Salı, Mart 8

Adam Rüştü


Başlıktaki laf bana ait değil. Burak Yılmaz söylüyor. Oysa Burak bunu demeden 1 dakika önce Rüştü, ceza sahasında düşen Burak'a hakemin kart çıkarmasını istiyordu. Olay entersan; Rüştü ise dürüstlük timsali olarak taşındı sayfalara.

Yıllardır futbol oynayan ve saha içinde hiçbir çirkin olaya karışmayan Rüştü'yü tartışacak değiliz. En azından Rüştü, benim tuttuğum takımda oynamadı, kendisi hakkında fazla yorum yapmam, tanımıyorum (Galatasaraylıları çok tanıyoruz sanki). Diğer 2 İstanbul takımı taraftarı Rüştü'yü daha iyi analiz ederler. Fakat dışarıya/bize yansıyan imaj; Rüştü'nün temiz/güzel bir adam olduğunu gösterir. Fakat bu olay vicdani olarak rahatsız edici. En azından beni rahatsız etti.

Olayın futbol ve hakem kararı konusunu bir kenara bırakalım. Hakem bir karar verdi. Doğru veya yanlış. Penaltı veya değil. Bu karardan sonra Rüştü, Burak için sarı kart istemesi nedeniyle sarı kart gördü. Ardından Burak da sarı kart gördü. Sarı kart gören Burak, hakeme kendini atmadığını ifade etmek isterken Rüştü'den yardım istedi. Rüştü de Burak'ı onayladı. Pozisyonun penaltı olduğunu ifade etti ve başta pozisyonun diğer aktörü Burak Yılmaz olmak üzere tüm Türkiye'den övgü aldı.

Benim rahatsız olduğum konu tam olarak burası. Rüştü'nün 1 dakika içinde çok farklı iki kişiliğe bürünmesi. Oysa bunlar iki zıt karakterin yapacağı davranışlar. İki davranışı aynı kişi üstelik aynı anda yapınca samimiyetin azaldığını düşünüyorum.

Pozisyonun hakem ve kural açısından doğru yorumlanıp yorumlanmadığı önemli değil. Bildiğimiz iki şey var. Biri Rüştü'nün pozisyonda Burak'ın kendini yere atmadığını bilmesi, diğeri Rüştü'nün Burak için sarı kart istemesi. İlkini biliyoruz, çünkü bugün Rüştü'nün bu güzel davranışı manşetlerde. İkinci olayı da biliyoruz çünkü Rüştü kart istediği için sarı kart gördü.

Bu olay şuna benzemiyor mu? Rüştü bir suç işliyor. Bu suçtan dolayı ceza almadığı gibi, savcılar olaydan dolayı başka birini (Burak) suçluyor. Rüştü önce, "suçlu Burak onu cezalandırın" diyor, hakimler de Burak'ı cezalandırıyor. Ardından Rüştü, cezalandırılan Burak için "senin suçun yoktu" diyor.

Muhakkak kararlar Rüştü'nün hareketleriyle, davranışlarıyla verilmedi. Ama ortada bir vicdan var. Kendimi Rüştü yerine koyuyorum. Burak'a bir hareketim oluyor, cezası penaltı. Hakem penaltı vermiyor. Bu dakikadan sonra kalkıp "pozisyon penaltı" deme cesaretini gösterebilir miyim bilmiyorum. Gösteririm dersem yalan söylemiş olurum. Bu ütopik bir davranış olur, ve bunu birinden beklemek hayalcilik olur. Fakat bu dakikadan sonra, kalkıp diğer kişinin cezalandırılmasını isteyeceğimi sanmıyorum.

Burak'a bir hareketim olsa, hakem penaltı vermese, artık olaya dahil olmazdım. Rüştü, Burak'ın kart görmesini istiyor. Bu vicdana, en azından benim vicdanıma uygun değildir. Rüştü'nün yaptığı hareketin kavramsal karşılığı nedir acaba?

Belki sırf bu hareketin vicdanıyla o dakika içinde penaltı olduğunu belirtmiş olabilir. O da sadece Rüştü'nün bildiği bir şeydir. Fakat olayı ilk gördüğüm anda samimiyetsiz bir kurgu hissettim. Biraz tribüne oynanmış sanki (Beşiktaş tribününe değil tabi ki, Türk Spor tribününe). Olay beni rahatsız etti, belki ben yanıldım. Fakat, eğer gördüğümüz gibiyse Rüştü'nün övgü almasını gerektiren bir olay değildir, tam tersine Rüştü için tatsız bir olaydır.

İtalyan Mimiği


Bir İtalyan veya İtalya'da yaşayan (misal Sinyor Terim) ne zaman sıkıntılı bir dönem geçirse suratı bu şekle girer. Bu mimik varsa, anlayın ki tünelin ucu karanlık. Donetsk bu gece soğuk olur.

Pazartesi, Mart 7

Galatasaray 80 - 64 Efes Pilsen



Çok önemli bir maçtı. Efes ile aramızda 1 galibiyet farkı vardı maç öncesinde. Efes maçı alsaydı iki takım eşitlenecekti. Alınan galibiyet sayesinde fark 2 maça çıktı. İkili averaj sayesinde Efes'in gerisine düşmemek adına telafi edilebilecek 2 mağlubiyet var artık. Ligi Efes Pilsen'in üstünde bitirmek olası bir Play-Off eşleşmesinde saha avantajı getirecek. Bu da maçın önemini arttıran bir diğer etken. Serinin eşitlikle başlaması önemli. Tabi ki, Fenerbahçe'nin peşinden devam eden takip de arayı açmamak adına da önemli bir maçtı.

Fakat bütün bu hesapların yanında, Efes Pilsen galibiyeti her zaman çok farklı anlamlar taşır. Sonuçta Türk basketbolunda bir dönemin adıdır Efes Pilsen. Ne kadar sevmesek de hala "zirve noktası"nın eş anlamısıdır. Ve eğer büyük hedefleriniz varsa, başarı kazanmak istiyorsanız Efes Pilsen'i yenmek zorundasınız. Her sezon bu böyledir. Fenerbahçe'nin kötü olduğu sezonlar vardı, şu an iyi sayamayacağımız Beşiktaş'ın çok daha iyi sezonları vardı. Yani bu takımlar dönem dönem zirve yarışına girmişlerdir. Oysa Efes Pilsen her zaman üst seviyede yer aldı. En kötü senesi belki de bu sene, onda da yine şampiyonluk hedefliyor.

Kısaca şunu söylemek lazım; derbi galibiyetleri alınır. Gazı alırsın, havayı yakalrsın, konsatre olursun yenersin. Her zaman yenersin, yenebilirsin. Ama Efes Pilsen'i gerçekten iyi bir takım değilsen yenemezsin, bazı şeyleri iyi yaptığının kanıtıdır Efes Pilsen galibiyetleri.

Açıkçası dün salondakilerin hepsi bu bilinçle geldiği için, salonun boşluğu hiç umrumda olmadı. Sanıyorum 4.000 kişi vardı. Rüya sezon yaşayan bir takımın Efes Pilsen maçında daha çok seyirci olmalıydı ama atmosferin eksik yanı yoktu. Galatasaray tribününün iyi olduğu nadir konulardan belki de en iyi olduğu konulardan biri; salon sporu kültürü. Özellikle son 3-4 senede kemik bir topluluk oluştu.

Dün maça gelmeyenler, daha doğrusu bu sene hala İpekçi'nin yolunu tutmayanlar bundan sonra da gelmesin. Futbol takımına kızdıkları için basketbol takımına gelmesinler. Ligde Edirne Olin maçında olmayıp,Play-Off'ta "Fenerbahçe maçı varmış, gidelim mi panpa" demesinler.

Maça iyi başlamadık. Efes Pilsen 7-0 önde girdi. İlk basketimizi Caner attı. Caner son 1 ayda çok iyi oldu. İlk periyotun sonların doğru dengeyi kurduk ama sonra Efes yine farkı açar gibi oldu. Özellikle ikinci periyotta dış şutlarda inanılmaz bir yüzde yakaladılar. Kupada Fenerbahçe, Avrupa'da Caserta maçlarını hatırlatan bir maç olmaya doğru gidiyordu. başlıyordu. Neyse ki Andriç girdi devreye. Devreyi 1 sayı geride kapadık.

İkinci yarıda Efes yine hızlı başladı. Bir ara, gücumüzün yetmeyeceğini düşündüğümü itiraf ediyorum. Ne zaman Efes'i yakalasak, öne geçmemize izin vermeden farkı 5-6 sayıya çıkarıyorlardı. Takımın klasik olarak hücumda sıkıntı yaşayacağı bir dönemi olacağını tahmin ediyordum. Öyle olmadı. Belki de bu sene ilk defa bir önemli maçın kırılma anında hücumda çok yüzdeli oynadık. Karavana olmadı.

Shumpert yanlış hatırlamıyorsam üst üste 3 tane 3'lük yolladı. Bu, hem skor üstünlüğünü getirdi, hem takımı uyandırdı, hem de salonu ayağa kaldırdı. Tutku-Andriç oyunları, sert savunma. Son dakikalar şölen.

Engin Kennerman yine şovunu yapsa da, yetmedi. Parmak kaldıranlar, üçlü çekenler. Güzel oldu. Kalite ispatlandı.Artık hayal kurmaktan korkmayız. Bu, "bu sene şampiyonuz" demek değil. Ama heyecan veren bir takıma sahip olduğumuzun göstergesidir. Her an herşey olabilir. Şanslı bir Play-Off eşleşmesiyle finale yıpranmadan çıkabiliriz.

Haftaya Mersin deplasmanında kaza olmamalı ki bu galibiyetlerin değeri artsın. Biz Mersin ile oynadıktan 1 saat sonra Fenerbahçe, Beşiktaş'ı konuk edecek. Güzel bir lig, güzel bir yarış var. Galatasaray'ın 10'dan fazla şubesi var ve hepsi Parçalı'yı giyiyor. Fenerbahçe'nin kaybetmesini bekleyip, kendi maçımızı oynadığımız güzel bir sezon var ortada. #Keyif


40 Yapar


1.Lig'in yeni takımı, 1.Lig'in yeni lideri. Tavşanlı Linyit puanını 40 yaptı. Bu senenin Bucaspor'u olur mu..?

Pazar, Mart 6

Berabere Kalmayı Öğrenmek


- Bu sene 2 kere berabere kalmıştık, Kadıköy ve Kayseri deplasmanları. Bir takımın sezon içinde bu kadar az berabere kalması ilginçti, son 2 maçta berabere kaldık. Başarı mı? Değil. Önemli mi? Değil.

- Ankaragücü maçında sakatlanan ve sezonun kaderini değiştiren Baros, Ankaragücü maçında cezalı.

- Ayağa kalkmayan Fenerli olsun derken, söyleyen de ayağa kalkar.

- Zapata'nın sırtında Rufay yazıyor lan, yeni farkettim.

- 52.000 kişilik stadyumda 5.000 kişi

- Yekta'nın tweetleri az farkla auta çıktı.

- Sezon boyunca sadece 7 maç oynayıp 3 sarı kart görp ceza sınırına ulaşan Gökhan Zan'a büyük alkış.

- Geçen sezonun Karabükspor'undan 4 kişi vardı. 2 hafta önceki Bucaspor'da bu sayı 8'di.

- İlker Meral'ın Galatasaray antipatisi nereden geliyor acaba?

- Bugün çok efektif değildi ama Tomiç iyi kaleci.

Cuma, Mart 4

Morales Sakatlandı


Bolivya Devlet Başkanı Morales, yine topunu oynuyor. Bu sefer şanssızlık, sakatlanıyor. Güney Amerika'yı seviyoruz..

On the Waterfront



Elia Kazan'ın kendini aklama filmi. Becerebilmiş mi bilmiyorum ama filmi becermiş. 50 ve 60'ların filmlerinde çok farklı noktalar var. Eski güzeldir, samimidir saflığıyla söylemiyorum, fakat belki de teknolojik yetersizliklerden dolayı çok daha sağlam hikayeler çıkıyor. Filmde aslolan hikaye ise, bu filmde de en kalitelisi var. Oyunculuksa Marlon Brando var ama yanında da Karl Malden var.


Yukarıdaki sahnede oyunculuk dersi var. Brando, 30 yaşında.

Yine de 50'ler söz konusu olunca; James Dean ve Rebel Without a Cause hala 1 numaramdır. On the Waterfront; çok beğenmeyebilirsin ama sinemayla ilgileniyorum diyorsan izlemek zorundasın.

Final Four Öncesi


Geçen hafta Efes Pilsen, bu hafta Fenerbahçe kupaya veda etti. Final Four için son tur. 1 tane İspanyol'un Final-Four oynaması kesinleşti. Son 8'de 4 tane İspanyol var. 2 Yunan, 1 İtalyan, 1 İsrail. Sürpriz takım yok. Keşke Rytas çıksaydı. Jasaitis, El Amin falan, TBL'yi temsil ederlerdi.

Caja Laboral - Maccabi Tel Aviv
Barcelona - Panathinaikos
Real Madrid - Valencia
Olympiakos - Siena

Barcelona - PAO eşleşmesinden birinden elenecek olması dikkat çekici bir diğer nokta. Bu senenin Final-Four'una evsahipliği yapacak Barcelona elenirse, daha da ilginç olur. Benim tahminim, biraz da gönlümden geçen, Panathianikos, Laboral, Real ve Olympiakos Final Four'a doğru yol alır.

Maç Tarihleri;
22 Mart
24 Mart
29 Mart
31 Mart (gerekirse)
6 Nisan ( gerekirse)

Perşembe, Mart 3

Kasımpaşa 0-0 İBB


Saat 5'te ofisten çıkıp Taksim'e inip Türkiye Kupası maçı izlemek. Bunun değişiğini geçen sene de yaşamıştık. Taksim yerine Beşiktaş'tı, çeyrek final yerine grup maçıydı. Yine hava çok soğuktu, yine ince bir güneş vardı.

Kasımpaşa Stadı çok güzel. Onu söyleyerek söze başlayalım. Hem mahallenin içinde, hem trafik aksatmıyor(Kartal Stadı gibi değil). Hem semt stadı, hem geniş kapasiteli,konforlu.

Kasımpaşalılar bütün mahalle stadyumda. Zaten biletler 2 lira. Günün buluşma noktası kahvehane yerine stadyum olmuş. Gençler bir kenarda, mahallenin eskileri diğer tarafta. Gençler bağırıyor, tezahürat yapıyor; diğerleri muhabbet halinde. Ortam çok şahane, tek sıkıntı soğuk hava.

Diğer sıkıntı da oynanan sıkıcı futbol. İBB 3 hücumcuyla çıkmış. İbrahim-İskender-Gökhan. Yine de etkisizler. Sol bek Ekrem'i öven çok yazı okudum, bugün çok kötüydü. Sağ bek Rızvan da öyle. Can Arat iyidi. Takımın en iyisi ise Cihan'dı veya ben öyle görmek istedim.

Ev sahibi ekip daha fazla ısıran takımdı. Dimitrov ortak kanaatimize uygun olarak en beğendiğimiz isimdi. Ama onun da devamlılığı yok. Savunmadaki Robledo ve Luis Henrique de iyilerdi. Ersen Martin erken çöktü, Varela hayal kırıklığı yarattı ama çok koşması artı puanı oldu.

İkinci yarının 60.dakikasında kötü futbolla azalan hevesimizi iyice yok eden bir olay gerçekleşti; elektrikler kesildi. Bastıran soğuk bir ilki gerçekleştirmeme neden oldu. Maç bitmeden stadyumdan çıktık. Çok da fazla bir şey kaçırmamışız. Ama yine de Kasımpaşa'daki ortamı beğendim. En kısa zamanda, havalar ısınınca bir kez daha gidilir. 2 günde 2 maça gidip 1 tane gol görmemem de haftanın büyük talihsizliği.


Bayrak Yarışı

Baros bayrak dikti, şovunu yaptı. Çok severim ama hafiften tribüne de oynadı. Oynasın, ne isterse yapsın. Sınırsız kredi. Ama şunu da düşünsün. Böyle devam ederse, takıma maç kazandıramazsa, derbide gol atamazsa, Superman gibi uçamazsa, ağzıyla kuş tutamazsa o da ıslıklanacak.

Bu bir bayrak yarışı. Giovanni Dos Santos Türkiye'de en iyi oynadığı Kasımpaşa maçında ilk 10 dakikasında ne zaman topla buluşsa uğultuı duydu. Leo Franco ıslıklandı, Nonda ıslıklandı, Elano her yanlış hareketinde uğultu duydu. 30 metreden gol atamayınca kimse sevmedi, Lincoln ıslıklandı, Hasan Şaş ıslıklandı. Aykut yuhalandı, Mustafa Sarp oyuna girmeden yuhalandı, Sabri yuhalandı, Arda tepkinin değişiğini gördü, Hakan Balta ıslıklandı...

Ve bunlar sadece son 2 senenin olayları. Kewell, Neill, Baros bu tepkilerden nasibini almadı. Bu bayrak yarışı. Yeni stad hatayı affetmez. Baros böyle devam ederse (seneye kalırsa tabi) onu da silerler. Bu iş böyle bundan sonra, bayrak taşımak, ayrak dikmekle olsaydı, Souness bu takımın fahri başkanı olurdu.

Galatasaray 0-0 Gaziantepspor


Galatasaray geçen sezon soğuk ve karlı bir kış günü lig maçında Gaziantepspor ile karşılaşmıştı. Lucas Neill'in Galatasaray taraftarı önündeki ilk maçıydı. O gün maç sonunda Neill'in beklentiyi karşılamadığını yazanlar olmuştu.

Galatasaray o gün, 74 dakika rakibi bunalttı. Golü bulmakta zorlandı. En sonunda arka direkte biten taraftarın sevgilisi Mustafa Sarp golü attı. Beşiktaş ve Panathinaikos maçlarından sonra yine kritik bir gole imza atıyordu Sarp. Şampiyonluk yarışı giderek kızışırken çok kritik bir 3 puan.

O gün herşey bu kadar pozitif değildi muhakkak. Tatsız hadiseler de yaşanmıştı. Galatasaray, skor 0-0'ken penaltı kazanmıştı. Topun başına, günün kötü ismi Nonda geçmişti. O günün Büyük Kaptan Arda Turan, topu Nonda'ya vermişti. Golü atıp moral bulsun diye. Nonda, penaltıyı kaleci Mahmut'a nişanlayınca, Galatasaray tribünlerinin bir kesiminden cılız da olsa ıslık sesleri duyuldu. Bu arada o gün başarılı maç çıkaran Mahmut, bugün artık Gaziantepspor'un yedek kalecisi. Kırmızı-siyahlı takımın kalesinde yetenekli Mahmut'tan daha kaliteli bir isim var. Galatasaray ise 1 sene önceki maçtan sonra 4 tane kaleci kullandı.

Galatasaray'ın hızlı düşüşü, kaybedişi. Kupalar, şampiyonluklar önemli değil ama değerlerin kaybolması en büyük acı. Ayhan'ın ıslıklandığı anda neyi gördüğünüz önemli. Tribünde salya saçarak takım kaptanını ıslıklayanlar 2008 yılının mayıs ayında şampiyonluğun nasıl geldiğini hatırlıyor mudur mesela? Peki aynı insanlar, son dakikada forvet oynayan Servet için "aslan Servet, bir tek o oynuyor" derken bundan 3 ay öncesini hatırlar mı?

Peki biz, Servet'in topu direkten dönünce; "ulan girse sevinemezdim" diyorsak, hata bizde mi?

Aslında her şeyin Kocaelispor maçıyla başladığını biliyoruz. O 5 gol atan Kocaelispor'un şu an 2 lig aşağıda olduğunu görüyoruz. Taner Gülleri'den 1.5 yıldır haber yok. Skibbe Almanya'da, Galatasaray hala kendine hoca arıyor.

Hamburg maçında ıslıklanan Lincoln'u beğenmeyenler, zaten Mustafa Sarp ve Ayhan'ı izlemek zorundadır. Yalnız Hamburg maçı demişken, Galatasaray o kadar büyük camia ki, 2 sene boyunca iyi oyalandık.

Ve bu iğrenç stad. Birşey nasıl başlarsa öyle gider kanunu. Islıklarla-yuhalamalarla açılan stad, aynı tarzla devam ediyor. Galatasaray burada 4 resmi maç oynadı. Bu sürede topa ayağını değmeyen bir futbolcu ile takım kaptanı ıslıklandı.

Başarısızlık değil, tahammülsüzlük, ukalalık sürekli değişimler, kandırılma hissi... Can acıtanlar bunlar. Kimse kimseyi suçlayamaz, bu tablo herkesin ortak eseridir.

Çarşamba, Mart 2

Erkek Çocuk - Kız Çocuk Farkı

Erkek ve kız arasında fark var. Hayata bakış olarak. Oysa ikisi de çocuk olarak doğuyor. Bebek olarak başlıyor. Fark, organ farkı değil, hayattan beklenti farkı.

İstisnalar haricinde; erkekler çocukken top oynamayı severler, top oynarlar.
İstisnalar haricinde; kızlar çocukken evcilik oynamak isterler, evcilik oynarlar.
İstisnalar haricinde; erkekler çocukken futbolcu olmak ister.
İstisnalar haricinde; kızlar çocukken evlenmek ister.

Evcilik oynayan kızlar büyünce, istisnaları haricinde evlenirler.
Top oynayan erkekler büyünce, sadece istisnaları futbolcu olur.

Dakika 1 gol 1. Kızlar çocukluk hayallerini gerçekleştirir. Erkekler gerçekleştiremez. Erkek, gerçekleştiremeyeceğini 10-15 yaşları arasında anlar. Daha ergen bile olmadan. Evlenen kızların hayal kırklığı ise evlendikten sonra başlar.

İşte o fark burada başlıyor. Gençliğinde hayalleriyle yaşamaya devam edebilenler biraz daha kırılgan oluyor. En büyük hayalinin gerçekleşmeyeceğini 10 yaşında anlayan biraz daha güçlü duruyor, hayatının geri kalanında çok şaşırmıyor başına gelenlere.

Bunlar 20.yüzyıl için geçerliydi aslında daha çok.



Artık kızların en büyük hayalleri evlilik değil. Evcilik de oynamıyorlar. O yüzden hayata karşı daha sert durabiliyorlar. Bizim hemcins kardeşlerimiz ise hala futbolcu olacağını düşünüyor.

Top 8

Euro Cup;
Unics Kazan - Pepsi Caserta
Budivelnik - Cajasol Sevilla
Estudiantes - Cedevita
Benetton - Gottingen

Challenge;
Gravelines - L.Kuban
Oostende - Ventspils
St.Petersburg - Karşıyaka
Krka - Lucoil

Galatasaray elendikten sonra tadımız kaçtı. Son 8 takım bunlar. İki İtalyan, iki İspanyol, iki eski Sovyet, bir Hırvat, bir Alman. Beşiktaş'ı eleyen Gottingen yola devam ediyor. Maçlar 23 ve 30 Mart'ta oynanacak.

Tabi dünün Türkiye için önemli tarafı Karşıyaka'nın başarısı. 3 numaralı kupada çeyrek finale kaldılar. Bizim Euro Cup elemesinde elediğimiz Spartak St.Petersburg ile eşleştiler. İlk maç 22 Mart'ta, rövanş Arena'da. Çeyrek finalde bir Bulgar takımı var, yani Karşıyaka için yol açık ama en zorlu takım bu turda karşısında.

Beğenmeyen Gelmesin


Beşiktaş'ın başında Schuster var. Kimse beğenmiyor. Ukala olarak gözüküyor. Gerçekten ukala olabilir. Ama onu ukala olarak suçlayanların çok daha fazlası olduğu gerçeğini ne yapacağız.

Takımınızın başına hoca getiriyorsunuz. İmkanlarınız dahilinde futbolu iyi bildiğine inandığınız bir hocayı getiriyorsunuz. Adamın belli bir kariyeri ve deneyimi de var. Ve siz bir süre sonra o adamın futbolu bilmediğini iddia ediyorsunuz. Normal şartlar altında size gülerler. Burada gülmezler.

Bir başka nokta; buralarda doğrudan konuşanı ezber bozanı sevmezler. Rijkard gibi "mülayım" adamı harcadılar, sert adam Schuster'in sığ kafalar tarafından sevilmeyeceği de biliniyordu. Basın sevmeyecekti, sevmedi. Şaşırtıcı olan Beşiktaş tribünü de pek sevmedi.

İlginçtir; Beşiktaş tribünü hep farklı bir yere konulur. Duruşundan bahsedilir. Alternatif, marjinal, anarşist sıfatları yapıştırılır. Hatta biraz farklı/renkli topçular çok sevilir. İlhan gibi Pascal gibi. Fakat iş teknik direktöre geldiğinde "efendi" sıfatlı hocalara daha çok güvenilir, onlarla başarı gelir.

Gordon Milne, Lucescu, Rasim Kara gibi teknik adamlar sevildi. Ama Toshack gibi bir delinin, tam Beşiktaş karakterine uygun bir hoca olmasına rağmen; kimyası uymamıştır. Aynısı Schuster için de geçerli olmak üzere.

Galatasaray ise tam tersi. Camianın her kademesinde, futbol takımından lise bahçesine kadar bir "abi" kültürü söz konusu. Büyüğe saygı ve hürmet vardır. 87 doğumlu Arda, 84 doğumlu Sabri'ye "abi" der mesela. Lisede bilmemkaçıncı dönem, kendisinden bir büyük döneme "abi" der. Abiler de dönem dönem fırlamalıkları olsa da salon kültüründen yetişmiştir. Jantidir, tarzdır, fazla konuşmaz, iş yapar.

Oysa burada da teknik adamlar camianın ruhundan farklı bir karakterde olunca başarı kazanıyorlar. Terim'den, Gerets'e, Feldkamp'dan, 70'lerdeki Birch'e kadar bütün "çılgın"lar kupa kazandı. Oysa sessiz, sakin iş yapan sağa sola bulaşmayan adamların süreleri uzun değildi. Skibbe ve Rijkaard son örnekler.

Bu uzun girişten öte asıl konuya girelim artık. Bugün Galatasaray'ın Gaziantepspor maçı var. Hagi'nin koltuğu sallantıda. Olası bir yenilgide kendisi yolcu. Galatasaray en son ne zaman 1 sezonda 3 teknik adamla çalıştı hatırlamıyorum. Hagi'nin bu takımda fazla kalamayacağını biliyordum ama bu kadar çabuk olmasını ben de beklemiyordum.

Yönetimlerin aldığı kararlar artık bizi şaşırtmıyor. Ama tribün refleksi gerçekten sinir bozucu. Son iç saha maçı; Bucaspor maçında, Misimoviç'in adını haykıranlar, Mustafa Sarp'ı ıslıklayanlar. Yıllar öncesinin Petre olaylarını akla gelir. İşte o yüzden Galatasaray'ın tam Schuster gibi bir hocaya ve en önemlisi o hocanın arkasında duracak bir yönetime ihtiyacı var. Beğenmeyen Gelmesin diyecek biri lazım.

Rijkaard, Schuster gibi olsaydı kusursuz olacaktı. Deve diken olayı. Kendisini satan topçuyu, kavga edeni, saçmalayan muhabiri, yayıncı kuruluşu, topçusuna sallayan tribünü hepsini gördü. Ama bunlara atarlanmadı, giderlenmedi. Sessiz kaldı. Düzeleceğini sandı. Belki farklı bir metoda sahip Schuster'in de sonu Rijkaard ile aynı olacak. Kaçış yok. Ama ikisi arasında bir tercih yapsaydım Schuster derdim.

Atahan geçen gün programda " Schuster'in bu laflarını Rijkaard'ın söylemesi için parmağımı verirdim." Parmak kısmı hariç katılmamak mümkün değil.

Taraftarın kendine bir kutsallık biçmesi, bunu acı kültürüyle pekiştirmesi artık cıvıklaştı. Biz taraftarız kimse taraftara gelmesin diyemez demek samimieytsizdir. Sorarlar adama sen taraftar görevini tam anlamıyla yaptın mı diye? Hiçbir taraftar da işini iyi veya kötü ama ahlakıyla yapan hocayı/topçu ıslıklayamaz. Yok öyle bir tribün anlayışı, kültürü.

Takımın oynadığı futboldan, oynayan futbolculardan memnun değilsen gelmezsin. Schuster'in söyelediği çok basittir. Bunu "biz her yere deplasmana gidiyoruz, aşkımız bilete değil, simitle karnımızı doyuruyoruz" naralarıyla süslemek de hiç inandırıcı gelmiyor artık.

Sene başında Forza'da Schuster için biri şöyle yazmıştı ki, bu cümle Türkiye'de her teknik adam için geçerli olabilir: "Hoca nasıl tribüne çıkıp böyle bağırın demiyorsa, biz de şu- bu oynasın diyemeyiz."

Taraftar gerçekten sınırını, görevini, rolünü bilmiyor. Ve evet ben bu oyunun en çok tribün tarafında oldum. Ne futbolcu oldum, ne takım yönettim. Hani eğer bir taraf olacaksam tribün kanadında olmam gerekir. Ama hiçbir şeyi beğenmeyen, beğenmediği herşeyi de yıkmaya, bozmaya çalışan bir zihniyetle aynı şeyleri düşünmem imkansız.

Bu yazıda Galatasaray-Beşiktaş ikilisini biraz birbirine doladık. Yazının sonunda Galatasaraylılar'a Beşiktaş hocasının ağzından seslenelim. Bugün Galatasaray sahaya çıkacak. Barış-Ayhan-Sarp oynayabilir, kalede Zapata olabilir. Kadroyu kuracak kişi Hagi'dir. Takım budur, bundan başkası olmayacaktır. Bunu "beğenmeyen gelmesin."

Salı, Mart 1

Milano'da Şampiyonluk Nağmeleri


- Serie A'da ilk 2 Milano takımlarının.

- Haftaya Milan, Juventus deplasmanında. Bu ligin altından çok su akar.

- Lavezzi; Cavani ve özellikle Hamsik'ten daha önemli bir futbolcu.

- Zlatan, Tottenham maçında kötüydü, bu maçta da kötü.

- Zlatan-Pato-Robinho, ilk etapta pası düşünmeyen adamlar. Önce topu alıyorlar sonra bakınıyorlar. O kapris yapmaya hakları var ama 3'ü birden aynı tarz olunca hücumlar yavaşlıyor.

- Jankulovski hala Milan'daymış lan. O zaman niye Antonini falan oynar ki, severim Can Kulovski'yi

- Saçları kesilen Nesta, Portekizli 2 çocuk babası kamyon şöförüne benzemiş. Karizma gitmiş yani.

- Boateng önemli futbolcu.

- Dünyanın en karizmatik futbolcusu Oddo olabilir. Ama dünyanın en karizmatik olmayan mevkisinde oynuyor; sağ bek.

- De Sanctis iyi başladı maça. Gollerde hatası yoktu.

- Pato'nun golü çok güzeldi.

- 3 Nisan tarihini not edin; İnter-Milan maçı var.

- Napoli'nin kadrosuna bakıyorum, gerçekten o kadroyla buraları zorlamaları önemli. Ön taraf iyi ama arka vasat. Aronica, Campagnaro falan filan.

- İtalya Ligi'nin en önemli sorunu stadlardaki yayın kalitesi. San Siro'da maç izlerken bazen bekleri-stoperleri göremiyoruz. Topa vuranın kadraja giremediği anlar oluyor. Juventus'un da stadı sıkıntılı. Zaten 3 tane lokomotif takım var, 3'ünün maçlarında bu tip sıkıntılar. Haliyle insanlar lige kalitesiz diyor. Aslında kalitesiz olan yayıncılık.

- Yine de ister San Siro diyin, ister Meazza diyin en çok maç izlemek istediğim staddır.

- Bloguma dokunanın Allah belasını versin.