen ve devamlı hesaplaşmak zorunda oldukları bir Nazi dönemi var. Elser de o döneme dair filmlerden biri. 

Georg Elser, zamanında (1939) Münih'te Adolf Hitler'e suikast girişiminde bulunan ama hedefine ulaşmayı 13 dakikalık farkla kaçıran bir sivil. Hatta öyle bir sivil ki; ne bir aktivist, ne bir öğrenci ne başka bir şey. Basit bir işi olan (marangoz) normal bir vatandaş. Komünist Parti'ye oy veriyor ama  partiye üyeliği yok. Bildiri bile dağıtmıyor ve kendi ifadesiyle, uzun bir süre boyunca sadece partiye oy vermenin yeterli olacağını düşünüyor. Fakat bir noktadan sonra suikast planlayacak konuma geliyor. 

Film, dönemin Almanya'sında bu dönüşüme imza atan böyle bir karakterin hikayesini anlatarak aslında bizim de son zamanlarda içinde bulunduğumuz bir çatışmadan bahsediyor. En kısa haliyle toplumdaki bireylerin, olan bitene kayıtsız kalmalarının suça ortak sayılıp sayılmaması gibi bir meseleden bahsedebiliriz. Veya birey tam olarak nerede kendini sorumlu hissetmeli?

Film güzel. Kesinlikle izlenmeli, tavsiyemdir. Üstelik bir de özellikle Türkiye'den göz atınca çok da korkutucu. Karamsar ve gerçekçilerin canını sıkabilir, iyimserlerin "Bize bir şey olmaz" demesini de zorlaştırır. Yaşanmış bir hikaye olması ilgiyi yukarıya taşırken, sinema tekniği olarak da bence başarılı. Sorgulamaları merkeze alan ama sık sık geçmişe dönüşlerle anlatılan bir karakter.  

Filmin yönetmeni, yine yakın zamanda izlediğim ve bayıldığım Der Untergang'ın yönetmeni Oliver Hirschbiegel. Tabi üç saatlik Der Untergang kadar çarpıcı, vurucu ve sürükleyici değil. Biraz daha durgun, biraz daha ağır. O nedenle sevmeyenler var. Fakat tempo beklentisini geriye atarak oturanlar kazançlı çıkabilir.

Öte yandan hem buradaki Elser üzerinden, hem de Der Untergang'daki Traudl Junge üzerinden iki filmin ortak vurgusunu görmek çok kolay. Hatta Junge'nin yaşlılığı sırasında söylediği, "Bir gün, Franz-Joseph Bulvarı'nda Sophie Scholl anıtının önünden yürüyordum. Benim yaşımda olduğunu ve benim Hitler’e katıldığım yıl idam edildiğini gördüm. Ve ancak o zaman genç olmanın mazeret teşkil etmeyeceğini,ve o yaşta da doğruları bulabilmenin mümkün olduğunun farkına vardım" cümleleri bu filme de referans olabilir.

Filmi izledikten sonra Georg Elser hakkında kısa bir araştırma yaptım. En çok ilgimi çeken bilgi, yakın dönemde (2011- film 2015) Berlin'de kendisinin heykelinin yapılması. Sadece heykel de değil, Almanya'nın çeşitli noktalarında (yaklaşık 60 yer) adı onurlandırılmış. Yani sokaklara, meydanlara verilmiş. 1939 yılında, Almanya halkının en sevmediği isim olan, hatta bir hain olarak damgalanan, 1945'te savaşın bitmesine sayılı günler kala tutuklu kaldığı toplama kampında infaz edilen adamın seneler sonra heykeli yapılmış. Günah çıkarma mı, pişmanlık mı, iade-i itibar mı? 

Bir de filmde olmayan bir komplo teorisi karşımıza çıkıyor. Elser'in aslında Nazi yanlısı olduğu ve suikastın bir mizansen olarak düzenlendiğini iddia edenler var. Bunların en büyük dayanak noktaları da, Hitler'e suikast girişiminde bulunan birinin 6 yıl boyunca tutuklu kalması ama tam da savaşın kaybedileceği anlaşıldığında, yani bu adamın ABD ve/veya SSCB yetkililerin eline geçebileceği sırada öldürülmesi. Hangisine inanmak isterseniz...

Filmin benim açımdan en vurucu yerine geldi sıra. Marangoz Elser çok muazzam bir bomba yapar. Kusursuz bir plana sahiptir. Başarılı olamaz ama bu tamamen Münih'e çöken sis nedeniyle Hitler'in salondan erken çıkmasından dolayıdır. Yani şanssızlık! Yoksa plan amacına ulaşacaktı. Fakat onu sorgulayan subaylar, böyle kusursuz bir işi tek bir kişinin, üstelik basit bir marangozun elinden çıkacağına inanmaz. Onun ağzından isimler duymak isterler. Duyamadıkça da Elser'e işkence ederler. Devamlı sorgularlar. En sonunda ifadesini yazmaya ikna olurlar. İfade sorgularken, son cümlede "Tek başıma yaptım" kalıbı kullanılır. Elser araya girer;

"Ne tuhaftır, kimse bana katılmadı!"


Cuma, Ekim 6

Braqueurs


Alıştığımız soygun-suç filmlerinden çok da farklı değil. Teknik olarak başarılı ama kurgu olarak bir yere kadar. Yine de sonuna kadar izletiyor. Bir kaç gün sonra zihinde pek bir şey kalmıyor. 

Yine de bir mesaj kaptım ben. İnsan, ciddi bir işe girecekse salaklık yapacak birini yanına almamalı. Akrabası bile olsa! Bir gencin hıyarlığı yüzünden durduk yere böyle bir hikaye çıkıyor ortaya. Yine de Fransızların; derinliği ikinci plana atıp, bize daha daha 'çıtır' filmler sunmasını alkışla karşılıyorum. 

Bunları getirin abi...

Perşembe, Ekim 5

Sığınak #2



Serinin ikinci yazısı için yine Beşiktaş tribünündeyiz. Fakat bu sefer Kadıköy'deyiz...

Deplasmanlar; sığınakların en güzelidir; özellikle de derbiyse. Çünkü sığınan insan, sığınağa öylesine hislerle gelmez Üzüntülüdür, melankoliktir, huysuzdur, duygusaldır ve biraz da öfkelidir. Ve tüm duygularını olduğu gibi öfkesini de dışarıya vurmak ister. Deplasman, bu dışa vurum için en uygun yerdir.

Birincisi stadyum sizin değildir. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Tamam bu videoda; en azından 1 dakika 10 saniyeye sığan bölümde vandallık yok; (belki kamera açılmadan önce veya kapandıktan sonra vardı) ama o taşkınlık potansiyeli çok açık bir şekilde ortada duruyor.

İkincisi önemli sebepse şudur; rakipleriniz sizin öfkenizi görürse, sizden korkabilir ve bu büyük bir karizma, güç ve üstünlük katar.

Bu giriş yanlış yönlendirmesin. Bu bir şiddet videosu veya şiddet yazısı değil. Şiddet övgüsü de olmayacak (umarım). Zaten bu da Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanan hazırlık maçı. Hani Soma faciası için düzenlenen, Chelsea'nin de İstanbul'a geldiği, her takımın tek devrelik maçlar yaptığı turnuva. Turnuvanın amacı bir yana; futbol organizasyonu adına en saçma organizasyonlardan biriydi. Herhalde aradan geçen yılların ardından kimse maçlara dair bir şey hatırlamıyordur. 

Bir yaz gününde, durduk yere bir anda, kendilerine fazladan bir deplasman anısı çıkaran Beşiktaşlılar hariç...

Deplasman tribünlerinin sabıkası geniştir. Zamanında çok fazla olaya şahit olundu. Tuvaletler parçalandı, kapılar söküldü, camlar kırıldı. Videoya tekrar bakınca, bu işlerin ne kadar kolay olabileceğini görebiliyoruz. Bu olaysız, hedefsiz, yarım maçta bile o potansiyel tam ortada duruyor. Ter kokusu ekrandan dışarı çıkıyor resmen. Adrenalin, şiddet, Fight Clup özentiliği, mahalle savunması...

Yüzlerce erkek orada. Sığınaktalar. Canları ne isterse onu yapabilecekleri bir ortamdalar. Ve o an; yani bu videonun çekildiği an, şiddet namına hiçbir şey yapmıyorlar! Zira; tamamen yok olma halindeler. Artık hiçbir şeyi düşünmüyorlar. Öyle ki söyledikleri de günün anlamına, maçına önemine uygun bir tezahürat değil; bildiğimiz düz bir şarkı!

Bazı tribünlerin bazı şarkılarla ve şarkıcılarla arası iyidir. Özel bir bağ vardır. Beşiktaş için bir Hakan Peker vardır bir de Hakan Altun! 'Yerli Seal' Hakan Altun, zaten Beşiktaşlıdır. Geçmiş yıllarda kalan sezon açılışlarının müdavimidir. Geçmişte kalan bir de TSYD maçları vardır ki; bu Soma turnuvası da ne kadar kötü bir organizasyon olasa da o günleri hatırlatmıştı.

Nostaljiye gerek yok. Hakan Altun'u seviyoruz! Belki de Durmuş Saatler dizisine en uygun isimlerden biri ama Refet henüz sıraya almadı. Adamın suratında 'Dünyanın en iyi insanı' imajı var. Şarkıları da fena değil; dinliyoruz işte. Yine de burada, Hakan Altun'un çok sevdiğim bir şarkısının söyleniyor olmasından daha başka bir şey var, beni çeken şey daha başka! O da yüzlerce erkeğin aynı anda yok olma haline geçmesi. Yani düşünceleri bir kenara bırakarak bir şekilde eyleme geçme hali.

Bu zamandan ve mekandan ayrılarak yok olma halini herkes başka türlü yaşar. Kimi varoluşçuluk üzerinden süslü cümlelerle açıklar, kimi "Kopuyoruz aga" der.

Kimi evinde şarap eşliğinde cazz dinleyerek ulaşır, kimi kimyasallar sayesinde.

Kimi bir rock bardadır, kimi de tribünde...

Dikkatle izliyoruz. Videonun başında hiç bir abartı durum yok. Şarkı söyleniyor ve eller vuruluyor. Bu esnada videonun gelişimine de uygun olarak tek hoparlörden ses geliyor. Serinin ilk yazısında bahsettiğimiz "geçiş çocukları" burada da duyuluyor. Onlar sayesinde tempo her an bir tık daha artıyor. Zaten tam o esnada hoparlör de düzeliyor. Ve nasıl bir tesadüfse; ses düzelince ve tempo artınca; kitle de sanki o düzelmeyi bekliyormuş gibi eyleme geçiyor. Artık ritm sadece akışlarla tutulmuyor. O içte tutulan şiddet duygusunu vandallığa dökmeden, civarda buldukları her şeye vurarak şarkıya katkıda bulunuyorlar. Aynı zamanda ses dışında, hareketlenmeler de artıyor. Az önce yerlerinde durarak bağıran herkes bir anda zıplamaya, hatta belki de tam olarak ayine başlıyor. Sistemsiz, düşüncesiz, nereye gittiği belli olmadan, hatta yanındakini dahi tanımadan. Saniyeler içinde irili ufaklı birçok grup çıkıyor ortaya.

Bu arada videonun 22. saniyesinde Fenerbahçe formalı biri göze çarpıyor. Muhakkak kitle onu daha önce görmüştür. Ama ne olursa olsun; artık kopma ayini başlar. Çevredeki hiçbir şey umurlarında değil. Fren patladı. Zaten durmak isteyen de yok!

Sizce bu insanlar şampiyonluk mu kutluyor? Ya da bir gole mi seviniyor? Veya bir galibiyet? Birçok aydın, entelektüel, sosyolog, psikolog kitlelerin bu sevinç hallerini uzun yıllar boyunca anlamlandıramadı. Onları yeni yeni çözebilenler, bunu hiç anlayamazlar! Onlar için en zor davalardan biri olur bu video.

Bunların hepsi bir hazırlık turnuvasında oluyor. Yani saha, stadyum, maç önemli değil. Bu insanlar hiçbir şey kutlamıyor. Muazzam olan da bu. Bu bir kutlama değil; bu sığınakta olmanın coşkusu.

Muhakkak tribün, o kitle, o insanlar bu şarkıyı boşuna sahiplenmedi. Tesadüfen söylenmedi, tesadüfen anlam kazanmadı. Sözlerine bakmak lazım;

Anlamadın ki ona yanarım 
Sen benim gönlümde canım, yaralar açtın 

Unut demekle olmuyor 
Güneş doğmuyor günlere 
Kara bahtım çok yara aldı 
Zor günde vardın, hani nerde? 

Hani bekleyecektin bir ömür boyu 
Hani olmayacaktın başkalarının 
Sen yalancı çıktın vefasız çıktın 
Senin gibi biriyle işim olmaz ki.

Yaralar açan biri var. O yalancı ve vefasız yüzünden kara bahtlı adamın günlerine güneş doğmuyor. Felaket gibi bir durum. Ve 'bizim çocuklar' bu sözleri tekrarlayarak kutlama yapıyor! Çünkü sığınakta olmakta bunu gerektirir!

Bu şarkının Beşiktaş tribününe nasıl yerleştiğini bilmiyorum. Ama benzerlerini biliyorum. O nedenle tahminlerim var. Büyük ihtimalle ya bir deplasman yolunda, ya bir semtte gece otururken, ya bir maçın sonrasında yürürken birkaç çocuk söyledi. Ertesi hafta tribünde yine söylediler, onlar söylerken yanlarına 10 kişi daha geldi. Ertesi maç onlar söylerken bu sefer 30-40 kişi daha eşlik etti. Sonra başka bir grup basketbol maçında söyledi. Sonra maç öncesi yüzlerce kişi söyledi. Sonra birileri stadyum hoparlöründen çalmasını istedi. Ve sonuç....

Burada gördüğünüz hiçbir şey tesadüf değil. Videonun sonuna bakınca, insanların yüzlerindeki "Biz az önce yaptık ve neredeyiz" bakışlarını göreceksiniz. Yok olanlar ve kopanlar, hayatı unutanlar, sığınaktan çıkarak gerçek dünyaya geri dönüyor. Bu anlar vazgeçilmezdir ve her yerde her zaman yaşanmaz.

Temmuz ayındaki kavurucu sıcak nedeniyle üzerini çıkarmak zorunda kalan, o nedenle boxer'ı gözüken, dağıtmış, zıplamış ve yorulmuş adamın boynunda hâlâ atkısı duruyor.

Bu müthiş bir şey ve bunu açıklayamaz, sadece hissedebilirsiniz!!

Çarşamba, Ekim 4

Applesauce



Applesauce; IMDB puanı 6.4 olan ama birçok Woody Allen filiminden daha komik olan, oldukça keyifli bir film. İzlerken hiçbir umudum veya beklentim yoktu ama fazlasıyla karşıladı. Emeği geçenlere teşekkür edeceğim. Zaten biri bir Türk. (Burası Ertuğrul Özkök yazısı gibi oldu)

Senarist, yönetmen ve başrol Onur Tükel'e ait. Kendisinin adını daha önce duymamıştım. Bu filmden sonra da hakkında pek fazla bilgiye denk gelemedim Woody Allen hayranıymış galiba, biraz anlamlandırabiliyorum. Fakat çıkardığı iş güzel. Film ABD'de geçse de, Tükel doğma büyüme ABD'li olsa da ortak mizah duygusu bir şekilde kendini gösteriyor.

Geçtiğimiz aylarda çıplak fotoğrafları internete düşen Trieste Kelly Dunn da bu filmde. İzlenmeye değer. Fırsat ve imkan bulursam; Tükel'in, içinde Alicia Silverstone'u barındıran diğer bir filmi Catfight'ı izleyeceğim.

Salı, Ekim 3

Bodrumspor 0-1 Afyonspor


Bu sene nisan ayında dört arkadaş Amsterdam'a gittiğimizde; aynı gün şehirde Ajax - Feyenoord maçı vardı. Stadyuma gitmeyi bir an bile düşünmedik. Yanlış olmasın, bir an düşündük ve çok çabuk bir şekilde, aynı anda 'Gerek yok' dedik ve yolumuza devam ettik.

Eskiden, kafamızdaki tek hayal bu olurdu. Dünyanın her yerini gezmek ve dünyanın her yerinde maç izlemeye çabalamak. Dünyayı ve hatta Türkiye'yi gezme konusunda çok efektif olamadık ama ayağımıza gelen fırsatlar da artık eski günlerdeki kadar heyecan uyandırmıyordu.

Ajax - Feyenoord derbisi bile artık heyecan uyandıramıyor olsa da, bu ülkenin 2.Lig'i kendine has cazibesini taşımaya devam ediyor. Modernlik yok. Lüks yok. Rahatsız eden rahatlık yok. Orada olanların büyük bir kısmı; büyük stadyumlardaki kalabalıklar gibi 'orada gözükmek için' orada değiller. Büyük bedeller ödenmiyor. Elde; kentte, şehirde, mahallede sadece bir 2.Lig maçı var ve insanlar oraya gidiyor. Yaşayan bir topluluğun gündelik hayatına karışmak için en kısa yollarından biri. Pendik'te de Bodrum'da da ve muhakkak başka şehirlerin başka eski ve ışıklandırmasız stadyumlarında da durum aynıdır.

Bodrum'da geçireceğim bir haftanın bir gününü Bodrumspor - Afyonspor maçına ayırmaktan gocunmadım. Ben bu satırları yazana kadar iki takım birer maç daha yaptı. Siz bu satırları okuduğunuzda belki sayı daha da artacak. Önemli değil. Bu blogun amacı güncelliği yakalamak değil, tarihe not düşmek. Bu maça gidildi ve buradaki yerini aldı. Gerisi önemli değil.

Bu kadar giriş yapmamın bir nedeni var. Bodrumspor'un daha önce birkaç maçına daha gitmiştim. 3.Lig'deki ilk dönemlerinde de şampiyonluk maçlarına da, yazın ortasında da, baharın sonunda da gitmişliğim var. Ve ilk defa bir hafta içi maçına denk geldim. En keyiflisi de bu oldu. Üstelik biraz korkarak gitmiştim. Yazın son güzel günlerinde saat 16.00'da, hele bir de hafta içi bomboş tribünde olabilir ve sıkıcı bir maç izleyebilirdim. Tam aksi oldu. Maçın kalitesi lig standartlarının üstündeydi. Lig standartını düşününce, üstüne çıkmak bir futbol ziyafeti sunmaya yetmese de... 

Tribün de beklediğimden daha dolu ve daha çeşitliydi. Bunda en büyük pay, sırt çantalarıyla okuldan çıkan, kızlı erkekli gruplarla maça gelen lise öğrencileriydi. Okullara bedava bilet mi iniyor yoksa bu öğrenciler kendi özgür iradeleriyle maça gelip sosyal bir ortam mı yaratıyor emin değilim. Bu konu hakkında hiçbir bilgim yok ama umarım ikincisidir.

Anadolu'da; dükkanını kapatarak şehirdeki takımının maçına giden esnaf meşhurdur. Dört sene önce amatör ligde oynayan Bodrumspor'un hızlı ve beklenmedik yükselişi henüz bu kültürün oluşmasına neden olamadı. Fakat her defasında maça gelen insan tiplerinin sayısının arttığını görebiliyorum. Mesela, dışarıda kapalı dükkan görmezken içeride liselilerin yanı sıra çok sayıda yaşlı kadın da vardı.

Fakat maçın sonu onlar için iyi olmadı. Maç boyunca biraz daha topa sahip olan, atak yapmaya çalışan Bodrumspor'du ama Afyonspor daha akıllı bir şablonla sahada olunca oyun kilitlendi. Yabancı sınırının genişlemesiyle, üst taraftan aşağıya doğru akan yerli oyuncu sayısı, 2.Lig'deki birçok takımın 'kaşar' futbolculara forma giydirmesine neden olmuştu. Bodrumspor da Afyonspor da geçen sezon 3.Lig'den 2.Lig'e yükseldi. Bu ligde kalmak için güçlü ve tecrübeli bir karo kurma yoluna gidebilirlerdi. Ama her iki takım da, bu bağlamda kaşar futbolcu sevdasına kapılmadı. Sahada da bunun etkisini gördük. Daha sistemli olmaya çalışan, beraber oynamak için uğraşan iki takım vardı. Fakat Bodrumspor'da sezon başında yaşanan teknik direktör değişikliği hücum alanında sıkıntı yaşamasına neden olmuş gibi duruyor. Hücum planları çok kısıtlı kaldı, rakibin oturmuş savunmasını aşmak mümkün olmadı.

Emrah Serbes'in karıştığı kaza ile ilgili itirafını Twitter'a yayması bu maç anına tekabül eder. Bir yandan maç sık sık durakladığı için (ve skorbordu olmadığı için kaçıncı dakikası olduğunu bilemediğimizden) göz ucuyla watsapp gruplarının 'Serbes' tartışmalarına katılırken bir anda gol oldu. Aslında gol olacak bir pozisyon da yoktu. Zaten o  nedenle gözüm watsapp'taydı. Bir anlık savunma hatasını değerlendiren Yasin Yener, son dakikada Afyonspor'un galibiyet golünü attı. Golün sonuna yetişmek de, bizim anlık hatamızdı.

2.Lig böyle hataları kaldırmıyor. Bodrumspor, Sarıyer'i yenerek başladığı ligde istediği gibi ilerleyemiyor. Bu maçtan sonra da Kastamonuspor'a yenildi. Durum pek iç açıcı değil ve bu hafta da lig lideri Keçiörengücü ile oynayacak. Takımın özellikle hücum anlamında sıkıntıları var. Üretmekte zorlanıyorlar. İkinci yarıda oyuna giren 19 yaşındaki Salim'i beğendim. Forvet Çağrı ise geçen sezonun devre arasında takımdan ayrılan Mümin'i fazlasıyla aratıyor.  Afyonspor ise yeni yükseldiği ligde Bodrumspor'un aksine müthiş işler yapıyor. Bunun tesadüf olmadığını sahadaki duruşlarından anlamak mümkün. Grupta üçüncü sıradalar.

Bunların hepsi başka konular ve maçtan 10 gün sonrası için çok da değeri yok. Asıl olarak; alt ligde bir hafta içi gündüz maçında tribünde olmak önemliydi. Yine sebebini bulamadığımız, nasıl olduğunu çözemediğimiz bir şekilde oradan bir zihinsel arınma ve toplumsal bütünleşme ile ayrıldık. Bir önceki yüzyılda stadyumlar bunun içindi. Ama kesinlikle, 21. yüzyılda ne Amsterdam Arena'da ne Maracana'da ne başka stadyumda; 2.Lig'dekine benzeri olabilir.


Pazartesi, Ekim 2

Un plan parfait


Fransızlar belki de sinemayı başka bir seviyeye çıkarmıştı. Bundan yıllar önce; Fransız sineması denilen şey, birçok akımın öncülüğünün ev sahibiydi. Birçok kavram oradan çıktı ve sinemaya yön verdi. Ama aradan yıllar geçti. Dünya değişti. O değişim, bütün değişiklikleri ortadan kaldırdı. Giderek 'bir' oluyoruz. Nasıl ki hemen hemen bütün dünyada; en azından Batı'da, yani ilişki ağlarının geliştiği ülkelerde aynı futbol oynanıyorsa; aynı ülkelerde birbirine benzeyen aynı filmler de çekiliyor.

Un plan parfait; tam bir ABD tarzı romantik komedi. Fransızlar'dan böyle bir şey izlemeyi beklemezdim. Tabi ki onlardan da romantik komedi çıkar ama ABD sinemasının alışıla gelmiş sistemine uygun bir film üretmelerini tahmin etmezdim. Herhalde artık Fransızlar, Fransız gençler veya kimler izliyorsa bunları; onlar da böyle filmler görmek istiyor. Ya da gişe filmleri ve sanat filmleri dediğimiz ayrım yıllardır Fransa'da da vardı. Fakat biz onların gişe kısmını çok fazla görmediğimiz için yeni yeni şaşırıyoruz. Bu da olabilir.

Peki izlediğimiz kötü bir film mi? Değil. Zaten karşımızda Üç Renk olmayacağını da biliyorduk. Sonuç olarak komik ve eğlenceli bir film istedik; bunu da aldık. En başta Dany Boon sayesinde. Diane Kruger de ekrana kitlenmemi sağladı. Kendisi çok güzel ve sanırım oyunculuk yeteneği bu yüzden gözardı ediliyor. Dünyada akla gelen ilk kadın oyunculardan biri değil. Belki de Avrupalı olmasındandır. Ben de bu filmi izleyene kadar onun bir komedi filminde başrolde olabileceğine ihtimal vermezdim; ama altından kalktı. 

Üç paragraf oldu, dörde bağlıyorum. Oysa o kadar da konuşulacak bir film değildi. Sonuçta bir romantik komedi. Ama muadillerine göre çok daha iyi.

Salı, Eylül 26

80'lerde Bodrum




Eğer olağanüstü bir şey olmazsa; veya uçağım falan düşmezse (zaten bu da olağanüstü bir durum) siz bu satırları okurken ben Bodrum'da olacağım. Üst üste 28. sene. Eskiden coşkuyla gittiğim, şimdi yıllık izin haftalarında bir memuriyete dönen ama daha iyisini bulamadığım için vazgeçemediğim bir alışkanlık olan o yer...

90'ların başında çocuktuk ve o yaşlarda yolumuz nereye düşse zaten keyif alacaktık. Aile büyükleri ve onların çocukluk arkadaşları olan diğer ailelerin büyükleri, nedendir bilmez (az çok anlatmaya çalışsalar da) Bodrum'u seçmişlerdi. 

Tatil için gidilecekti ve bir günden ( O gün bile belliydi, aralarında bir şifreydi) sonra artık orada kalacaklardı. Aralarında bu planın gerçekleşmesini en çok isteyenin halen İstanbul'da kalmış olması, geri kalanların ise İstanbul'da kalmadan Bodrum'a yerleşmesi çok büyük ironidir. Fakat yine de hepimiz; yani bir mahallenin birbirine yakın tüm bireyleri; büyükleri ve küçükleri oraya gittik.

Yıllarca yaptığım tatillerden ve benimle aynı hayalleri olan (en azından öyle diyorlardı) arkadaşlarımı tanıdıktan sonra, 20'li yaşların hemen başında ben de, tıpkı mahallenin büyükleri gibi, yanıma aile büyüklerini alarak yola çıkmıştım. Hedef kalıcı olmaktı.

O güne kadar devamlı, tarif edemediğim bir hayat tarzının hayalini kuruyor ve bunun orada gerçekleşeceğine yürekten inanıyordum. Riske girdim, denedim ve sonunda olmadığını gördüm. Büyük ihtimalle sorun bendeydi ama o kentin bir dönemler bizim istediğimiz gibi yaşandığının, artık o çemberden çıktığının farkındaydık. Belki hâlâ o hayali gerçeğe dönüştürmüş olan insanlar var orada. Belki de sadece bizim cesaretimiz yeterli olmadı. O nedenle de pes ettik(m). Haklı nedenlerim de vardı ki, biri yalnız olmaktı. Bir önceki kuşak, bana yetmemiş, bizim kuşak da ortada yoktu.

Yine de; bir dönem benim gibi hissedenlerin ama hislerine daha çok sahip çıkarak benden daha farklı şekilde deneyenlerin olduğunu biliyorum. Onların başka bir şansı daha vardı. İklimi ile, nüfusu ile, uzaklığı ile, özgürlüğü ile buna en uygun ortamda denemişlerdi. 80 sonu 90 başıydı. Ucundan yakaladığımız, anlamasak da hissettiğimiz, o hislerden yola çıkarak hayaller kurduğumuz dönemlerdi. Sonlarına yetişmiştik ve hayatımız boyunca aklımızda kalacaktı.


Socrates'in Eylül sayısında hazırlanan Kemal Merkit dosyasının bir kısmında o hisler ve o günler yeniden çıktı ortaya. Kemal Merkit ve arkadaşlarının 80'lerde Bodrum'a yerleşmeleri, dosyanın en ufak bölümü ama benim için en değerlisi. Okuyanların büyük bir kısmı "Ne güzel hayatlar, keşke biz de denesek" diyeceği, azınlığın bir şey hissetmeden geçeceği, benim ise en acı şekilde "Yaptım, denedim ama olmadı" diyerek kendimi daha da kötü hissettiğim kısım...

Yine de hâlâ umut var. Henüz hiçbir şey bitmedi. İyimser olamasam da; aklımda hayata dair çok başka hedefler veya arayışlar yok.

---- 

Abla Mine Merkit: Kemal aslında ABD’ye gelecekti, benim yanıma. O sırada babamdan bir mektup geldi. Kemal’in gitmesine izin vermediğini, maddi olarak da yardım etmeyeceğini söylüyordu. Çünkü onun kanısına göre Kemal okumayacaktı. ABD’ye gelemeyince Bodrum’da sörf hocalığına başladı, orada da eski eşiyle tanıştı. Ben annemden gelen haber üzerine Bodrum’a gittim, oturup konuştuk. “Ben âşık oldum, okumayacağım” dedi. Annem çileden çıkmış, babam da rahat, “Zaten biliyordum okumayacağını” diyor.

Zeynep Özbatur (Eski eşi): Avusturya Lisesi’nden tanışıyoruz biz. Sonrasında da flört ettik, 1983’te evlendik. Mayıs ayında bir dükkân açtık, yaşamımızı Bodrum’da kurduk. 1978’de sörf hocalığına başlamıştı. Sörfü Türkiye’de popülerleştiren ilk insanlardandı.

Ozan Alacalıoğlu (Arkadaşı): İlk işleri de şarküteriydi. Hepimiz yardım ederdik Kemal’e. Müşteri gelir, peynir isterdi, Kemal “Yok” derdi. Adam “Peki bunlar ne?” diye peynirleri gösterirdi, Kemal de “Peynir” diye cevaplardı. Nasıl eğleniyorduk. Hiç alakası yok işle.

Doğan Akçura (Arkadaşı): Bodrum’da hayat mükemmeldi o dönemler, 1980’lerde...

Ozan Alacalıoğlu: O günlerde bir akşam Gümbet’in tepelerinde oturuyoruz, bir arkadaşımız “Düşünebiliyor musunuz, bir gün buralar hep bina olacak” dedi. Biz “Yok” dedik, güldük. Aradan 15 sene geçti, her taraf bina oldu.

Mert Merkit (Oğlu): Ben çocukluğumu hatırladığımda babamı sörfle anıyorum. Hep sörf vardı hayatında. Beni her gün sahile yollardı Bodrum’da yaşarken: “Mert, kuzucuk var mı? Git bak, bana haber ver.” Kuzucuk dediği de dalgaların üzerinde rüzgârla oluşan beyazlar…

Doğan Akçura: Sörf, hayatıydı; sörf dükkânı açtı, sörf malzemesi satıyor, arabalarının üzerinde sörf var. Karı-koca tam bir ‘surfer gibi’ yaşıyorlardı. O ‘beach life’ hayat tarzı çok sonraları geldi Türkiye’ye.

Mert Merkit: Sörf dükkânı varken babama haber gelirmiş “Rüzgâr çıktı” diye, kapının önüne bir sandalye koyar gidermiş.

Kızı Mine Merkit: Dükkânı kapatmak falan yok yani...


Pazartesi, Eylül 25

Proof


Proof, hem konusu hem de oyuncu kadrosunu düşününce beklentilerin altında kaldı. Ama yine de fena film değil. Kaybedilen puanları son kısımdan kaynaklanıyor. Her şey çok iyi ve çok derin giderken, salça bir sonla kotarmaya çalışmışlar.  

Açıkçası, filmin en tecrübeli ve dikkat çekici ismi Anthony Hopkins, en vasat performanslarından birini ortaya koymuş. Gwyneth Paltrow ise şahane... Canlandırdığı Catherine karakteri, gönlümü kazandı. Hafif ruh hastası, net tepkileri olan, her şeyden uzaklaşmaktan çekinmeyen, sevdikleri için (babası) fedakarlık yapabilen, hafif korkak, hafif güçlü muhteşem bir karakter.

Film matematik alt metni üzerinden ilerlese de Steve Nash gibi bir karakter veya A Beautiful Mind gibi bir film beklenmesine gerek yok. Ki bence bu tarz daha iyi olacaktı. Matematik sadece filmin bir kısmı, lokomotifi değildi. Kafa karıştıran teorilerle beynimiz bulanmıyordu. Fakat keşke yine de sonları daha iyi bağlayabilselerdi. Filmin büyün büyüsü orada kaçtı. Puanlar çok düştü. Yine de Gwyneth...

Cumartesi, Eylül 23

La Vache



90 dakikalık muhteşem film. Yol filmi ise en iyilerinde, komedi ise en keyiflilerinden... Fransız sinemasının son dönemdeki en sıcak işlerinde. Cezayirli Fatah'ın ineği ile beraber köyünde Paris'e gidişini ve yolda yaşadıklarını izliyoruz. La Vache; inek demek. Filmin adı ve konusunu anlamak için ilk adım. 

Başrolde olmasa da filmin önemli rollerinden birinde; oyunculuğunu beğendiğimiz ama Melissa Theuriau ile nasıl evlendiğini anlamadığımız Jamel Debbouze var. Oldukça renkli yine. Ama tabi ki filmin yıldızı ve başrolü Fatsah Bouyahmed; şahane iş çıkarıyor. Müzikler de güzel ve onun da altında Ibrahim Maalouf imzası var. Filmin her anı büyük bir keyif ama bir Galatasaraylı olarak tabi ki katıla katıla güldüğümüz ve duygulandığımız yer çok netti.



Hakkında daha çok yazmak isterdim. Her karakter muazzam. Fatah'ın küçük kızları, okuldaki dersleri, köylüler, yolda karşılaşılan her karakter... İzleyip de keyif almayan birinin çıkacağını sanmıyorum. IMDB puanı 6.8 ama bence kesinlikle 7 barajını geçmeliydi.

Cuma, Eylül 22

Durmuş Saat Yazı Dizisi #3



Yazar: Refet

"Bütün kötü huyları, hatta güzel dostları"


Bizim neslin, eve bilgisayar aldırmada kullandığı en büyük yalandı; "Amerika'ya, İngiltere'ye, bütün büyük kütüphanelere bağlanabiliyorsun. Ödevlerimde yardımcı olacak"

Ödevlerimizde bu yolu hiç kullanmadık ama sonucunda İSMEK sertifikalı stalkerlar olduk çıktık. 

2008'in yaz ayları, yıllar önce söylediğimiz yaptığımız o halk avcılığı ile yüzleşiyoruz ve internetin iyi yönlerini alıyoruz. Bir hafta bağımsız İspanyol sineması izliyoruz mesela, Süryani bir kuyumcu gibi ince ince işliyoruz iç yapısını. "Elbar-Almeria maçı ne olur?" diye soranlara "Biri Bask, biri Endülüs. Bizdeki Kayseri-Sivas derbisi gibi. Uzak durun!" diyerek panterleşiyoruz iddia bayisinde. Ve saygı görüyoruz.

Bu tarz keşifler hep saygı görmek için mi sahi? Ne için izliyoruz, dinliyoruz, yiyoruz? Daha önce hoşlanılmış/hoşlanılan/hoşlanılma adayı olan karşı cinsi etkilemek için mi? Yoksa kendimiz için mi? Ya da gündemden kopmamak için mi? 10 kişinin olduğu bir mecliste, 9 kişinin konuşup yorum yaptığı bir durumda telefonumuza gömülmek zorunda kalmamak için mi? "Başladığımız ama sarmayan bir kitabı ne pahasına olursa olsun bitirmek" ile açıklarsam biraz naif kalır. Konudan uzaklaşırız. 2008'den uzaklaşmayalım.

O günlerde farklı bir İspanya keşfediyoruz. Tarih derslerinden hayal meyal hatırladığımız Endülüs kokulu filmler hoşumuza gidiyor. Orada kullanılan soundtrack'lere dileniyoruz. Full albümler indiriyoruz, bloglara giriyoruz. Yeni sesler, yeni nefesler... Bir kadın çıkıyor karşımıza, aşık oluyoruz. Sesine, ruhuna, hikayesine... Ayşegül Aldinç gibi, Seyyal Taner gibi... Ortalık yıkılıyor, sözlüklerde entry entry takip ediyoruz. Belki bir yerden halasının oğlu falan çıkar da ekstra bir bilgi verir diye...

Derken bir duyuru geliyor: "Yasmin Levy konser için Türkiye'ye geliyor" 

Biletler ilk gün bitiyor. Sanatsevicilerinin kombinesi gibi bir kart var. O kartı olanlar girebiliyor. Gidemiyoruz tabi. Atv'nin laik, Sabah Gazetesi'nin Hıncal Uluç için alındığı yıllarda birden bir rüya beliriveriyor: "Yasmin Levy sevilen şarkılarıyla bu akşam İbo Show'da"

Türkiye'ye gelen ünlülerin, PR kapsamında böyle büyük yapımlarına çıktığı doğrudur ama Yasmin Levy o tarz bir kadın değildi. İnanamıyordum. Menajer oyunlarında keşfettiğin adamın takımına transfer olması ya da dilendiğin futbolcunun A Milli Takım kadrosuna çağrılması, ya da ne bileyim Eyüpsporlu Atakan'ın bir anda Güntekin-Rıdvan-Cem Yılmaz ile "en sevdiğin tezahurat nedir?" sorusuna ''Sümüklü kız'' cevabı vermesi gibi bir şaşkıniyet.

O gün tüm romantikler gizli gizli İbo Show izlemişti. Ahmet Kaya'yı gizli gizli dinleyenlere yenileri eklenmişti. Çoğu kişi "Beni benden alırsan, seni sana bırakmam"ı ilk kez duymuştu. Yıldız Tilbe sözleri olduğunu ilk kez öğrenmişti. 

Tabi ki İbo dememişti "Böyle bir kız dinliyorum. Konsere de geliyormuş. Bu hanımı alın getirin, düet yapalım" diye. Ama biz bu hikayeye inanmak istedik senelerce, yazılan tüm şarkıları o şarkıyı söyleyenin yazdığını sandık. Çalınan tüm enstrümanları, hatta Orhan Gencebay'ın hiç canlı konser verememesini sorgulamadık mesela. 

O gün PSENISANA yazıp 2222'ye göndermedik belki ama evrene güzel bir mesaj gönderdik herhalde 'boomerang' misali karşımıza çıktı Türkiye Cehennemi'nde.

Ve karşınızda İbrahim Tatlıses...


1-) Hesabım Var




Bu şarkı çıktığında ilkokula yeni başlamıştım. Tatlıses'i tabi ki biliyorduk. Çocuk şarkılarının kirlenmeye başlamadığı dönemdi. O dönemde "mavi mavi masmavi / Allah Allah Allah bu nasıl sevmek" dinleyerek konuşmayı öğrenmiştik. Video kasetlerden izlediğimiz filmlerden tanıyorduk. "Bence Bmc" diye bir reklam vardı. O reklam furyası ile birlikte çıkmıştı bu albüm ve bilmemkaçliralık benzin alana bu kaseti veriyorlardı. Bizde araba yoktu ama pederin çalıştığı yerdeki şoförlerden biri vermişti. Dinlerdim, üzerine şarkı çekerdim. O günlerden yadigardır. "Uğraş biter, gün savuşur" sözü ilk yakalayandır.

Şarkının sözü Atilla Ergün. Bu adamlar da o isimsiz kahramanlardan. Hani ismini bilmediğiniz , ismi söylenince "O kimdi?" dediğimiz ama sinemada oynadığı rolü söyleyince "Haaaa tabi ya" dediğimi adamlardan. Avanak Apti ve Hanzo'da komiser, Sakar Şakir'de Limoncu Şükrü...

Yakın zamanda Onur Ünlü tarafından bir filmde kullanılacaktır ve  yeniden keşfedilecektir. Fav'a atıp bekleyebilirsiniz. İtirazım Var - Hesabım Var.. Tam orta saha iki şarkı... Hesabım Var daha geriye dönük oynuyor, İtirazım Var ileriye dönük. İtirazım Var daha agresif, sarı kart sınırında. Hesabım Var ise görülmesi gereken yerde kart gören bal yapmayan ama bal yapmak için uğraşan bir arı tadında, ANAP'tan sonra siyasette tutunamayan.



2-) Leylim Ley



Doğru saat dizisini yazarken işler spontane ilerler. Önce şarkı seçilir, sonra deşilmeye başlar, o kumların arasından yakalarız tesadüfü zaten. Bu şarkının bestecisi Zülfü Livaneli'dir ama yazarı sanki Yaşar Kemal gibi kalmış aklımda. Sabahattin Ali olduğunu öğreniyorum. Meğerse bu sözler, üstadın Ses isimli bir hikayesinde geçermiş. Ankara'ya yapılan bir yolculukta araçları bozulan ve dere kenarından gelen bir türkü söyleyen birinin (Sivaslı Ali)  sesine aşık olurlar. Sonra Ali'yi Ankara'ya götürür ve konservaturda hocalara dinletirler. Ali o atmosferde bocalar, bu günkü PopStar jürisi gibi moralini bozarlar. Rahmetli Sabahattin Ali'nin tarifleri Tatlıses gibidir aslında. Bilmeden yıllar sonrayı tarif etmiştir. Hikayenin sonu şöyle bitiyor :

Ben bunları düşünürken kebapçıdan çıktık. Ali bir şey söylemek ister gibi birkaç kere yutkundu ve boynunu bükerek:

“Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın!” dedi.

Sonra, hayret edilecek bir şeyden bahsediyormuş gibi gözlerini hafifçe açarak devam etti:

“Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!”

Ve yanımızdan ayrılıp gitti.

Ertesi sabah, aramızda topladığımız birkaç lirayı kendisine vermek ve onu Konya otobüslerine bindirip selametlemek için Haymana hanına giden arkadaşıma hancı, Sıvaslı Ali'nin, sazını iki liraya satıp yol parası yaptığını ve şafakla kalkan bir kamyona binip Konya yolunu tuttuğunu söylemiş.

Bütün bu olmamışlıklar. Sabahattin Ali'nin şüpheli ölümü, Kürk Mantolu Madonna'nın popülerleşmesi, Zülfü Livaneli'nin sürgünleri, Tatlıses'in vurulması... Ses hikayesinde ki Ali olarak devam etseydi "Tatlıses" ne olurdu acaba.

Haa bir de şiirin orjinali "Sekiz yıldır uğramadım yurduma" der, neden "Yedi yıldır uğramadım yurduma" yapılmıştır bilinmez. Vardır bir hikmeti. 


3-) Gideceğim Bu Ellerden



Delilik ile velilik arasında bulunan ince kırmızı çizgilerde dolaşan insanların hastasıyız ve olmaya da devam edeceğiz.  "Derviş dergahına çöktüm, yara dilendim" sözünün bizi vurması da buradan. Çoğu şımarıklığımızın akabine yaptığımızın, 'Buralardan gitmeli' triplerimizin, 1 Lira isteyen tinerciye gider yapmayı düşünüp "Ne olacaksa olsun, vursun bıçağı da öleyim kurtulayım" travmalarımızın tek anti-depresanlarıdır: "Ya günah öbür dünya var , anay/babay üzülür" lafları.

Bu şarkı da "Hesabım Var" gibi ilkokul bilinçaltımızın şarkılarından. Aynı albümdeler ve sözün güzelliği. Derviş dergahına çöküp , Yâr'a dileniyor veya 'yara' dileniyor. Off Allahım off nedendir hep zorda sana gelişimiz!


4-) Yalan / Yalan






Kolpçanio Final'e yaklaşırken kullanılan ve cuk diye oturan şarkıdır ve geniş kitlelere ulaşmıştır.
O değil de yalan üzerine, içinde yalan geçen o kadar çok şarkı var ki. Her telden, her türden. Ayrı bir Yalan Ligi yapmak lazım.



5-) Dönmüyor Geri



Bilmediğimiz , dinlemediğimiz bir yerlerde sıkışıp kalmış Tatlıses şarkılarından biri. Sektörün kanayan yarası cover olayına tokat gibi cevap belki de. Ya da bazıları için "Cover yapılınca utanmadan dinlenebilen şarkı"lardan.  


6-) Nankör Kedi



Evet bugün mağaradan yeni çıktık galiba. Leylim Ley'den sonra bir şok daha yaşıyoruz. Nankör Kedi'nin sözlerinin Yusuf Hayaloğlu'na ait olduğunu görüyoruz. Hatta bacanağının şarkısını işte böyle söylüyor Ahmet Kaya.  Bu şarkı ilk ona gitseydi nasıl olurdu acaba? 94'te stadyumların diline düşen Haydi Söyle albümünün en baba şarkılarındandır. Şarkının sonunda yer alan minik şiirde geçen "her acının bir ahı vardır, bir of çekersin biter her şey" bugün alternatif tıpta rahatlama terapilerinde kullanılmaktadır.


7-) Haydi Söyle



Semtte (Caddebostan Işıklar) çekilen klibi ile bu listeye girmeyi zaten hak ediyor. İlk gidilen maçta Kapalı ile karşılıklı söylemenin verdiği mutluluk, "Her maçına gelmedik mi?" diyerek yalan söylemek (zaten ilk gidişim), tezahüratın son mısrasında yer alan "Haydi söyle, X ile cinsel ilişki kurmadık mı?" ile stadyumda küfür etme özgürlüğünün tadına varmak, şarkının arasında geçen klavye nağmelerini Hürriyet'ten alınan orgda çıkarmaya çalışmak...

Seneler sonra Kalben'in coverlaması, reklamlarda kullanılması, bir saatlik versiyonları yapılması....


8-) Benim Hayatım



Seni Sevmeyen Ölsün'ün yazarından... Bu adamlar işte! Şarkıları/şiirleri tribünlere düşen, kimsenin ismini hatırlamadığı ama yazdığı şarkıları ezbere bildiği kıyıda köşede kalmış adamlar işte. Bu şarkıda Şakir Askan'ın işte. Şimdi ne yapar? Bursa'da inzivada, Facebook gruplarında mutlu.

Işıklar altında sönmüş gibiyim, 
Dostların içinde yalnız biriyim, 
Bilinmez yollara girmiş gibiyim, 
Nerede bitecek benim hayatım…



9-) İbo Show-Türkülerle Gömün Beni (1:39'daki meçhul surat)



Umay Umay'ın dediği gibi "Gösterişsiz insanın yanına sokul, hikâye orada" 

Bu sefer zorlandık, bu sefer yazamadık, kişisel hikayelerimizde aradık ama bulamadık.

1:39'da duran yüz gibi duruyoruz bu tarz şarkılarında, zapping yaparken durur gibi duruyoruz, dalıp gidiyoruz, o dakikalarda doğru saat görünmeye başlıyor.

"Zamana önem vermemen" lazım zamanları. Ne geçmiş, ne gelecek, ne şimdi. 


Yalan şarkısına ilham ararken şöyle bir sözle karşılaştım : 

“Kötü bir durumun en kötü yanı, bize yalan söyletmesidir.” (G.G.Marquez)

Yazıya başladığımız pembe yalanlar gerçeğe dönüştü, renkleri soldu, söküldü, yerine yenileri yapıldı.

Tıpkı zamanında semttte açılan ve kapanan "Caddebostan Future Kids Computer Learning Center" gibi. Hatta Bir Kulunu Çok Sevdim klibinin başında da kullanılmıştı arka fon olarak.

Şimdilerin Future Kids'leri x-y-z kuşakları İbo Show caps'leri ile eğlenirken yine bir yerlerde bir şeylerin tohumları atılıyor bence. Tesadüf değil hiç bir şey.

Belki bir gün yolumuz Endülüs'e düşer, bitirdiğimiz yerden yeniden başlarız yine Akdeniz Akşamları eşliğinde...


Durmuş Saat Yazı Dizisi #2

Durmuş Saat Yazı Dizisi #1