Pazar, Mayıs 15
Gitarist
Cumartesi, Mayıs 14
Je Pourrais Etre Votre Grand-mère
Geçtiğimiz haftalarda izlediğim birkaç kısa filmden bahsetmiş ve yazının bir bölümünde en beğendiğim filmi ayırdığımı, onu daha sonra ayrıca yazacağımı belirtmiştim.
İşte o film buydu: Je Pourrais Etre Votre Grand-mere
19 dakika sürüyor. İzlerken ne kadar yaratıcı ve kışkırtıcı bir kısa film fikri diye düşünürken; izlediğimizin yaşanmış bir hikayeden uyarlandığını öğrendim. Bu sayede yaratıcılık kavramından çıkarak ilham verici bir öyküye dönüştü...
Zengin bir muhitte oturan avukat Olivier, bir gün karşı kaldırımda evsiz bir kadın görür. Rumen kadın, kahramanımızın büyükannesine benzer. Olivier bu bağ sayesinde ona yardım etme isteğini keşfeder. Kadın için bir pankart hazırlar. O pankart sayesinde kadın şehirde ilgi çekmeye, daha çok para toplamaya başlar. Zamanla Olivier, çoğu göçmen diğer evsizler için de pankartlar hazırlar. Tabi ki pankartlarda yazanlar ajitasyon barındıran dilenme talepleri yazmaz. Öyle olsa zaten filme dönüşmezdi bu hikaye.
Yanından geçip gittiğimiz insanların da aslında sapasağlam gerçek bir hayatı olduğunu hatırlatan Olivier, çevresinde biraz küçümsenir ve sıkça eleştirilir. O ise mücadelesine devam eder. Daha sonra da işler tamamen tersine döner.
Filmde Olivier adını alan hikayenin sahibi Joel Catherin, senaryo yazımında da yönetmen Bernard Tanguy'a yardım etmiş. Yönetmenin özgeçmişi, kısa filmlerle doldu. Bu işi iyi kotaran biri ile olayın merkezinden gelen kişi, uyumlu bir birliktelik sergiliyorlar. Sanırım Oscar'a da aday olmuşlar.
20 dakika için daha iyisi olamazdı...
FRAGMANI
Cuma, Mayıs 13
Benzerlik


Google' dan bakılabilir fotoğrafların daha fazlasına. Gerçekten benzemiyorlar mı? Yine de Sptiz, Zidane'dan daha yakışıklı ve karizmatik bence. İkilinin en benzer fotoğraflarında bile ışıltısı fark ediliyor. Gerçi canım sevgilime sorsak o Zidane hayranıdır her zaman. İnsanlar da kellikten dolayı beni Zidane'a benzetir zaman zaman ama canım sevgilime sorsak alakamız yoktur. Övgü müdür yergi midir bilemem...
Neyse bir dip not verelim. En üstteki madalyalı Mark Sptiz fotoğrafı 1972'deki olimpiyat oyunlarından. 1972 doğumlu Zidane ise o günlerde iki aylık bir bebek...
Perşembe, Mayıs 12
Afrikalı Leo
Kendimi yavaş yavaş Semerkant'a hazırlıyorum.
Merdivenin basamaklarını çıkıyormuşum gibi hissediyorum. Önce Doğu'nun Limanları, ardından Afrikalı Leo... Giderek yükselen bir çıta, her defasında artan bir lezzet.
Hayat zıtlıklarla güzel. Hayatın değeri, zıtlıklar sayesinde anlaşılır. Roman, sinema, şiir de öyle... Zıtlıklar coşturur beni.
Afrikalı Leo'da bolca var bunlardan... Kurgu ile tarih, Doğu ile Batı, Müslüman ile Hristiyan, Akdeniz'in güneyi ile Akdeniz'in kuzeyi, öykünün geçtiği 1500'ler, satırların yazıldığı 1900'ler...
Şahane bir roman kısacası... Üstelik Maaolouf'un ilk romanı. "1986'ya kadar neden bekledin?" diyorum kendi kendime. Sonra 37 yaşında yazdığını fark ediyorum. Şu anki benle aynı yaşta.
Bir ilk roman için ne kadar da güçlü...
Kitabı sıklıkla açık havada okuduğum için ayrıca memnunum. Romanlar, bizleri başka dünyalara taşır. Biraz soyut bir cümledir bu ama bu sefer somutlaştı gibi. Kendimi Granada'da, Roma'da, Afrika'da hissetmemi sağladı.
Osmanlı'ya dışarıdan bakan bir gözle daha tanıştım. Akdeniz havzasına duyduğum sevgi yine kabardı. Savaşlara lanet, zalim sultanlara beddua ettim. Okudum, okudum ve sonra son sayfayı kapadım. Kafamı kaldırdığımda doğma büyüme olduğum yerdeydim. O kadar yer gezmiştim ama aynı yerdeydim. Oysa Leo öyle miydi? Afrikalı mıydı gerçekten?
Keşke 16 yaşımdayken okusaydım diyeceğim ama artık kendimi tanıyorum. Hiç bir şey değişmezdi. Hiç okumadan göçmekten iyidir ama. Belki yıllar yıllar sonra, aynı sokaklara bir kez daha okurum. Neden olmasın?
"Ben, Hasan tartıcıbaşı Muhammed’in oğlu, ben, Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben… Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyanca’sı konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve dualar benim dillerim ve benim dualarım, fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrı'ya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim"
Çarşamba, Mayıs 11
5. Beatle
Hamburg, Liverpool ve müzik... Ve süperstarlık...
Salı, Mayıs 10
Inale
Her zaman Okocha, Amokachi olacak değil ya... Nijerya sinemasından bir film izlemedik de demeyiz artık..
Inale bir müzikal aslında. 80 dakikalık süresini görünce beni bağlamayı başardı. Hemen hızlıca bir "izle ve çık" yapacaktım. Fakat çok da hoşuma gitmedi. En önemli sebebi müzikal olması. Müzikler çok başarılı değildi. Belki de konu daha düz işlense hoşuma gidebilirdi.
Gerçi konu da çok alıştığımız bir hikaye türü. Birbirini seven iki genç var. Biri reisin kızı. Reisin kızı ile evlenmek için güreş turnuvasında şampiyon olmak gerekiyor. Adamımız bunu tam başaracakken finalde karşısında dev bir rakip çıkıyor. Hem finali hem kızı kaybediyor. Film de böyle başlıyor.
Kavuşamayan aşıklar, kıskanç kadınlar, birbirine rakip olan erkekler derken kendimizi Kral Tv klipleri arasında buluyoruz. Tabi ki Nijerya usulü...
Inale'yi canlandıran Caroline Chikezie Londra doğumlu. Diğer oyuncular da Nijerya dışında kendilerini göstermiş, önemli filmlerde rol almış isimler. Zaten oyuncularımız, filmin en geçerli unsuru.
Bu arada beni rahatsız eden, bu Nijerya hikayesinin başlangıcı oldu. Bir sinema klasiği olarak, hikayemiz aslında dedenin torununa anlattığı bir masal olarak başlıyor. Fakat bu dede ve torun Batılı bir aile... Gerek var mıydı buna emin değilim. Ya da en azından 2000'lerin Nijerya'sının başkentindeki bir dede ve torun olsa daha iyi olmaz mıydı? Kendi hikayelerini kendileri anlatsalar ne olurdu ki?
Neyse izledik ve bitti. 14 yıllık blog tarihinde de ilk defa Nijerya etiketini de açmış bulunuyoruz böylece, herkese hayırlı olsun.
Pazartesi, Mayıs 9
İtalya Finali
Juventus ile Inter aynı şehrin takımları değil. Aralarında çok büyük, çok ateşli bir ezeli rekabet de yok. Yani en azından Inter-Milan, Lazio-Roma ve Napoli'nin içinde bulunduğu denklemlerdeki kadar taraftarlar çıldırmaz birbirleri için. Fakat "İtalya Derbisi"diye geçer literatürde. Ünlü İtalyan gazeteci Gianni Brera 60'larda koyuyor bu ismi. Bunun nedeni de, ikilinin o dönem ülkenin en başarılı takımları olarak görülmeleri. Zaten o yıllarda en çok şampiyonluk yaşayanlar listesinin ilk iki sırası da onlara ait. Tabi bir de Agnelli-Moratti aileleri arasındaki rekabet de var. Bana kalırsa ben Milan'ın karizmasını bu iki takımın önüne koyarım ama İtalyanlar kendileri için ne diyorsa o...
Sonuç olarak halen Serie A'yı en çok kazanan iki takımdan bahsediyoruz. Gerçi Inter bunu, Juventus'un devreden çıktığı ve ligin ayarlarıyla oynadığı Calciopoli sonrası döneme borçlu ama olsun.
Asıl konumuza dönelim.
En azından bu ikilinin ülkenin en iyi takımlarından ikisi olduğuna hemfikiriz. Bu sene de İtalya Kupası finalinde karşı karşıya gelecekler.
İlginçtir; bu iki büyük ve köklü takım 1965'ten sonra ilk kez finalde karşılaşacak. Bana çok garip geldi. 1965'te Roma'da oynanan finalde iki Herrara soyadlı teknik direktör karşı karşıya gelmiş, Paraguaylı Heriberto, Arjantinli Helenio'yu alt ederek kupayı Torino şehrine getirmişti.
O karşılaşma, iki takımın karşılaştığı ikinci final. Ondan önce bir de 1959 finali var. Onu da kazanan Juventus. Üstelik 4-1 gibi farklı bir skorla...
İki takımın kupa eşleşmesinde sadece iki kere finalde buluşmaları çok garip geldi bana. Fakat başka bir açıdan bakınca da; zaten Inter çok sık final gören bir takım değildi. Tarihinde 13 kere final oynadı. Juventus'un sadece kazandığı finallerin sayısı bile daha fazla; 14...
Üstelik Inter'in 13 finalinden altısı 2005 ve sonrasında. O altı finalin beşinde de rakip Roma, diğerinde Palermo.. Ne Juventus, ne Milan... Zaten Inter - Roma finalleri, beş kezle kupa tarihinden en çok denk gelen final eşleşmesi oluyor. Ortalıkta takımda kalmayınca Inter o dönemin ekmeğini iyi yedi...
Juventus da aslında son dönemde kupaya ambargo koydu. 2014'te kupayı en çok kazanan takımlar Roma ve Juventus'tu. İki takım da dokuzar kupaya sahipti. Fakat devamındaki yedi sezonda Juventus beş kere final kazanınca, açık ara farkla öne geçmiş oldu. Ayrıca 2015'te kazandığı final sayesinde, 20 senelik İtalya Kupası hasretine de son vermişti.
Bu sene kupayı Juventus kazanırsa Chiellini de tarihe geçecek. Bugüne kadar İtalya Kupası'nı en çok kazanan futbolcular Gianluigi Buffon ve Roberto Mancini'ydi. İki efsanenin de koleksiyonunda altışar kupa var. Chiellini, bu soylular masasına davetiyesini aldı. Oturup oturmaması; Roma'da oynanacak maçın ardından belli olacak.
Biraz da güncele girelim. ınter finale daha zor bir yoldan geldi diyebiliriz. En kolay rakip Empoli'ydi. Ardından Roma ve Milan'ı geçti. Juventus ise devlerle karşılaşmadı. Sampdoria, Sassuolo ev Fiorentina engelleri aşıldı. Geçen sezon ise iki takım yarı finalde karşılaşmıştı ve önce finale çıkan sonrasında kupayı kazanan Juventus olmuştu.
Fakat bu sezon Inter rakibine üç maçta da yenilmedi. Ekim ayındaki lig maçı 1-1 sona erdi. Juventus bir puanı Dybala'nın son dakika penaltısı ile kurtardı.
Sonra Ocak ayında Süper Kupa için sahaya çıktılar. Bu sefer 120'de Alexis Sanchez'in attığı golle kupayı kazanan Inter oldu,
Nisan ayında Tornio'da oynanan son maçta ise Inter, Hakan Çalhanoğlu'nun penaltısı ile üç puanı kaptı.
Açıkçası benim gönlüm bir kez daha Inter'in kazanmasından yana. İtalya futbolunda yeni hikayeler yazılmalı. Sıkıldık Juventus'tan. Geçen sene Inter'in ligi kazanması önemli bir eşikti. Hayalim kupada Inter, ligde Milan şampiyonlukları.
Fakat önce final; o da 11 Mayıs'ta Roma'da... Bu arada 11 Mayıs ve kupa finali denildiğinde aklıma direkt 2005 geliyor ama onun, bununla pek alakası yok...
Pazar, Mayıs 8
Aslı Gibidir
Film izlemeye karar verdiğimde seçim yaparken kesinlikle dış etkilerden etkilenmem. Yani IMDB puanı veya yapılmış kötü yorumlar gibi konular benim için çok önemli değildir. Bazen denk geldiğim bir filmi hemen izlerim. Zaten blog'u yakından takip edenler, buraya konu olan filmlerin bir kısmından dolayı yalan söylemediğimi anlayacaktır.
Ayrıca, özellikle hayatımın son yıllarında yapılan işleri sert sözlerle eleştirmemek için uğraşıyorum. Artık olgunlaştık. Herkes bir mücadele içinde emek veriyor. O zaman acımasız olmaya gerek yok. Ekşi Sözlük'teki beğenmeme timi gibi ukalalıklar yapmak istemiyorum. İnsanlara "Siz bu filmi mi izlediniz, ne kadar kalitesizsiniz. Oysa ben neler neler izliyorum" demeyi de sevmiyorum.
Fakat Aslı Gibidir, bana ve ilkelerime zarar verecek.
Son dönemde sosyal medyada çok fazla takipçisi olan insanlara film çektirmek moda oldu. Gerçekten bu iş kazançlı mı? Enes Batur veya Cumali Ceber çok paralar kazandı mı? Kazandılarsa da gözümüz yok ama yine de bu işin başka şifrelerinin de olması gerekmiyor mu?
Aslı İnandık, diğer "çok takipçililer" gibi değil. En azından bir tiyatro eğitimi var sanırım. Gerçi ben yine de onun videolara sığan şive temelli mizahını sevmiyorum ama rakiplerinden daha yetenekli en azından. Bu filmde de beş-altı ayrı karaktere can vermiş işte. Kolay iş değil ne olursa olsun. Fakat yine de bir sinema filmi yaparken "Bu kız çok takipçili, seveni çok. Çektiği videoların benzerini çeksin, bizde onları uzun metrajlı bir film formatında sunalım. Ardından da bilet satalım takipçilere" demek yeterli mi?
Gişedeki karşılığını bilmiyorum. Belki de yeterlidir. Fakat yine de böyle bir ürün çıkarmak, emek veren insanları tatmin etti mi çok merak ediyorum. Aslı İnandık için bir şey diyemem. Kendisi bu alanda ilerlemek istiyor, fırsat bulmuş. Belki bir şöhret avı olarak değil de kendini geliştireceği bir deneyim adımı olarak görmüştür. Fakat sinema salonlarını bu tip filmlerle doldurmak, orta vadede seyircinin kendini Netflix köşelerine atmasına neden olacak. Hatta zaten şu anda öyle... Kendini sinema emekçisi olarak görenler için kabul edilir mi bu durum?
Yoksa acaba yeni sinema formatı, en azından komedide böyle mi olacak? Skeç gibi sahnelerle, yönetmen dokunuşu olmadan, sinema hissi uyandırmadan, Youtube shorts'ta 1 saat gezmiş gibi filmler mi izleyeceğiz? Tamam Aslı Gibidir tam olarak böyle değil ama ona da çok yakın... En azından bizim bildiğimiz sinemanın aslı gibi değil...
Senaryomuz çok kötü. İsimlerini bildiğimiz, işlerine aşina olduğumuz iyi oyuncular var kadroda ama onlar da iyi değiller. Sıkıcı film. Komedi filmi ama komik değil. Belki yaparken çok eğlenmişlerdir ama maalesef biz eğlenmedik bu sefer.
Umarım bu furya son bulur pek yakında...
Cumartesi, Mayıs 7
Futbolun Tadını Çıkaran Futbolcu
Hangi futbolcunun kariyeri heyecan vericidir?
Böyle bir soru sorunca cevaplar tabi ki kupalar kazananlara, unutulmaz maçlar oynayanlara kayar. Fakat ben biraz daha şehir-kulüp odaklı soruyorum.
Yani 12 sene Bayern Münih'te oynayan Frank Ribery, Barcelona'dan ilk kez 2021'de çıkan Lionel Messi'yi koymuyorum buraya. Lizbon gibi bir şehirde ergenlik yaşadıktan sonra Manchester, Madrid ve Torino gibi soğuk ve (hadi Madrid neyse de) sıkıcı şehirlerde zaman geçiren şöhretin hayatı biraz eksik kalmıştır...
Veya güzel şehirlerde yaşayan ama tutkusu düşük tribünlerin önünde oynayan futbolcu da kariyerinin hakkını tam verememiştir.
Bu açıdan benim favorilerimden biri Claudio Caniggia... Herhalde birçok kişi ondan, "yeteneğini heba etmiş adam" diye bahseder. Doğrudur da. Hızı ve tekniğiyle, 90'ların Messi'si olarak damga vurabilirdi. Fakat o eğlenmeyi (ve kokaini) futboldan daha çok seviyordu. Kulüp tercihleri de bununla bağlantılı gibi.
Kısaca değinelim ve soralım; böyle bir gezintiyi kim istemezdi?
Buenos Aires'te doğuyorsun ve River Plate'de futbola başlıyorsun. Yabancı sınırının yaygın olduğu yıllarda İtalya'ya transfer oluyorsun. Önce bir sezon Verona, sonra üç sezon Bergamo (Atalanta), en nihayetinde başkent Roma'da iki sene...İtalya'yı özümsemek bu olsa gerek.
Sonra bir sezon Lizbon macerası ve Benfica...
Ardından Buenos Aires'e dönüyorsun. Fakat River Plate değil, ezeli rakip Boca Juniors. Maradona seni dudağından öpüyor. Herkes tercih etmez bunu tabi ama yine de iyi anı...
Ardından yeniden Bergamo ile Avrupa'ya dönüş. Fakat bu sefer alt ligde, Serie B'de...
Sonrasında İskoçya. Bu heba edilmiş yetenek ve şöhret; gocunmadan bir sezon Dundee sıkıştırıyor araya... Bu nasıl bir deneyim? Yazının fotoğrafı da o günlerden. Aslında yazının çıkış noktası da burası. Caniggia gibi bir yıldızın üzerinde Dundee forması. Küçük yerel kulüplerde zaman geçirmenin tadını da alıyor. Rangers ve Celtic galibiyetleri yaşıyor, Dundee United derbilerinde goller atıyor. Sonra da ülkenin en büyük iki kulübünden biri; Rangers'a transfer oluyor.
Maalesef en sonda bir Doha tercihi var. Bu sayede Körfez'e de gidiyor, hiç gitmemesinden iyidir belki ama onun yerine Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir 'son nokta ülkesi' olsaydı daha iyiydi.
Yine de muazzam bir hayat gibi geliyor bana. Bunun üzerine 2012 yılında, yani 45 yaşında İngiltere'de Wembley FC isimli bir takıma transfer olmasını ve FA Cup maçında gol atmasını da eklersek... Daha ne olsun...
Bu arada Caniggia Türkiye'ye transfer olamadı ama yolu Türkiye ile çok kesişti. 1990-91 sezonunda Atalanta forması giyerken, takımı UEFA Kupası'nda Fenerbahçe ile eşleşti. Gerçi maçlarda Caniggia oynamadı ama olsun.
1992-93 sezonunda Galatasaray'ın Roma'yı 3-2 yendiği maçta sahadaydı. Adını Ali Sami Yen Stadı'nda gol atan futbolcular listesine yazdırdı.
2001-02'de ise Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında Rangers formasıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıktı. Okul Açık'ın tamamlandığı, Maraton'un inşaat halinde olduğu dönemde Kadıköy'e ayak bastı.
Bunun yanında üç farklı kıtada Dünya Kupası deneyimi yaşadı. Biri Avrupa'da (İtalya), diğeri Amerika'da (ABD), sonraki Asya'da (Güney Kore-Japonya)... İkisinde gol attı ki, biri ezeli rakip Brezilya'ya karşıydı. 2002'de sahaya çıkamadı ama yedek kulübesinde kırmızı kart gördü.
Caniggia'nın futbolculuğu başka bir yazının konusu. Yeteneğin karşılığını alamaması da bir yana; ama böyle bir kariyer isterdim...Gez, dolaş, yaşa, bitir. Olması gerektiği gibi...
Cuma, Mayıs 6
La Felicità è un Sistema Complesso
Tam ortadan giriyorum; harika bir film... Hiç beklemediğim bir anda içimi kıpır kıpır etti. Önemli olan da bu değil mi?
Filmin adını daha önce duymamıştım. İnternette de hakkında çok fazla bilgi yok. IMDB notu düşük sayılır (6.0), zaten oy kullanan 800 kişi bile yok.
Belki de, objektif bir şekilde değerlendirenler için o kadar iyi bir film değildir ama beklentimi düşük tutunca karşıma çıkan şeye tutuldum.
Fakat hayır; şimdi bir daha düşündüm ve gerçekten de iyi bir film izlediğime eminim...
Öncelikle çok iyi bir yönetmen filmi. Sinemanın diğer sanat dallarından ayrılan özelliği öne çıkıyor, o da görselliği. Görüntü yönetmeni harika iş çıkarmış. Oyuncular çok iyi performans sergiliyor.
Öyküye gelirsek... Enrico, şirketlere danışmanlık hizmeti veren bir iş insanıdır. Kelimenin tam anlamıyla iş insanıdır, zira tamamen profesyoneldir ve işinden başka bir şey düşünmez. İşinde de başarılı ve biraz da acımasızdır. Bir gün müşterisi olan şirketlerinden birinin sahipleri (karı-koca) ölür. Şirket henüz 20 yaşında bile olmayan iki çocuğa kalır. Ve Enrico için değişim başlar...
Filmin türünün neden komedi olarak sınıflandırıldığını anlamadım. Komik sahneleri ve kendine has çok iyi bir mizahı var. Bazen absürd komediye bile uğrayıp selam yolluyor. Fakat kesinlikle komedi değil!
Müzik kullanımı harika. Aslında bazı sahneler; müzik uyumu ile beraber yukarıya taşınıyor. Zeki Demirkubuz izlese kesinlikle sevmez bu filmi. In a Manner of Speaking çalan hastane sahnesi, Rolling Stones'un girdiği rugby sahnesi, cenazesi, kaykayı ve daha fazlası.... Müthiş...
O kadar çok muhteşem kare var ki, yazının fotoğrafı için hangi sahneyi kullanacağımı bilemedim. O nedenle iyi sahnelerin (görüntülerin) hepsinden vazgeçtim. İki başrol oyuncumuza yer verdim. Daha fazlası için filmi açıp izlemenizi öneririm.
Aslında filmin teknik özellikleri o kadar etkileyici ki, kurgudaki zayıflıkları da görmezden geliyoruz. 2 saat sürüyor ve sanki biraz erken bitiyor. Artık filmden çok etkilendiğimiz için mi yoksa kurgudaki eksiklerden dolayı mı bilmiyorum; biraz daha devam edebilirdi sanki. Çok ani bittiğini hissettim, bazı noktalar soru işareti olarak kaldı ve bitince de üzüldüm. Böyle hissettiğim çok az film vardır.
Gianni Zanasi hem yönetmiş hem yazmış. Yönetmenin ve senaristin aynı olduğu filmler her zaman avantajlıdır. o avantajı iyi değerlendiriyor. Senaristin kafasından geçenler, kameranın önüne çıkıyor. Ne anlatmak istediğini, neyi vurgulamak istediğin çok iyi anlıyoruz. Bunun için repliklere ihtiyacınız da kalmıyor. Bu bir sinema filmi ve adam görüntülerle bunu sağlıyor.
Ayrıca başrollerdeki Valerio Mastandrea ve İsrail doğumlu Hadas Yaron çok iyiler. Yan rollerdeki herkes önemli katkılar sunuyor.
Eleştirmek için eksik bir nokta arıyorum ama bulamıyorum. Fırsat olsa da bir daha izlesem. Ne yazık ki Youtube'da bile hakkında çok az içerik var. Geceleri yatmadan bazı sahnelerine göz atılırdı oysa...
Perşembe, Mayıs 5
Çarşamba, Mayıs 4
Sultan
Hint filmleri çok uzun sürüyor ama akıyor. En azından en ünlüleri, önümüze düşenleri, belli bir çıtayı aşanları oldukça akıcı oluyor. Hiçbir zaman üç saatlik film izlemiş gibi kalkmıyoruz koltuktan. Fakat o üç saati ayırmak da kolay olmuyor.
Bir yaz günü Sultan'a zaman ayırmak kolay oldu. Sezonun ilk yarısında, bir Pazar günü; gündüz Süper Lig maçları yokken akşam seansına kadar zaman öldürmek için ideal bir filmdi.
Beklediğimi de aldım. Aslında uzun zamandır Dangal'ı izlemek istiyordum ama kadınların toplumsal baskıyı kırıp güreşmesini konu alan Hint filmi kotamı Sultan'ı tercih ederek doldurdum. Bu arada iki filmin de 2016 yapımı olması çok ilginç bir tesadüf.
Filmi izlerken çok uzun gibi gelmiyor ama film içinde üç ayrı film varmış gibi hissediyoruz. İlk önce, güreşle alakası olmayan Sultan'ın güreşçi Kübra'yı etkilemek için güreşe başlaması, ardından zirveye çıkan Sultan'ın egosuna yenik düşüp ailesini kaybetmesi, en son olarak da dibe vuran Sultan'ın yeniden ailesini kazanması... Üç ayrı film çıkabilirdi ama biz onun yerine üç saatlik tek film izledik.
Konudan konuya atlasa da yine de hoş filmdi, kendini izlettirdi. Fazlaca hissedilen Hollywood esintileri de bizim uyumumuzu kolaylaştırdı. Artık Hint filmlerindeki müzikler bile Bollywood klasikleri gibi değil, daha çok MTV klipleri gibi sanki...Renkler ise, Hint filmlerinin alameti farikası. Yine her tona doyduk.
Başroldeki Salman Khan'ın Amir Khan ile bir akrabalığı yokmuş. Sanırım Hindistan'da Khan soyadı bizim 'Demir' gibi bir şey. Bu arada Salman Bey, Hindistan'da ülkesinin en yakışıklı insanı seçiliyormuş sık sık. Yani hafif bir Javier Bardem havası var ama yine de öyle bir ekstralık göremedik. Ülkeden ülkeye renkler ve zevkler değişebilir. Oyunculuk konusunda ise fena performans sergilemedi.
Khan'ın yıldızı olduğu filmde birçok dövüş sporcusu da var. Ayrıca güreş yapan bir kadın figürü de merkezde. Fakat benim has adamım Sultan'a güvenen ve onu yeniden ayağa kaldıran organizatör Aakash oldu.
Salı, Mayıs 3
İstanbul'un Gol Problemi
Türkiye'nin en kalabalık ve imkanları en bol şehri İstanbul. Özellikle göç dalgasının başladığı yıllarla beraber ülkenin neredeyse yarısı Marmara'ya akın etti. Şu anda; ülke nüfusunun dörtte biri İstanbul'da yaşıyor. Yani ülke bir terazi gibi olsa, kuzeybatı kesimi ağırlıktan dolayı çökerdi. Belki yakında o da olur.
Biz konumuz futbola geçelim. Göçün başladığı yıllarda Süper Lig'de başladı. Süper Lig'i kazanan takımlar da birkaç istisna sezon dışında hep İstanbullular oldu. Hal böyleyken İstanbul'un bir futbolcu fabrikası olması gerekmez miydi? Ya da öyle oldu mu?
Bunu çok detaylı araştırmak lazım. Zira bir sürü faktör var. Bir çırpıda buna karar vermek, bir tahlilde bulunmak sağlıklı değil. Fakat ufak bir blog için kısa bir çalışma yapabiliriz.
En azından İstanbul'un golcü yetiştirmekte zorlandığını görüyoruz. Süper Lig tarihinin en golcü 20 oyuncusuna baktığımız zaman sadece bir tanesinin İstanbul doğumlu ve İstanbul altyapısından yetiştiğini görüyoruz. O da 191 gol atan Feyyaz Uçar.
İlginç değil mi? Ülkenin dörtte biri burada ama ülkenin en golcü 20 oyuncusu arasına sadece bir kişi sokabilmiş. Listede Balkan ülkelerinden gelen iki oyuncu, Almanya'dan yetişen iki gurbetçi ve uzak diyarlardan gelip geri dönen Alex de Souza var. Ülke dışından beş oyuncu, İstanbul'dan bir tane...
İstanbul'un havzasında yer alan mütevazı kent Sakarya bile iki oyuncu sokabildi. Zaten biri listenin zirvesinde (Hakan Şükür) yer alıyor. Trabzon gibi köklü bir futbol şehrinden iki futbolcu (Hami Mandıralı ve Fatih Tekke) çıkması çok şaşırtıcı değil ama Karadeniz'in liman kenti Samsun dahi iki oyuncu sokabilmiş. Hatta Ankara doğumlu Serkan Aykut'u Türk futboluna sunmasıyla bu sayıyı üçe çıkarmak da mümkün. Aslında Samsun'a ayrı parantez açmak da lazım. Samsunlular Tanju Çolak ve Mehmet Özdilek bir yana; Serkan Aykut, Ertuğrul Sağlam ve Cenk İşler'i piyasa sunduğunu düşünürsek, rakam beşe çıkıyor.
Metin Oktay, Mustafa Denizli ve Necati Ateş'i yetiştiren İzmir, İstanbul'dan daha önde. Nüfus olarak farkları ise çok büyük.
Normal mi peki bu?
Süper Lig son 11 sezonda sadece tek bir yerli gol kralı (Burak Yılmaz) çıkarabildi. Onun hemen öncesinde İzmirli, Rizeli, Trabzonlu, Bursalı gol kralları çıkıyor ama İstanbullu bir gol kralı için 2001-02 sezonuna kadar dönmemiz gerekiyor. O sezonda da Arif Erdem, İlhan Mansız ile krallığı paylaşıyor ve onu elde etmek için de son lig maçında takım arkadaşları gol atabilsin diye çırpınıyordu.
Tek başına krallığı elde eden son İstanbullu ise yine Feyyaz Uçar. Bundan 32 sene önce...
Bu sezonda da İstanbullu gol kralının çıkmayacağı kesin gibi. Hatta zaten gol krallığı listesinde Türkiye doğumlu bir oyuncu bulmak için fazlaca ilerlemek gerekiyor. Yabancı ve gurbetçi oyuncular dışında en çok gol atan yerli oyuncu Kerem Aktürkoğlu sekiz kez fileleri havalandırdı. O da İzmit doğumlu. İstanbul doğumlu en golcü oyuncu ise 7 gollü Yunus Akgün...
Aslında maç sayılarına baktığımızda da benzer bir problem çıkıyor. Gerçi gole göre biraz daha pozitif tablo var. Süper Lig tarihinde en çok maça çıkan 20 oyuncudan iki tanesi İstanbullu, dört tanesi futbol altyapısına İstanbul'da başlıyor. İlginçtir bu isimler tamamı savunmacı kimlikleriyle hatırlanıyor. Fenerbahçe'nin unutulmaz kaptanı Müjdat Yetkiner ve Beşiktaş'ın stoperi Gökhan Keskin doğma büyüme İstanbullu. Galatasaray'ın efsane kaptanları ise sonradan İstanbullu... Cüneyt Tanman babasının mesleği nedeniyle Isparta'da doğmuş, çocukluğu boyunca da Anadolu'yu gezmiş ama futbola İstanbul'da başlamış. Bülent Korkmaz'ın Malatya'da başlayan yolculuğu ise Florya'da şekilleniyor.
20'de dört fena rakam değil ama Sakarya, Trabzon gibi iki ufak şehir bile iki oyuncu sokabildi listeye. Aslında golden ziyade maç sayısı biraz daha net gösterge verebilir. Zira istikrarı ortaya koyuyor. Fakat gol atmak da yetenek işi...
Sonuç olarak İstanbul, potansiyelinin çok altında kalan bir futbol şehri. Bunu detaylandırmak gerek ama özet bir bakış bile bize ışık tutuyor.
Gerçekten sadece Türkiye'nin değil Avrupa'nın en önemli şehirlerinden biri olan, ülkenin en büyük üç kulübünü bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birinin bu kadar üretim özürlü olması iş mi? Bence büyük başarı. Zoru başarmış.
Pazartesi, Mayıs 2
Un Village Presque Parfait
Türkiye'deki şehirli-köylü çatışmasını kızgınlıkla, öfkeyle, kavgayla izliyoruz. Uzun zamandır bu böyle... Bu uğurda yapılan komedi filmlerinde bile karakterlerin popülist söylemlere yenik düşerek tasvir edildiğini üzülerek görüyoruz. Sonuç olarak filmlere de çok fazla gülemiyoruz.
Başka bir ülkenin şehirli-köylü çatışmasının daha yumuşak olmasını kıskanınca yine üzüldük. Fakat en azından bu sefer ailecek sakince izlenecek hoş bir film yakalamış olduk.
Fransa'nın uzak bir köyünün tek geçim kaynağı olan fabrika, çevreyi kirlettiği için kapanır. Bu da köyde büyük bir ekonomik sıkıntıya yol açar. Çoğu kişi köyü terk eder, kalanlar da zorlukla yaşar. Ayakta kalabilmek için bir AB fonuna ihtiyaçları vardır. Bu fon için tek şart, köyde bir doktor bulundurma zorunluluğudur. Köye tesadüfen gelen bir doktoru, kalıcı doktor gibi sunmak için dört koldan sarılırlar. Hikaye böyle başlar.
Enteresan noktalar var. AB fonları ve AB standartları orada da çok tartışılan ve halkın pratikliğini zorlayan bir unsur olarak gösteriliyor. Bizim kokoreçten vazgeçmememiz gibi olmasa da bir doktor bulma zorunluluğu bile ufak bir köyü zorluyor ve bu memnuniyetsizlikle karşılanıyor.
Öte yandan çevreyi kirleten fabrikanın kapanmasına da ince eleştiriler var. Halkın ekonomik geçim kaynağının ellerinden alınmasına vurgu yapılıyor. Çevre kirliliği ise biraz "entel dantel işler" olarak sunuluyor sanki.
Yine de köylülerin genç Parisli hovarda doktor Lorant Deutsch'u ikna etme çabaları oldukça hoştur. Çok büyülü ve gürültülü kahkahalara neden olacak espriler yoktur. En güldüğüm espri, dişleri yamuk olan kızını Ribery'e benzeten babadan geldi. Fakat hikaye bir şekilde kendini izlettiriyor. Şans verilebilir.

















