Pazartesi, Ağustos 11

Sen Oy Verme Koy Ver




Yerel seçimlerden sonra bir yazı yazmıştım, blog tarihinin en çok okunan yazısı oldu. Oysa ben bu blogu bunun için açmamıştım. Ne güzel maçlara gidip anlamsız hayatlarımıza heyecan katarak yaşamaya devam ediyorduk. Yılların apolitik kuşağının bir sene içinde bu kadar politize olması beni de bozdu...

Her seçim akşamında olduğu gibi dün akşam da saçma sapan yorumlar okuyunca dayanamadım, iki cümle de ben yazayım. Bunları Facebook'ta yazsam linç edilirim, o nedenle buraya yazıyorum, en azından içim rahatlasın. Bu üstten bakan kitleyle nasıl kaynaşmışım, ya da bu insanlar nasıl kendinden olmayana bu kadar uzak kalmış hayret...

Günün bir numaralı konusu oy kullanmayan insanlardı. Allah hepsinden razı olsun, onlar bu kadar fazla olmasaydı şu an bütün tepkiler  3 milyon 800 bin civarı seçmende olacaktı. Neyse ki yırttık... Vicdanını oy atarak rahatlatmaya çalışan kitlenin, oy atmayanlara duyduğu amansız öfke aslında şundan kaynaklanıyor; "Neden gelip benim istediğimi yapmadınız"

Oy vermiş biri olarak bunları çok rahat yazabiliyorum, böylece bu sefer o kitle tarafından  eleştirilme sırası bana gelmeyecek. Oy kullandım, çünkü gerçekten güvenerek, isteyerek sandığa gitmeme neden olan bir aday vardı. Fakat gitmeyenleri de anlayabiliyorum. Gitmeyenlere öfke kusanların anlayamadığı ise aslında kendilerinin çoğulcu anlayışa hizmet ettikleri. 

Erdoğan'ın ezber haline getirdiği çoğulcu anlayışı ve bir sürü motto oluşturmasına neden olan "sandık" kavramı, onun en güvendiği araçlardan biri. "Siyaset yapacaksan sandığa gel" "Sandık bizi seçti" gibi söylemler onun politikalarını meşru kılmaya yarıyor. Daha doğrusu o savunma yolunu oluşturmasına neden oluyor. Kazandığı her seçim onun at koşturmasına yetiyor. Herhangi bir muhalefet , herhangi bir haykırış "O zaman sandığa gel" diyerek kesiliyor. Eğer karşı taraf bu düello çağrısına kulak verirse (ki her seferinde bu tuzağa düşüyor) hem yeniliyor hem de yenildiği için sesini çıkarma hakkını kaybettiğini sanıyor, bir sonraki seçime kadar umutsuzca oturmaya devam ediyor.

Yani aslında; "oy vermeyin" demiyorum, ama oy vermemenin bir tercih olduğunu, bunun da bir politika olduğunu, bunun da bir meydan okuma anlamına geldiğini düşünüyorum ve saygı duyuyorum. Eğer umutlarımızı yeşerten bir adayımız olmasaydı ben de oy vermeye gitmezdim. Sadece üç aday arasında sıkışan insanlara tercih yapma zorunluluğu diktatörlülüğün bir tık altı... Oy kullanmamayı tercih edenler, boykot edenler şunu işaret etmiş olabilir mesela

1) Ey çatı... Beni MHP - CHP ittifakına sürükleme, kendin ol. Erdoğan'a karşı olmak için her seçimde Erdoğan'a biraz daha benzeyen (Sarıgül-Yavaş-İhsanoğlu) bir aday çıkarma. AKP hayat tarzından rahatsız olup, bana o hayat tarzından adaylar sunma, kendini sağa değil sola çevir (son cümle CHP için)

2) Ey Erdoğan... 12 senedir sana bu ülke destek verdi ama raydan çıkıyorsun. Eskiden bir kesim için "umut"tun artık kibirinden yanına yaklaşılmıyor. Cumhurbaşkanı olabilirsin ama eski destek yok artık bilesin...

3) Ey Demirtaş... Güzel konuşuyorsun, hoş konuşuyorsun ama hala beni ikna edemiyorsun. Bazı tabularını yık, ben sana gelirim ama şimdi zamanı değil...

Adamlar, bir oy vermeyerek üç mesaj birden yolluyor. Sen bir oy atarak arada kayboluyorsun haberin yok.

İşin ilginç kısmı da bu... Oy verme çağrısı yapanların, herhangi bir kuram ve ilkeden beslenmeden sadece önlerine sunulan bir adayı desteklemleri oldukça talihsiz bir tesdüf. Yani Ekmeleddin Bey yerine abartı bir örnek olsa da Abdullah Gül ve Haşim Kılıç aday gösterilseydi ona da destek olacaklardı. "Benim bedenim benim kararım" paylaşımıyla "oy ver" iletisi arasında 3 aylık süre olan kızların "Verilen canı insanın alma hakkı var mıdır" diyen İhsanoğlu'na oy atmış olması çok tartışılacak bir konu değil, kendi kararları, ama aynı kızların, insanlara neden oy vermediniz diye yüklenmiş olması üzüntücü verici.

Gelelim bu oy vermeyen kitlenin analizine... Yaklaşık 15 milyon gibi ciddi, üzerinde düşünülmesi gereken bir rakam var. Sosyal medyanın cengaver gençleri bu kitleyi affedersiniz keyif pezevengi olarak değerlendiriyor. Zannediyorlar ki hepsi tatildeler ve o yüzden oy vermediler. Velev ki tatildeler, o zaman gerçekten Erdoğan ve AKP muhteşem bir ekonomik kalkınmaya imza atmış olsa gerek ki, 15 milyon kişi (bunlara 18 yaş altı da eklenir) tatile çıkmış. Nerdeyse ülkenin üçte biri. Üstelik tatilini yarıda kesip gelen demokrasi savaşçılarını da eklersek ülkenin neredeyse yarısı aynı anda tatile çıkabilecek bir refaha kavuşmuş durumda. Muhteşem bir ülkede yaşıyoruz!

Öyle olmadığını biliyoruz. Öyle olmadığını bilmek için sokağa çıkmak yeterli. Facebook'ta zaman geçirince, her yerden tatil fotoğrafları görünce algılarınız değişiyor, normaldir...

Plaza ve gökdelenlerle dolanmış büyükşehirlere sıkışmış bu genç kuşağın, mesela mevsimlik işçilerden haberi yoktur. İstanbul'da inşaatlarda, Anadolu'da tarlalarda, tatil yörelerinde otellerde çalışan hatırı sayılır bir emekçi kitle var. Sayıları çok fazla. Siz görmüyorsunuz ama buradalar, bizimle beraber yaşıyorlar. Onlar büyük ihtimalle otobüs biletinden daha az olan günlük kazançlarını bırakıp memlekete dönmeyi tercih etmemişlerdir. Ama sizin kadar idealist davransalardı büyük ihtimalle ya Kürtlük damarıyla ya da muhafazakar eğilimleriyle sizin istediğiniz adaya da oy vermeyecekti. Yani oy vermeyenlerin atabileceği oylar sizin istediğiniz adaya gelmeyecekti.

Daha önce de dediğimiz gibi, belli ve kalabalık bir zümreye sıkışmış partilerin, diğer kesimlere açılım yapmasına ihtiyacı yok. Zaten onlara koşulsuz destek veren ve bunu ulvi bir görevmiş gibi benimseyenler mevcut, her seçimde koşulsuz destek verenler var. Bu da o partilere emeksiz bir şekilde "ana muhalefeet partisi" olma şansını veriyor. Güzel bir kısır döngü. Oylar ne artıyor ne azalıyor. Mustafa Sarıgül de Mansur Yavaş da Ekmel Bey'de benzer oy sayılarına ulaşıyor. Eğer ulaşamazsa bu da onların suçu değil, oyları bölenlerin veya "kıçını kaldırmayanların" suçu oluyor. Herkesin kazandığı güzel bir dünya...

Seçim bittikten sonra sosyal medya paylaşımlarıyla kinini kusup, "Bu ülkede yaşanmaz" demek de rahatlatıcı... Bak belki bu 15 milyonun yarısı senin gazına gelip Uruguay'a gitti, oy kullanmadı. Bu da bir ihtimal...

Bundan sonra ne olur kısmını ise çok fazla düşümeyeceğim. İstediğimiz adaya, hatta onun dediği gibi, savunduğumuz ilkelere oy verdik. Bunun huzuru şimdilik yeter. Her ne kadar bizim gibi düşünenlerin sayısının 4 milyonu bulmadığını görmek bende üzüntüsü yaratsa da sayıyı olumlu değerlendirenler de var. Haziran seçimlerine kadar "Aziz Yıldırım'ın Yanal'ı göndermesi" gibi şok bir gelişme yaşanmazsa kafamız rahat olacak. Bu süreçte de belki de AKP'nin yeni başkanını, yeni başbakanını ve belki de merkez sağda yaşanacak değişimleri görebiliriz.

Belki de "Bölücübaşı Apo" rolünü bu sefer başka biri oynar, neden olmasın...

4 yorum:

mustafa dedi ki...

tatava yapmayın basın geçin dedik hala aynı

Adsız dedi ki...

Eleştiri yapıyorsun ancak yazında daha kendinle çelişiyorsun... İçlerinden samimiyetle güvenip oyumu vereceğim bir aday vardı demişsin hemen arkasında 3 adayın neden oy verilmeyeceğini sıralamışsın..

Ah Kutay ah, okunma kaygısı nasıl da güdüyorsun

kutay dedi ki...

@adsız bu kendimle çelişmek nasıl oluyor emin olamadım. keza ben orada kendi görüşümü söylemedim, sokakta insanların neden oy vermediğinden yola çıkarak 3 ayrı bakışı sıraladım.

benim demirtaş'â inanarak ve güvenerek oy vermiş olmam, insanların ondan çekinmesini engellemiyor. haklı veya haksız böyle bir gerçek veya kaygı var, asıl çelişki bunu inkar etmek olur

Adsız dedi ki...

Her türlü eleştiriyi kabul ederim target blog'a ama hiç bir zaman "okuma kaygısı" gütmemiştir..
yedirmeyiz