Perşembe, Ağustos 31

Generation Um...


Generation Um... ismiyle (Sonuçta üç noktalı kaç film var ki), oyuncusuyla (Matrix ve türevleri dışında bir iş yapan Keanu Reeves), fragmanıyla çok şeyler vaad eden bir filmdi. Tam olarak bu beklentilerden dolayı olsa gerek, IMDB puanı 4.1'de kalmış. Başarısız bir film olduğunu kabul ediyorum. Gerekli şansı da verdim kendisine. Yine de 4.1 fazla insafsız olmuş, 5'i görebilirdi. Keşke John karakteri (Reeves) film boyunca elinde kamera taşımasaydı. Sırf o sayede bile daha ilgi çekici olabilirdi. Filmden geriye Sırp Bojana Novakovic kalıyor, gerisi çok da önemli değil...

Çarşamba, Ağustos 30

İntiharlar Kuşandık





Yazar: Refet

O gün Kadıköy Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı görev yapan 155 Polis İmdat ekiplerine, ankesörlü bir telefondan "Bahçelerini yitirmiş, bulutların çıldırttığı bir grup genç ellerinin tutulmadığı gerekçesiyle geceleri yakacak" ihbarı yapıldı. Ekipler, telefonun yerini öğrenme amaçlı ihbarı yapan 'bir dostu' konuşturmak için "Bize esmeyi, esip geçmeyi de anlatabilir misiniz?" diye trollediler fakat başarılı olamadılar.

Semt o gün ekstra griydi, ekstra kurşuniydi. Gardırop Fuat gibi yanmıyordu artık semt, gardıroplardan kışlıklar çıkıyor, gardırop Atatürkçülüğünü artık Beltur'un camekanlarında tartışıyordu emekliler.

Doğum sonrası kilolarını verememiş Ayten, 17:59'da sevmediği işinden koşar adım çıkıp iyot kokusuna koşan bankacı Melis, sabaha karşı yatıp akşamüstü kalkan ve bugün işşsizliğinin 87. gününü kutlayan kariyer.net Murat, anılarıyla yüklü evinin mütehahhite vermemek için tüm apartman sakinlerine karşı direnen ve gittikçe artan hastalığını, onu bayramdan bayrama arayan çocuklarına değil, sahil boyunca beslediği kedilere anlatan Saliha Teyze...

Ve sayamadığım kadrolu semt yürüyüşçüleri. Sanki ligler o hafta tatildi ve milli takım hazırlık maçı yapacaktı. Dünyanın dört bir yanından takım toparlanıyordu. Bu sefer güçsüz bir takım değil, 'tribünde casus var' haberleri çıkartacak, futbol tarihimizde topumuzun 1 kez direklerinden döndüğü bir ülke ile oynar gibiydik.

Şampiyonlar Ligi gibiydi o gün. Tuhaf bir hava vardı.  İstanbul'da sadece Ali Sami Yen'e kar yağdığı o meşhur gün misali. "Cinsel ilişki kursalar bile artık maça gitmem" diyenlerin otobüslerle maça akın etmesi gibi küskünler bile gelmişti. Yemin edenler, Eyüp Sultan'da çifte kurban kestirdikten sonra vapurla karşıya geçmek üzere son ritüelleri tamamlıyorlardı. Etin dinlenmesi gerekirdi  güzel kavurma için ama sıcağı sıcağına yaptırmışlardı bile üç çeyrek.

Telefonun müzik çaları "Yalan da Olsa" ya geçiş yapıyor ve gece yarısı evine dönen genç atanamamış amatör sosyolog yine şarkıda ki müzisyenle kendini özdeşleştirip 'klipte oynuyorum' hissiyle gülümsüyordu. 



Tüm işaretler yerli yerindeydi. Şarkı ismine göre dizilmiş playlist birazdan "Yolun Sonu Görünüyor"a geçecekti ve S virajına gelince harbiden yolun sonuna gelmiş olacaktı. Buna da gülümsedi. 

S virajının esmeye başladığı, remixli coverlı "Akşam Güneşi.mp3" ün orijinal sahibi tarafından söylenmeye başladığı ve birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu akşamlarda Nokia 3310 yılanı gibi Şaşkınbakkal'a doğru kıvrılırken...



Sahil duvarlarına eskisi kadar spreyleme atılmıyordu. Genelde viral reklamlar yazılıyor, 1-2 esprili söz , #şiirsokakta güzellemeleri falan filan. O gün farklı bir yazı dikkatini çekmişti, umursamadı , çok küçük harflerle ve beyaz dershane tahtasına yazılan mürekkepli kalemlerle yazılmış 7-8 satırlık bir yazıydı. Üşendi. "Abuk subuk bir şeydir" diye düşündü. Zaten ters bir yere yazılmıştı. Okumak için biraz akrobatik hareketler yapmak gerekiyordu. Gece gece gerek yoktu. Zaten semtin en yüz karası yerine yazmışlardı, yağmur sularının denize karıştığı yere. "Burda nasıl denize giriyorlar, bok akıyor resmen" diye yine sorguladı. Oysa aynı sorguyu atanmış şairlerden biri şu şekilde ele alıyordu :

yol kenarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok 
denizden alacaklıyım.
Sunay Akın

Marmara Denizi'ne alacağı değil, bir ton borcu vardı oysa. 209387 km yürüdüğü bu yollarda onca derdini, sorusunu bu sulara bırakmıştı. Belki ileride büyük adam olunca, o da Sunay Akın misali bir müze açacaktı. Deniz Müzesi gibi, deniz'den alacaklarını değil, deniz'e verdiklerinin listesini sergileyecekti. İsim-soyisim imza şeklinde imzalayıp aslını kendine, nüshasını da rüzgarlara veya bu müzeye koyacaktı belki. (Gerçi internetten , e-devletten de oluyormuş)



Eve gitti. Haber sitelerini karıştırırken, gözüne bir haber ilişti. Semtte intihar olmuştu. Bir kaç dakika önce olmuştu. Kulaklığında müzik olduğu için duymamıştı belki iki el silah sesini, zaten duysa bile "Yine asker mi gidiyor" derdi. "Mafya hesaplaşmasıdır, azdılar gene" diyerek haberi pek sallamadı. 

Geçmişte buna benzer haberler görmüştü. Medya dikkat çekmek için "Kadıköy'de Cinayet" diye manşet atıyor, içeriğine baktığında bahsettikleri yer Tuzla il sınırı çıkıyordu. İçinde Suadiye geçen bazı haberler de "Kocaeli-Suadiye" çıkmıştı.

Çağın hastalığına tutulmuştu, eski sosyolog refleksleri yoktu artık. Madem artık atanamıyordu, bırakacaktı bu işleri. "39 yaşına kadar sosyologluk yapar" sözlerine "Bir gün beynimin ayaklarıma söz geçiremediği gün sosyologluğu Suadiye'de bırakacağım" diye röportajlar veriyordu sağa sola.

Arayıp sormuyordu kimseyi, ama timelinelardan takip ediyordu hayatları. "Şurada etiketlenmiş ailesiyle, keyifli mutlu işte amaan yaşıyor" imajını aldığı için arama ihtiyacı duymuyordu. Bir dm kadar yakındı işte, whatsapp'ta duruyordu işte 'acil durumlarda ulaşmak' için.

Son yüklenen resminin altında '3 gün önce' yazarsa mesela, "Ha iyi hareket var, hayat güzel devam ediyor" diyerek olumluyordu kendini insanlar için.

İntihar süsü vermiş çocukta öyle yazmıştı yazısının altına "3 gün önce". Okuyunca bir an 'bugün' yazılmış gibi algıladı. Sanki akıllı telefonu ekranında görmüştü bu kareyi. Belki hepimizi trollemişti yazan. Ama başarmıştı kafa açmıştı.

"Eski intiharlar da yok be" diyerek abuk subuk bir dilenciliğe girişti. Google'da 'kadıköy intihar' diye arattı. Karşısına Fenerbahçe haberleri çıktı. "Ya bilerek eleniyorlar UEFA'dan falan. Finansal Fair Play var, şimdi gruplara kalsalar bir ton yükümlülük. Bilerek eleniyorlar" komplocular aklına geldi.

İnsanlar da böyleydi heralde. Finansal Fair Play dediğin kıyamet/sorgu/sual/sırat köprüsü. İntihar dediğin zaten direk cehennem. Belki de bu yüzden yaşayarak ölmeyi, intihar etmeyi seçiyor insanlar. Kaşar topçulara milyon dolarlar gömüp, borç içinde yüzen, amatöre düşüp borçlarını sıfırlayıp, isimlerini değiştirerek üst ligleri kovalayan müessese takımları misali işte.

Salı, Ağustos 29

Moonlight



Her zaman berbat olan kış mevsimin, bu yıl içindeki en berbat günleriydi. Hava çok soğuktu. Sırf bu sebepten dolayı gün geçtikçe asosyalleşiyordum. Tanıdığım herhangi bir kimse sokağa çıkmayı tercih etmiyordu. Ne bir yerde oturup çay içmeyi teklif eden vardı ne de maç yapacak en az 9 tane adam gibi adam! 

Herkes evde, dört duvar arasında zaman geçirmeyi tercih ediyordu. Haklı olabilirlerdi, o soğukta yapılacak en normal tercih o olurdu. Fakat ben evde oturamazdım.

Üst üste beşinci gün olacaktı. Bir kez daha evden çıkıp sahile gidecek ve bir kez daha tek başıma o soğukta koşacaktım. Yapacağım başka hiçbir şey yoktu. Evde oturmak istemiyordum ama aynı hayatı da bir daha, bir daha ve bir daha yaşamak da istemiyordum artık. Aynı saatte, aynı yerde, aynı süre içinde, aynı şeyi yapıp, aynı saatte eve gelip, devamında aynı sırayla aynı şeyleri yapmak... 

Beni sokağa çıkaracak, hemen her teklife razıydım. En sevmediğim aksiyonlara bile katlanırdım. Yeter ki bir değişiklik olsundu. Günlerden 16 Şubat'tı ve tam eve girip beş dakika içinde çıkacakken telefon çaldı. Arayan, iki gün önce evinde uyuya kaldığı için yaklaşık 25 kişiyi paniğe sürükleyen (bunun konuyla alakası yok) Hasan'dı.

- Aslan naber ya? Moonlight'a fazla biletim var, gelir misin? Az sonra CKM'de başlıyor...

Az önce her davete razı olduğumu söylemiştim ama sanırım bazı şeylere hem toplum hem ben hazır değildim.

- Aslan tamam da o film siyah eşcinsellerin hikayesini anlatmıyor mu? Bu filmi sinema salonunda ikimiz beraber mi izleyeceğiz?

- Yok Gözde de var. Üç kişiyiz. Bir şey olmaz...

- Tamam o zaman, geliyorum.

Sonunda olmuştu. Berbat kış mevsimin en berbat haftası sona ermişti. Artık yeni bir şey yapacaktım ve sinemaya gidecektim.

İşin aslı, daha öncesinde Moonlight'ı sinemada izlemek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Cihat'ın bedava bileti bana düşmeseydi üç sene daha izlemeyecektim. Zaten film hakkında bildiklerim de Hasan'a söylediklerim kadardı. Onlar da beni çekmiyordu. Oscar'a aday olması bile beni çok etkilememişti. Oradan tek istediğim Casey Affleck sebebiyle Manchester by the Sea'nin kazanmasıydı. Bir de tam bir anti-erkek filmi gibi gözüken La La Land kesinlikle tek bir ödül dahi almamalıydı. O akşam gelen telefona kadar bu üçünü de izlememiştim ama önyargılarım beni yeterli bir noktaya taşımaya yetiyordu. Savunabileceğim ve nefret edebileceğim taraflar çoktan belliydi.

Sinema salonunda yerimiz kötüydü. Salon da boştu. O zaman daha iyi bir koltuk bulmayı deneyebilirdik. İyi bir koltuk bulduk, hatta birden çok bulduk ama üç kişi yan yan oturacağımız üç koltuk bulamadık. Filmin başlamasına ise az bir süre kalmıştı. Bizim eylemimizi bizden önce yaparak iki güzel koltuğa oturan iki kız, yanlarındaki boş koltuğu işaret ettiler. Oraya ani bir hareketle ben oturdum, diğer arkadaşlarım ve dostlarım da arkada bir yerlere gittiler; çok bakmadım.

45 dakika önce, eksi 3 derecede yarım saat koşmak üzere olan planlar yapan ben; şimdi para da vermediği bir sinema salonunda tanımadığı iki güzel hanımla Oscar'a aday bir film izliyordu. Her şey o kadar iyi ilerliyordu ki, kızlarla da çok rahat diyalog kuracağıma dahi inanmıştım. Aslında oldu da, fena başlamadık. Fakat iki dakika içinde ışıklar kapandı, herkes sustu. Sinema salonlarının insanları ayırma özelliği devredeydi.

İki saate yakın bir süre filmi izledim. İki saate yakın bir süre boyunca bu filmin neden Oscar'a aday olduğunu düşündüm. Boşluklarda "Acaba film bitince kızlarla muhabbet edebilir miyim?" diye düşündüm. Filmde o kadar bir şey olmuyordu ki, bir yerden sonra aklıma gelen her şeyi düşünmeye başladım. Filme en odaklandığım ve meraklandığım anlar da Chiron'un Teresa ile bir şey yapıp yapmayacağını düşündüm. Alakası bile olmadı. Onu da çok kısa sürede anladım.

Film bitti. Kızlar salonun diğer ucundan gelen bir erkek arkadaşlarıyla dışarı çıktılar. Hemen ardından bizimkiler geldi. İki saatin sonundaki hayalim tam olarak bu değildi ama entelektüel bir sinema konuşmasına da hazır olmalıydım. Sert cümlelerimi dizginleyip eleştirilerime "Ne kadar durağan bir filmdi" girişiyle başladım. İkisi de filmi çok beğendiğini söyleyerek karşılık verdi. Hatta Hasan, "Ne kadar kısa sürdü, keşke daha uzun sürseydi" dedi.

Bu filmin Oscar olamayacağını iddia ettim önce. Sonra aklıma 2016 ödül törenleri geldi. Hiçbir siyahi isim Oscar'a aday gösterilmemişti (Üstelik gerçekten çok sağlam isimler vardı). Gündem bir anda ayrımcılığa çekilmişti. #Oscarssowhite adı altında bir etiket yapılmıştı. Spike Lee töreni boykot edeceğini açıklamıştı. Tören esnasında da sunucu Chris Rock birkaç iğneleyici birkaç laf söylemişti. Ve çok daha sonrasında da Trump başkan seçildi.

Bütün bunları düşününce bir anda Moonlight'ın kazanacağına emin oldum. La La Land zaten almamalıydı. Manchester by the Sea'yi de az çok tahmin edebiliyordum. Çok seveceğime eminim ama daha önce defalarca yapılmış, bir yenilik getirmemiş olsa gerekti. Fragmanı Oscar diye bağırmıyordu en azından. Diğer adaylar zaten bu üçü kadar favori gösterilmiyordu. O zaman Moonlight kazanacaktı. Çok güçlü bir film değildi. Çok fazla klişesi vardı. Hayatında çok az eşcinsel tanımış ve hiç siyah mahalleye girmemiş biri olan ben bile yeni bir şey görmemiştim. Ama itiraf etmem gerekir, teknik anlamda çekici bir filmdi. Renkler, çekimler... Uzun zamandır PC ve TV ekranından film izleyip sinema salonlarını boşlamış olmam bunda etkili olabilirdi. Yine de Monnlight'in tüm başarısının altında yönetmeni Barry Jenkins imzası olduğunu düşünüyorum. Keza kurgu çok sıradan geldi. Tabi oyuncular da filme büyük katkı sağlıyor ki orada da Müslüman kardeşimiz Mahershala Ali var.

Yine de Oscar alacak kadar güçlü olmadığında inat ettim. Ve asıl iddiam her zaman olduğu gibi değişmeyecek. 1950-60 ve hatta 70'lerde Oscar'ı kazanamayan ama en azından aday olan her film, eğer son 20 yılda çekilmiş olsaydı kesin Oscar kazanırdı.

Oscar bu kadar önemli mi? Filme benim gözümde ekstra değer katmıyor belki ama popüler kültür için önemli ve ben de popüler kültürü seviyorum. Sonradan fark ettim ki (yani Moonlight kazandıktan sonra); hayatımda ilk defa (Yabancı film Oscarlarını saymazsak) Oscar kazanan bir filmi sinemada izlemiştim. 70'lerde büyük ihtimalle Bağdat Caddesi'ndeki Kadıköy'deki sinemalarda Godfather veya Rocky izleyen kuşaklar vardı. İyi anılar biriktirmiş olsalar gerek. Bu Oscar da bu sayede benim anım oldu. Çocuklarıma, seneler sonra artistlik yapma imkanım var.

Kısacası pek beğenmediğim Moonlight'ın kazanmasına sevindim. Hâlâ izlemesem de Manchester by the Sea ile aramızda bir gönül bağı var. La La Land!!! Sana fena kuruldum aslanım. En az 2025'e kadar yoksun listemde!




Pazar, Ağustos 20

Harley Davidson and the Marlboro Man





"Babam bu boktan dünyayı terk etmeden önce bana 'Asla kaçan otobüsün ve giden kadının peşinden koşmayacaksın. Çünkü her zaman ikisinin arkasında kalırsın' demişti."

Cumartesi, Ağustos 19

Sensiz Olmuyor



Digitürk faturasının sebepsiz yere kabardığı bir haftada iki tane kötü haber aldım. Birisi Serie A'nın artık Digitürk'te olmayacağıydı. Tivibu'ya gidiyormuş. Bunu yetkililerle telefonda konuşuruz. Zaten biraz anlayabiliyorum da; parayı veren ligi kapar. Eyvallah... Orta yol bulunur.

Fakat diğer haber çok daha kötüydü. Yeni sahipler, vizyon amacıyla olsa gerek, Maraton'u, Şansal Abi'yi, yılların ezberi haline gelen o akışı kaldırmış.

Özellikle Göztepe - Fenerbahçe maçından sonra zorlandım baya.

Ben bazen; günün maçını bile izlemediğim akşamlarda, sokaktan eve Maraton'u izlemeye koşan biriyim. 

O gün de benzeri oldu. Ama eve girip televizyonu açınca çok üzüldüm. Gerçekten söylenenler doğruymuş. Maraton artık yok dediler, ne de kolay söylediler.

Şakası bir yana; bu kanalın yeni dönemi benim pek hoşuma gitmiyor. Lucescu'nun milli takımdaki imza törenini yarıda kesip, Neymar'ın PSG imzasını veren bir kanala mesafem zaten biraz uzak olacaktı. Ama bir de üstüne Maraton yoksa...

Ben resmen Pazar akşamlarını o sesle, o heyecanla, "Ümit Hocam da taş gibi takım kurmuş"la, "Ligin dibi alev alev"le geçirmek istiyorum. İstanbul deplasmanından puan alan takımın hocasına yöneltilen "Stüdyodakilerin size bir sorusu varmış hocam" cümlesine verilen "Şansal Abi'ye ve oradaki herkese selamlar" karşılığını seviyorum.

Bizim bu ligden çok büyük beklentilerimiz yok. Marka değeri dediğimiz şey de bizim için gelenekten ibaret. Dinamiklerle bu kadar oynamaya gerek yoktu.

İlk haftadan canım sıkkın; mecbur yeni yayın dönemine de alışacağız ama bu kesinlikle hemen olmayacak.


Cuma, Ağustos 18

Jarhead



ABD'nin her coğrafyada devamlı savaşa girmesi dünyanın içine ediyor ama en azından bir yandan sinemaya faydası oluyor! Jarhead; geçmişteki muadillerini aratmayan, hatta 21. yüzyılda çekilenler arasında o döneme (70'ler ve 80'ler) en yakın olan film. Ya da yakın demeyelim ama çoğundan parça parça bir şeyler alıyor ve en sonunda kendini oluşturuyor. Fakat onlardan almadığı tek bir şey var; mesaj!

Ana konu "düşman" değil burada. Ordunun içindeki çürüme de değil. Askerlerin bireysel hezeyanları gibi görünse de aslında tam olarak o da değil. Bu tamamen çölün ortasındaki bir saçmalıkla alakalı. O saçmalık da "Biz niye buradayız" mesajı ile laçkalaşmıyor. Savaşı veya savaşın yarattığı karakterleri değil, askerleri ve daha da önemlisi sivilden gelen askerleri anlatıyor.

Kötü film değil ama eksikleri var. O da eksiklik sayılırsa; güçlü değil. Biraz fazla tekrarı var. Yine de Jarhead (2005), geçtiğimiz sene izlediğim American Sniper rezilliğinden sonra ilaç gibi geldi. Öyle olacağına, böyle olsun. 

Jarhead bir anti-savaş filmi değil, oldukça apolitik. "Savaşa hayır" demiyor, karakterler de ulusal kahraman değil. Hatta tam olarak rezil adamlar. Çölün ortasındaki bir avuç rezil, sakar ve manyak adamı izliyoruz. Herhangi bir mesajı yeniden duymuyoruz. Bitik birkaç tane adam, savaşa geliyor. O adamlar başka yerde de olabilirdi. Biz onları cephede görüyoruz. Ama doğru dürüst çatışmaya bile girmiyorlar. Milli duyguları yüksek değil, bilinçsizler ama yine de çatışmaya girmek istiyorlar. Çünkü canları sıkılıyor. O kadar manyaklar. O kadar saçma bir durumdalar.

Zaten filmin adı da, savaşın kötülüğüne veya kahraman askerlere veya acısına veya gücüne vurgu yapmıyor. Tam olarak askerlerden bahsediyor. ABD ordusunda bizdeki 'Üst devre saçı'na benzer bir saç kesiminden dolayı, bir gruba takılan lakab; Jarhead. Yani bizdeki 'Poşet' gibi bir şey... Buradan da yola çıkarak şu denilebilir; bu filmi kadınlar ve bedelli askerlik yapanlar çok sevmeyebilir. Ama en sakin yerde dahi askerlik yapan adam daha kolay anlar.

Görüntüler tablo gibi, müzikler şahane. Göndermeler çok klas. Bir askerin savaş bitince (1.Körfez Savaşı), "Artık bir daha bu lanet yere dönmek zorunda değiliz" demesi gibi.

Esasında bir kitap uyarlaması. Filmin sonunda kitabına bakmak düşüncesi geldi. O bile yeterli!

Perşembe, Ağustos 17

Zoru Denemek





Penaltıyı kaçırıp, dönen topa rövaşeta vurmak ve hatta golü atmak... Her yerde olur da en çok 1.Lig'e gelen Afrikalı futbolcuya yakışırdı zaten.

Çarşamba, Ağustos 16

Cashback



Önce kısa metrajlı olarak çekilen, sonrasında da uzun versiyonuyla şansını deneyen Cashback izlerken hoş bir film ama bittikten sonra nereye konumlandıracağını ve ne düşüneceğini bilemiyorsun. Bende öyle oldu en azından.

Tutan ve beğenilen kısa metrajlı filmlerin, sonrasında daha çok kişiye ulaşmak için uzunlaştırılması bu tarz sıkıntılar doğuruyor. Daha da önemlisi; sanırım filmin yapımında artık birçok kişi ve etken devreye girince ortaya karışık bir şey çıkıyor. Fikri ilk üretenin kafasında belki çok daha bir şey vardı ama sonrasında iş değişince ortaya 'salça' bir şey çıktı. Hiç izlemesem de kısa halinin çok başarılı olduğuna eminim.

Ben Eternal Sunshine of the Spotless Mind izlerken sıkılmış biriyim. Haliyle Cashback de beni çok etkilemedi. Ama yalan yok; izlerken de ESSM kadar sıkılmadım. En azından komik yan karakterler vardı. Bir de soundtrack çok hoştu.

Eğer bu romantik ve hatta aşk acısı anlatan bir filmse (bunu savunanalar çok fazla) benim için vasat bir film. Ama İngiltere'nin tarzına özgü bir komedi filmi olarak değerlendireceksek puanını biraz daha yükseltirim.

Sanırım üç sene sonra böyle bir izlediğimi unutacağım ama izlediğim için de pişman değilim.

Salı, Ağustos 15

Düştü


1.5 ay önce



1.5 ay sonra


Liseden üniversiteye yeni yeni geçtiğimiz dönemde bir büyüğümüz bize kızları nasıl etkileyeceğimiz konusunda ders verirken, en kilit ayrıntının "konuşmak" olduğunu söylemişti. "Ne konuştuğunuz önemli değil, yeter ki konuşun" diyordu. Gerçi daha sonrasında tanıştığımız kadınların çoğu "Benim için önemli olan karşımdakinin beni dinlemesidir" dedi ama olsun.

Quiz'de "En çok konuşan futbolcu" sorusunun en sık cevaplarından biri olan Ergin Keleş'in Betül Demir ile haberleri çıkınca aklıma önce o abimiz geldi. Hemen ardından da, yıllar önce Deniz Seki ile bir ilişki yaşamış olan Ali Turan...

Bir de "Güldüren erkek" miti vardı o günlerde. Bunların doğruluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim ama Ergin Keleş'i seviyorum. Saha dışı röportajlarında ve Instagram'ında onun kadar güldüren ikinci bir oyuncu yoktu. Bir şeylerin doğruluğunu kanıtlamış.

O büyüğümüz bize akıl verirken Ergin Keleş (1987) de yanımızda olsaydı, büyük ihtimalle onunla gurur duyardı. Ama, biz boş boş takılırken  kendisi o yıllarda büyük ihtimalle altyapıda gol rekorları kırıyordu.

Cuma, Ağustos 11

Ocean's 11-12-13



Nasıl oldu bilmiyorum ama ilk defa, çok kısa süre içinde bir seriyi izleyebildim. Dizileri bile izlemekte zorlanan benim için büyük bir adımdı.

Ocean’s seris, 2000’lerin başında vizyona girdiğinde ilgimi çekmemişti. Sinemada izlemek için hevesleneceğim filmlerden değildi. Ama artık 10 küsür sene geçtikten sonra; böyle bir kadronun yer aldığı bir yapımı izlemek gerekiyordu. Pişman olmadım.

Her ne kadar beni sinema salonuna (bilet almaya) çekecek filmlerden olmasa da; gişe filmi diye bir şey olacaksa, böyle olmalı. Gişe yapmak için; Cumartesi veya Pazar günü kalabalık bir ekiple gidilecek filmler lazım. Bu da onlardan biri. Zaten doğru şifreler kullanılınca ve başarı da gelince arka arkaya gerisi gelmiş. Gerçi yeni izlememe rağmen aklımda üç filme dair çok fazla bir şey kalmadı. Brad Pitt yakışıklı, George Clooney karizmatik (veya tam tersi), Matt Damon komik, Casey Affleck az görünse de adam oğlu adam! Zaten tam bir oyunculuk filmi. Yoksa kurgularda eksiklikler göze çarpıyor.

Benim için en iyisi 11, sonra 12 ve sonra 13… Fakat 12’de hem Arsenal hem de hikayenin Amsterdam’da geçmesi önemli, zira Amsterdam; 2008’de bu blogu açan Peralta ile beraber gittiğimiz ilk Avrupa şehriydi. Hatta filmin çekildiği mekanlardan birine de girip, 3 Temmuz ve sonrasında yaşananlar üzerine bir muhabbet de gerçekleştirdik. O da bir başka soygun filmine konu olabilirdi.

Ama tabi Ocean’s serisini soygun filmlerini kategorisine almak lazım mı emin değilim. Benim için iyi bir komedi oldu. Eğlenmek ve (para kazanmak) için yapılan, derinlik aramayan, ihtiyaç duymayan filmlerdi. İstenilen buydu, bunu almak isteyen seyirci için de ideal bir tercih.

Çarşamba, Ağustos 9

Young Adult



Hocam film be... 

İnsan beklemiyor ilk başta böyle bir şey çıkacağından ama acayip akıyor. Zaten gençlik filmleri başımın tacıdır, bir de gençlik filmlerinin şifrelerine özenen bir orta yaş karakter filmi olunca... Aktı gitti.

Film 2011 yapımı. O zamanlar 36 yaşında olan Charlize Theron'un güzelliğinden öte bitik bir karakteri canlandırması şahane; müzikler leziz, mekanlar çok iyi. Belki de tek eksik karakter sayısında. Theron'un Mavis'i, eski sevgilisi Matt, zoraki arkadaşı Buddy dışında işlenen karakter yok. Daha zengin bir kurgu olsaydı, -iyi anlamda- içinde kaybolurduk.

Haplık filmler kategorisinin en iyilerinden...

Bu arada; Amsterdam'da Peralta'ya söylediğim gibi; kadında deri ceket çok başka duruyor...

Salı, Ağustos 8

Tesadüf




Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Doha

Refet Bele Himayelerinde..




Blogun zor zamanlarda topa girmesi ve sorumluluğu üzerine almasına bayılıyorum.

Hayat bir şekilde biz amatör sosyologları bu toplara sokuyor ve atıyor bizi bir devlet soba kurumuna KPSS'sine sokup,


Portakallar sıkılırken, konsolosluklar önünde bayraklar yakılırken 48kutay'ın Hollanda ziyareti gibi, bu kez görev belliydi; Çöl'ün incelikli haytası Katar, Katar'a da hayat katan Doha'ya düştü yolumuz...

Şimdilerde moda gezi yazıları, sırt çantalı gezginler, 25 yaşında 100.000'lik mil yapanlar versus sınırın bir adım dışına da olsa, kafayı dışarı uzatmak...

Bu ülke, bu coğrafya için bir nimettir. At gözlükleri ne kadar çok çıkarılırsa o kadar iyi. Berbere gitmek gibi, her çıkışta hamasetlerden biraz aldırıyorsunuz. Ucuz ve ezber milliyetçilikleriniz traşlanıyor.

Bu tarz yazıların vazgeçilmezidir; yanınıza şunu alın, bavulunuza bunu koyun, Barselona'ya gidip de tavuk döner yemeden dönmeyin gibi tavsiyeler verilir. Ben tam tersi bu yolculuğa çıkarken önyargılarımı bıraktım, KHK'dan
yararlanarak hızlı bir şekilde yargılayıp idama gönderdim ve verilen tüm akılları hayır kurumlarına bağışladım. 

Erasmus'a gidip gelenlerin yaptığı yılların geyiğidir; "Türkiye'de deveye biniliyor sanıyorlar, bana kaç eşlisin diye sordular..."
O zamanlar, "Türkiye'nin yerini gösteremiyorsa kendi cahilliği" deyip kesip atamıyor, bunu dert ediyorduk... Taa ki yabancı bir filmde;  "Hey dostum! İstanbul'daki dostun bize yardımcı olur mu?" repliğine müteakip  hemen balkona bayrak asıp, dertleri deryalara, sandallar aracılığı ile salıyorduk.

Dört küsür saat süren uçak yolculuğu sonrası, Hamad Uluslararası Havalimanı'na iniş yapıyoruz. Uçaktaki yolcu profili ile "önyargılarımızı asmasaydık da beslese miydik ?" deyip, sandıktan %80 bir destekle iniyorduk Basra Körfezi'ne..

72 milletten insan vardı uçakta. Paralı asker ablalar, paralılar, askerler, ablalar, bizdeki simitçilerin 'ben sivilim' diye bağırması gibi bas bas bağıran ajanlar, akbabalar, dembabalar, ceolar, ceyolular..

Ulusal bayramlarda malum koltuklara 'temsili' olarak oturtulma yaşını çoktan geçtik gerçi ama bir gün bize de sorulursa o malum sorular; "Güçlü ve her yere vizesiz giren , herkesin görünce sempatikleştiği, şaka yaptığı bir pasaportumuz olsun isterdim" diye yanıtlardım.

G.O.R.A'daki gibi adamın retinasından adeta kan alan cihaz önünde kuyruğa giriyoruz. Serde esnaflık var, "Selamın Aleyküm" le giriyoruz ve meyvasını derhal yemeye başlıyoruz. Gitmeden önce bizim Dışişleri Bakanlığı'nın prosedürlerinde "100 Riyal + rezervasyon bilgileri + dönüş bileti " ile giriş vizesi alabileceğimizi söylüyordu. Tabi onu yazdıktan sonra köprünün altından çok sular aktı.

Sıcak bir gülümseme ile "Nerede kalacaksınız" dedikten sonra bastı mührü pasaportun böğrüne. Bu arada daha önce Aleyküm Selam diye de yanıtladı onu unuttuk. Memurların amirleri yerel halktan, çalışanlar ise 99.5 millettendi. Mühür üzerine kan tahlillerinin üzerine yapıştırılan hayvan gibi bir barkod yapıştırdı. "Ulan belki İsrail'e falan gidersek, Katar damgası görmesinler sıkıntı çıkar. Belki yurt dışı çıkış puluna falan basarlar" düşüncemiz de suya düştü. Belki bunlar da şehir efsanesidir. Aynı şeyi Makedonya-Yunanistan için derlerdi de, sınır polisi "alakası yok" demişti Üsküp'te. Bu barkodun sırrını daha sonra öğreneceğiz.

Havalimanı "Almanya'yı kıskandıracak" cinsten bir mekan. Geliş Duty Free'si minnacık ve alkolsüz bir dükkan içeren, sessiz sakin bir mekan.



Pasaporttan sonra X-Ray'ler karşılıyor. Ülkeye içki sokmak yasak, bilmemkaç lira cezası varmış. Gerçi çok sıkı kontrol yok ama o riske girilmez. Yakalansak bile yalanımız hazırdı; "Abi valla hâşâ ben kullanmam, bizim patronlar istedi. Emir kuluyuz, yoksa bilmem ben anam babam, Bi soğyuk suyun varsa içerim ölmüşlerin hayrına"

Giderken bizim Duty'den içki almayın, çöpe gider.

Çıkış kapısının sürgülü kapısı açıldıktan sonra , berberlerin kullandığı fön makinasının üçüncü kademesi gibi bir sıcak vuruyor, gözlük buğulanıyor. "Sıcak karşılama" dedikleri bu olsa gerek...

Ülkedeki güneş için derlermiş ki "Katar Bayrağı'nın rengi ülke ilk kurulduğunda kırmızı-beyazmış. Bayrakta bulunan kırmızı, bir müddet sonra  dışarıdayken güneşle samimi bir ilişki kurduğu için devamlı solduğundan  kestane-bordo rengine dönermiş. Bayrak rengi "maroon" dedikleri kestane rengine dönüştürmüşler oy birliği ile.

Havalimanından oteller bölgesi yakın. Taksiler uygun. Hanutçuluk yok. Şu anda bizim taksilere gelen I-Taksi uygulamasına önceden geçmişler. Şöförün ismi, o gün yaptığı hasılat falan yazıyor ekranlarda. Tabi "Hello my friend" ile giriyoruz muhabbete, şehrin ve ülkenin atmosferini koklamak için. 

İbrahim Etiyopyalı. Gerçi tarihteki ismi daha civcivli; Habeşistan. Tarih derslerinin vazgeçilmezi.

Her zamanki vizyonsuzluğumuzla, "Elvan var bizim atlet o da Etiyopyalı" muhabbeti açıyorum. Sonra jeton düşüyor, ulan burada "Mesut Özil var, Türk o da " falan deseler ne tepki olur acaba? Kırmızı çizgilerde dolaşmamak gerek.
İbrahim'in umurunda değil, "very nice" diyor (gülüşmeler). 

Anlıyoruz ki "very nice", yani "cinsel organımda olmaz, isterse uzay vatandaşı olsun ben ekmeğime bakarım" zihniyeti. Müthiş. "Burada herkesin altında araba" diyor. "Taksi bol ama kullanan az. Denetim az" diyor. "Hiç bir yerde polis/asker yok" diyor. "17:00'den sonra herkes gider, hele bu sıcakta kimse uğraşmaz taksicinin sorunuyla" diye anlatırken, sabah karşı otele giriş yapıyoruz.

CV'lerde ilgi alanlarıma yazmak istediğim tek şey: Güneş doğum ve batımlarını izlemek

TOP 5 Döner/tatil/lahmacun/bar listeleri meşhur ya; benim de listelerim arasına yedekler arasından girebilir. 
Caddebostan ve İzmir ve Salacak'tan sonra..



Sabah ezanını merak ediyoruz acaba nasıldır diye. Bu adamlar deli zengin, deli varlıklı, camilerden canlı canlı, Bilâl-i Habeşi'nin torunlarından falan okutuyorlardır diye beklemeye başladım. 

Gösterişli camileri ve hoparlörleri yoktu. Ses gelmedi. Belki oteller bölgesi olduğundandır.

İlk soruları hep aynıydı. "Neden Doha?" Kimi iyi niyetinden soruyordu "Bunca ambargo arasında bizi seçtiniz , müteşekkiriz" diye bağlıyor, kimi de "Bu ibine kesin ajan" diye bizi deniyordu.

Harbi; neden Doha? 

Büyük Resim Görme Dersi Sertifika Programı kapsamında bir dönem ödevi diyelim ya da malum şarkıdan dolayı arayıp durduğumuz o lacivert ülkeyi bulma peşinde "gurbete kaçma" mı?






Dönem Ödevim Ektedir

1-)S.a

Balkanlar'da başıma gelen burada da geldi. "Selamın aleyküm" bizde biraz esnafvari kullanılır olmuş, hatta chat diline düşürüp "s.a" diye kısalttık bile. Buralarda çok önem veriyorlar, 1-0 önde başlıyorsunuz ortamlarda. Gerçi Souq Waqıf denilen eski Katar'da geçerli bu. Şehrin geri kalanın da hizmet sektörü Filipinlilerin elinde. İngilizce yürüyor işler. Bankacılar ve beyaz yakalılar Hint. Hizmet sektörü Filipin, Güney Afrika, tüm Afrika... Yemek sektöründe Türkler ön planda ve Hatay'lıların borusu ötüyor. Oteller bölgesinin adı Defne; Hatay'ın da Defne ilçesi olduğunu düşünürsek, kaderleri eskiden kesişmiş. Bizim gibi hikaye peşinde koşan pek yok. "Defne" isminin nereden geldiğini sordum, pek açıklayan olmadı. 

2-) Her an iç savaş çıkacak hissi

Her yer Toyota, her yer pikap. Bilinçaltımıza işlenen 90'lı yıllar TRT-Saddam-iç savaş görüntülerinden herhalde. Toyota demişken benzin, benzin demişken klişe sorulara değinelim. Yurtdışına çıkılırken eskiden forma, atkı, çikolat istenirdi. Şimdi sorular değişti:

Benzin ne kadar?
I-phonelar ne kadar?

1 litre benzin 1.60 TL falandı. Bu da zam gelmiş haliydi, biraz mutsuzlar durumdan. Elektronikte ise farklar çok yok , bizim KDV'siz halimiyiz gibiydi (Dur ya; yine sağlam fark var galiba).

Emperyalizm kafaları çok karıştırıyor. Benzin ve araçlarda KDV olmayınca taksileri uygun fiyatlı... 

Dönüşte bizim taksicilere mesafeyi ve fiyatı söylediğimde burun büktüler. "O benzin fiyatına aşırı kâr ediyorlar, pahalı aslında" deyip mavi ekran verdirdiler bana. Galiba biz her şeyin bedava olmasını istiyoruz.

Şehirde ambargo nedeniyle sebze-hediyelik eşya-giyim çok pahalanmış. Şimdilik Türkiye-İran-biraz Lübnan destek veriyor. "Made in China" lar bile pahalı "her şey 1 Riyal"cilerde.

3-) "Plaza Kahve Kültürü" 



Her yerde kahve zincirleri görmek mümkün. Fiyatları ise buranın 1.5 katı diyebilirim. Wi-fi, buz gibi ortam, şarj için oturulur. Wi-fi demişken İnternette hiç bir engelleme yok. Wikipedia'ya ve Youtube'a vpn'siz giriliyor. Hiç de düşündüğüm gibi bir ortam yoktu. Satranç oynayan bir Amerikalı-Katar'lı öğrenci, arkasında yöresel kıyafet kanduralı Katar'lı iş adamları. 

Türk siyaseti için söylenen "Cami ile kışla arasına sıkışmış" tabiri burada sosyal hayat için "İş yeri-AVM-ev arasına sıkışmış" denilebilir.

Ülkenin BİM'i, A101'i ise Carrefour'lar. Hayat kurtarıyorlar. Gördüğümüz Efes kutuları ile bayrakları asıp, şampiyonluk şarkıları söylemeye başlasak da 'alkolsüz' ibaresini görüp , "Lan belki karışmıştır" diye alıp "Kutusunda ciğer resmi olan öksürük şurubu" tadı alında aldık boyumuzun ölçüsünü. 



Emperyalizm ise kafaları karıştırmaya devam ediyor. Daha bu Ramazan canlı yayında sorulduğunu ve tartışıldığını hatırlıyorum; "Hocam gargara haram mı? orucu bozar mı?" diye. Adamlar aşmış, misvak özlü gargarayı yok satıyorlar bile. Bilinçaltı hemen ortaokul din derslerine gidiyor. "Misvak yerine diş fırçası kullanmayalım da hocam, Peki deveye niye binmiyorsunuz, son model arabalara biniyorsunuz?" ile başlayan siyaset meydanı derslerini hatırlıyorum. Garip ironiler , bilinçaltı temizlemeleri.

4-) Yırtık bir afiş, seni gördüm duvarda...

Evet hazırlıklı olun , Türkiye'de ilk kez targetstriker.blogspot'ta. Bu olay yakında bizde meşhur olmazsa ben de hâlâ atanamayan amatörlüğüme devam edeceğim sosyolog olarak. 

Şehrin her yerinde büyük bez billboardlar ve yanına konmuş beyaz tahta ispirto kalemleri herkes Katar Emiri Tamim Bin Hamad Al Thani'ye mesajlarını iletiyor. Biz de "İstanbul'dan size selam getirmişem"lerimizi ilettik. Bir an bir şey yazıp trollemek geldi içimden ama etrafta simitçi görünümlü bir sürü sivilin kokusunu biz 100 metreden aldık. Başımızı belaya sokmaya niyetli değiliz.



5-) Sendrom

Geçenlerde bir yazı okudum. Seyahatlerden sonra oluşan sendromları konu alıyordu. Paris, Kudüs, Floransa... Meraklısı google hazretlerine başvurabilir, çünkü ayrı bir yazı konusu.

Doha ise ne mistik, ne romantik ne de hiperaktif bir senrdom bırakıyor. Sürekli alışveriş  para harcama hissi, plaza, imge, iş hayatı, mavi yaka, beyaz yaka gibi duygulara etki yaptı.

Bir önceki yazılarımızda işlediğimiz Mustafa Sandal'ın Araba şarkısında dediği gibi "malesef ruhu yok" ya da bir anda Tatü gibi "Ne bu binalar, ne bu şehir... What is matriks ulan bu" diyesiniz geliyor.

Ya da aynı filmden Kadir İnanır gibi bir Emir Tamim posterine sarılıp, "Çok yalnızım be Emirim" diyesi geliyor.




6-) Dünya Kupası 2022

Tüm esnafın beklediği şey 2022. Stadlar yapım aşamasında. Sağlam hazırlanıyorlar. En azından stadlardan önce yollarını toplu ulaşımını inşa ediyorlardı. Baharın gelişini bahçeden kıyasla. Bir grup da var ki, "Bize yedirmezler ya, bizden alırlar" düşüncesinde. Büyük Resim Görme Sertifika Programı'nda en sevdiğim ve 100 aldığım dersti bu. O kadar tanıdık ki bu his. Bu arada şehirde hocalık yapıp iz bırakamamış biri olarak Bülent Uygun...Kimse tanımadı, "şimdi ne yapar" diye sormadı. 




7-) Nemli Günah Geceleri 

Alkol olayı nasıl oluyor diyecek olursanız, içki almak için tekel/süpermarket/sahilde takılırız gibi olaylar yok. Ülkede sadece bir yerde toptan/perakende içki satışı var. QDC diye bir yer. Bizim Metro market gibi düşün. Kart çıkartıyorsun baya bir bürokratik süreçten sonra, anca öyle.

Turistler, ecnebi çalışanlar ne yapıyor peki? 5 yıldızlı otellerin barları ne güne duruyor.

Pasaportunuzu ibraz edip, orada şipşak bir web-camerasından resim çektirip (kütüphane kartı alır gibi), girişte sizin pasaporta yapıştırılan eşşek kadar barkotta okutularak bir kart çıkıyor. O kulübe üye oluyorsunuz ve imkanlarından faydalanabiliyorsunuz. Genelde 01:45 gibi kapanıyor mekanlar. Hatta kovar gibi gönderiyorlar. Tüm ışıklar açılıyor ve aynı ses "yallah Arabistan'a" der gibi "yallah otelinize"...



Kış aylarında daha hareketli olduğunu söylediler. Müdavimler genelde uçuş ekipleri, çalışan yabancılar, oranın Ağaoğlu'sunun oğulları falan. Geri kalanlar ise paralı kontrgerillalar.

Gösterilen sevgiye ve ilgiye bir yanım "çok iyi ya" dese de, bir yanım da "Suriye ile de böyleydik zamanında" diyerek sertifikayı hak ettiğimi onaylıyor. Suriye demişken sokaklarda-parklarda hiç Suriyeli yok. Tinerci, gaspçı, "1 liran var mı bilader"ci sinyalci tayfa da yok. Medine Dilencisi v.s

8-) Çöl

Turu aldığım yere "Çöl için ne gerekli, yanımızda getirelim" derken, direk şu sahnede rol alıyordum : 

Çöl hakikaten bambaşka bir alem. Herşeyi sıfırlıyor. Sadece sarı ve mavi. "Asıl sen burayı ekim-kasım gibi göreceksin iğne atsan yere düşmez" diyor tur rehberi. Onların "Bodrum'un en güzel mevsimi eylül"ü gibi bir şey herhalde. "Şu karşı kıyılar Suudi Arabistan" diyor. Sonuç yine "fuck politics" e bağlanıyor. Galiba dünyanın her yerinde bu muhabbetler buna bağlanacak. Ayrıca kafamda sürekli şu şarkı çaldı, istemsiz...




O zaman yine bir 'olmamışlık' ile bitirelim..Aynı tarihlerde Türk delegasyonu'da Doha'da idi. (Tam monşer ağızı oldu bu). Aynı tarihlerde Cumhurbaşkanı ve bakanlar da Doha'da; Emir'le görüşmede idi. Barın kapanmasına yakın, kestane rengi şarabının son yudumunu kapanışa göre ayarlamış esmer bir sayısalcı manita barı terketmeye hazırlanıyordu.. "Maksat bloga yazı konusu çıksın" mottolu turizm ateşeliğimi gösterip kitaba ortasından başladım

- İyi geceler, Doha'da hep böyle erken mi biter geceler. Şimdi herkes evine mi?"(Gülüşmeler) 

+ Yooo kim demiş? Gece devam ediyor. Burada mı yaşıyorsunuz?

- Yok turistim, İstanbul'dan geliyorum. Siz?

+ Ben de öğrenciyim burada... Aaa İstanbul? Bugün başkanınız buradaydı, bayraklarınızı gördüm 

(İç ses: Ajan bu karı, kardeşi kardeşe kırdıracaklar)

-Yaa evet, ne güzel ...Ne güzel...Bu ne kadar güzel bir bir..."

İşte o ana kadar bülbül gibi şakıyan ben "tesadüf" kelimesinin İngilizcesini hatırlayamadım. Hafif peltekleştim, "Ne şans " diyeceğim kendime yediremedim. Çünkü aynı gün X geleceği için trafiği kesmişler ve İstanbul'da her gün yaşadığım sıkıntı nedeniyle yine trafikte beklemiştim ve şansıma ağza alınmayacak küfürler etmiştim. 

"Ah ne güzel sürpriz" diyeceğim, kendime yediremedim. Tam bir Kenan Birkan sahteliği gibi olacaktı "Eyşan, bu ne güzel sürpriz" der gibi..

Ben kelimeyi düşünene kadar, güvercin "Neyse ben gideyim, size iyi tatiller, hayırlı akşamlar"  deyip kanadın' açıvermişti bile...

C O I N C I D E N C E

Ömrüm boyunca unutmayacağım bile kelime olarak her türlü hafıza/sağ-sol loba kazınmış durumda. Tam bir mega hafıza tekniği. 

Tesadüfe söverken, dönüş günü bir son dakika düşüyordu; İstanbul doluya teslim!

Geçen seneki tatilimde darbe olmuş, sene-i devriyesinde Temmuz'da İstanbul'a dolu yağıyordu ve sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.

Doha ile aramızda saat farkı yoktu ve Sabiha Gökçen'e doğru alçalırken kulakta, belki ilerleyen günlerde bloga konuk olacak "Durmuş Saat Yazı Dizisi'nin sanatçılarından birinin sesi vardı: Uğraş biter, gün savuşur...


Yazar: Refet

Pazartesi, Ağustos 7

Utanç



Atıf Yılmaz, Yeşilçam döneminin ve sonrasının en önemli yönetmenlerinden biri. Sayısız film çekti. Daha da ayırt edici olan özelliği; her türden filmde çalışmasıydı. Yeri geldi 80 sonrası siyasi filmlerde, yeri geldi kadın filmlerinde, yeri geldi Kemal Sunal komedilerinde, yeri geldi Battal Gazi veya Köroğlu gibi filmlerde,  yeri geldi Yeşilçam'ın klişeleşmiş basit filmlerinde... 

Utanç, ne yazık ki en sonuncu gruba dahil edilir. 23 yaşındaki Kadir İnanır'ın ağırlık koyabildiği filmde başka izlenebilecek bir şey yok. İnanır'ın yanında, hatta önünde Filiz Akın da var ama adeta idare etmiş. 

Film o dönemin Yeşilçam'ı içinde yeni bir şey söylemiyor. Tecavüze uğrayıp kötü yola düşen, hayatı derbeder olan bir kadının hikayesi. Seyirciyi ağlatmak üzerine kurulmuş. Kurgunun sıkıştığı anlarda da arabeski dayamışlar. Ajitasyon, karakter ve kurgusal derinliklerine kat be kat üstünlük sağlıyor.

Film aynı zamanda oldukça erkekçi bir bakış açısıyla yazılmış. Üstelik senaryo bir kadının, Ayşe Şasa'nın kaleminden çıkıyor. Aynı ikili (Yılmaz ve Şasa) bir sene önce Unutulan Kadın'da da beraberdi ve o bir tık daha iyi filmdi. Herhalde birliktelik işe yarayınca bir daha denediler ama olmamış. 

Filmi resmen Atıf Yılmaz taşıyor. Sessiz, Türkçe bilmeden dahi izlenince eski İstanbul'a dair özel bir kaynak çıkıyor karşımıza. Bir Galata Kulesi sahnesi var ki, tadından yenmez. Atıf Yılmaz filmleri çok fazla ve hangisinin iyi hangisinin piyasa iş olacağını kavramak büyük mesai gerektiriyor. Bu, zayıf olanlardan...