yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Eylül 14

Diyet

 


"İki birden, üç ikiden, dört üçten iyidir. O halde birleşiniz"

Büyük sinemacı Ömer Lütfi Akad'ın Göç üçlemesinin üçüncü filmi. İlk ikisini izlemeden buna daldık. Ya da diğre ikisini izlediysem de hatırlamıyorum. Fakat üçlemeyi tamamlayanların ifadelerine göre Diyet, üçlemenin en zayıf filmi. Buna rağmen Yeşilçam'ın kurak politik film külliyatında önemli bir yer alabilecek düzeyde.

Film, bir grup fabrika işçisini konu edinir. Bu işçilerin bir kısmı sendikalıdır. Bir kısmı da sendikaya karşıdır. Hülya Koçyiğit, Hacer rolüyle yaşlılığına selam gönderir. Sendika karşıtıdır, örgütlenmeden rahatsızdır, patronlara ve iktidara yakındır. Sonra sonra, babasının söylediği yukarıdaki cümleyle (hadismiş) aydınlanmaya başlar ama artık çok geçtir.

Hakan Balamir, Hasan karakteriyle devleşir. Fakat Hakan rahatsız edici bir karakterdir. Bugünlerin sokak röportajlarında  "Hükümetimiz iyi ama dış güçler izin vermiyor" diyen amcaları gibidir.

"Sendikacılar şerde birleşmiş, biz hayırda birleşeceğiz" der. Hayır ve şerden bahseder ama diğer yandan açgözlüdür. "Yetinmeyeceksin, yetinmek bize göre değil" der. Bunu derken; bir hak savunan söz duyduğunda (mesela sevdalısı Hacer'den bile) ona "Şükür de şükür. Nankörlük bize göre değil" diye çıkışır. Hasan 70'lerde yaşayan bir işçidir, ama 2000'lerde yaşasa oy vereceği parti aşikardır.

Hasan, filmin bariz kötü adamı Bilal Usta'dan (tabi ki Erol Taş) bile daha rahatsız edicidir. Belki 1970'lerde saflığın karşılığı olarak görülebilirdi ama 2020'lerde Hasan da artık farklı anlatılar içinde...

Erol Günaydın müthiş bir oyunculuk çıkarır; ki onu sinemada az koyarız. Erol Taş zaten büyüktür. Fakat her şeyden önce Ömer Lütfi Akad, büyük sinemacıdır. Onun filmlerini çok izlemedim ama her izlediğimde etkilendim. Diyet, kıyıda köşede kalmasına rağmen sinemamızın saygı duyulası işlerindendir. 

Cumartesi, Ekim 2

Kara Sevda

Bir gece yarısı boş boş otururken yakalanan bir Yeşilçam filmi...

İsmi Kara Sevda. Baş rollerde hiç ısınamadığım ve yapay suratlı bir oyuncu olarak değerlendirdiğim Zeynep Değirmencioğlu ve 70'lerin meşhur türkücüsü Mehmet Bozdoğan var. Bu açıdan önemli. Sene 1973. Arabesk şarkıcısına ve türkücüye film çektirmenin ilk örneklerinden. Hatta bu senaryo ve film, iki kere daha uyarlanıyor. Biri bundan önce Nuri Sesigüzel'e, diğeri daha sonra Ferdi Tayfur'a...

Yeşilçam'da izlemeye çok alışık olduğumuz bir aşk hikayesi. Fakir bir işçinin oğlu, zengin kötü adamın kızına aşık oluyor. Kızın da  çocukluktan beri tanıdığı oğlana gönlü var ama büyükler devreye giriyor. Hem bir sınıf çatışması hem de kavuşamama hikayesi. Gerçi sınıf çatışması da olabildiğince yüzeysel bir şekilde veriliyor. Aslında çatışma falan yok ortada. Fakir olan gururlu ve namuslu, zengin olan kötü... Bu kadar. Başka detaya gerek duyulmamış.

Zaten senaryomuz da bu kadar. Filmin geri kalanı Bozdoğan'ın türküleriyle doldurulmuş. Devamlı bir şarkı çıkıyor karşımıza. Aslında sahne sahne irdelenecek kadar kötü bir film olmasına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde konu sizi çekiyor. Hem hızlı ilerliyor, hem de sonunu merak ediyorsunuz. Gerçi çok ilginç bir son da çıkmıyor ama gece boşlukta düştüğünüzde filmin sonunu tamamlıyorsunuz.

Filmi sahne sahne irdeleme işine de heveslenmiştim ama video hali Youtube'dan kaldırılmış sanırım. Zaten gerek de yoktu. Hatta postu yazarken üşenme ağır bastı ve fotoğraf bulmaktan bile vazgeçtim.

Filmin en iyi noktası, Sami Hazinses'in usta oyunculuğu. Onun dışında ömrümüzden bir 90 dakikayı da böyle harcamış olduk.

Kara Sevda ismi birçok film ve dizide kullanıldı. Hatta son olarak Ay Yapım'ın bir dizisi vardı. Emir Kozcuoğlu karakteriyle Kaan Urgancıoğlu kült haline gelmişti.  Aynı Urgancıoğlu şimdi Yargı ile yargı dağıtıyor. Reklamını yapalım. Dizi sağlam başladı, oradan devam edeceğiz.

Salı, Ağustos 10

Seni Seviyorum

 


1980 sonrası durgun Yeşilçam'ın dikkate değer filmlerinden...

Esasında öykü çok yabancı değil. İki genç birbirini çok sever ama beklenmedik bir şekilde ayrılırlar. Kadın pavyon şarkıcısı olur, erkek zengin. Yıllar sonra da yolları kesişir.

Bu tip filmlerin çoğunda topluma verilmek istenen mesaj, erkeğini kaybeden kadının kötü yola düşmesidir. Yeşilçam sıklıkla bunun üzerine kurmuştur öykülerini. Sinema salonlarının müdavimi olan kadınlara, "Sakın ailenizi kaybetmeyin, yoksa sonunuz böyle olur" mesajı verilir.

Bunların önemli bir kısmı 1980 öncesindedir. 1980 sonrasında ise bu misyonu, aileye (ebeveynlere) başkaldıran ve eroin tuzağına düşen genç kızlar alır.

Seni Seviyorum, 1980 sonrası olmasına rağmen 'pavyon'u işler. Fakat yönetmen koltuğunda oturan Atıf Yılmaz ve senaryoyu kaleme alan Macit Koper, daha farklı bir kadın portesi çizmek ister. Fakat sanırım pek başarılı olamazlar. Yine de emeklerine sağlık...

Türkan Şoray'ın canlandırdığı Selma karakteri, verdiği kararlardan pişmanlık duyan değil daha çok  başına gelenleri kabullenen ve seçimlerinin arkasında duran biridir. Yıllar sonra tesadüf eseri karşılaştığı eski aşkı Murat ise (Cihan Ünal), namusuna, gururuna boyun eğerek hareket eden bir erkek değil, tam tersi kendi hatalarını affettirmek isteyen biridir. Yani pişmanlık duygusu kadından erkeğe, affedici olma rolü erkekten kadına geçmiştir.

Yine de film, elindeki 'devrimci' olma kozunu oynama konusunda ürkek davranır. Filmin ikinci yarısından sonra hikaye klasikleşir. Karakterler sıradanlaşır. Öte yandan benim düşünceme göre Türkan Şoray da "pavyonda yaşam mücadelesi veren güçlü kadın karakter" rolüne pek uygun değildir. Şoray'ın karakteri iki ayrı isimde can bulur. Eski hayatında Selma, pavyonda Aygül'dür. Şoray, Selma olduğu zamanlarda güçlü bir oyunculuk çizmekte zorlanmazken, Aygül olduğunda yerini yadırgayan bir sırça köşk prensesine dönüşür. Oysa Aygül, tüm acılarına rağmen pavyonda olmayı yadırgamayan bir kadındır.

Şoray dışındaki diğer oyuncular ise enfestir. Cihan Ünal, sinemada çoğu zaman bekleneni veremez ama burada fena değildir. Yan roller ise harikadır. Erdal Özyağcılar'a zaten hayranız. Adaşı Erdal Tosun'dan Serra Yılmaz'a kadar çok değerli isimler kadroda. Filmin yıldızı ise benim değerlendirmeme göre Sevdağ Ferdağ olur.

Başroller biraz sönük kalıyor ama Ünal&Şoray aşkı da bu filmle başlamış. Burada tanışmışlar. Film İstanbul, Bodrum ve İskenderun'da çekilmiş. Hangi sahnede nerede, çözmek kolay değil ama Bodrum sandığım sahneler güzel olmuş. Pozitif ayrımcılık tabi ki, belki de İskenderun'dur oralar...

Filmin bir de sonu var. Mutlu son görmek isteyenler yanılır. Fakat o mutsuz son da çok güçlü işlenememiş. Seyircinin hissettiği, çözemediği bir belirsizlik ve kopukluk var. 

Özetle çok iyi yazıldığını tahmin ettiğim senaryo, belki de biraz gişe kaygılarıyla çekimlerde kuşa dönmüş. Yine de Yeşilçam'a ilgi duyanlar için izlenmeye değer... 

Salı, Temmuz 27

Talihli Amele

İlyas Salman'a göre kariyerinde toplumsal sorunlara parmak basan en iyi iki filmden biriymiş. Diğeri Sarı Mercedes; muhteşem bir yazarın müthiş bir romanından uyarlanmıştı.

Talihli Amele'de ise sinemamıza sayıca az katkı veren ama her katkısıyla da nokta atış yapan Başar Sabuncu var. Sabuncu'nun senaryoları daha çok 80'lerden sonra sinemaya uyarlandı. 1980 ise onun sinemaya giriş yılı gibiydi. Önce Tarık Akan'ın oynadığı Adak, ardından Talihli Amele geldi.

Sabuncu dışında bir de Atıf Yılmaz gerçeği var. Onun zengin film listesinde bile ayrı bir yere konulabilecek kalitede bir yapım. Ayrıca yapım yılı da çok önemli.

Sabuncu ve Yılmaz ikilisi 1980 yılının hararetli politik ortamını çok net tasvir etmeyi başarabilmişler. Yani kendi zamanlarına, kendi günlerine sanki dışarıdan bakmışlar gibi; net bir fotoğraf çekmişler ve bu kareyi de oldukça 'zamansız' bir hale çevirerek işlerlik kazandırmışlar.

Oyuncu kadrosu da dolu doludur. Salman dışında: Hümeyra, Metin Serezli, Mustafa Alabora, İsmet Ay, Salih Kalyon gibi isimler yer alıyor. Ayrıca Erdal Özyağcılar, yine doğru bir film tercihinde bulunmuş. Bir insanın hiç mi 'sıradan' filmi olmaz?

Talihli Amele biraz talihsiz bir serüven yaşamış. Sansürlenmiş, kısıtlanmış, kuşa çevrilmiş. Sanırım biz 2020'de sansürsüz haline denk geldik. Zira sansürlenmesine neden olan sahnede Mehmet Ali (İlyas Salman) deli gömleği giyer. Sansürleyenler ise "Anadolu delikanlısı delirmez" diyerek sahneyi kesmiş. Eğer sebep buysa, biz bu sahneyi gördük. Fakat bu sahnenin zamanında kesilmiş olması, aslında filmin anlatmak istediğine uygun ilerliyor.

Sınıf bilincinden yoksun olan inşaat işçisi Mehmet Ali, kapitalist çarkların kendi aralarında girdiği bir çatışma sayesinde, inşaatında çalıştığı apartmandan bir daire kazanır. Fakat bu dairede oturmasına, diğer ev sahipleri karşı çıkar. Zira kimse bir işçi ile aynı yerde yaşamak istemez.

Zamanla sınıfsal farkı bir gazete muhabiri (Hümeyra) sayesinde sorgulamaya başlayan Mehmet Ali, "Bu binanın kumunu ben taşıdım, harcını ben yaptım. Neden burada oturamıyorum?" sorularını sorar. Fakat bu sorgulamanın sonunda önce evi işgal eder, ardından delirir.

Delirmesi, deli gömleği giymesi hoş görülmez. Yani eğer filmin sonunda Mehmet Ali'yi delirmemiş bir şekilde görüyorsak, tüm yaşananlar normalleşiyor. 'İşçi', biraz isyanın ardından eski hayatına devam ediyorsa, sınıfsal dezavantajını ve biçilen rolleri kabul etmiş demektir. Bu ne Sabuncu'nun ne Yılmaz'ın istediği bir durum olsa gerek. Fakat tıpkı filmde "Toprak ekenin, su kullananın" sloganından rahatsız olan patron sınıfı gibi; filmde de ufak oynamalar yapanlar olmuş.

Birçok politik mesaja, derin bir sosyolojik bakışa, ayrıca sıkıcılıkta uzaklaştıran bir mizaha sahip olmasıyla Talihli Amele, her daim izlenecek güçlü filmlerden...

Cumartesi, Şubat 13

Gazap Rüzgarı


1980, tüm Türkiye'de olduğu gibi sinemada da dev bir kırılma yarattı. O dönemin sertliğini, yıkımlarını, kayıplarını ve zorluklarını es geçmek doğru olmayacak belki ama bu kırılımın sinemada bir öze dönüş yarattığını da inkar etmemek olmaz.

Öze dönmek ne demek, onu bir açalım. Yani 1970'lerin Yeşılçam'ının sadece gişe kaygısı güden, birbirinin kopyası, hatta oyuncu kadrosu bile ayni olan filmlerine ve en iyi (popüler) oyunculara senede 15 film çektiren, bu sayede de niceliğin çok, niteliğin düşük kaldığı dönemine veda edilmişti.

Artık şartlar daha ağırdı ve film çekmek zordu. Belki film izlemek bile zordu. Dönemi yaşamadık o neden hâkim değilim ama aslında bu da güzel bir konu olur. O donemde insanların sinemaya gitmek gibi bir derdi veya eğlencesi var mıydı? Böyle dönemlerde sinema bazen sığınaktır. Mesela 1929 krizi Hollywood'u büyütmüştür. Ama bizim toplumsal yaşamımızda gözlem yapmadan ezbere bakışlarla gördüğümüz,sinema salonların git gide kan kaybettiği, hatta Eşkiya'ya kadar kapısına kilit vurduğu bir dönem olduğuydu.

Yani aslında sinema, sinemafillere kalmıştı. Bir de erotik film sevdalılarına... En azından darbe etkisi sona erip biraz daha normalleşme başlayana kadar bir süre böyle ilerlemiş.

İşte o senelerde, döneme göre oldukça cesur filmler çıkmış. Gazap Rüzgarı,  onlardan biri. Cesurluğu sadece darbe döneminde çekilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Zaten politik bir film de değil. O görevi daha çok Şerif Gören ve Zeki Ökten filmleri üstlenmiş zaten. Orhan Aksoy'un yönettiği ve Gülşah Film'den çıkan bir film ne kadar politik olabilir ki? Fakat 70'lerin Yesilçam eserleriyle kıyaslanınca oldukça cesur bir metin görmek mümkün.

İlk başta Hülya Koçyigit'in canlandırdığı Selma karakteri, o döneme kadar alışılmış kadın figürünün çok uzağında. Kendisi bir avukat. Şarkıcı veya konsomatris değil. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor, üstelik evli bir adama aşık oluyor. Onunla sevişebiliyor ve bundan bir utanma duymuyor. Hatta evli olduğunu öğrenince bile sevişiyor. Buna rağmen seyirciye bir 'kötü kadın' olarak da gösterilmiyor. Sonra bir mafya liderinin avukatlığını yapıyor, onunla da beraber oluyor. Ona, onu sevmediğini ve sadece bir kadın olarak arzuladığını söyleyebiliyor. Bu sırada yasak aşkından bir oğlu oluyor ve onu tek başına büyütmeye çalışıyor.

1980 öncesinde çekilen bir film olsaydı, Erol Tas'i dövmeye çalışanlar gibi bir kitle de bu kadını toplumdan aforoz etmeye çalışırdı. Belki de medyada öyle yazılar da yer almıştır; ama sinemanın kitlesel bir boyutta olmadığı günlerde fazla yankısı duyulmamıştır diye tahmin ediyorum.

Bir de erkeklerimiz var...

Mahmut Cevher, yardımcı erkek oyuncu. Bir mafyayı oymuyor. Fakat o da alıştığımız mafya değil. Daha doğrusu, büyük ihtimalle öyledir ama biz onu 'işi'yle görmüyoruz. Sadece mafya olduğunu biliyoruz. Sert ve karizmatik olduğunu görüyoruz. Soygun, çatışma, cinayet, eroin gibi şeyler yok. Ne mafyaya özendirme var ne de mesaj kaygısı güdülerek 'kötü şeyler'den bahsedilme... Direkt adamın kendisine odaklanıyoruz. Bireye... Cevher'in karakteri Ömer Atalay filme geç giriyor ve tasviri biraz çala kalemle yazılıyor ama Cevher'in oyunculuğu ve karizması büyük bir ilgi çekiyor.

Cihan Ünal ise başrolde. Kendisi beğenmediğim bir oyuncu olsa da burada çok etkileyici oynuyor. Ama karakteri Fikret de de pek sevimsiz, pek itici. Ünal, başrol olmasına rağmen 70'lerin güçlü, kahraman jönlerinden değil. Koltuk sevdalısı, karısını aldatıyor, sevgilisine duyduğu sevdaya da sahip çıkamıyor. Gayet zayıf bir karakter. 70'lerde salonları dolduran seyircilerin sevmeyeceği tipten.

Aslında 70'lere de gitmeye gerek yok. Bugün birçok sinema sitesinde, film hakkındaki yorumlarda 2000'lerin kadınları ve erkekleri Selma'yı ve Fikret'i yerden yere vurmaya devam ediyor. Örf ve adetlere uygun olmayan filme düşük puan verenler çok fazla. Belki iktidarın kalelerinden Hülya Koçyigit'in kendisi bile şu an bu filmi anıp hatırlatmak istemiyordur. Fakat yine de teknik açıdan tüm yetersizliklerine rağmen, bir öncü film olarak gösterebiliriz. Türk sinemasında; politik filmler dışında toplumsal devrimin adımları için taş atmış filmlerden. Son dönemde izlediğim filmler arasında olan Uzun Bir Gece de bu açıdan çok değerli benim için.

Tabi Uzun Bir Gece çok daha bizim filmimiz. Zira bir Necati Cumali romanından  uyarlanıyor. Gazap Rüzgarı ise bir ABD romanından uyarlanmış. İlginçtir; romanın yayınlanma tarihi 1980. Türkiye'de sinemaya aktarılması, ABD'den bile daha önce oluyor. Kim okumuş da, yabancıdan önce risk alıp fikir olarak sunmuş merak ettim. Senaryo Orhan Aksoy olarak geçiyor; bunu da ekleyelim. Fakat sanki Selim Soydan'ın ABD'de yaşayan bir arkadaşı bu kitabi okumuş ve Gülşah Film'e "Baba bu romanı film yapsaniza" demiş gibi bir havası var.

Detayları bilemeyiz. Zaten internette filmin kendisi hakkında da çok fazla içeriğimiz yok. Fakat filmde güzel şeyler arasında Cahit Berkay ve müzikleri de var. Onu da atlamamak lazım. Bir önceki postta yine bir Türk filminden bahsetmiştik ve orada da müziklerin kalitesini öne çıkarmıştık. Bu film de geri kalmıyor. Üstelik bir sahnede Tanju Okan'ı da (Filmdeki rolü ile ufak bir Frank Sinatra havası veriyor) mini konser verirken görüyoruz. Yani, müzikal açıdan doyurucu bir film.

İzledikten sonra hayatınızın filmi olmayacaktır. O dönemin en güçlü filmleri arasına bile girmeyecektir. Fakat izlemekle bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bir de Türk sinemasının geçtiği aşamaları gözlemlemek gibi bir ilgi alanınız varsa, bu filmin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Bazı filmler çok iyidir ama kendisinden sonra gelenlere sadece gişe ümidi ve ilhamı verir. Bazı filmler ise çok iyi değildir ama kendisinden sonra gelenlere, hikayesini anlatma cesareti verir. 

Gazap Rüzgarı yabancı bir elden uyarlansa da ikinci gruba giriyor.

Pazartesi, Şubat 1

Çılgınlar


Yeşilçam filmleri bugünden bakınca bazen çok komik duruyor. Hatta dönemin şartlarına göre bakınca bile zayıf kaldıkları noktalar var. Avrupa'dan, ABD'den ve dünyanın birçok yerinden kaliteli filmlerin çıktığı senelerde, yani 1970'lerde, Yeşilçam dönüp dolaşıp aynı oyuncularla benzer filmler çekmiş. O zaman sinema emekçileri teknik sıkıntılardam dem vurular ama sadece teknikle alakalı bir sıkıntıdan bahsetmek haksızlık olur.

Çılgınlar bu açıdan ilginç bir örnek. 1974 yapımı bu film, aslında iyi bir senaryoya sahip. Yani öyküyü yazılı olarak okusak, çok beğeniriz. Zaten aslında birçok Yeşilçam filmi için durum böyle. Fakat yapımların gişe yapması için garip detayların eklenmesi kaliteye büyük zararlar vermiş. Bugün yerli dizilerde de aynı anlayışları görüyoruz zaten. Aynı ekol ve zihniyetin devamı...

Çılgınlar bu açıdan biraz daha elle tutulur duruyor. Köre araba çarpınca gözleri açılmıyor yani. Gariplikler, olağan dışı durumlar yaşanmıyor. Gerçi bir hafıza kaybı olayı var ama o da olması gerektiği gibi veriliyor. Öte yandan, bu öykünün aynısının o dönemde değişik kategorilerde üretildiğini (komedi mesela) ve tüketildiğini de unutmamak lazım.

Konumuzu anlatalım o zaman. Bir suç çetesi zengin işadamı Orhan'ı soymak ister. Çetenin güzel kadını Selma'yı da bu konuda kullanmak isterler. Selma, Orhan'ı kendine aşık edecektir. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz.

Kötü  oyuncu olduğunu düşündüğüm Türkan Şoray'ın en rahat filmlerinden biri olsa gerek. Zira rol yaptığını bu sefer saklamasına gerek yok. Seyirci onun rol yaptığını bilerek izliyor. Hatta direkt rol yapmasını izliyor. Diğer yandan Ekrem Bora, gerçekten karizmasıyla ve klasıyla filme güç katıyor. Onun çok az filmini izledim ama neden o dönemin önemli isimlerinden biri olduğunu bu filmden sonra daha iyi anladım.

Ekrem Bora'dan sonra filmin en önemli, değeri Sezen Cumhur Önal. Filmin müziklerini o yapmış. Çok iyi... Filmin heyecanını, temposunu ve romantizmini etkiliyor.

Fakat mesela filmin adının neden Çılgınlar olduğunu anlamadım. Son ana kadar çok bir çılgınlık göremedik. Mesela 'Herkes öldürür sevdiğini' olabilirmiş.

Ayrıca filmin sonunda vurulma sahnesinin, günümüzde Twitter'a düşmemesi bana ilginç geldi. Herhalde genç kuşağın sinemafillerinin radarına girmemiş bu film. Zaten Ekşi'de bile Çılgınlar başlığının altında sadece 2 entry bu filme ait. Gerisi Trabzonspor taraftar grubu...

Salı, Şubat 25

Deniz Yıldızı


Kötü 1980'lerin kötü filmlerinden biri daha. Bu filmi yıllar önce televizyonda gördüğümü hatırlıyorum. 2000'lerin başıydı. Dadı furyası ve Gülben Ergen fırtınası esiyordu. Yani Gülben Ergen'in en popüler zamanlarıydı. Gündüz kuşağıydı. Herhalde Gülben Ergen'in az bilinen, gençlik dönemi bir filmini yayınlamak, hatırı sayılı bir rating katardı. O zamanlar için ilgi çekici olabilirdi. Fakat benim ilgimi çekmemişti.

Şimdilerde ne Gülben Ergen o kadar popüler ne de bu tarz bi film gündüz kuşağında izlenir. O kadar yarışma, evlilik programı vs. gibi yapımların arasında böyle bir film yayınlamak rating kaybı demek. Yani Yemekteyiz'in standart bir bölümünden dahi kötü bir film. Fakat o yıllarda Kartal Tibet'i yönetmen koltuğuna oturtmuş, Safa Önal'a senaryo yazdırmış bir film. İşte Yeşilçam'ın 1980'leri böyleydi.. Allah Eşkiya'dan razı olsun...

O dönemin en çok işlenen konusu, daha doğrusu en çok işlenen figürü biraz özgür davranan ve toplum değerlerinin dışında hareket eden zengin ve şımarık kızlardı. Bu tip kızların hikayelerinin anlatıldığı filmlerin yarısı mesaj kaygılı dramlar olurken, diğer yarısı da nefretle başlayan aşk hikayeleriydi. Bu film ikinci sınıfa giriyor. Genç, güzel, zengin ve şımarık Gülben, kendisi gibi olan arkadaşlarıyla Marmara Adası'na gider. Orada 'ukalaca' tavırlar sergiler. Dürüst, çalışkan, fakir Yakup Reis de onun bu tavırlarından rahatsız olur. Fakat sonrasında kavgalar aşka dönüşür. Bu aşka dönüşme esnasında taciz, insan kaçırma ve hatta tecavüz bir yöntem olarak gösterilir. Meşrulaştırılır demek istemiyorum ama iş oralara kadar gidebilir. Filmin sonunda ise o 'zengin, şımarık, özgür kız' aşkında yanarak erkeğine hizmet etmeye, evinin kadını olmaya and içecek hale gelir.

Zaten filmde esas anlatılmak istenen bir aşk hikayesi değildir. O konuya bir çekicilik katmak için merkeze konmuş bir unsur sadece. Gülben karakterinin zenginliği ve şımarıklığı önemlidir.. Arkadaşlarıyla tatile gidebilen, baba parası yiyen zengin kızın ne kadar antipatik olduğu üstüne vura vura gösterilir. Topluma verilmek istenen mesaj budur. Bu öyle ince bir mesajdır ki; servet avcılığına veya zengin düşmanlığına dönüşmez; biraz olsun toplumun genel alışkanlıklarının dışına çıkanlara kötü gözle bakılmasını sağlar. Açıkçası Gülben Ergen de rolün hakkını verir. Kötü oyunculuğu bir avantaja dönüşür ve kendisinden daha antipatik bir karaktere hayat verir.

Sonuç olarak; ben niye izledim bu filmi bilmiyorum. Youtube'da denk gelince aktı gitti. 75 dakika sürüyor zaten. Ömürden bir kayıp mı? O kadar da değil. Fakat belki bloga yazmayabilirdim. Ama olsun. Çeşittir. Gülben Ergen filmi de yazıyoruz, 2.Lig maçına da gidiyoruz, Oscar da konuşuyoruz, Avrupa futboluna da ışık tutuyoruz. Bizim de farkımız budur...

Salı, Şubat 18

Aşkın Zaferi


Günümüz Türkiyesine eleştiriler sıralarken, geçmişi çok fazla övüyoruz. Hemen her alanda bu böyle ama sinemada sanki daha fazla. Birçok alanda yaşını alanlar geçmişe dair nostaljik özlemler duyar ama Yeşilçam sinemasını, ona yetişemeyen kuşağın zihninde bile bir 'saflık ve güzellik' abidesi olarak yer edinir.

Oysa kötü filmler, kalitesiz işler, kötü işlenen ve adeta propagandaya dönen tarihsel/siyasi filmler çok fazladır. Bir diğer adı Aşk ve Vatan olan Aşkın Zaferi de böyle bir filmdir.

Hülya Koçyiğit henüz 25 yaşındadır. Şimdiki gibi fikrileri pek yoktur. Fakat yine hakim görüşten yanadır. Aşkın Zaferi, Cumhuriyet'in 50. yılında, Milli Mücadele'nin nasıl zafere ulaştığını anlatmaya çalışan, o nedenle emek, özveri, fedakarlık gibi kavramlara çok fazla yer veren ama izlenme kaygısıyla araya dramatik bir aşk öyküsü sokan ve popülist kaygılar nedeniyle amacın dışına çıkarak mesajını sulandıran bir filmdir. Bu sulandırma çabasına rağmen hedefe ulaşmış ve izlenmiş olabilir. Yani büyük ihtimalle yutanı olmuştur. Bugünlerden bakınca ise hem sinema tekniği açısından hem de kurgusal bakımdan eleştirileri bitmemesi gereken bir filmdir. O dönemin şartlarını ve standartını düşününce tekniği çok fazla eleştirmek haksızlık olabilir ama diğer açılardan üzüntü verici.

Hikaye biraz Vurun Kahpeye gibi ilerliyor. Tabi ki onun kadar güçlü değil. Kötülerin fazla kötü olması, iyilerin kusursuz olması bir Yeşilçam geleneğidir. Fakat bu sefer oyunculuklar da yetersiz olunca; kör göze sokulan parmak çok fazla acı veriyor.

Uzun uzun sıralayacak çok fazla şey bulunabilir ama bunları sıralamaya 50 sene sonrasında gerek var mı emin değilim. Karşısındakinin casus olduğunu anlayan İngiliz'in silahını kullanmaması ve tokat atması ise benim için artık son noktaydı. Bazen böyle filmlere denk geldiğim ve onları izlediğim için çok üzülüyorum. Kendime de kızıyorum. Fakat her zaman dediğim gibi, kötü film izlemeden, iyi filmlerin değeri anlaşılmaz. Futbol maçları için de geçerli.

Sık sık İzmir Marşı'nın başını duyduğumuz için sanki bir yerden Erkan Yolaç çıkacakmış gibi hissetiren filmin tek artısı köylü ve şehirli kavgasını çok iyi işlemiş olmasıdır. Fakat o da filmde çok fazla yer kaplamamış. Ayrıca Hulusi Kentmen ve Aytaç Arman da ortalamanın üstüne çıkarak biraz olsun içimizi rahatlatıyor.

Bu arada bir kez daha rakı içince dağılan İngiliz tasviri görmek beni çok güldürdü. 2005 Şampiyonlar Ligi finalinden beri öyle olmadığını biliyoruz.


Pazar, Ekim 20

Uzun Bir Gece


Edebiyat meraklıları bu esere kesinlikle hakimdir ama sinemada biraz kıyıda köşede kaldığını sanıyorum. Zira bugüne kadar ne bizlere tavsiye edilmişti ne de her boşlukta Türk sineması yayınlayan o kadar televizyon kanalında denk gelebildik. Oysa çok da kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip. Hülya Avşar, Aytaç Arman, Yaman Okay, Selçuk Uluergüven.... Kadro hakkını veriyor. Oyunculuk anlamında en ufak sıkıntı yok. Hülya Avşar yine popüler figür olmasının altında ezilmiş. Hemen hemen her Hülya Avşar filminde hissettiğim duyguyu burada da taşıdım. Keşke bu kadın müziğe, şarkıya, sahneye, televizyona dalmasaydı. Müzik demişken; filmde Cahit Berkay dokunuşları da mevcut.

Hikaye Necati Cumalı'ya ait ama senaryoda da Macit Koper katkısı var. Cumalı'nın birçok eserinin sinemaya aktarıldığını biliyoruz. Haddim değil ama bu anlamda da Türk edebiyatının hakkı az verilen isimlerinden biri olduğunu ifade edebilirim.

Film 1987 yılına, öykü 1981'e ait. O dönem için bile oldukça radikal ve rahatsız edici bir konuya sahip. Bugünlerde bile çok tartışma yaratabilecek bir konu. Zaten Türkiye gibi 'yavaş' ilerleyen ve kendisiyle az tartışan kapalı toplumlarda 30 sene çok da uzun sayılmaz. O nedenle şu anda bile Türk toplumunu, taşrayı, kadını, kadına bakışı, ahlak algısını, cinselliği çok iyi anlatan eserlerden biri olarak dikkatle okunmalı.

Bir kadın karakterimiz (Gülsüm) var. Öykünün merkezinde kendisi yer alıyor. Küçük yaşlarda, daha doğrusu cinsel anlamda kendisini fark ettiğinde yan komşusuna sevdalanıyor. Yan komşunun evli olması önemli bir detay. Zira durumu fark eden annesi, kızını hemen başka bir adamla evlendirip beladan uzak tutmaya çalışıyor. Fakat kadının o adamı unutması söz konusu değil.

Gel zaman git zaman; adam başka bir yere taşınır. Kadın ise bir gece o yasak aşk uğruna yola çıkar. Kitabın ve filmin yüzde 80'i; işte o gecede geçer. Buna rağmen rüyalara giren o gece kadının beklediği gibi gitmez. Onun bir cazibe ürünü olarak hissettiği ve iktidar sahibi olarak gördüğü o güçlü erkek o gece bambaşka bir profil çizer. Kadın; korkak, pısırık bir adamla karşılaşır. Kadının belki de kötü bir kabustan uyandığı; ama sonunda 'uyandığı' bir gece olur.

Filmin esas figürlerinden biri de kadının kocası Zekeriya Usta'dır. Bu emekçi usta karısından yaş olarak çok büyüktür. Belki de bu yüzden karısına bir türlü ulaşamaz; ki zaten karısı da onu sevmez. Fakat o gece onu da bambaşka bir sınava sokar. Ustayı sinemamızın en başarılı, dokunaklı, güçlü oyuncularından Yaman Okay canlandırdığı için de ayrı bir sempati besledim. Fakat aynı zamanda taşradaki o karakterin toplumun tüm baskılarına ve kendi içindeki fırtınalara karşı direnmesi de benim içimi ısıttı.

Tabi bizim toplumumuz için aynı durumu söylemek söz konusu değil. Film Youtube üzerinden izlenebilir. Altında da yorumlar mevcut. O yorumlardan bile nasıl bir kaosun içinde olduğumuz anlaşılabilir. Karakter tahlili yapamayan ve bir film tartışmasına giremeyen izleyiciler çok da şaşırdığımız bir durum değil. Fakat direkt filmi/öyküyü suçlayanlar bile mevcut. Sansür dileyen de, zina yasasını düşleyen de yorum kısmında mevcut. Zaten o nedenle, 30 senenin çok da uzun olmadığından bahsettik.   

Esasında filmi izleyenlerin en çok rahatsız olduğu durum hikaye olmasa gerek. Zira ülkemizde 'ahlak' sınırlarını zorlayan çok sayıda film, dizi çekildi. Hatta sosyal hayatta bile birçok ahlaksızlık çok rahat bir şekilde görmezden gelinebiliyor. Yani toplumun ahlakı korumak gibi bir kaygısı yok. Fakat filmin sonu tüm değer yargılarını ve ezberlerini alt edebilecek düzeyde. Ve hatta belki de taşranın tüm kargaşasını gerçekçi bir şekilde anlatan Cumalı, Koper ve Duru; son anda 'Hadi canım, buralarda böyle olmaz' dedirten bir son hazırlıyor.

Bu sonu belirleyen Gülsüm karakteri oluyor. Yani taşranın kadını, üstelik bir gece yasak aşk yaşamak için kocasından kaçan bir kadın özgür iradesiyle bir tercih yapıyor. Zaten tüm gece boyunca güçlü duran ve kendi tercihlerini yaşamayı deneyen bir  kadın görüyoruz. Öyküye bir erkeğin; hem de 'güçlü ve cazibeli'bir erkeğin peşinden giden bir kadın olarak başlasa da; aslında bir erkeğe sığınmayı redediyor. Bu ret, şimdilerde bile imkansız duruyor.

Öte yandan son kısımda o tercihini yaşama konusunda kocası Zekeriya Usta da ona yardım ediyor diyebiliriz. 

İşte tüm bunlar; izleyeni rahatsız ediyor olsa gerek. Bir kadının bu derece özgür hareket etmesi 2019 yılındaki Youtube yorumlarını da etkiliyor. 

Türk sinemasınının duraklama dönemi bile diyemeyeceğimiz karanlık yıllarında çekilmiş ve bence buna rağmen iyi kotarılmış filmlerden biri. Özelliklerde 80'lerde bilinmeyen, az bilinen ve etkileyici Türk filmlerinin sayısı çok fazla. Bu da onlardan biri. Teknik olarak çağın çok gerisinde kaldığı muhakkak ama Türk sinemasını izleyenler olarak bu duruma aşinayız. O nedenle aradığımız genelde güçlü bir öykü oluyor. O konuda da bir sıkıntı yaşamıyoruz. Türkiye'ye dair, kafa karıştıran, sosyolojik bir film olarak sınıflandırmak mümkün. Zira birçok sahne repliklere değil sessizliğe teslim oluyor. Bu da izlerken düşünmeyi ve sorgulamayı mecbur kılıyor. Bu açıdan bile izleyicinin ezberlerini bozduğu için yoğun bir alkışı hak ediyor.

İyi ki denk geldik. Kitabına da denk geliriz inşallah...

Pazartesi, Temmuz 15

Dağlar Kızı Reyhan


Yeşilçam'ın şarkılara film yapma geleneğinden bir ürün. Fakat filmin hikayesinin şarkının sözleri ile bir alakası yok. Başroldeki Reyhan karakteri de (Filiz Akın) dağların kızı değil. Yine de ara sıra şarkıyı söylüyor. Tabi kendi sesinden değil....

Filmi izleme nedenim Metin Erksan'dı. Türk sinemasının en az övgüye layık görülmüş yönetmenlerinden Erksan'ın imzası olunca, filme şans vermek istedim. Fakat o dönemde senede milyon tane film çekildiği için ve genellikle bu filmlerin akşını toplumun yargılarına göre şekillendirerek para kazanmayı düşünen yapımcılar belirlediği için 80 dakikada Erksan'a dair özellikler pek göremedik. Senaryo da sarmayınca, beklediğimiz verimi alamadık.

Yine de konusu itibariyle sayısız Yeşilçam filminden farkı olmayan Dağlar Kızı Reyhan'da ufak yönetmen dokunuşları görmek mümkün. Teknik anlamda üst düzey film olmasa da dönemin klasiği olan amatörlükler ortada pek yok. Fakat senaryo tek kelimeyle yoruyor. Cebinde esrar atılan adamın anında polis kontrolüne denk gelmesi ve hemen 10 yıl yatması, aynı 10 yıl boyunca evli kadın ile adamın bir kez bile sevişmemesi, bir küçük çocuğun gerçek babasını öğreniş biçimi...

Sıralandıkça sıralanır ama belki de bunların yanında çok ufak kalan durumlar bardağı taşırdı. Mesela prova yaptığı elbiseyi çıkarmadan sevgilisiyle buluşmaya giden bir kadını izlemek filme olan güvenimizi sarsıyor....

Film gururlu erkek ve yanlış anlaşılan ama namuslu kadın üzerinden gidiyor. Kadının yanlış anlaşılması için senaryoda türlü türlü saçmalıklar yapılıyor. Yine de 'namus' ve 'kadın' kavramlarına Yeşilçam'ın nasıl baktığını üzülerek izliyoruz. Bunun için yapılan küçük mantıksızlıklar da kaliteyi büyük ölçüde düşürüyor. 

Hikaye bir noktada Ezel'i andırmıyor değil. Tabi Ezel birçok klasik hikayeden beslenen ama sonunda benzersiz bir hale bürünen bir yapımdı. Dağlar Kızı Reyhan'ın ismi de hikayesi de karakterleri de birer klişe. Üstelik bunu 2019'dan söylemeye gerek yok, çekildiği yıl 1969'da bile büyük ihtimalle öyledir...

Oyunculuklar da çok iyi değil. Başrolde Kartal Tibet ve Filiz Akın var. Belki de sinemanın en şöhretli oyuncuları. Fakat abartılı bir oyunculuk sunmaktan artık komik duruma düşüyorlar. Filiz Akın o sene 8, Kartal Tibet 13 film çekmiş. Kızamıyoruz... Fakat filmin en iyisi olma unvanını Metin Serezli'ye kaptırıyorlar.  Bir de Ömercik var ki; o zaten başlı başına bir yazı konusu...

Pazartesi, Mart 11

Nefret


1980 sonrasının hem ilgiyle kendini izlettiren hem de bir yandan mesaj vermeye çalışarak toplumu dönüştürmek isteyen filmlerinden. Hülya karakteri bu açıdan önemli bir yer tutar. Özgür yaşamak isteyen bir kızdır ama diğer yandan dejenerdir, şımarıktır, kötü arkadaşları vardır. Evde yüksek sesle müzik dinler, aerobik yapar, diskolara gider. Ailesindeki sorunlar senaryoda yer alır ama Hülya, izleyiciye kötü bir genç kadın aksettirilir. Sokağa çıkan, erkeklerle takılan bir "kötü" kızdır. O nedenle filmin geri kalanı, ilk dakikalardaki Hülya karakterinin anlatımından bile anlaşılır. Bu iş iyi bir yere varmayacaktır. Varmaz da... 

En sonda 'kötü' kız pişman, fedakar anne kahraman olur, herkes gözyaşı döker, Osman Seden paraları götürür. Zaten kendisi filmde savcı rolünde gözükür. Senaryosunda da topluma ufak bir savcılık yapmış olur.

Hülya Avşar bu filmde 21 yaşında. Yaşını düşününce oldukça iyi bir iş çıkarmış. Bu kadının müziğe adım atması, Türkiye popüler kültürünün en trajik hatalarından biridir. Fakat artık yapacak bir şey yok. Film boyunca, karşısındaki tecrübe Fatma Girik'ten çok farkı yoktur. Zaten Girik'in oyunculuğunu da pek sevmem. O yüzden biraz duygusal ayrımcılık yapabilirim.

Öte yandan filmde Bodrum sahneleri de mevcut. Bir pozitif ayrım da buradan çıkar. Bu da puanını yükseltiyor nazarımda. Her ne kadar çoğu sahne, bir sinema filmi gibi değil de klip tadında olsa da güzel görüntüler yer alır. 

Bu arada filmdeki en önemli dört karakterden üçünün adı; Hülya, Fatma ve Metin'dir (Metin Serezli) ama nedense Bulut Aras'ın karakterinin adı Fikret'tir.

Perşembe, Şubat 1

Adak


Adak, Türk sinemasının kıyıda köşede kalmış ama oldukça vurucu filmlerinden biri. Tarık Akan'ın ve Atıf Yılmaz'ın sayısız filmlerinin arasında ufak bir yer alıyor. Hiçbir zaman akla ilk gelenlerden olmuyor. Fakat izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki; hem tekniği hem de derdi ile külliyatta önemli bir yer edinmeyi hak ediyor.

Sessiz film gibi neredeyse. Aktörlerin repliğini duymak imkansız neredeyse. Sadece olaylar gelişiyor ve o gelişim esnasında karşımıza röportajlar çıkıyor. Röportajlar önemli, çünkü film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılıyor.

1970'li yıllarda Erzurum'un bir köyünde çocuğunu bir adak nedeniyle kurban eden baba Müslüm Kara'nın olayı... Tarık Akan ve Necla Nazır, o olayın tanıklarını canlandırıyor.  Röportajlar ise gerçek olayın topluma ve adalete intikal etmesiyle rol kazanan insanların; avukatların, hakimlerin yorumları... Bu kısımları anlatmak zor. Fakat filmin farklılığını yansıtan kısımlar buralar.

Filmde ülkenin o dönemdeki çelişkili halini görmek mevcut. Bahsedilen olay, doğuya özgü. Oraların yüzyıllardır varolan bir gerçeği. Fakat arada girip konuşanlar ve cümleler bir Cumhuriyet simgesi. Cumhuriyet köklü ama henüz 50 yaşında. Bir tarafta çaresiz ve cahil kalan bir kesim, diğer tarafta onlara anlam veremeyen varlıklı insanlar. İkisi aynı anda, aynı ülkede yaşıyorlar. Harika bir film! Hatta belki de muazzam bir sosyolojik çalışma...

Senaryo Başar Sabuncu'ya ait. Böyle farklı bir iş de o yıllarda ancak ondan çıkardı.  Tarık Akan gözlerden kaçan harika oyunculuklarından birini ortaya koyuyor. Yaman Okay da filme omuz verenlerden..

Her şeye rağmen Türk sinemasının eleştirilecek bir kısmından da bahsetmek lazım. Sene 1979. Yani çok da tarih öncesi bir durum değil. ABD, Avrupa başyapıtlarını ortaya koymuş bile. Oysa bu kadar usta ismin görev yaptığı filmde bile en ufak aksaklıklar ortaya çıkıyor. Dublaj çok kötü ve göz alıyor. Hamile kadın bile düzgün değil, göze batıyor.

Yine de emek müthiş, film sert...


Pazartesi, Ağustos 7

Utanç



Atıf Yılmaz, Yeşilçam döneminin ve sonrasının en önemli yönetmenlerinden biri. Sayısız film çekti. Daha da ayırt edici olan özelliği; her türden filmde çalışmasıydı. Yeri geldi 80 sonrası siyasi filmlerde, yeri geldi kadın filmlerinde, yeri geldi Kemal Sunal komedilerinde, yeri geldi Battal Gazi veya Köroğlu gibi filmlerde,  yeri geldi Yeşilçam'ın klişeleşmiş basit filmlerinde... 

Utanç, ne yazık ki en sonuncu gruba dahil edilir. 23 yaşındaki Kadir İnanır'ın ağırlık koyabildiği filmde başka izlenebilecek bir şey yok. İnanır'ın yanında, hatta önünde Filiz Akın da var ama adeta idare etmiş. 

Film o dönemin Yeşilçam'ı içinde yeni bir şey söylemiyor. Tecavüze uğrayıp kötü yola düşen, hayatı derbeder olan bir kadının hikayesi. Seyirciyi ağlatmak üzerine kurulmuş. Kurgunun sıkıştığı anlarda da arabeski dayamışlar. Ajitasyon, karakter ve kurgusal derinliklerine kat be kat üstünlük sağlıyor.

Film aynı zamanda oldukça erkekçi bir bakış açısıyla yazılmış. Üstelik senaryo bir kadının, Ayşe Şasa'nın kaleminden çıkıyor. Aynı ikili (Yılmaz ve Şasa) bir sene önce Unutulan Kadın'da da beraberdi ve o bir tık daha iyi filmdi. Herhalde birliktelik işe yarayınca bir daha denediler ama olmamış. 

Filmi resmen Atıf Yılmaz taşıyor. Sessiz, Türkçe bilmeden dahi izlenince eski İstanbul'a dair özel bir kaynak çıkıyor karşımıza. Bir Galata Kulesi sahnesi var ki, tadından yenmez. Atıf Yılmaz filmleri çok fazla ve hangisinin iyi hangisinin piyasa iş olacağını kavramak büyük mesai gerektiriyor. Bu, zayıf olanlardan... 

Perşembe, Ocak 26

Derviş Bey



Sene 1978. Haliyle Kadir İnanır'ın sağlam olduğu zamanlar. Siyasi açıdan en dolu günleri. 

Fikirleriniz fikir olarak kaldıkça pek bir önemi oluyor. Yeri geliyor; o sınavı vermeli, fikirleriniz doğrultusunda hareket etmelisiniz. Barış istemek kolay, zor olan intikam almanız beklenirken inadına barış demek.

Türkiye toplumu, zamanında bu filmleri çok sevdi. Herkes Yeşilçam'a, onun yıldızlarına bağlandı. Nasıl oldu da oralardan uzaklaşıldı anlamak mümkün değil. "Eskiden ne güzelmişiz be, ah o mahalle sıcaklığı" ezberine girmeyelim de bilinç olarak bir seviye değişimi olduğu çok bariz. 1980 toplumun genleriyle çok fena oynadı.

Şu an böyle filmin çekilmesi mümkün değil. Çekilirse seveni olur ama o sevenlerin çoğu da kendi hayatlarında Derviş Bey gibi hareket etmeyecektir. Çok acınası bir durum.

Yönetmen Şerif Günen, müzikler Cahit Berkay, başrolde Kadir İnanır ve Erol Taş. Yanda Aliye Rona ve Hüseyin Peyda... Kötü bir film çıkması mümkün değil. Üstelik Ahu Tuğba bile şaşırtıcı derecede çok başarılı. 15 yaşındaki Melike Zobu'nun ilk filmi ki diğer filmlerinin yanında parlıyor. O zamanlar Hülya Avşar tanınmıyor tabi, ama o da o günlerde 15 yaşındaydı. Keşke ona denk gelseydi. Hülya Avşar'ın 10 sene erken dünyaya gelmesi Türk sinemasına çok şey kazandırabilirdi. En verimli dönem, güzel ve yetenekli kadın oyuncu açısından sıkıntılı zamana denk gelmiş.

Sonu dışında iyi film ama o da Yeşilçam'a göre normal...

Cuma, Ocak 20

Baraj



Yeşilçam filmlerine, televizyonların da sayesinde küçük yaşlarımızdan itibaren çok fazla maruz kaldığımız için bir dönem onlarla oldukça alay etmiş ve hatta kendilerinden kaçınmıştık. Benim ergenlik dönemlerime denk gelir bu asi tavrım. Çok pişman değilim, keza çabuk döndüm o ukalalıktan. Zaten herkesin öyle yılları olur. Zamanla izledik, genelde sevdik, eksiklerin nedenini anlayınca saygı duyduk. 

Fakat yine de Yeşilçam'ın, yetersizlikler dışında oluşan zayıf noktalarının olduğunu da düşünürüm. Yıkılamayan kaleleri, ezberleri vardır. Mesela, Türkan Şoray'ın abartılması bunlardan biridir. Senede 124 film çeviren Şoray'ın devamlı bir filmine ve o ölü bakışlarına denk geliyorduk. Eski Türk filmlerini doğru dürüst izlemeye başladığımda bile Şoray ambargom devam etti.

Tarık Akan'ın vefatından sonra ise tekrar Akan'ın filmlerine bakasım geldi. Baraj da onlardan biriydi. Zamanında sevmemiştim ama aslında fena film değilmiş. Şimdi düşününce Şoray için de yenilikçi bir filmmiş. İlk defa o "Namuslu iyi kadın'' imajından kurtuluyor ve bir genelev kadınını canlandırıyor. Ve hemen hemen ilk defa benim gözümde sevilen bir karakter yaratıyor. 

Bu arada Şoray'ın bu filmde 32 yaşında olması da çok ilginç. Kendisi çok daha yaşlı duruyor. Zaten kendisi hep daha yaşlı göstermiş, buna rağmen 'sinemanın güzel kadınlarından' biri olarak anılmıştı.

Tarık Akan da kariyerinde belki de ilk defa kötü bir karakter canlandırıyor. Kötü karakter olması önemli; çünkü onu sevenlerin kafasındaki imajını yavaş yavaş yıkmasına neden oluyor. Baraj film olarak belli bir sınıfa ait filmlerden biri olmasa da (gerçekçi çizgisi es geçilmesin); Akan için Maden'in, Sürü'nün, Yol'un ve diğerlerinin önünü açmış diyebiliriz. Her şey yavaş yavaş ilerler. O çapkın delikanlının, sert bir solcuya dönüşmesi için önce barajlarda çalışıp halkın içine girmesi gerekiyordu. O nedenle Baraj; bu iki figür için de önemli bir yerde duruyor.

Yine de filmin yıldızı ne Akan ne Şoray. Naser Malek adıyla Yeşilçam'da yer edinen asıl adı Nasser Malekmotei olan İranlı aktör, şantiye şefi Nazım karakteriyle şov yapıyor. Kendisi hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. IDMB'de bile bir dönemden sonra filmleri olmaz. O bir dönem de İran devrimine tekabül ediyor. 1979'dan sonra sadece bir filmde oynamış. 

Oysa çok ilginçtir. 70'ler; Türk sinemasında Şoray ile Akan'ın estiği yıllarıdır ama filmin üçüncü ve ünsüz oyuncusu resmen hepsinin önüne geçer. Sırf onun için bile izlenebilecek bir filmdir.

Perşembe, Aralık 11

Çöpçüler Kralı




Çöpçüler Kralı, başarılı bir komedi filmi olmasından daha dolu bir içeriğe, daha güçlü bir etkiye sahip. 1977 yapımı olmasına rağmen, filmde emeği geçen hemen hemen herkes için bir iade-i itibar filmi. Şimdi diyeceksiniz ki Kemal Sunal için neyin iadesi, adam zaten halkın sevgilisi. Doğrudur ama entellektüel çevre ve sinema dünyası uzun süre Kemal Sunal'ı kabullenemedi. Fakat 1977 yılı Sunal için önemlidir, ilk defa Antalya'da ödül almıştır. Kapıcılar Kralı ile en iyi erkek oyuncu ödülünü aldıktan sonra, aynı sene içinde Çöpçüler Kralı'nda rol almıştır. Tam emin olmamakla beraber, sanırım ödül aldıktan sonra çektiği ilk filmdir Çöpçüler Kralı. Bundan sonra da aynı ödül için 12 sene beklemiştir.

Keza senarist Umur Bugay için de benzer şeyler söylenebilir. Bizimkiler dizisini de yazan Bugay, iyi bir gözlemcidir. Ne de olsa İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Çöpçüler Kralı'nda da bunu çok iyi görüyoruz. Bizimkiler gibi bir apartman, Çöpçüler Kralı'nda bir mahalle, Kapıcılar Kralı'nda ikisini birden muazzam şekilde yansıtıyor. Tabi, Bizimkiler de bir süre sonra için cılkı çıkıyor, seneler boyunca aynı monotonluk devam edince dizi de şu an bir kesim için alay konusu haline geliyor.

Çöpçülre Kralı'nda, gazeteye yaza yaza hükümeti düşüren adamdan (üstte), gazeteci çocuğa,  gazinoda çocuğunu şişeye işettiren anneden, çöpçü Apti'ye kahvaltı getiren yaşlı teyzeye, mahalledeki siyasi duvar yazılarından tüp kuyruklarına kadar kadar bütün detaylar Umur Bugay'ın gözlem yeteneğini gösterir. Böylece Umur Bugay'ın nadir şekilde ödül aldığı filmlerden biri olmuştur, hak etmiştir.

Erdal Özyağcılar zaten underrated bir oyuncu, o da Bizimkiler'de çok verimli yıllarını harcadı. Oysa çok daha fazla sinema filmi çekebilirdi. Bu bağlamda elimizde bulunan az sayıda filminden biridir. Sanırım ilk önemli filmlerinden biri. Arkasından Sultan ve Kibar Feyzo geliyor.

Müzikler çok özeldir, altında Cahit Berkay imzası vardır. Zaten o dönem sinamanın yükünü çeken isimlerden biridir Berkay. Onun dışında Şener Şen, Ayşen Guruda, İhsan Yüce her zamanki gibidir. İlyas Salman az zamana çok şey sıkıştırır. Yönetmen koltuğunda dönemin toplumsal yaşantısını çok iyi yansıtan Zeki Ökten'in oturması tamamlayıcı unsur. Yapımcılara çok önem vermem ama bu kadroyu oluşturan kişi de Ertem Eğilmez olunca, iade-i itibar özelliği bir derece daha katlanıyor. Hatta Apti'nin türkücü olduğu kısımlar ilk başta senaryoda yokmuş ama Eğilmez'ın isteğiyle eklenmiş. Zaten oralar biraz hızlı geçer. Yine de gazino tasvirleri çok önemlidir.

Bütün bunları düşününce "en iyi yerli filmlerden biri" demiyorum. Gerçi sosyolojik analizleri apayrı ve uzun bir yazıyı hak eder. Aradan geçen yaklaşık 40 seneden sonra ise bunları baştan yazmak haddimiz değil. Fakat yukarıda dediğim gibi, bir all-star, bir saygı duruşu gibi külliyatta yer alması çok önemli.

Salı, Eylül 2

Her Yerde Antrenman



THY reklamı oldukça güzel, eleştirmeye gerek yok. Vakıfbank'ın reklamı da aynı konseptte ama beklenen etkiyi yapamadı. Bir de neden iki reklam, iki takım da aynı konulu reklama sahip olmuş anlamadım.

Bu "her yerde antrenman" eski bir gelenektir. Sporcu olmak isteyen her çocuğun zihninde kazınan bu sahneyi hatırlamakta fayda var. Bu ülkedeki özellikle kısıtlı imkanları olan gençlerin ilk antrenörü İhsan Yüce'ye rahmet olsun...

Perşembe, Şubat 13

Hudutların Kanunu



Başrolde Yılmaz Güney tüm karizmasını ve yeteneğini konuştursa da aslında filmin aslan payı yönetmen Ömer Lütfi Akad'a aittir. Ve aslında Akad'ın dediğine göre film bütün cesur anlatımına rağmen istediği mesajı tam anlamıyla verememiştir. Bunun da nedeni sansür korkusudur. Zaten filmi izlerken bir yerde bu eksikliği hissediyorsunuz.  1966'da çekilip 1980'den sonra ortadan kaybolan bir eserden bahsediyoruz. Her dönem rahatsız etmiş yani.

Seneler sonra Cannes Festivali'nde gösterilmiş (Fatih Akın'ın öze çabasıyla). Aradan geçen yıllara rağmen izleyenleri mest etmiş, tek başına Türk sinemasına övgüler düzülmesini sağlamış. Aslında haklılar ama bir yandan da haksızlar. Akad,Güney; (hatta Metin Erksan,Ömer Kavur) bunlar önemli isimler, bunların filmleri şahane. Ama Türk sinemasında her zaman kıyıda köşede kalmışlardır. ürk halkı'nın Türk sinemasından anladığı, Türk sineması dendiğinde aklına getirdiği filmler bunla değildir.

Tuncel Kurtiz ve Aydemir Akbaş'ın da bu filmde rol aldığını hatırlatalım.

Son sahne ise baya yıkar adamı. 

Güzel filmdir. Aradan neredeyse 50 sene geçmiş ama oturup izlesen belki Uludere'yi bile anlarsın. O yüzden bu adamlar ve onların filmleri muhteşemdir. Zamanın ötesindedir.


Salı, Şubat 11

Sürü




Bu film hakkında söz söylemeye benim gücüm yetmez.Yetse bile buraya yazılmaz.

Her sahne hakkında ayrı bir yazı, her karakter hakkında ayrı bir tez yazılır. Yazılır da biz yazamayız. Biz İstanbul'dan, 2014'ten bakarak hiç bir şey yazamayız. Anca içimiz titrer, gözümüz ıslanır.

Tuncel Kurtiz'in kötü karakteri Hamo'nun, oğullarıyla konuştuğu sahnenin en sonunda söylediği "Ya kazanacağız ya kaybedeceğiz" lafı ve arkasından giren Zülfü Livaneli melodileri eşliğindeki çekimler; benim için filmin zirve noktası.


Hamo'nun Şivan'ı dövmesi ve Şivan'ın cevap vermemesi,
Sürünün Ankara'nın ortasından geçişi ve şehirli insanın tedirgin bakışları
Trendeki Avusturya İşçi Marşı
"Ankara Ankara güzel Ankara"
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Filmin gizli yıldızı Tuncel Kurtiz'i seslendiren Kamran Usluer
Bir de genç Levent İnanır var


Her şeyiyle çok büyük film. Eskiden bu filmden bahsetmek bile zordu, adını anamazdık. Biz çocuktuk ama anlıyorduk. Yasak kelimeydi. Yol gibi, Duvar gibi. Şimdi artık Youtube'a gir FULL İZLE