Salı, Ağustos 31

Sempatik Takım Fildişi


- Şampiyonada ilk defa bir maç izledik. Güzel maçtı.

- Şampiyona heyecanı hiç yok, nedeni bilmiyorum ama sokaklarda bunu hissedemiyorum. 2001 çok daha farklıydı.

- Rusya çok top kaybı yaptı.

- Fildişi çok steps yaptı.

- Fildişi çok sempatik takım. Zayıf bir takım ve bunu biliyorlar. Yenersek yeneriz, yenemezsek keyif alırız diyorlar. Sevdim.

- David Blatt'ın Rusya'sı. Savunmayla kazandı. Gerçi Afrikalı kardeşlerden 66 sayı yemek çok iyi değil.

- Khryapa olmayınca Rusya'da izlenecek bir basketbolcu pek olmuyor sanırım. Takım oyunu.

- Mickael Totti..

- Yarın Çin-Rusya maçını verecek televizyon. Belki izleriz.

Boca Mavisi

Rijkaard ve Mustafa Sarp


Çok önemli bir yazı değil. Sadece kafamda beliren ufak 2-3 ufak düşünceyi yazacağım. Akılda kalmasın yazıya geçsin diye. Gerçi bunları daha önce de yazmışızdır satır aralarında ama bir de böyle bir başlık altında yazalım.

Önce Rijkaard. Onu seviyorum. Ona güveniyorum. Ona hala inanıyorum. Başarıyıya tapan biri olmadığım için Rijkaard'ın son 1.5 senede aldığı sonuçları beni çok ilgilendirmiyor. Rijkaard, Galatasaray'ın son 5-6 yılına hakim olan o kaos havasının panzehiri gibiydi. Bir yenilikti, yeni biri isimdi, beyaz sayfanın karşılığıdır. Doğruya doğru Rijkaard yerine o dönem adı geçen Schuster de gelse, Houllier de gelse aynı şeyleri onlara karşı hissedecektim.

Rijkaard'ın avantajı benim hislerimin hemen hemen aynısının tüm tribüne geldiği ilk günden itibaren yayılmasıdır. Rijkaard kadar sevilerek göreve başlayan yabancı hoca yakın tarihte yoktur. Gerets'den Skibbe'ye, Lucescu'dan 2.Kalli'ye, hiçbiri koşulsuz-şartsız bir desteği ilk gününden itibaren arkasında bulamamıştı. (Hagi tabi ki yabancı değildi).

Rijkaard'ın saha içinde hataları vardır, bunların hepsi tartışılır ama hiçbiri umrumda değil., bu yazının konusu da değil. Bu adama güvendik, elbette bir bildiği vardır. Önümüzdeki sene takımda kalması hala soru işareti olsa bile, 10 ay sonra bu takımda kalması sadece alacağı kupalara bağlı olsa da onu seviyoruz. Fakat çok önemli bir noktada eksiği var. Belki de eksik dememeli, tarzı budur ama biraz da bazı noktalarda buranın tarzına ayak uydurması gerekiyor.

Rijkaard'ın biraz daha tribünle iletişim kurması lazım. Eskişehir'de maçın bitiminden 1 saat sonra bir anda sahanın içinde Rijkaard belirdi. İlk başta kimse onun o olduğuna inanmadı. Biri "Rijkaard geliyor" diğerleri "hadi lan oradan" dedi. Koca Galatasaray'ın teknik direktörü, Aanadolu'nun bir şehrinde, ışıkları kapanmış bir stadyumda bomboş tribünlerin önünde tek başına geziyor. Yolunu kaybetmiş bir adam gibi yalnızdı. Rijkaard gibi bir adamın imajına uymuyordu. O olduğu anlaşıldığında tribünlerden onun adına tezahürat yapıldı, kendisi tribüne çağrıldı.

Bu ülke, ve bu tribünler gaza ihtiyaç duyar. Biraz enerji, biraz sinerji lazım. Haftalardır kazanamayan, 3 gün önce Avrupa'dan elenen bir takım, en sonunda korkulan bir deplasmandan ihtiyacı olan galibiyeti almış. Artık kenetlenme zamanı ve bunu hocayla da yaşamak istiyoruz. Hocanın orada tribüne 2-3 metre yaklaşması çok önemli. Fakat Rijkaard el hareketleriyle "gelemem, otobüs kaçıyor" hareketleri yaptı. Bunu iyi niyetle yaptığını hepimiz biliyoruz ama yetmiyor.

Evet doğrusu budur. Otobus bekletilmez. Herşey sistem içinde olmalı. Ama burayı da biliyoruz. O otobüs 3 dakika daha bekleyebilir. Rijkaard yerine mesela Gerets olsa üstünü-başını yırtarak gelirdi. Kenetlenme denilen o olay bu ufak şeylerde yaşanıyor. Rijkaard geçen sezon, birçok futbolcudan daha çok destek gördü, görmeye de devam edecektir. Meşhur Diyarbakırspor maçında tüm futbolcular tepki görürken Rijkaard diye inledi stadyum. Bu sene yine onun adına tezahüratlar yapılırken, stad hoparlöründen sesler geldi, yine de adı bağrıldı.

Rijkaard'ı çok seviyoruz, o da bizi sevsin istiyoruz. Sonuçta tribün cemaati her zaman sakin düşünemez, nasıl Galatasaray futbol takımını tribüne çağırdığımızda, 3-5 kişi gelince içimiz cız ediyorsa, bu da aynı şekilde ufak bir rahatsızlık nedeni oluyor.

Rijkaard'ı herkes severken biz biraz ufak dokunalım. Bir ufak düşüncem de; Elano'yu 90 dakika göremedik be hocam...?

Elano geçiş cümlesinin öznesi, buradan Mustafa Sarp'a geçelim. Herkes Mustafa Sarp'a sallarken biz de onu koruyalım. Mustafa Sarp, bu takımın günah keçisi oldu. Kendisi kesinlikle Galatasaray'ın topçusu değil, bunu kabul edebiliriz. Çok büyük eksikleri var. Fakat şu var, Mustafa kimseye silah dayamıyor. Hoca formayı veriyor o da oynuyor. Hatta her hafta oynuyor. Hoca ondan beklediğini alıyor demek ki. Fakat bizler, yani saha dışında olanlar, ondan çok büyük şeyler bekliyoruz.

Oysa Mustafa elinden geleni yapıyor ve yapacaktır. Elinden geleni yapabilenle, daha fazlasını yapmak istemeyen arasında fark vardır ve bu bağlamda Mustafa Sarp kızılacak bir oyuncu değildir. Çok sevdiğimiz Rijkaard, Mustafa'yı oynatıyorsa (ve bu Ali Turan gibi bir yokluktan dolayı değil, geçen sene de oynuyordu), Rijkaard'a güveniyorsak, Mustafa Sarp'a da güveneceğiz. Galatasaray futbolcusuna güvenmek, Galatasaray taraftarının 1.görevidir.

Arada kaynıyor bazı şeyler. Mustafa Sarp'ın yedirdiği gol forumlarda/sözlüklerde/bloglarda satırlarca yazılıp, insanların gözüne sokulurken, Mustafa Sarp'ın yaptıkları es geçiliyor. "Galatasaray futbolcusu tabi ki yapacak" iki yüzlü bir cümledir. Yaptıysa ne ala yapmadıysa canı sağolsun.

Mesela Mustafa Sarp'ın son maçta golden önce attığı o ince pas konuşulmuyor. Veya Sarp'ın bütün kazmalıklarına ve dağınıklığına rağmen oyun bilgisinin diğerlerinden daha fazla olması. konuşulan birşey değil. Fakat Mustafa'ya kızacağımız bir nokta da var. 1.5 senede kendini pek geliştirmedi. 30 yaşındaki bir adamdan bunu beklemek zor. Ama Elano hiç bir maçı 90 dakika oynamazken Mustafa'nın şunu demesi lazım: Hoca Elano'yu çıkarıyor, beni 11'de tutuyorsa, ben daha fazla şey yapabilirim, yapmam lazım."

Karışık bir yazı. Galatasaray ile ilgili çok yazmak istemiyorum ama hayatımızdan atmak zor, blogdan nasıl çıkaralım. Kupa kazandıranlardan çok, bize güzel anılar bırakan futbolcu ve teknik direktörleri daha çok sevelim diyerek son noktayı koyalım.

Pazartesi, Ağustos 30

Eskişehirspor 1-3 Galatasaray


İş hayatına başladığımdan beri ilk defa bir deplasman yapabildim. Çıkan sonuç bir yana, aldığım keyif bunun devamını istememe neden oluyor. Zorlayacağız.
Bostancı'dan, yani kendi semtimizden, bindiğimiz trende bile Eskişehirsporlular bizden fazlaydı. Şehre vardığımızda karşılaştığımız atmosfer "deplasman" kelimesinin tam karşılığıydı. Bilmediğimiz sokaklarda gezerken, her yerden karşımıza kırmızı-siyah formalı insanlar çıkıyordu. Tramvaylarda bile "ES-ES'e Başarılar" yazısı yazıyordu. Esnaf, dükkanının içinde formayla oturuyor. Şehir inanmış sözünün tam karşılığı. Can sayesinde Eskişehir turu atarak maç havasından sıyrılıp, Galatasaray'ın geçmişini ve geleceğini masaya yatırdık. Bu süreçte sanki Eskişehir'de değilde kendi stadımıza yakın bir yerlerdeymişiz gibi hissettik. Tabi ne olursa olsun, oturulan mekandan sokağa bakınca Eskişehir'de olduğunuzu anlıyorsunuz.

Bütün bu yazdıklarıma rağmen, "Eskişehirspor Deplasmanı" sadece bunlardan ibaret. Stada girişimiz de çıkışımız da çok kolaydı. Değil Kadıköy'e/İnönü'ye, Sami Yen'e bile bu kadar rahat girmemişizdir. Stadın içinde de Eskişehirspor tribünü suskundu. Muhakkak özel bir nedenleri vardır. Sanırım takım içi sorunlar onlarda da had safhada. Alemci futbolcular, tartışılan bir hoca, başarı bekleyen kitle... Böyle bir ortamda herşeyi unutup iyi bir tribün yapmak zor. Bu arada yeri gelmişken Allah her şehire Eskişehir polisi gibi bir polis teşkilatı versin.

Maç da, keyifsiz tribünlerden farklı değildi. 4 golün atılmış olması önemli değil, iki takım da isteksizdi. Ev sahibi ekipte en dikkat çekici uzun boyu ve 26 numaralı formasıyla Batuhan'dı, o da ayakta durmakta zorlanıyordu. Galatasaray'da ise özel olarak beğendiğim bir isim yoktu ama Hakan Balta'dan sonra Serkan Kurtuluş'u izleyince o kulvardaki farkı hissettik.

Her galibiyet gibi, bu da keyifliydi. Böyle zamanlarda gelen galibiyetin iyisi kötüsü olmaz. Haliyle sahadaki futbol pek de önemli değildi. Fakat İstanbul'dan kalkıp Eskişehir'e gelince yine Galatasaray'a özgü manzaralar gördük, yine gol sevinçlerini kıa kestik, yine atılmayan paslarda senaryo yazdık.

Elano'nun 45 dakika boyunca pas alamamasından, Arda'nın golden sonra tek başına geçen sene yuhalandığı tribünlere koşması, Arda (Aydın ile beraber) tribünlere koşarken diğer topçuların kulübeye koşması, maç sonu çekilen 3lüler vs.. Bunların hepsi ileride çok konuşulacaktır ama şimdi zamanı olmasın. Bir kenara yazarak es geçelim .

Galatasaray'ın başarı yolu diğer takımlardan farklı sanırım. Herkes çiçekli yollardan başarıya koşaren, Galatasaray başarya iğrenç yollardan geçerek ulaşıyor. Son 2 şampiyonluk bunun en büyük örneği. Milli maç arası güzel bir toparlanma süreci olacak.
Eskişehir'den dönerken yine treni kullandık ve yine azınlıktık. Fakat bu sefer trenimiz komple Eskişehirspor taraftarıydı. Eskişehirspor tribünü, Eskişehir'in yapısına uygun olarak farklı bir oluşum. Güzel bir renk.
Yine de şunu eklemek lazım, bizler de İstanbulluyuz. Burası biraz daha farklı. Ne olursa olsun; Müslümoviç o golü atmasaydı büyük ihtimal dün Eskişehir'de olmazdık. Garip bir rekabeti yaşıyoruz burada, bu da diğer şehirlerde olmayan bir tarzı benimsememize neden oluyordur.
Güzel oldu...

Okan

Eminim her Fenerbahçeli'nin istediği şey oldu dün, tamamen altyapı olmasa da 2 yıldır A2 takımında oynayan Mardinspor orijinli Okan Alkan ilk 11'de sahaya çıktı. Özellikle Okan'ın oynaması değil elbette ortak istek, yılarca altyapısında dikili ağacı olmayan takımda bu çocukların da şans bulabilmeleri, bu olaya bizim tanıklık etmemiz, ve daha bunun örneklerini görebileceğimizin habercisi olan dürüst bir adamın bu kulüpte futbolun tek patronu olduğu. Daum Okan'ı geçen sene Almanya kampına götürmüş, ancak onun takıma bir genç kazandırayım gibi bir düşüncesi olmadığından hiç oynatmamıştı. Hatta geçen sene yine burada oynanan Manisa maçında sağ bek Bekir İrtegün'ündü. Stoperden bozma, orta özürlü, hücuma katkısı sıfır olan bek kadar sevimsiz birşey yok bence futbolda.
***
"Onu oynatma kararı verirken Gökhan'ın yokluğunda kurguyu bozmayalım, oranın bir oyuncusu devam etsin, hataları bizim, sevapları onun olsun diye düşündük."

Cuma, Ağustos 27

Haftaiçi Tribün Mesaisi

TRABZONSPOR

PAOK


NAPOLİ



FENERBAHÇE




ARİS

Kötü, Çok Kotü, Teselli


Bütün bir sokak boyunca Galatasaray maçını verecek yer aramak. Ve tabi ki bulamamak. Maçı veren tek yerde boş masanın olmaması. Geri kalan her yerde önce Beşiktaş, sonra Trabzonspor, en son Fenerbahçe maçının verilecek olması. Sıkıntılar erken başlamıştı.

Quaresma golü atarken Süper Loto kuponu dolduruyordum. Hiçbir şey çıkmadı. Guti golü atarken yer arıyorduk, Necip golü atarken yer arıyorduk. Holosko atarken yer bulamayacağımızı anladık.

Trabzonspor'un golü esnasında sokaktan çıkan gol sevinci sesi, tarihte ilk olabilir. O sokakta Fenerbahçe golünde bile bu kadar ses çıkmamıştır. Kitleleri birleştiren takım; Trabzonspor.

Saat 21.45. Düşman kardeşler aynı saatte, aynı kupada, farklı sahalarda maça başlıyor. İkisi de gol atamıyor. Bir o televizyon, bir diğer televizyon. PAOK'un kaçırdığı gollere sessiz ve heyecanlı üzülmeler, bizim sahadaki çaresizliğimizi sezdirmeme çabası.

Emre golü atıyor. Bizim takımda en iyi adam Ayhan. Gökhan Gönül'ü izlerken, Ali Turan'ı görmek. Fenerbahçe'nin tur atladığı bir gece kupadan elenmeyi düşünmek. Tam o sırada Giray Kaçar'dan gol haberi geliyor. Trabzonspor eleniyor. Herkes üzülüyor. İddia'da Liverpool'a oynayanlar dışında.

Emre sakatlanıyor, Karpaty 10 kişi kalıyor. Biz atarız da Fener'in işi zor dakikaları. Biz atamıyoruz ama Fener zorlanıyor. Son dakikada PAOK atarsa gole nasıl sevinirler senaryosu. Salpi atar, kolları açar, uçak yaparak tribüne koşar. Fenerbahçe maçı bitiyor. Bizim 4 dakikamız daha var.

Olmayacak şey oluyor. Aydın Yılmaz son dakikada gol atıyor. Bambaşka bir kariyer çizgisi olabilirdi aslında. Yeşil-beyazlı takımlara deplasmanda son dakika golü atmak, Aydın'ın kaderi olabilirdi. Ama olmayacak şey bir daha oluyor. 3 dakikalık bir yolu yürüyorum elimde Galatasaray atkısıyla. O dakikada golü yiyoruz. Eleniyoruz. Fedetskiy'nin gol sevinci ona kırmızı kart getiriyor.

Yoğun bir telefon trafiği ile aynı anda Kadıköy'de uzatmalarla başlıyor. "Bu takım niye böyle, neler olacak, neden böyle oldu, neler olmalı. Bu takım için değil Eskişehir'e, kahveye bile gidilmez." lafları. Bir karamsarlıkla telefonlar susuyor. Akabinde hemen Müslümoviç atıyor. Jeneriklik bir gol sevinci. Telefonlar bir daha açılıyor.

"Abi Fener yedi."

"İyi o zaman pazar sabahı çıkarız yola"

Bu rekabet yüzünden erimeye devam ediyoruz aslında ama olsun muhabbeti güzel..

Fenerbahçe 1-1 Paok

Emre çıkana kadar eğrisini doğrusuna getirir 2.yi de atarız diyordum ama olmadı işte bir türlü. Ve sonuçta olabilecek en kötü şey oldu, daha ağustos ayında avrupa kupalarından elendi takım.
***
Lugano-Edu tandemi oturduğundan bu yana birisinden birinin sakatlanması, hastalanması, öksürmesi hep krize neden oldu 4 yıldır. Zico, Aragones, Daum, Aykut Kocaman ellerinde ne varsa, klasik ikilinin yerine monte etmeye çalıştılar. Bu bazen Can oldu, bazen Yasin, bazen Önder, bazen Deniz, geçen sene Bekir, bu sene de İlhan Eker. Değil eksikliklerini gidermek yanlarına bile yaklaşamadılar performans olarak. Yönetim de ısrarla bu ikili ile rekabet edecek, koyduğun zaman sırıtmayacak hazır bir stoper alayım demedi. 6 sene boyunca "ben yetersizim" diye bas bas bağıran Önder joker eleman olarak kah sağda kah stoperde oynadı. O sıkıntı hala devam ediyor, Fenerbahçelilerin geneli kadar kötü bulmadığım Bilica güven vermeyen bir oyuncu. Sizi eksik bırakabilir, olmadık bir hata yapabilir, işte dün kendisinden en az 10cm kısa Vierinha'ya verdiği kafa topu gole mal oldu. Yani takıma stoper şart...
***
İlle de Niang demek 1 aya mal oldu Fenerbahçe'ye... Geçen sene de Poulsen için kasmıştık bu kadar. Poulsen'deki de ne kısmet, Liverpool'da oynayacak şimdi de. Sizin forvetleriniz yetersiz, en azından siz öyle düşünüyorsunuz, ama Şampiyonlar ligi elemesinden önce yapamıyorsunuz forvet transferini. Hazırlık kampında olmuyor oyuncunuz. Bunu kabullenmek mümkün değil. Niang da Dia da çok geç transfer edildi. Transferleri zamanında bitirmeyen yönetim bayağı kabahatli.
***
"Ben yetersizim 2" Selçuk takımın ne zaman gole ihtiyacı varsa oyuna giriyor, anlamış değilim. Selçuk oyuna girince, oyunun bütün kontrolü Paok'un eline geçti. Bu iki adam, Selçuk ve Cristian, defansif oyuncular, doğru mudur, doğrudur. Peki hücumdaki etkinliğin kaybolmasını, dikine oynayamadıkları için anlarım, ama defans güvenliği de artması gereken yerde daha çok azalıyor. Paok'a verilen bütün pozisyonlar hemen hemen son 15 dakikada. Bu ikili pres de yapmadığı için oyunun kontrolü tamamen rakibe geçti. Zaten golü o dakikada değil de iyi olunan dakikada yemek kötü oldu. Ama oyunculara da bir yere kadar kızabilirsiniz, hala Selçuk ve Cristian ile orta saha ikilisi kurmak hangi akla hizmettir anlamıyorum. Mehmet Topuz dünkü temposuyla orta sahada devam etmeliydi bence.
***
Yine de, onca şeye rağmen, ben bu takımdan ümidimi kesmiş değilim. Young Boys serisi gibi olmadı Paok maçları. 20 günde, bayağı bir aşama kaydetti Fenerbahçe. Bunlarla avunmak saçma da olsa, elimizdeki şey bu şu anda. Eylül ayından itibaren gerçek bir çıkış bekliyorum. Ancak bu dönemde de Kayseri deplasmanı, Beşiktaş ile içeride oynanacak maç, hep zor geçecektir. Kalan 4 günde bir stoper ya da orta saha transferi olacak sanırım. Bana göre ikisi de lazım, hatta Twente'den Stoch'u getirirken Cristian'ı memleketine yollayıp, takım arkadaşı Tiote'yi monte etmeliydik bu takıma. Bir ara Galatasaray'ın da gündemindeydi. Bilica-Lugano AŞ'nin dün yaptıkları zincirleme hata sonucunda stoperden yana seçim yapılacaktır.

Çarşamba, Ağustos 25

Aurelio'nun matematiği

2 yıl önce kendisi için 1 (niyeyse), Aurelio için de yıllık 3 milyon euro talep etmişti Bayram Tutumlu. Aurelio o dönem 1.2 milyon dolara oynuyordu. Rakamlar fenerbahce.org'a ait. Bugün yılık 1.5 milyon euroya anlaştığı söyleniyor Beşiktaş ile. 5.haftada sahada en çok yuhalanmasını istediğim, 2 yıl boyunca başarısızlıktan başarısızlığa koşmasını dilediğim oyuncudur artık Mehmet Aurelio. Yolu açık olsun (!)
***
Not: Esat Dergi yıllık 750bin euro, maç başına 25bin euro diyor. Daha da kötü anasını satayım...

Salı, Ağustos 24

Mido'yu Kayseri'de Gören Var Mı

Hafta sonuna damga vuran olaylardan biriydi, Mido'nun Kayserispor'a gelip Süleyman Hurma'nın gazabına uğraması. Süleyman Hurma, anlattığına göre Mido'yu Türkiye'ye getirip ders vermiş ve bunu büyük bir kahramanlık hikayesiyle anlatmıştı. Bu olaya tepki gösteren insanların çoğunluğu da Hurma'nın yakışıksız bir hamlede bulunduğunu söylemiş ve yazmıştı.

Bu noktadan sonra olay kapanmıştı. Bazıları Hurma'yı suçlamış, bazıları ona hak vermişti. Ama benim kafamı kurcalayan bir soru var. Dün Mido, Ajax'a imzlayınca bu soru işareti iyice arttı.

Olayın tartışıldığı yerlerden biri olan Tribün Dergi'de; Hollanda'dan yazan bir kullanıcı, Mido'nun Ajax ile anlaştığını, resmi imza için Mısır'dan gerekli evrakları beklediklerini yazmıştı.

Pazartesi günü Mido, beklendiği gibi Ajax'a imzaladı. O zaman şunu sormak lazım. Mido gerçekten Kayseri'ye geldi mi?

Mido olayı her yerde tartışıldı ama Mido'nun ne bir fotoğrafı ne bir videosu var. Kayseri'ye böyle bir futbolcu gelse en azından 2 kare fotoğraf çekilirdi. Hatta bence, Süleyman Hurma böyle bir şov yapabilecek imkan bulsa, kendisi çekerdi o fotoğrafları. Fakat öyle bir fotoğraf olmadığı gibi, Hurma'ya göre transfer döneminde yalnız ve aciz kalan Mido, Ajax gibi Şampiyonlar Ligi'ne girmek için tek bir maçı bekleyen bir takıma 2 gün sonra resmi imzayı atıyor.

Bu haberin, bu olayın nasıl bir tezgah olduğu benim için hala soru işareti. Altından ne çıkacağını sanırım öğrenemeyeceğiz, çünkü unutulacak. Anca bir Türk gazetecinin gidip Mido ile röportaj yapması lazım. Bakalım belki yıllar sonra öğreniriz.

Bu arada Mido'nun Kayseri'de çekilmiş fotoğrafı yoksa, bu yazının da fotoğrafı olmaz.

Akşam Keyfi


- Bir Fenerbahçeli gözünden dünkü maç aşağıda yazıyor, Galatasaraylı olarak biraz biz karalayalım.

- Perşembe ve pazar 2 Galatasaray maçı izledikten sonra dünkü maç ilaç gibi oldu.

- Trabzonspor çok heyecan verici bir takım. Zayıf yerleri yok gibi. Onur, Ceyhun, Colman başta olmak üzere çoğu futbolcusunu Galatasaray'da görmek isterim.

- Fenerbahçe de iyi. Stoch'un yedek başlaması tartışılır, yedek oturacak bir futbolcu değil. O girince şekil değişti.

- Niang çalışıyor, golü kovalıyor, golü de atacaktır illa. Fakat Fenerbahçe'nin daha önceki forvetleri de böyleydi (Kezman, Guiza). Niang'ın artısı onlardan daha güçlü olması.

- Niang Semih ile beraber oynayacaksa, Guiza'nın ve Kezman'ın günahı neydi?

- Madem o kadar andık; Kezman ve Guiza bence iyi forvetlerdi.

- Trabzonspor, Liverpool'a sıkıntı yaşatır ama Yattara ile Teofilo'nun kaçırdığı goller, Colman'ın penaltısı.. Bu tarz cömertlikler o maçta olmamalı.

- Penaltı, penaltı değildi sanki.

- Bünyamin Gezer en sevmediğim Türk hakemi, en çok beddua ettiğim insan.

- Kolbastı bu maç es geçildi, Liverpool maçı sonrasında çalar,oynar herkes.

- Bu gol atan Polonyalı savunmacı iyi çocuk ama Stepanov'dan daha iyi değil. Şimdilik.

- Çocuk dediğim adamın adını da yaşını da biliyorum, polemik olmasın.

- Emre'nin duran toplarda, rakip savunmanın ceza sahası dışına gönderdiği topları kapmasına hastayım. İyi ekmek çıkar, iyi kovalıyor.

- Bilica son pozisyonda ne yapmaya çalıştı bilemedim, daha da kötüsü Bilica'nın da kendisi ne yaptığını bilmiyordur.

- Bilica İstanbul takımı topçusu değil.

- Mert güven verdi. Penaltı kurtarması da ayrı bir motivasyon. Fenerbahçe'nin Türk kaleci çıkarma geleneğine saygı duymak lazım. Babacan dışında kaynayan olmadı nerdeyse.

- Güzel maç, 5 gol. Böyle maçlar izlemek isteriz.

Trabzonspor 3-2 Fenerbahçe

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'si ile Daum'un Fenerbahçe'si arasında şimdilik çok fark yok aslında. Aykut Kocaman sadece biraz daha hızlı oynatmaya çalışıyor takımını. Yaptığı transferler de bu yönde. Issiar Dia'nın takıma katılacağını düşünürsek ki hakkında tek bildiğim şey hızlı olması, sağ çizgide topu her ayağına aldığı zaman arkasındaki Gökhan'ı arayan Mehmet Topuz'a göre o kanadın da sürat kazanabileceğini söyleyebiliriz.
***
İlk 15 dakika düşük bir tempo, pas hataları, hızlı çıkmak isteyen Trabzonspor ama son derece etkisiz Alanzinho ve Colman... Selçuk'un serbest vuruşunda vuramayacağı topa hiç yükselmemesi gereken diye yorum yapsam saçma olacak, çünkü anlık bir hareketti, ama şahane bir gol attı kendi kalesine Mehmet Topuz ve o dakikaya kadar pozisyon olmayan maçta geriye düştü Fenerbahçe. Ne oluyoruz derken Bilica ve Lugano'nun uyuduğu bir anda 2 oldu. O dakikaya kadar maçı izlemeyen biri televizyonunu 2-0 iken açsa, Trabzon'un dalga dalga geldiğini zanneder ama bence öyle bir görüntü yoktu. Fenerbahçe'nin 2-1'den sonra oyunun kontrolünü eline alacak kadar skoru koruyamaması ilk goldeki gibi şanssızlık değildi, topa yükselen üç tane Trabzonlu'dan kafayı vurmak Glowacki'ye nasip oldu. Golü atacağımız belliydi, sağ çaprazdan iki tane berbat vuruş yaptı Mehmet Topuz, biri gol oldu, 3-3 yapıp Trabzon'un bütün guardını düşürebilmek varken soyunma odasına mağlup girdi takım.
***
İkinci yarıda çapsız Cristian'ın yerine Alex'in gireceğini düşünüyordum, bu kozunu 75'e kadar sakladı Aykut hoca. Trabzonspor daha devrenin ilk 10 dakikasında farkı 2'ye hatta 3'e çıkarabilecek net pozisyonları buldu. 60'tan sonra halısaha maçına döndü oyun bence. İki takım da çok yoruldu, mesela Şenol Güneş Emre'ye çalışma rolü verdiği Barış'ı daha önce oyuna alsaydı, takımının direncini artırabilirdi.
***
Fenerbahçe'de eksiklikler var, ve hepsi de yönetimin hatalı geç transfer alışkanlığı yüzünden. Bu lig artık transferin son haftasında Lugano, Edu, Kezman ve Deivid'i transfer edip sezon sonunda şampiyon olabileceğiniz bir lig değil. Özer 90 dakika sahada kalmamalıydı, Fenerbahçe forması giymesinin tek sebebi taşıdığı Brezilya pasaportu olan Cristian Baroni ilk 18'de olması bile soru işareti olan bir oyuncu bence bu formuyla. Stoch'un ilk 11'de başlamaması ise Aykut hocanın farklı birşeyler düşündüğünü göstermesi açısından hoşuma gitse de, takımın en iyi oyuncusunu en zor deplasmanda kesme riskini bu kritik dönemeçte almasa daha iyi olurdu. Yine keşke Alex'i 60'ta alsaydı diye düşünmüyor değilim. Geleim Niang'a... Bence basında yazıldığı gibi Fenerbahçe'nin tam aradığı forvet değil. Kezman ve Guiza ile kıyas bile etmiyorum, ama biz Fenerbahçeliler o kadar zor zamanlar geçirdik ki bu iki basiretsiz yüzünden, Niang bize Drogba geliyor, buna aldanmamak lazım. Ayrıca Semih'le birlikte oynarsa daha iyi oynar gibime de geliyor. Bütün bunlar, hızlı oyuncular, bu sene herhangi bir transfer yapılmayarak Brezilya ekonomisine verilmeyen katkı, kasasına milyon eurolar koyduğumuz bir Brezilya kulübünün olmaması bana Fenerbahçe'de bir devrin sonu gibi geliyor.
***
Devamında Alexsiz kalacak bile olsak böyle bir kabuk değişikliğine ihtiyacı var bu takımın. Bu devrimi yapacak basirette bence Aykut Kocaman. Eğer aynı anda şampiyon da olabilirsek ne ala, onunla birlikte yola devam ederiz. Yok olamazsak, çalıştırdığı kulübün başkanıyla iki yıl çalışmanın tek şartı, ilk yıl bu takımı şampiyon yapmak, yine en başa döneriz bu gerçekleşmezse.
***
Paok maçında Fenerbahçe bence favori. İlk maçta olmayan ve takımın performansını direkt etkileyecek üç banko isim, Bilica (Bilica diyoruz ama bugün de gene bol bol saçmaladı, sezon başında bileti kesilip yerine adam gibi bir stoper almalıydık) takımı ilk maçtaki kısır döngüden kurtaracak olan Emre ve bugün de gerisindeki oyuncuların temposu düşene kadar harika işler yapan Stoch perşembe günü sahada olacak, az şey değil. Aykut Kocaman'a güvendiğim için, kredisinin artmasını istediğim için, Paok'u geçmemizi herşeyden çok istiyorum, umarım bu takım bunu başarır.

Pazartesi, Ağustos 23

Harry Kewell Sevgisi

Biz Harry Kewell'ı çok seviyoruz. Ama daha da güzeli o da bizi seviyor.

Galatasaray 0-2 Bursaspor


Kötü Galatasaray'ın, ondan biraz daha iyi oynayan Bursaspor'a yenilmesi hiç şaşırtıcı değildi. Umutların dibe vurmasından doğan beklentisizlik; gerilmeyi, kasılmayı, heyecanlanmayı engelliyor bu da maçtan çıkacak sonuca üzülmeyi yok ediyor.

Fakat dün maç sonucu üzüntü verici bir tablo vardı. Yıllardır kurtulmaya çalıştığımız ve son dönemde yavaş yavaş azaldığına inandığımız, inanmaya çalıştığımız "futbolcuya dayalı düzen" yeniden hortladı.

Kimsenin günahını almak istemiyorum. Belki kendi paranoyaklığımızdan kaynaklanıyor, bilinçaltına yerleşmiş bir korkudur sadece. Ama ne olursa, top kaptıran bir futbolcunun sadece top kaptırdığını düşünemiyoruz artık. Son 10 senenin geneline yanısyan bir maç izleme şekli bu. Atılan her yanlış pas bile akla binbir türlü senaryo getiriyor. Bu da can sıkıyor.

Galatasaray yönetiminin de kurguları var belli ki. Ama onları hiç çözemiyoruz. Hayatları boyunca küçük düşünen, şark kurnazı futbolculara dair komplo teorileri kurmak kolay ama iş biraz büyüklere sıçrayınca tıkanıyoruz.

İnsanların tribünden kopması, takımın güçsüz bırakılması, hocamıza yapılan muamele; bunların nedenini çözemiyoruz. Gönüllü olarak adaylığını koyan, maddi beklenti beklemeyen insanların bu kadar zaafiyet içinde olmaları şaşırtıcı ve nedeni de bir o kadar belirsiz.

Bursaspor'dan bahsedelim. Çoğunluk beğenmemiş ama bence gerekeni oynadılar ve kazandılar. İyi kapandılar, kapanırken sertleşmediler. İleriye az çıktılar ama hızlı çıktılar, golleri de buldular.

Volkan Şen son 3 Sami Yen maçında da şov yapıyor, her sene üzerine koyuyor. Karşısında vasat bir bek bile olmaması onun şansıydı. Tabi en büyük şansı, hakemin cebinden çıkmayan ikinci sarı karttı.

Bu arada bir paragraf da Türk hakemlerine. Bunu mağlubiyet etkisiyle söylemiyorum, mağlubiyeti zaten hakaettik ama şunu demek lazım, Fırat Aydınus dışında bütün Türk hakemleri hayatları boyunca sıkıntı çeksin istiyorum. Bizim futbol zevkimizi çalan her hakem, hayatı boyunca aynı muamaleyi yaşasın...

Bursaspor yine de geçen seneki kadar iyi değildi. Yaz dönemi olması ve eksik futbolcuların fazlalığı önemlidir. Şampiyonluk kolay değil ama geçen seneden daha zor da değil..

Galatasaray'a dönersek. Bu sene birşey olmayacaktır. Beklentim, kötü gidişten sonra ceza kime kesilecek. Kimin sonu gelecek. Filler tepişiyor ve olan bize oluyor.

Bugün-yarın hoca gider ve bu takımdaki bazı futbolcular iyi oynamaya başlarsa, işte o zaman o futbolcuların hepsinin Allah belasını versin. Şu an bekleme modu en iyisidir, bu sezon bazı şeyler iyice açığa çıkacak. Umarım bu kötü gidiş, bir hayır doğurur ve ölü toprağı kalkar.

Trabzon Deplasmanı

Bu kez soldan Erol Bulut keser mi bilmem, arka direkte altın plaseyi kim yapar, sisten golü anlamak ne kadar mümkün olur, Mert, Rüştü gibi oynar mı yarın veya yarın ki Hami kim olur? Ya da üç ay öncesi gibi mi olur, üç direğin arasından geçmez o top, bitiminde 30 yıl boyunca uyanmadan uyumak isteyeceğimiz bir maç mı olur?
***
1996'da sahadaydın, yarın kulübedesin, oradan nasıl çıkılır en iyi sen biliyorsun, sana güveniyorum...

Pazar, Ağustos 22

Şampiyon İstanbul'a Gelirken


Fotoğraf: 1983 yılı, Galatasaray-Bursaspor maçı. Tarık Hoçiç 2 gol atıyor, o gollerden biri. Fotoğraf, ultrAslan'ın Eyüpsultan grubunun forumlarından alındı.
Bursaspor, mayıs ayında Anadolu devrimini yapmadan önce, kendi deyimleriyle İstanbul saltanatını yıkmadan önceki son İstanbul seferlerini Sami Yen'e yapmışlardı. Aynı gün Fenerbahçe, Kasımpaşa deplasmanında olduğundan İstanbul'da garip ve renkli bir gün yaşanmıştı. Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar ve hayallerine ulaşmak isteyen Bursasporlular aynı şehirde bir aradaydı.

Bir arada olmak tamlaması yanlış anlaşılmasın, sadece aynı yollardan geçiyorlardı. Bu aynı yollardan geçme olayını ise emniyet güçleri biraz yanlış anlamıştı. Bursa'dan gelen Bursasporlu taraftarların otobüsleri, Sami Yen civarının maç öncelerinde en kalabalık 2 sokağından birinden geçmiş ve istenmeyen olaylar yaşanmıştı. İşin diğer ilginç kısmı, diğer işlek sokaktan geçen ve olaylara dahil olan son takım Bursaspor ile yakın ilişkisi olan Ankaragücü'ydü. O nedenle yarınki maçta duyulacak tezahüratların biri sanırım bu eksende olacak, geçen sene maçlara gidenler hangi tezahürat olacağını anlamıştır.

Mayıs ayında Bursaspor'un şampiyonluğuna en az üzülen İstanbullu (Beşiktaş'ın son hafta Bursaspor'a yenildiğini düşünürsek) sanırım bizdik. Oysa nisan ayında Sami Yen'de oynanan maçta en çok üzülen bizdik. En istenmeyen sonuç çıkmıştı; beraberlik. O gün çok güzel bir hava ve çok güzel bir maç vardı. Belki de sezonun en güzel maçıydı. Bünyamin Gezer'in eyyamlarıyla maçın son 20 dakikası çığrından çıksa da, Zapo'nun kırmızı kartı Galatasaray tribününü bile çıldırtmış olsa da yine de güzel bir maç izledik. En azından futbolun olgularıydı bunlar ve yaşandı.

Zaten bu yazının yazılma amacı da biraz bu; Galatasaray-Bursaspor maçları son yıllarda oldukça güzel geçiyor. Film gibi dediğim maçlardan. Güzel kareler var. Bazı maçlar izlenir ve uzun süre konuşulur, bazı maçlar ise sadece gidenlerin, izleyenlerin anısında kalır. İşte Bursaspor maçları o 2.kısma giriyor.

2009'da oynanan maç bu bağlamda en zevksiz olanıydı ama yine de ilginçti. Aydın Yılmaz'ın ve Milan Baros'un birbirinden ilginç golleri, Bursaspor'un ikinci yarıda oyunu yarı sahaya yıkması, Volkan Şen'in genç yaşındaki etkili futbolu ve Bülent Korkmaz'ın oynattığı kapalı savunma futbolunun Galatasaray tribününün içinde tartışılması...

2008 kışında oynanan maçta ben askerdeydim, 90 dakika izlemedim ama Uğur Uçar -İsmail Güldüren olayından ne kadar gergin olduğu belli oluyordu. Tek golle kazanmıştık, golü Nonda atmıştı. Şampiyonluk yolunda, derbiler dışında en önemli 2 iç saha maçından biriydi (Diğeri Sivasspor maçı).

2006-07'de oynanan maç diğerlerinden farklı olarak ilk yarıda oynanmıştı, ve bu maçlar arasında en güzel olanıydı. Bursaspor'un tek kale oynadığı, sayısız gol fırsatına girdiği, bir penaltısının verilmediği maçı 3-1 kazanmıştık.

Sinan Kaloğlu ve Burak Akdiş gol kaçırma yarışına girmiş, yarışmayı kazanan akıl almaz goller kaçıran Sinan olmuştu. Mondragon kalesinde devleşmişti. Tolga Seyhan'ın skor Bursaspor lehineyken ceza sahası içinde Sinan'a yaptığı harekete tüm Galatasaray tribünü "aha maç bitti artık" demişken hakem Kuddusi Müftüoğlu devam demiş ve ardından golü bulmuştuk.

Galatasaray'a dönen Okan Buruk, en golcü haftasını yaşamış ve salı günü Liverpool ağlarını havalandırdıktan sonra pazar günü de Bursaspor karşısında öne geçiren golü atmıştı. Golden dakikalar sonra Mondragon, Türkiye kariyerindeki en kritik ve unutulmaz 10 kurtarıştan birini yapmış, daha sonra da Sabri kariyerinin en güzel golünü atarak son noktayı koymuştu.

Özet kısım; Galatasaray-Bursaspor maçları zevkli ve güzel oluyor. Uzun bir süreden sonra yaz ayında oynanacak. Ve aslında uzun süredir Bursaspor kazanamıyor. 18 senedir Sami Yen'de galibiyet alamadı.

Bursaspor'un son galibiyetinde (sene 1992, aylardan mayıs) gollerden birini Turan Şen atmıştı. Yarınki en büyük gol ümidinin soyadı da Şen, Volkan. Bu maçın en önemli özelliği Hakan Şükür'un Bursaspor formasıyla Sami Yen'de Galatasaray'a karşı oynamış olmasıydı.

Hakan Şükür sayısız maç oynadı sayısız gol attı ve Galatasaray tarihine adını yazdırdı. Hiç maç oynamadan adını Galatasaray tarihine yazdıran bir isim var; Insua. O artık Bursasporlu ve belki de yarın sahada olacak. Bu açıdan da önemli olmasa enteresan bir durum söz konusu. Zaten futbol oldukça enteresan..

Cumartesi, Ağustos 21

Emresizlik

Paok maçında eksikliği en çok hissedilen adamdı Emre. Artık sadece Brezilyalı olduğu için oynadığına inandığım Cristian'ın ve hepimizin bildiği Selçuk'un dikine oynama gibi bir yetileri olmadığı için Paok yarı sahasında bir sağa bir sola döndü oyun. Trabzon'da oynayacağı yazılıp çiziliyor, bence perşembe günü oynanacak maç daha önemli. Ağustos ayında Avrupa Kupalarına el sallamak hiç iyi olmaz.
***
Aykut Kocaman Özer'in temposu yükselirse eminim onu da deneyecektir göbekte. Ya da Dia döndüğü zaman Mehmet Topuz da denenebilir. Ama Cristian ve Selçuk içinden çıkılmaz acılara sevkediyorlar beni. İkisinin debelenmesini izlemek işkence sadece...

Cuma, Ağustos 20

FFR

Ulusal Takım


İyice rekabetin içine daldığımız yıllardayız. Avrupa Kupaları'nda tuttuğumuz takımların rakiplerinin genelde yenilmesini istiyoruz. Ama dün farklı birşey oldu, herkes Trabzonspor'dan galibiyet bekledi. Ülkenin Liverpool fanları bile.

Çünkü Trabzonspor, sempatik bir takım. Hatta sempatik doğru kelime olmayabilir. Trabzonspor temiz bir takım, güzel bir takım. Skordan çok futbola önem veren bir takım. Herkesin sevdiği bir takım. 1 sene içinde imaj değiştirdiler. Sebep belli; tek başına olmasa da büyük kısmı ona ait: Şenol Güneş.

Biz böyle bir Trabzonspor hatırlıyoruz aslında. Dozer Cemilli, Necmili, Ali Kemalli Trabzonspor'u görmedik belki ama Hamili, Şotalı, Hamdili Trabzonspor'u yaşadık ve onlar da böyleydi.

Liverpool'u yenen takımı göremedik belki ama Aston Villa'yı deviren Viktorlu, Orhanlı Trabzonspor da böyleydi.

Rövanş maçında tüm Türkiye onlardan galibiyet istiyor. Milli takım bile şu anda bu kadar sevilmiyor. Trabzonsporlular takımlarının güzelliğini bilsin.

Joe Cole'un penaltısını kurtaran 35 numara Onur, yakın zamanda Avrupa sahalarında, Avrupa takımlarında bizi gurulandırır inşallah.

Sesi Çıkacak Alt Tarafın

1.Lig bugün başlıyor. Çukuova'nın iki takımı Adanaspor ve Mersin idman Yurdu, saat 21.00'de karşı karşıya gelecek. Seneler sonra açık kanaldan, TRT'den alt tarafın sesini duyacağız. Aralarında rekabet olan iki takımın maçıyla başlayacak rekabetli bir sezon diliyoruz.

Fotoğraf; maç öncesi son idmanlarından birini yapan futbolcularına meşaleli destek veren Adanaspor taraftarları.

Yabancı Abiler

Galatasaray dün 3 yabancıyla oynadı. Baros sonradan girdi, 2 tanesi ilk 11 başladı. TFF'nin aldığı kararla yabancı sayısının 10'a çıktığı bir sezonda. Hepimiz biliyoruz ki, Türk kulüplerine seviye atlatacak olan futbolcular; yabancılardır. İyi yabancı gelirse takım çıta atlayacak.

Beşiktaş 2 gün önce 8 yabancı ile sahaya çıkarken Galatasaray 9 Türk'le çıkıyor.

İşin acıklı tarafı, Galatasaray bu iyi isimlerine bile sahip çıkamıyordu. Dün maça isyan eden ve maçı kaybettirmeyen Kewell yaklaşık 1 ay önce takımla imzaladı. Kendisi yeni transfer değil, 2 senedir takımı sırtlayan isimlerden biri.

Galatasaray 2-2 Karpaty


Galatasaray kötü. Galatasaray zevk vermiyor. Galatasaray güçsüz. Galatasaray bu sene çok defa yenilecek. Galatasaray futbolcuları iyi değil, formsuz. 3 ay önce "git patlat bu kafayı şimdi" eşliğinde bıraktığımız Sami Yen, hala aynı tempoda..

Ama bunların hiçbiri mesele değil. En azından benim için. Galatasaray ile, takımla, kulüple bir bağ kurulmuş. Kimi sadakat der, kimi aidiyet. Sonuçta, bir gününü Galatasaray'a ayırmak "maç kazanmak" olgusundan daha farklı değerler ve anlamlar taşıyor.

Yaşın büyümesi belki de; eskiden maç içinde süreli "kazanmamız lazım" derken, tezahüratlar yaparken, artık bir köşede maçı izliyoruz. Bazen takımı tartışıyoruz, bazen kendi muhabbetimizi yapıyoruz, bazen Ali Turan'a bakıp Cihan'ı anıyoruz, bazen Ayhan'ı görüp son 10 seneyi yad ediyoruz.

Veya belki de yaptığımız; tecavüzün kaçınılmaz olduğunu farkedip, eğlenmeye ve zevk almaya bakma metodu.

Kulüp başı boş yönetildiğine göre, bizim Galatasaray sevgimiz, kombine-GS Bonus-Store alışverişi gibi şeylerle ölçüldüğüne göre, kötü sonuçlar bizi çok da üzmemeli. Sonuçta Galatasaray varlığına yine devam edecek, biz yine maça gideceğiz, yine muhabbet edeceğiz ve haftada 1-2 gün Galatasaray ile Galatasaray sayesinde boktan hayatımızdan sıyrılıp keyif alacağız.

Buradan, geçen sene sık sık yaptığım gibi, Rijkaard'a sahip çıkış satırları yazabilirim. Ama stadyumda "Frank Rijkaard oley" diye bağırılırken hoparlörden ses girerse ben de bu çabamın beyhude olduğunu hissederim.

Veya Galatasaray futbolcusunu, hele genç ve yeni gelmiş bir futbolcuyu ıslıklayanlarla tribünde tartışabilirdim ama her ıslıklama olayından sonra yöneticiler "taraftarın tepkisi haklı" derse ben de pek uğraşmam.

Kısa geçelim. Galatasaray'da sorun çok. Bunları çözecek kişiler biz değiliz. Bu sorunlar çözülmezse Galatasaray yok da olmayacak. O zaman, maça gidip bir köşede çekirdek çıtlayıp muhabbet etmek daha güzel. O yüzden; insanlar dün maçtan çıkarken "bir daha maça gelmeyeceğim" derken biz hala "Pazar kaçta buluşuruz?" diye birbirimize soruyoruz. 3 ay önce yeniden kavuştuğumuz Sami Yen'i belki de 3 ay sonra bulamayacak olmak da var aslında..

Perşembe, Ağustos 19

Hapoel Göz Kırptı

Şampiyonlar Ligi'ne kalacak takımlardan biri; Hapoel Tel Aviv ile Salzburg eşleşmesinden çıkan sonuca göre belirlenecek. Son yıllarda yaptığı yatırımların etkisine bir de saha avantajı eklenince Huub Stevens'ın çalıştırdığı Salzburg maçın favorisiydi ama İsrail ekibi sahadan 3-2 galp ayrıldı. Deplasman tribününde kendilerine ayrılan bölümde atılan gollere sevinen taraftarlar, iç sahada oynanacak maçta iyi bir atmosfer yaratırlarsa , takımlarının Şampiyonlar Ligi'ne katılması zor olmayacak.


Bu arada maçın ilk golünü konuk takımın Dünya Kupası'nda gösterdiği performansla dikkat çeken Nijeryalı kalecisi Enyama penaltıdan attı. Sanırım internetteki bahis sitelerinde oranı çok yüksekti, değerlendirenler kazançlı çıktı.

Partizanlı İliç

Özledik be abi.. Parmak çocuk dün ön eleme maçında Anderlecht'e rakip oldu. Gözü Devler Ligi'nde..

Salı, Ağustos 17

Ütopya

İlk okuduğumda lisedeydim, kafamda şimşekler çaktığını itiraf etmeliyim.

Sonra üniversitede bir daha okudum, şimşekler çakmıyordu artık ama birçok şeyi karşılıyordu.

1 ay önce yine okudum, hayatımdaki sorunlara ve sorulara cevap vermediğini farkettim.

İyi, güzel, hoş ama, biz bunları zaten biliyoruz ve asıl önemlisi; ileride ne işimize yarayacak?

Henry'nin Yeni Dostları


Beckham, Tom Cruise ve Anthony Kiedis ile takılıyordu, Henry tercihini memleketlisi Parker'dan yana kullanmış.

Henry'nin de hayat ona güzel valla Barcelona'ya gidince Paz Vega ile denize girmişti, şimdi Amerika'da organizasyonlar falan...

Neyse, Eva Longoria'nın fotoğrafta tam gözükmemesi, blogu takip edenler için ufak bir talihsizlik. Henry ve Parker ile idare edip, "biz zaten spor blogu yazıyoruz abi. " diyerek avunacağız.

Keita İmzaladı


Farkli bir tarzı olduğunu imza törenindeki kıyafetiyle kanıtladı.

Pazartesi, Ağustos 16

PAOK Çarşı Herkese Karşı

Hodgson'ın Liverpool ile Tanışma Anı

Liverpool'da herşeyi düzeltebilirsiniz ama bazı şeylere gücünüz yetmez. Bitmeyen şanssılzık tamlamasının İngilizce'si; Liverpool. Bu takıma zamanında kim beddua ettiyse çok sağlam inançlı bir arkadaşmış.

Roy Hodgson, imza töreni yaptı, Anfield'ı gezdi, futbolcularla tanıştı vs ama gerçek Liverpool'u dün 90.dakikada gördü. Daha görecek çok şeyi var.

Lider Fener


- Fenerbahçe ligin ilk maçını Kadıköy'de oynamaya pek alışkın değil. Oynadığı zaman farklı sonuçlar çıkar. En son 2006'da açılış maçını burada oynamış, K.Erciyesspor'a 6 gol atmıştı. Yine gollü bir açılış yaptı. O maç dışında bir de 2003'e gitmek gerekiyor. Bu sefer rakip İstanbulspor'du ve fark yiyen Fenerbahçe olmuştu. Rakip kulübenin yedek kulübesinde Aykut Kocaman vardı, Fenerbahçe'ye göz kırpar gibi yapmıştı, 7 sene sonra açılış maçını Kadıköy'de oynarken artık Fenerbahçe hocasıydı ama tribünler boştu.

- Maç hakkında yazılacak birşey yok. Erken koptu. Seyirci de olmayınca idman havasında geçti.

- Yıllardır hep akılmda olan şeyi Kocaman yaptı. Takım farklı öndeyken, yedek kaleci alınmaz mı? Alınıyor işte. Fehmi Mert Günok, taraftar baskısı da olmadan rahat bir maç oynadı.

- Semih'in form durumu garip. Son 5-6 aydır çok formsuzdu, Niang'ın geldiği gün 2 gol attı, 1 de attırdı.

- Her izlediğim Fenerbahçe maçından sonra bunu yazacağım sanırım; biz bu Gökhan Gönül'ü 100.000 Euro fazla vermemek için kaçırdık.

- Çok sağlam Fenerbahçeli arkadaşlarımın bu maç için ortak cümlesi; "iyi ki bu maç seyircisiz." Yıllar sonra bu ortak sorunumuz olabilir.

- Yine de boş tribün maçları çekilmiyor. Hele bir de böyle erken koparsa.

- Ömer Çatkıç yok, Yalçın Ayhan yok, Orhan Ak yok, Sedat Ağçay, Djehoua yedek. Bu Antalyaspor geçen seneki Antalyaspor değil.

- Mehmet Özdilek'in ikinci yarııya 3 oyuncu değişikliğini birden kullanarak başlaması?

- İlk haftayı lider kapayan kaç takım sezon sonu şampiyon olmuştur acaba?

Pazar, Ağustos 15

Demirören-Polat


Dün Galatasaray ve Beşiktaş lige başladı. Beşiktaş kazandı, Galatasaray kaybetti. Tek fark bu mu? Değil. İki takım arasında, daha doğrusu iki organizasyon arasında önemli bir fark var.

Son yıllarda insanların kafasındaki Beşiktaş yönetimi algısı ve Galatasaray yönetimi algısı yanılsamaya çok müsait. GS Bonuslar, bilyonerler, stadyum meselesi gibi olaylar Galatasaray yönetimini başarılı gösteriyor. Fakat buna rağmen Beşiktaş yönetimi sürekli "karışık, ne olduğu bilinmeyen, plansız bir sistemle yönetiliyor" olarak görülüyor..

Girişi uzatmayalım, bu Yıldırım Demirören'e, Adnan Polat üzerinden hakkını verme yazısıdır.

Yöetimlerin asli görevi, takımın; yani ellerindeki organizasyonların işlemesini sürdürebilmektir. "Vizyonlu" başkan Adnan Polat ile "baba parası yiyen" Demirören arasında bu anlamda fark var. Beşiktaş ve Galatasaray sürekli sorun yaşayan iki takım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi; transferde veya mali tabloda ne kadar başarısız olursa olsun, bu konuda oldukça başarılı. Galatasaray yönetimi ise sorunları çözmek bir yana halının altına bile atamaz durumda.

Şöyle anlatalım; dün sahaya çıkan Galatasaray kadrosundaki futbolcuların büyük çoğunluğunun geleceği belirsiz, hepsi bir sorun sahibi.

Kaleci Aykut, her maça son maçı gibiymiş sahaya çıkıyor. Devam edip etmeyeceği hiçbir zaman belli değil. Ali Turan, Galatasaray'a sorun yaratılarak geldi, Servet 2 senedir transferiyle ve konuşmalarıyla başka bir sorun.

Arda Turan, takım kaptanı, takımın en çok konuşulan, en çok tartışılan ve geleceğine kendisi dahil kimsenin karar veremediği bir isim.

En büyük yıldızlardan biri, taraftarın sevgilisi Harry Kewell yaklaşık 7 ay boyunca imza atmayı bekledi. Takıma 1 ay önce, son anda katıldı.

Oynamayan isimlerden Elano, çok daha farklı bir sorun. Akıbeti belli olmayanlardan. Teknik heyet aynı durumda.
Kafalarında soru işaretleri olan bir futbolcu grubunun başarılı olması çok zor.

Beşiktaş'ta sorun yok mu peki? Muhakkak var. İşin sırrı bu sorunların büyütülmemesinde ve sorun yaşayan futbolcunun takım içinde yer alabilmesi, zorluk yaşamaması.

Beşiktaş kadrosuna bakalım; yabancıların hemen hemen hepsi, hatta yeni gelen Hilbert dahil her an "sözleşme dondurulması" tehlikesiyle karşı karşıya. Zaten Delgado bunu yaşadı, Zapo kiralık gitti Beşiktaş'a gol bile attı, geri döndü, dün ilk maçına çıktı. Tabata'nın bonservis bedeli hala konuşuluyor. Ama hepsi dün sahaya çıkıp oynuyor.

En önemli 2 Türk futbolcu; 2 İbrahim; Toraman ve Üzülmez, 2 yaz önce birbiryleriyle kavga etti, kadro dışı kaldılar, kaptanlıkları alındı. Takımdan ayrılmaları gündemdeydi, şu an ikisi de takımın en önemli futbolcularından.

Nihat, Avrupa'dan gelip hayal kırıklığı yaratan futbolculardan. Buna rağmen hala, basın önünde tartışılan bir futbolcu değil.

Hakan Arıkan, Beşiktaş tarihindeki en büyük hezimetlerde kalede yer alan isimdi. Anfield'da 8 gol yedi. Hala takımın kalesinde ve her geçen gün daha iyi oluyor.

Bu futbolcuların herşeye rağmen sahada top oynar vaziyette olması sadece zamanında Mustafa Denizli'nin başardığı bir durum olmasa gerek. Tek bir kişi başarabiliyor olsaydı Denizli'nin yaptığını Rijkaard da yapabilirdi. Bu konu; biraz da üst tarafın olayları çözme becerisiyle alakalı.

Beşiktaş'ın Arda gibi bir futbolcusu yok ama 2 sene boyunca devam eden, çözülemeyen bir sorunu da yok.

Beşiktaş'ın 10 küsür tane yabancısı var ama hiçbiri takımdan gönderileceğini düşünmüyor. Galatasaray'ın hemen hemen bütün futbolcuları 1 ay sonrasını göremiyor.

Kısaca, Yıldırım Demirören kötü hamlelerde bulunan bir başkan olabilir. Ama bir kulüp yönetmenin ilk kuralını başardı diyebiliriz. En azından bu açıdan Galatasaray Başkanı Adnan Polat'ın önünde yer alıyor diyebilirz. Ve şu da bir gerçek ki, ikisi de hala bu konuda Aziz Yıldırım'ın gerisinde.

Boşver Abi Dalgana Bak

- Ligin ilk maçına mağlubiyetle başlamak sorun değil aslında. Ama ardından gelen iki maçın geçen sezon hiç yenemediğimiz Bursaspor ve Eskişehirspor maçları olması korkutucu.
- Sivasspor'u Sivas'ta yenemeyeli 2.5 sene oldu.

- Açıkçası maçtan önce galibiyet ümidim yoktu. Beklediğimden farklı bir görüntü yoktu. Hatta beklediğimden daha ısırgan bir Galatasaray izledik.

- Bütün bir yaz boyunca yerden yere vurulan Ayhan-Sarp-Barış üçlüsünden ikisi ilk 11 başladı ve ikisi de takımın iyilerindendi.

- Aslında takım iyidi. Kötü oynayan, kötü mücadele eden futbolcu yoktu. Geçen sene yenilgiye, kötü duruma isyan eden topçumuz yok diyorduk. Bu maçta pısırık bir takım izlemedik. Ama gerçek acıdır, Galatasaray takımının gücü bu. Sakatlar, eksikler, gelirse transferler bu takımın çehresini değiştirebilir. Ama Hakan Balta'dan Ali Turan'a, Emre Çolak'tan Servet Çetin'e; bu takım bu kadar, daha fazlasını beklemek hayalcilik olur. Yineleyelim; eksikler takıma girince değişik olabilir.

- Ali Turan Sabri'yi arattı diyenin eksik kaldığı bir nokta var. Ali Turan, Cihan Haspolatlı'yı bile arattı.

-Sezon başlayalı 3 maç oldu, hala sarı-kırmızı forma giymedik.

-Sezon başlayalı 3 maç oldu, hala ilk golü yiyen takım olmadık ama kazandığımız maç sayısı sadece; 1

- Takımın bu kadar gergin olması iyiye alamet değil. Emre'yi hırpalayan kaptan, rakip antrenörü kovalayan hoca, 6 aydır sakat olmasına rağmen kart gören stoper. Yine de güzel tarafı var, aksiyonlu bir sezon bizi bekliyor.

- Sivasspor'un ilk golünü atan Zita'yı beğendim. Hareketli bir arkadaş.

- Çok fazla "derin" cümleler yazmak istemiyorum. Madem herşey kötü, herşey canımızı sıkacak gibi, o zaman boşverip, eğlencesini yakalamak lazım. Bu takım müzeye bir kupa daha alsa veya almasa ne farkeder, aslolan Galatasaray ile geçen günlerdir.


- Ceyhun-Mehmet ikilisi bu sene çok iş yapabilir. Tabi Ceyhun sezonu burada noktalarsa.

Cumartesi, Ağustos 14

Başlarken


Ligimiz başlıyor. Bugün ağustos; ve mayısa kadar kafamızı dağıtabileceğimiz bir yer var artık. 10 ay boyunca alacağımız bir ilaç. Sıkıcı yaz sona eriyor.

Fakat itiraf etmek gerekir ki, içimdeki heyecan oldukça az. Geçmiş yıllardaki sezon başı coşkusu pek yok. Bu keyifsizliği en son 2000 yazında yaşamıştım. O zamanlar, tuttuğum takımın Avrupa'da başarılı sonuçlar alması, kendi ligimizi küçümseme neden olmuştu. Şimdi ise ters bir neden; bizim takımın keyifsizliği lige duyulan isteksizliği doğurdu.

Fakat eklemek lazım; şampiyonluğu kaybettiğimiz o 2000-2001 sezonu, benim en çok keyif aldığım sezonlardan biri olmuştu. Sezon başında lige uzaktım ama şimdi hala hafızada olan bir sezon. Bir umut olarak, belki aynı şekilde başladığım sezonun içinde aynı tadı yakalanır.

Bu sezona dair birçok hikayemiz, anımız olsun, seneler sonra yine hatırlayalım. Zaten aksi mümkün olmuyor, en kötü sezonları da hatırlıyoruz. Bol hikayeli, bol anılı, zevkli bir sezon olsun.

Perşembe, Ağustos 12

2004'teki PAOK Katkısı


PAOK, Fenerbahçe ile eşleşince PAOK ile iligili gelişmeleri daha yakından takip eder olduk. Kadrosuna dikkatli bakışlar atıyoruz, fakat Euro 2004'te yaşanan Yunanistan şampiyonluğunda masalsı bir hava sezen bizler için, takım kadrosundan daha çok kulüp yönetimi ilgimizi çekiyor.

Euro 2004'te kupayı ilk kaldıran isim olan kaptan Zagorakis PAOK başkanı. Turnuvanın ilk maçında Komşu'nun turnuvadaki ilk golünü atan Vryzas ise kulübün asbaşkanı (Aslında dün istifa etti).

Euro 2004 esnasında ikisi de PAOK takımında oynamıyordu. Vryzas, İtalya'da Fiorentina forması giyiyordu. Zagor ise Türkiye bağlantılı bir diğer Yunan kulübü AEK'de top koşturuyordu. EURO 2004 kadrosunda o dönemde PAOK forması giyen hiç futbolcu yoktu ama kariyerlerinin bir döneminde PAOK formasını ıslatmış futbolcular da bu ikisiyle sınırlı değildi.

1996-2000 arasında Vryzas PAOK takımında forma giydi. Daha sonra yurt dışına açıldı, İtalya ve İspanya'da oynadıktan sonra Skoda Xanthi takımına döndü, futbolu ise PAOK takımında bıraktı.

Zagorakis ise 1993-1997 yılları arasında PAOK ile 155 maça çıktı. Daha sonra takımdan ayrıldı ve 2005-2007 yılları arasında son kez PAOK'da oynadı.

Pantelis Kafes.. Ortasaha oyuncusu EURO 2004 zamanında Olympiakos forması giyiyordu. 1 sene önce PAOK'dan transfer edilmişti. 6 sezon PAOK'da forma giydi, 170 maça çıktı 35 gol attı. PAOK ile 2001 ve 2003 Yunanistan Kupası'nı kazandı.

Newcastle United'dan hatırladığımız Georgios Georgiadis 1999-2003 yıllarında PAOK forması giydi. EURO 2004 yazında, Olympiakos ile 1 sezon geçirmişti. O da PAOK ile kupa kazananlardan.

EURO 2004 esnasında Olympiakos forması giyen sol bek Venetidis, 1999-2001 arasını PAOK'da geçirdi. 2001 yılında Yunanistan Kupası'nı kazanan kadroda yer aldı ve hemen ardından Olympiakos'a transfer olarak 5 sezon geçirdi.

Turbo lakablı sağ açık Vasilis Lakis, turnuva yazında transfer yaşadı ve AEK takımından C.Palace 'a transfer oldu. 2007-2009 arasını ise PAOK'da geçirdi.

EURO 2004'ye Nikopolidis'i yedekleyen isimlerden biri olan Kostas Chlkias, 2008 yılında PAOK'a transfer oldu ve hala takımda forma giyiyor. EURO 2004 zamanında Panathinakos forması giyiyordu.

Bakalım bu futbolculardan bazılarını Zagorakis'in yanında kulüp yönetiminde görecek miyiz. Kulüp yönetiminde futboldan gelen isimleri barındıran nir kulüp olan PAOK, bu açıdan da sempatimizi kazandı.

İş İşten Geçti


- Ölü olmak berbat bir şey!
- Evet ama ne de olsa ufak tefek iyilikleri var...
- Hiç de kötümser değilsin.
- Sorumlulukları, maddi sıkıntıları yok. Tam bir özgürlük var. İstediğiniz eğlenceyi seçebilirsiniz.

Çarşamba, Ağustos 11

2003-2008


Aşağıda anlatılan tamamen gerçek olaylardır:

- İki tane futbolcumuz var, çok güveniyoruz. Saha içinde kavga ediyorlar. Saha içinde kavga eden iki takım arkadaşı, kaç kere gördünüz? Az da olsa vardır, buranın ilginçliği maçtan sonra iki futbolcunun "biz kavga ederiz kime ne, ailecek görüşüyoruz zaten" demesidir.

- Bir tane futbolcumuz var, genç bir yabancı, geleceğe damga vuracak gibi gözüküyor. Çok da ucuza almışsınız. 1 ay önce ezeli rakibe de gol atmış. Herkesin sevgilisi. Bir gün eve gelip televizyonu açıyorsunuz ve öğreniyorsunuz ki genç topçu parası ödenmediği için ülkesine kaçıyor.

- Dünyanın her yerine affedilmez bir günahtır ezeli rakibe transfer olmak. Bu takımın stadyumunda taraftarlar arasında bir kere kavga çıktı, ezeli rakibe transfer olan futbolcu geri alınsın mı alınmasın diye.

- Stad demişken, şehrin ortasındaki stadyum duruken 1 sene boyunca gereksiz yere dünyanın en şaçma stadında maç yapmaya gittiniz.

- Her takımın gece hayatına düşkün futbolcusu vardır. Bara giden futbolcu her takımın olmazsa olmazıdır. Bu takımın santrforu ise bara gitmez, kendisi barı işletir. Bar sahibi bir forvetimız vardı.

- Hoca ve taraftarlar her zaman birbirini sevecek diye bir kural yok. Zaman zaman atışmalar olabilir. Ama bu kulüpte, ikilinin tartışma konusu kaybolan bir cep telefonuydu.

- Oynadığı dönem boyunca taraftarın küfür ettiği yıldızının barışmadığı bir futbolcu illa olur. Bu takımda da vardır öyle bir futbolcu. Sürekli küfür yer, ama kimseye nasip olmayan bir şekilde Kapalı tribüne de 3 kere çağrılmışlığı vardır. Takımdan ayrıldığı zaman ise herkes arkasından iyi konuşur, başarılarının devamını diler.

- Şampiyonluk kazandırmış hocası vardır takımın. Önce hocanın sözleşmesi uzatılır, 3 ay sonra tazminat verilerek uğurlanır.

- Takımın transfere ihtiyacı vardır. Yaz dönemi boyunca Franszılar'ın ünlü futbolcu beklenir. Bugün gelecek, yarın binecek derken, transfer edilen ünsüz bir Yugoslav olur.

- Bir tane stoper düşünün, taraftarın sevgilisi, her derbi öncesi mütemadiyen balıktan zehirlenir.

- Takımınız şampiyonluga koşarken, futbolcular idmanda şarkı söylüyor. Şarkının adı; "param yok pulum yok."

- Takım, Avrupa'nın en zayıf takımlarından birine eleniyor. Büyük hüsran. Maç sonu bir taraftar, yöneticiyle tartışıyor. Storelarda uzun kollu forma yok diyor, yönetici "sen satılmış taraftarsın" diyor.

- Takımın 3-1 önde olduğu bir maçı 3-3 bitirme nedeni; rekor kırmak isteyen santrfora gol attırma isteği..

- Futbolcunun taraftardan dayak yemesine nadir karşılanır ama vardır. Her takımda olur. Bu takımda ise bu olay takımın uçağında olur. Taraftar, takım uçağında futbolcuyla kavga eder.

- Sezonun en önemli maçına çıkacaksınız. Rakip ezeli rakip. Onlar kampa girer, dış dünyaya kapanırlar. Bu takım o maça, mangal yaparak, stand-up şovlara giderek hazırlanır. Sonuç, 4-0'lık mağlubiyet.

- Eski efsane futbolculardan biri, kaptanlık yapmış bir stoper, her takımda olmayan bir bayrak adam, bir deplasman maçında eski başkanına kol kaldırır.

- Bu takımın şampiyonlukları da gariptir, normal değildir. Bir şampiyonluğu için 16 dakika bekler, diğerinde son 6 maça hocasız çıkar.

Ve daha niceleri....

Yukardaki olaylar Galatasaray'ın 2003-2008 yılları arasında yaşandı. Hepimiz yaşadık. Yaşandığı zaman çok sancılıydı. Ama şimdi düşününce; çok aksiyonluymuş be abi..

Şimdi takıma bakınca bir aksiyon yok. Kırık karakterler yok. Olay yok, heyecan yok. İyi mi kötü mü bilemedim. Ama çocuğuma anlatacağım olaylar hep geçmiş döneme ait. Son 2 sene nedense çok renksiz. Acaba içimizdeki isteksizliğin nedeni bu mu?

Sportif başarısızlık nedeniyle değil bunu biliyoruz. Galatasaray'ın bir aksiyon filmi gibi olduğu yıllara özlem mi duyuyoruz yoksa? Kesinlikle "o yıllar daha iyidi" yazısı değil bu. Fakat heyecanlı ve renkli olduğu gerçeğini yok sayamam. Ve belki şimdiki takımın ihtiyacı olan da budur; garip olaylar, sebepsiz gerginlikler..

Salı, Ağustos 10

Basketbol Fikstürü


İlk hafta maçları 16-17 Ekim'de oynanacak, daha çok var. 2 ay var. Bu sene futboldan daha çok basketbol maçına gideceğimi tahmin ediyorum..

Banvit-Fenerbahçe
Efes Pilsen-Antalya Büyükşehir Belediyesi
Aliağa Petkim-Oyak Renault
Mersin Büyükşehir Belediyesi-Olin Edirne Gençlik
Bornova Belediyesi- Trabzonspor
Türk Telekom-Beşiktaş
Galatasaray -Erdemir
Tofaş-Pınar Karşıyaka

Galatasaray özelinden bakarsam;
İlk hafta Erdemirspor ile açılışı yaptıktan sonra, geçen sezon yıllar sonra ilk defa kazandığımız Karşıyaka deplasmanına gidiyoruz. Arada bir Tofaş maçı oynadıktan sonra Avni Aker'e olmasa da bir Trabzon yolculuğu var.

Efes ve Telekom maçları arasında bir Mersin maçı; ardından Banvit, Aliağa, Bornova, Oyak maçları. Ve sonra üst üste iki derbi.

Önce iç sahada Fenerbahçe maçı, ardından Akatlar'da Beşiktaş. Tıpkı geçen seneki gibi, yeni yılın ilk haftasında...

Son iki maç Edirne ve Antalya...

10 farklı şehir.. Güzel bir dağılım, zevkli olacak gibi gözüküyor.

Deco Fluminense'de


Volkan Şen, formayı sırtına geçirdikten sonra armayı öperek basına poz verdi. Dur ya, Deco bu, yanlış oldu.

Şaka bir yana, Brezilya Ligi, yıldızları toplamaya devam ediyor. Deco'nun dikine paslarını eski Fenerbahçeli Washington'a atacak.

Pazartesi, Ağustos 9

Realli Sami

Khedira'yı severim. İyidir, hoştur ama Real Madrid ayarında bir futbolcu olduğunu düşünmüyorum.

Sezon başının en güzel tarafı fazla iddialı konuşup sezona renk katmaktır. Ben de ilk iddialı cümlelerimden birini bu birleşme için kuruyorum, Khedira Euro 2012 günlerinde Real futbolcusu olmayacak. En fazla 2 sezon veriyorum o da Mourinho'nun güzel hatırı için.

Bu transferde en karlı kişi kuşkusuz Sami. Onun özgeçmişinde artık Real Madrid yazacak. Dünyanın tüm futbol kulüplerinin kapısı ona açık. Stuttgart ise 2.sırada. Galiba 15 milyona okutmuşlar Sami'yi. Ama Real Madrid'i biliyoruz, isteseler 20 milyona kadar çıkabilirlerdi, o nedenle Stuttgart aslında zarar etmiş sayılabilir. Real ise son sırada, ama...


Ama işte, Khedira, Messi'yi durdurursa, bütün sezon oynamayıp sadece derbide Messi'ye nefes aldırmasa, o zaman Real 1.sıraya çıkar.

Sezon başlasın göreceğiz, sezon bitsin bu yazıyı arşivden çıkaracağız.

2 Eylül

Türkiye'de galası yapılan ilk kısa film. 2006 yapımı. Dün ilk defa izledik. Türkiye'nin Vietnam Sendromu filmleri son yıllarda iyice arttı. O konu hakkında çok farklı birşey söylemiyor fakat
hiçbir şey söylememekten iyidir. Filmin internet sitesi şurası.

Apertura


Arjantin Apertura Ligi başladı.. River Plate taraftarları...

Fransız Hasan


Hasan Kabze ile Semih Şentürk 2006 yılında çok konuşulan iki isimdi. İkisi de takımlarında sürekli yedekti. Takıma daha fazla girmeleri gerektiği söyleniyordu. Oyun stillerinde farklar olsa da ikisinin de ortak özellikleri vardı.

Semih çok daha eskiden beri İstanbul'da olsa da aslında Kabze ondan yaş olarak daha büyüktür. Aralarında 1 sene var. Semih 83, Kabze 82 doğumlu... (Aslında Semih hala genç Semih sayılabilir, 27 yaşında. Onun 30 yaşında sananlar var ).

İkisi de İzmir'de futbola başladı. Semih İstanbul'da altyapı liglerinde gol atarken, Hasan Anadolu'da alt liglerde oynuyordu ki, ikilinin karakteri arasındaki en önemli farkı oluşturan etken budur bence. Semih ve altyapılarda yetişen futbolcular daha rahat bir kariyer hedefi çizerken, Anadolu'da kasap stoperlerden tekme yiyerek büyüyen futbolcular Rusya soğuğuna yol almaktan çekinmiyorlar.

Hasan Kabze, Beşiktaş maçında şampiyonluğu getirdikten 1 sene sonra takımdan yollandı. Fazla konuştuğu söyleniyordu. Bizim de gözümüzden kaçmıyordu. "Forma istiyorum" diyordu sık sık. Önünde Hakan, Necati, Karan gibi isimler olmasına rağmen.

Semih ise sürekli yedekti ve bundan rahatsız olmuyor gibi gözükmye çalışıyordu. Belki de gerçekten rahatsız olmuyordu. Oyuna girince golünü atıyor, sonra yine kulübede bekliyordu.

Hasan Kabze'nin güzel bir dönemi olmadı. Beşiktaş maçında ve 2006 yılında yaptığı birkaç son dakika sihiri sayesinde tribünlerin sevgilisi oldu o kadar. O sevgili olma kısmı da bir yere kadar, tribün seviyordu ama oynamasını da pek istemiyordu, uğultulardan anlaşılan buydu.

Semih de Hasan Kabze'de bence İstanbul topçusu değildi. Buna rağmen özellikle Semih, Fenerbahçe altyapısından gelmesini iyi kullandı. Camia çocuğu olarak uzun süre takımda kaldı. Hakkını yememek lazım; futbola 17 yaşında başlayan Hasan Kabze, Sami Yen çimlerinde kafası önde topla kavga eden bir forvet portresi çizerken, Semih üzerine birşeyler de koyuyordu.

Çok konuşan Hasan Rusya'ya transfer olunca gözden ırak oldu. Bu zaman zarfı Semih'in altın dönemi. Ligin gol kralı, Euro 2008'in yıldızı. Fakat Kabze kadar isyankar olamadıği için 2010 yılında hala Fenerbahçe'nin yedeği.

Hasan Kabze, kariyerinde çok büyük başarılar olmasa da, altın bir dönem olarak sadece Dolmabahçe'de oynadığı 25 dakika gösterilse de artık bir Fransız Ligue 1 topçusu. 3 sene önce "İstanbul'da topçusu değil" dediğim adam artık beni hem haklı hem haksız çıkartıyor.. O artık İstanbul'dan çok uzakta, Fransa Ligi topçusu.

Hasan, dün Montpellier formasıyla ilk maçına çıktı, umarım devamı gelir. Hasan'ın, Topal'ın temiz karakterleri onlara Avrupa sahalarında yardım etsin. Ey Galatasaraylı, sen de sadece Beşiktaş maçlarında bağırarak hatırlama, Hasan Kabze'yi hiç unutma...