Salı, Haziran 6

İftarlık Gazoz

 


28 Mayıs'taki ikinci tur seçiminden hiçbir beklentim yoktu ama çevremdeki herkes seçim konuşmaya devam ediyordu. Whatsapp grupları harıl harıldı. Sokaklarda uğultu halinde seçim gündemi tartışılıyordu.

Açıkçası canım sıkılmış, daha doğrusu bunalmıştım. Süper Lig zaten yoktu. Sevgili eşim de sandık görevlisi olduğu okula yakın olmak için baba evine gitmişti. Evde zaman geçirmek için bir film izlemekten daha iyi bir yol yoktu. Mümkünse hoş, naif, yumuşak bir film olmalıydı ve tüm gündemi unutturmalıydı.

Dondurmam Gaymak'ı ve Entelköy Efeköy'e Karşı'yı yöneten Yüksek Aksu'nun, bu sefer Cem Yılmaz gibi şöhretli bir komedyene yer verdiği bir diğer filmi İftarlık Gazoz istediğim olabilirdi. Filmin içeriğine dair pek fazla bilgim yoktu. Yukarıdaki künye bilgileri dışında Muğla'da ve 70'lerde geçtiğini biliyordum. Yani ertesi ülke ülke sathında seçim olacak bir cumartesi gecesi için ideal film olabilirdi.

Fakat değilmiş. Politik bir film varmış karşımızda. İzleyenler biliyordur içeriği. Fakat ben biraz ters ayakta yakalandım. Aslında fragmanında da politik bir ip ucu yoktu. Acaba neden böyle tercih edildi?  Bazı kaygılardan dolayı mı yoksa politik mesajların filmin sonuna denk gelmesi bir spoiler yaratır endişesi mi? Umarım ikincisidir...

Kısacası; yine solculara üzüldüğümüz, bu ülkeye dair umut kırıntısı biriktirmenin yersiz olduğunu hatırladığımız bir film izledik. Tam da o gece... Olabilecek en kötü zamanda ...

Tabi film sert ve karamsar değildi. Birçok kişi Babam ve Oğlum'a benzetmiş ama bence tam bir Vizontele ekolüydü. Veya Vizontele için sık sık kullandığım benzetmeden yola çıkarak Emir Kusturica tarzıydı. Görüntü yönetmeni Boşnak Mirsad Herovic olunca belki de bu benzerlik biraz daha belirgin hale gelmiştir.

Oysa Dondrumam Gaymak'ta akış, yapı, ruh aynı değildi. Entelköy Efeköy'e Karşı biraz daha politik göndermeleri olan filmdi ama akışı bu kadar vurucu değildi. Haliyle İftarlık Gazoz Aksu'dan beklemediğim bir film oldu. Bu sürprize rağmen Aksu'nun en iyi filmi olduğu tartışılmaz.

Üstelik politik söylemler konu olunca 'ortalarda' olan Cem Yılmaz'ın varlığı da beni plitik film olma ihtimalinden uzak tutmuştu. Yılmaz'ı başrolde görünce politik bir film beklentimiz hiç doğmadan ölmüştü. Öte yandan tam bu noktada Cem Yılmaz'a bir alkış göndermek lazım. Zaten iyi oyuncu olduğunu her muhabbette vurgularım. Fakat böyle bir filmde (düşük bütçeli ve ünsüz oyuncu arkadaşlarıyla) sık sık karşımıza çıkarken bize hiç "Cem Yılmaz'ın sahnesi" dedirtmemesi çok değerliydi. O tam olarak Cibar Kemal'di. Şöhretli isimlerin birçoğu bunu kolay kolay başaramıyor. Yılmaz, filmin önüne geçmemiş; tam aksine filme omuz vermiş. Bravo...

Bir de "61 gün" konusu vardı. Filmi biz İftarlık Gazoz olarak biliyoruz ama dünya gösterimlerinde "61 days" olarak yer almış. İlk başta bu farkı anlamlandıradım. Daha sonra, Ramazan'da oruç bozmanın kefaretinden bahsedildiği sahneye gelince kafamda bir fikir belirdi ama esasında tam olarak o da değilmiş.

Filmin final bölümünde, yani Aksu şovunu yaparken, müthiş bir bağlama yapıyor. Gerçekten de filmin esas adı (Türkiye'de de) 61 gün olmalıymış. İşte bu sefer de aklımıza şu soru takılıyor. Acaba filmin Türkiye vizyonlarındaki adı 61 gün olsaydı, neler yaşanırdı, ne yorumalar yapılırdı?

Zaten bu haliyle bile gelen yorumlar can sıkıcı. Sinema sitelerinde ve çeşitli internet mecralarında filme halkımızdan büyük eleştiriler var. Tabi ki politik tavrı bir kesimi rahatsız etmiş. Esasında sağ görüşlü insanların filmi sevmemesi de anlaşılabilir. Fakat son 20 yılın mirası olan yeni yeni söylemler türemişler sıklıkla.

Mesela "Yönetmen tarafsızlığını bozmuş" çok sık kullanılan bir eleştiri. Çıldırmamak elde değil. Bir yönetmen neden tarafsız olsun ki? Kendi kafasından geçeni, fikrini, düşüncesini anlatmak için film çeken birine tarafsızlık misyonu neden biçilir? Bu ezber, toplumda nasıl kabul gördü. Haber kanallarının bile tarafsız olmadığı bir ortamda, bir yönetmenin taraf olması mı rahatsız etti insanları? Zaten o tarafsızlığın da sınırlarını belirlemek ayrı bir taraf dayatması ya neyse...

Veya din temalı bazı sahnelerin çocuklara olumsuz mesaj vermesinden yakınılmış. Mesela, henüz ilkokul öğrencisi olan Adem, yazın oruç tutmak istiyor ama ailesi ve ustası ona izin vermiyor. Sanırız; Türkiye'deki birçok ailede yaşanmış bir durumdur. Çocuk büyüklere özenir, büyükler çocuklarına kıyamaz. Çocuk gizli gizli tutmayı dener. Bu hayatın bir gerçeğidir. Ve üzerine uzun uzun analiz yapmaya da pek gerek yoktur. Normaldir. Film de bu normalliği yansıtır. Fakat sen misin 2010'ların Türkiye'sinde bunu gösteren? "Çocukları oruçtan uzaklaştıran kötü yönetmen"den tut, "propaganda yaparak İslam'ı kötüleyenler" diyenlere kadar... Bu insanlara "Yahu sinema sizin neyinize ya; siz oturun evde dizi izleyin" de diyemiyoruz, çünkü bu sefer muhafazakar seçmeni aşağıladığımız gerekçesiyle biz suçlanıyoruz.

Perşembenin gelişi çarşambadan belli işte. Bu filmin tarihi 2016'ydı. 7 Haziran 2015 seçimlerinin verdiği bir umudun hemen sonrasıydı. Ve film yorumlarına çöktükleri gibi, o umudun da üzerine çöküldü aynı tarihlerde. Şaşılacak bir durum yok. 2023'te de şaşılacak bir durum yok.

Ufak bir eleştiri ile kapatalım o zaman bu tatlı ve sinir bozucu filmi. Film 1974 yılında geçiyor. Hatta Almanya-Hollanda Dünya Kupası finali izleniyor kahvede. Fakat 1974 yılında Ramazan ayı yaza değil sonbahara geliyor. Böyle detayları yakalamak ise beni üzüyor... 

Neyse ki Cem Karaca, Deniz Üstü Köpürür türküsünü 1974 yılında söylüyor.


Hiç yorum yok: