Cumartesi, Nisan 15

Yalı Kaplanı


Direkt konuya girelim. Bilmeyenler önce linke tıklayabilir.

Biz devam edelim. Tabi ki Hilal Kaplan hanımefendinin ve olayda adı geçen ama gerçek adını kullanmayan beyfendilerin özel hayatlarına karışacak, onları değerlendirecek ve ahlak bekçiliği yapacak değiliz.

Fakat dönemin başbakanının da dediği gibi "Bu özel değil genel, genel..."

Her ne kadar dönemin başbakanı, bahsettiği olayı (Deniz Baykal) genel sıfatına sokarken bir 'ahlaksızlık' olarak yorumlamış ve bunu halkın üzerine servis ederken işin tamamen uçkur kısmına odaklanmış olsa da biz aynı yoldan gitmeyeceğiz. Biz de bir genel ahlaksızlığı kabul ediyoruz ama bunun iki kadın ve iki erkek arasında yaşananlardan dolayı olduğunu düşünmüyoruz. Bu onların kendi bileceği iş. Bu problemle kendileri yaşayacaklar zaten.

Her daim bireyselleşmenin öneminden bahsederken ve bireysel kararlar alarak hayatlarına yön vermiş insanları iyi örnekler olarak gösterirken; bireysel kararlar alarak hayatlarına devam eden insanların karşısına bu bağlamda çıkmamız mümkün olamaz. 

Fakat işin "genel" bir kısmı var ve onu da atlamamız mümkün değil. Eğer siz bir kanaat önderi olarak yıllardır her Allah'ın günü topluma bir çizgi çizmeye çalıştıysanız, çizginin dışına çıktığınızda başınıza geleceklere katlanmak zorunda kalırsınız.

İnsanlar eşleriyle anlaşamayabilir. Başka ilişkiler yaşarken başka insanlara aşık olabilirler. Hayatlarında kaos ve karmaşa olabilir, duygusal gelgitler yaşayabilirler. Bence de olmaması gerekir. En güzeli yıllarca sürecek uzun bir ilişkidir. Fakat bunu düşünüyorum ve düşlüyorum diye; kesin olarak bu modeli yaşayacağımı iddia edemem. O iddiada bulunsam bile ve tamamen öyle bir hayat yaşasam bile, her insanın böyle yaşaması gerektiğini de söyleyemem. Bunu kendime had göremem.

İnsanların nasıl yaşaması gerektiğini söyleme haddini kendinde bulan Hilal Kaplan ise olayın ortaya çıkmasıyla birlikte ilerleyen günlerde feminizmin 'özgür kadın' ilkesine sarılarak kendini savunacaktır ama bu savunmayı yaparken "Ailenin Adı Yok Ama Neden Feminist Değilim" adlı bir kitabın yazarı olarak çok sakil duracaktır. Olduramayacaktır. Aslında o kitapta yer alan ve devamlı topluma buyurduğu fikirlerini de bir türlü olduramamıştı. Çokça temelsiz, biraz eksikti. Fakat bir şekilde, vasatlığın tahakkümünün damga vurduğu yıllarda, bir de üzerine Fetullahçılar sahneden çekilince, boşluğu doldurdu, yürüdü gitti ve zamanla önümüze bir kanaat önderi olarak düştü. 

Gündemdeki her konu hakkında yorum yaparken en çok "aile, kadın, toplum yaşamı, ahlak" gibi kavramlara sığındı. Zira başka bir sözü olamazdı. Olsa da sonunu getiremezdi. Türkiye'nin ne yazık ki en çok okunan gazetelerinden birinden halka seslenmesini, üzerine devletin kanalından hatırı sayılı miktarda maaş almasını sağlayacak bir yeterliliği yoktu. Fakat muhafazakar topluma, muhafazakar bir kadın olarak  seslenmek için "aile ve kadın" demekten, anti feminizm propogandası yapmaktan başka  bir yolu yoktu. İnönü Savaşları'nın İsmet İnönü'nün soyadından geldiğini sanan, Covid olduğunda burnuna tereyağı süren birine göre oldukça iddialı bir konuma yükselmişti. Bunu da ancak kadına ve aileye biçtiği rollerle sürdürebilirdi.

Netflix'in boşanmalarını arttırdığını, İstanbul Sözleşmesini'nin aile mefhumunu yok ettiğini iddia ederek; AKP  övgüleri dışında da başka sözü olmayan biri olarak bu noktalara kadar gelmişti. Şimdi böyle bir insan için bir empati oluşturmak; onun özel hayatına saygıyı gözetmek mümkün mü? Zira bu olay bir Caner Erkin - Asena olayı değil ki! Hilal Kaplan bir topçu değil, bir popçu değil. Hatta gazeteci olması da onu bir zorunlu hayata hapsetmezdi. Fakat senelerce insanlara anlattığı modelin dışına çıktıysa, konu artık başka bir yere evrilir.

Toplumsal hayata dair fikirlerini ve karanlık ideolojilerini halka empoze ederken; kendisi yalılarda başbakan indirmenin dışında zaman zaman evlenip boşanıyormuş. Bu gayet mümkün. Fakat diğer tarafa ise yoksul halkın kadınları, istemedikleri hayatları yaşamak zorundaydı. Zira onları için çizilen çizgilerin dışına çıkan herhangi bir 'aksi' davranış, ufacık bir isyan, bir başkaldırı (mesela kentsel bir yaşam sürmek) Hilal Kaplan gibilerin şekillendirdiği modele, devamında devlete ve dine zarar demekti. Vatan hainliğine, topluma nifak sokmaya kadar giden bir adım olarak adlandırılabilirdi sıkı sıkıya bağlı toplumsal ilişkilerde...

Haliyle böyle çelişkiler mevcutken; şimdi  'özel hayat" diyerek  hiç sesimizi çıkaramayacağız mı?

Toplumun diğer kesiminde yer alan ve feminizm kavramının sahibi olduğunu iddia eden Düzkan ailesinin Ayşe olanı aksini düşünüyor. O da feminizmi kendi "yalı"sında kurgularken, yine hem steril, hem de bir o kadar buyurgan ve tartışmaya kapalı bir söz söyle şansına erişmişti. Fakat o da beklemediği bir tepki aldı. Sonunda da çareyi Twitter'ını kilitlemekte buldu. Zira toplum artık her nereden gelirse gelsin, bir baskılanma istemiyor. Yukarıdan bir buyruk, bir yol çizici görmek istemiyor.

Tabi ki meselemiz Düzkan değil. Biz yine Hilal Kaplan'da kalacağız. Fakat bazı boş empatilerin romantizmlerin sırası olmadığını vurgulamadan geçemezdik.

Ayşe Hanım bize "Siz de şu an ahlakçı geçiniyorsunuz" derken, bizim bahsettiğimiz ahlaki sorumluluğun yaşanan ilişkiler olmadığı ortada. Dini kullanarak topluma model biçen, tarikat ağlarına düşmüş kız çocuklarında sorun görmeyen, İstanbul Sözleşmesi'ni topluma bir suç unsuru gibi anlatan birine karşı tabi ki ahlaki sorumluluk yükleyeceğiz. Yaşatmadığı hayatı yaşama riyasına girmek; illegal bir durum değil. Suç değil, cezası yok. Fakat ahlaki olarak olması gereken şudur: Sözünden dönmüş bir kanaat önderinin, kendi gerçeğiyle hesaplaşmak.

Skandal patlamadan saatler önce Hilal Kaplan'ın hesabından bir seçim reklamı paylaşıldı.


Bir cafe'de üniversiteli üç genç otururlar. Bunlardan biri göbeği açık, dar pantolonlu bir kız.  Karşısında da iki tane şaşkın delikanlı. Biraz sonra bu şaşkın delikanlıları; "ikon" Merve'nin cazibesinden uzaklaştıracak dürüst, duruşu olan, yerli ve milli, Churchill'e tuz-limon-soda diyen  ve o yüzden Merve'nin yargılayıcı bakışlarına maruz kalacak mağdur AKif girecek ortama...

Aslında zaten vurgulamak istenen belli. Boş hayaller peşinde olan seküler bir kızın yanında mı olacaksınız, ona boyun eğen şaşkınlara mı katılacaksınız, yoksa onun sansürüne uğramayan Akif mi olacaksınız? Tamam; şimdi bu başarısız videonun analizini yapmayacağız. Kız tavlamak için ne yapacağını şaşıran AKP'li nesil onların problemi. Zaten AKP'nin seçim stratejileri ne zaman özel yetiştirilmiş Fetullahçı kadrolardan çıkıp da çapı düşük Pelikancılara geçti; işte o zaman partinin oy oranı da düşmeye başladı. Kendileri çeksinler, düşünsünler; bizi bağlamaz...

Bu başka bir konu ama bizim konumuzla da bağlantısı var: Bu insanların hepsi; yani videodaki AKif de gazetedeki Hilal de; "ikon Merve"yi kıskanıyorlar aslında. Onun, kendi hayatını yaşamasından rahatsızlar. Merve saf olabilir, çok zeki olmayabilir, yetersiz olabilir. Bunların hepsi insani durumlardır. Fakat belli düşüncelere sahip olması, bunu dile getirmesi, ona göre yaşaması ve en önemlisi "bireyselleşebilmesi" (mesela tek başına tatile gitmek isteyip, ailesi ile yaptığı tatilde sıkılması); sıkı örülmüş ağlarla yaşantısına devam eden, o yaşantıyı sorgulamaktansa karşı tarafın bireyselliğine ket vurmayı düşleyen karşı tarafın kompleksini hoplatan en önemli unsurdur. O kompleks yüzünden hem Merve'nin hayat tarzını kısıtlamaya çalışırlar hem de onu itibarsızlaştırmaya, küçümsemeye uğraşırlar. Uğraştılar. Başardılar da... Kaplan ve türevlerinin engin siyasi bilgisi değildi onları buraya taşıyan, tam olarak bu kompleksti.

Sonra takke düştü işte. O yalıların içinde aslında Merve gibi yaşayarak, özendikleri hayatların benzerine girdiler. Bunu da her gün yazılarıyla buluşan, TRT'de kendilerini izleyen toplumdan sakladılar. O toplumun özellikle kızları iki göz odalı evlerin duvarlarına sıkışmışken, onlar dilediklerini yaşamaya muktedir oldular. Üstelik hem dilediklerini hem de yaşadıklarını sakladılar.

Gerçi zaman zaman saklamadılar bile. Tam benzer bir konu olmasa da; Covid zamanı bir yandan devletin verdiği ilaçları halkın kullanmasını tembihlerken, devletin ne kadar güçlü, basiretli, problem çözücü olduğunu anlatırken, iktidara övgü şelaleleri dizerken, ilaçlara karşı bir sorgulama getirenleri kıskanç, devlet düşmanı ve hatta terörist olarak yaftalarken (mesela TTB), kendileri o ilaçları kullanmadıklarını "tıbbi bir tavsiye değildir" şerhi ile anlatıyorlardı. Yani yoksullara, sıradan vatandaşlara bir dayatma sunup başka bir hayat yaşamak yalı tayfası için yeni bir durum değildi.

İnsanlara Netflix'i kötüleyen ama Netflix dizilerine taş çıkaran senaryolara imza atan; hükmettikleri gençler evlerinde Yalı Çapkını izlemek dışında bir sosyal eğlence bulamazken, başbakan devirdikleri yalılarda eşlerini aldatarak ilişkilere girenler; basit bir "aman ahlakçılık yapmayın", "aman özel hayata mücadele etmeyin" düsturuyla halının altına süpürülmemli. Bu, yapılacak en büyük yanlışlardan biri olur.

Çünkü biliyoruz ki, bugüne kadar süpürüldükleri tüm halılardan çıkarak, üzerimizde ahlak satmaya da fikir kusmaya da devam ettiler. Hatta belki de bu halı alından çıkma işini hızlandırmak için; tek olayı sekuler-şehirli görüntüsüyle AKP övgüsü yapmak olan Büşra'ya hızlıca "Siz sokaklarda kucak kucağa otururken sorun yok, biz boşanınca mı mesele oldu. Çok kötüsünüz ve anlamıyorsunuz" içerikli bir video hazırlatırlar

Aslında topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıkmakta da sorun yok. İnsan  70 sene boyunca aynı ilkelere sarılıp yaşayamaz ya! İlla bazen fire verir. Kimse sınanmadığı günahın da masumu değildir. 

Ama eğer topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıktıysanız, artık kanaat önderi olarak ortalıkta gezinemezsiniz. Zaten gereğinden fazla zapt ettiniz köşeleri, ekranları.... Artık kenara çekilme vakti..

Cuma, Nisan 14

Jesus Etkisi

Brezilya futbol konusunda İngilizleri aratmayacak şekilde içe dönüktür. Tabi ki dünyaya yayılmışlardır ve  dört bir bucağa ihraç ettikleri birçok isim vardır. Fakat yerel lig ve milli takım dışarıdan çok beslenmez. Kıta dışından yabancı futbolcu pek gelmez. Milli, takım kadrosu kurulurken aynı seviyede iki oyuncu varsa, yerel ligde olanı tercih edilir veya onun seçilmesi için baskı yapılır. Birkaç aylığına geçici hocalık yapan Portekizli Flavio Costa (1944) ve Arjantinli Filpo Nunez (1965) dışında milli takımı yabancı bir teknik direktör çalıştırmadı. Tabi ki tüm bunlarla paralel olarak yerel ligde de yabancı teknik direktörler görmek pek mümkün değildi.

2018’de ligde görev yapan tüm teknik direktörler Brezilyalıydı. Öncesinde de yabancı teknik direktörler ufak radikal hamleler dışında tamamen kıta içinden isimlerdi. Mesela Cruzeiro 2016’da Paulo Bento’yu göreve gelmişti ama çok az kalmıştı.

2019 ise Jorge Jesus’un senesiydi. Flamengo’nun başına geçtiğinde yaratacağı etki tahmin edilemezdi. Diego Ribas’ın kaptanı olduğu ve Gabigol’ün sırtladığı takım ile hem ligi hem Libertadores’i kazandı. Ve ardından olayın seyri değişti. Portekiz artık bir moda oldu...

Bu hafta Brezilya Ligi yeniden başlıyor. Ligdeki 20 takımın sadece 11’i Brezilyalı teknik direktörlere emanet . Yani yüzde 55. Herhalde tarihin en düşük oranıdır. Yedi tane de Portekizli var. Listeleyelim:

Bahia: Renato Paiva
Botafogo: Luis Castro
Bragantino: Pedro Caixinha
Coritiba: Antonio Oliveira
Cruzeira: Pepa
Cuiaba: Ivo Vieira
Palmeiras: Abel Ferreira

Aslında bu isimlerin büyük kısmı, göçebe hocalar. Dünyanın birçok yerinde, özellikle de Körfez ülkelerinde görev yaptılar. Portekiz'in muhteşem menajerlik bağlantıları onlara devamlı bir iş olanağı sağlıyor zaten. Brezilya ile yakın olan kültür de alternatiflerin artmasına neden oluyor. Fakat esas etki bence Jesus...

Yakın zamana kadar yabancı hocaların yer almadığı ligde bu kadar Portekizli olması dikkat çekici. Jesus’un başarısı önemli. Ve yine yukarıdaki listede olan Abel Ferreira

Kıta dışından gelip Libertadores’i kazanan ilk hoca Jesus’tu. Abel Ferreira çıtayı yukarı çekti ve o kupayı üst üste iki kere kazandı. Haliyle Portekizli hocaların Brezilya’ya girişi de o sayede hızlandı.

Şimdi böyle bir yazı yazmak da biraz sakıncalı. Kimisi gelip “Jesus mu övüyorsun Uğur Meleke gibi?” diyebilir, bazısı gelip “Jesus Brezilya’ya gitsin diye algı mı yapıyorsun” şeklinde kızabilir. İkisi de değil. Jesus'un Türkiye'deki varlığı ile alakası da yok. 

Konunun ilginçliği her zaman ilgimi çekmişti. Hatta Pauolo Sousa’nın yolu da Brezilya’ya düşünce, şöyle bir yazı yazmıştık.

Haliyle biraz fikri takip olsun istedik. Madem lig başlıyor, bir göz atalım dedik ve karşımıza çıkan manzarayı paylaşmak istedik.

Hatta Jesus'tan çok aklımıza gelen isim Vitor Perreira'ydı. Keşke o da sezon başını görebilseydi..

Bakalım bu senenin kazanan Portekizlisi kim olacak?


Perşembe, Nisan 13

Hoş Gelen

 

Sezon başında Samsunspor'un Süper Lig'e çıkacağını tahmin etmiyordum.

Aslında sezon başlamadan önce favorilerim arasındaydı. İyi bir kadrosu vardı. Şehir güçlü duruyordu takımın arkasında. Son dönemde de Süper Lig'i çok istemişlerdi. Ayrıca ligde yatırım yapan çok fazla takım da kalmamıştı, yani öne çıkıyorlardı doğal bir şekilde.

Fakat sezona facia bir şekilde girdiler. İlk yedi maçta sadece iki galibiyet! Bir türlü iyi hoca olup olmadığını anlamadığımız Bayram Bektaş dönemi de o sonuçların ardından anında sona erdi.

Kulübün sahibi başkan Yüksel Yıldırım'ın son yıllarda defalarca uyguladığı fevri kararlarından biri olduğunu düşündüm. Bu fevri kararlar, domino taşı gibi devam ederse (ki edebilirdi) Samsunspor play-off bile yapamadan sezonu noktalayabilir diye düşünüyordum.

Bektaş'ın yerine gelen Hüseyin Eroğlu da bu düşüncemi pekiştirdi. Zira yıllarca Altınordu'da çalışan Eroğlu'nun Samsun gibi baskısı kuvvetli bir şehirde, hem de sezon ortasında aldığı bir kadroyla çok fazla ilerleyemeyeceğini düşünüyordum. Hatta gelir gelmez eski takımı Altınordu'ya yenilince beklentim sıfır noktasına geriledi.

Fena yanıldım. O Altınordu yenilgisinden sonra aylarca (geçtiğimiz hafta sonundaki Göztepe maçına kadar) yenilmediler. Müthiş bir çıkış yakaladılar.

Altınordu'na yenildikleri haftanın sonunda puan durumunda sekizinci sıradaydılar. Tabi ki puan farkları azdı ve lig uzun bir maratondu. Play-off'a da girmek mümkün olabilirdi. Fakat yine de favorilerden biri değildi artık Samsunspor.

Sonrasında Samsunspor yükselişe geçti. Lige çıkabileceğine ikna oldum ama o zaman da muhteşem giden bir Eyüpspor vardı.

Zaten ligi takip edenler sezonun gidişatına hakimdir; o nedenle uzatmayalım. Esas şaşırdığımız yakın zamana kadar 9-10 puan geride olan Samsunspor'un Eyüpspor'u geçip, bir de üzerine sezonun bitmesine altı hafta kala şampiyonluğu garantilemesiydi. Müthiş başarı.

Yanıldım ama yanıldığım için şikayetçi değilim. Samsunspor'u Süper Lig'de görmek güzel olur. Esasında "şehir takımı olsun, taraftarı olan takım gelsin" romantizmini pek sevmem. Kim iyiyse o kazansın Süper Lig biletini. Fakat çok kaliteli keyifli bir Ümraniyespor - Konyaspor maçını izlerken de uyuklamak istemiyorum artık. Tribünler, taraftarlar bu işin coşkusu ve rengidir. İstanbul takımlarının bollaştığı bu dönemde geleneği olan bir kulübün geri dönmesi güzel oldu.

Samsunspor'u en son 2011-12'de izlemiştik Süper Lig'de. Çok ilginç bir sezondu. Daha sonra Serie A yapacak Vladimir Petrovic ile başlamışlardı sezona. İşler berbat gidince yollar ayrıldı.

Ardından Mesut Bakkal geldi. Bakkal'ın ilk maçı Fenerbahçe karşılaşmasıydı. 3-1 kazanmışlardı. Maçın yıldızı Gekas'tı. O da kış transfer döneminde gelmiş, ilk defa Süper Lig'de forma giyiyordu. 11 maçta 8 gol atınca Samsunspor'un da ligde kalma umudu artmıştı.

Fakat sonrasında Gekas ile Mesut Bakkal arasında yaşanan kriz; Yunan oyuncunun şehri terk etmesiyle sonuçlandı. Devamında da Samsunspor'un havası söndü. Bir Nisan günü, Beşiktaş'ı İnönü'de 1-0 yenerek küme düştüler.

2014'te Mersin İdman Yurdu'na, 2015'te Antalyaspor'a play-off finali kaybedince düşüş başladı. 2016'da puan farkıyla, 2017'de averajla ligde kaldılar. 2018'de küme düştüler.

Birçok takım için karadelik haline gelen ve geri dönüşün imkansız olduğu 2.Lig'de kaderleri tayin edilecekti. Aşağısı da yukarısı da eşit uzaklıktaydı. İlk sezon yine play-off'ta kaybettiler. İkinci sezon doğrudan lige çıktılar. Ertuğrul Sağlam projesi işe yaramıştı. Fazla uzatmadılar. İş uzasaydı sonu kötü olabilirdi.

Ertesi sezon 1.Lig'de averajla üçüncü oldular. Yeni çıkmış bir takım için oldukça iyi bir performanstı. Bu sefer Yüksel Yıldırım projeyi dağıttı. Sağlam ile yollar ayrıldı. Bence, Sağlam kalsaydı Samsunspor ertesi sezon (yani geçen sezon) Süper Lig'e çıkardı. Fakat üç teknik direktör değiştirdiği sezonda play-off bile yapamadı.

Olan oldu ve sonu iyi oldu. Bu sene çıktılar. Gayet de iyi oynadılar. Çok fazla transfer de yapmadılar. Gelenlerden Douglas Tanque, müthiş bir solak santrfor çıktı. Özellikle ikinci yarıda coştu. Alim Öztürk, Celil Yüksel, devre arası transferi Soner  Aydoğdu sezonun kilit isimleriydi.

Son oynanan Tuzlaspor maçının son dakikasında bir gol yedi Samsunspor. Nizami bir goldü ama hakem Direnç Tonusluoğlu ve VAR, bir faul uydurdu. Haliyle gol geçersiz sayıldı. Samsunspor 1-0 kazandı. Eğer 1-1 bitseydi belki de daha iyi olacaktı. O zaman böyle; bir gece ansızın evde otururken garantilemeyeceklerdi Süper Lig'i.  Ertesi hafta stadyumda yaşarlardı bütün heyecanı ve tüm sezonun mutluluğunu.

Hüseyin Eroğlu için de iyi oldu. Altınordu'nun memuruna dönüşmüştü. Başarılıydı ama başarısını yarışmada test edemiyorduk. Konfor alanından çıktığı ilk sınavında farkını belli etti. Bakalım bir yükselişin ilk adımları mı olacak yoksa "ligi bilen hoca" grubuna mı sıkışacak? Umarız Süper Lig'de devam eder...

2011-12'de Deplase Keyifler'de babasının "Samsunsporlu olma üzülürsün" dediği çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? O zaman takım Süper Lig'deydi ve kendisi ağlıyordu. Sonra 1.Lig'i de 2.Lig'i de gördüler. 11 sene sonra yeniden Süper Lig'i yaşayacak. Yine ağlıyor mudur?

Çarşamba, Nisan 12

Birden Fazla Doğru


Premier Lig'i çok fazla izlemiyorum. Hatta belki de bu sene izlediğim nadir maçların hiçbirinde ekranda Manchester City yoktu.

Yani Erling Haaland'ın City'e katkısını değerlendirecek konumda değilim. Fakat İngiliz medyasındaki tartışmalar çok hoşuma gidiyor.

Aslında olay şu:

Manchester City, Pep Guardiola ile özdeşleşen futbolu uzun zamandır çok üst düzey bir şekilde oynuyor. Bu sayede İngiltere içinde kupalar da kazanıyor. Fakat o istenen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bir türlü gelmedi. Bu noktada Guardiola'ya yapılan en büyük eleştiri, "gerçek bir santrfor" ile oynamamasıydı. Bir Benzema, bir Lewandowski, bir Suarez gibi oyuncusu yoktu. Bu yüzden o muhteşem oyunu ceza sahası içinde taçlandıramıyor, sonucu alamıyordu. Görüş buydu yani..

Geçtiğimiz yaz beklenmedik bir olay yaşandı. İdeallerinden taviz vermeyen ve bu nedenle "inatçı" olarak etiketlenen Guardiola, transfer piyasasının en gözde ismi olan Erling Haaland'ı transfer etti. Norveçli, o tanıma uyan gerçek bir santrfordu. Barcelona'ya imza atması bekleniyordu. Olmadı. Adamı kapan Manchester City oldu.

İlk başlardaki beklenti, ilk sezonun biraz alışma dönemi olacağı şeklindeydi. O da gerçekleşmedi. Adam zaten babasından dolayı İngiltere doğumlu. Havasına suyuna alışık. Şu anda geldiğimiz noktada 39 maçta 45 golü var. Makine gibi çalışıyor. Ben izlemiyorum ama "Haalandmania"dan uzak kalmak mümkün değil. İlla önümüze düşüyor. Haftanın iki gününde gol atıyor adam. Haliyle devamlı gündemde...

Buna rağmen bazı yorumcular, Haaland'ın çok iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmekle beraber, City'e zarar verdiğini iddia ediyorlar. Bu görüşün başını da eski Liverpool oyuncusu Jimmy Carragher çekiyor. Bunun için ufak bir dayanağı da var. Haaland'ın ligde oynamadığı iki maçtan birinde Manchester City, Leicester deplasmanından üç puan çıkardı, diğerinde Liverpool'u 4-1 mağlup etti. FA Cup'ta Chelsea'yi elerken Haaland kadroda değildi ama Lig Kupası'nda Southampton'a elendiklerinde ilk 11'deydi.

Carragher'a göre, Pep'in futboluna tam olarak uymuyor Haaland. Sonuç alınıyor ama katalizörler eşleşmiyor. Üstelik Carragher'a destek çıkanlar da oluyor. Yani öyle bir "deli saçması" olarak da bakılmıyor. Zaten Carragher da tabloid basın yorumcusu da değil.

Yine de ben bu noktada bir görüş sunamıyorum. Bunlar benim tezim değil. Maçları da izlemedim zaten. Fakat tartışmalar hoşuma gidiyor.

Dünyanın en iyi teknik direktörünün takımını forveti yok diye eleştirdik yıllarca. Sonra adam gitti dünyanın en formda santrforunu aldı. Takıma da monte etti. Bu santrfor gelir gelmez gol rekorlarını kırdı.

Sonra çıkıp "Aslında City o yokken daha iyi" diyebiliyorsunuz. İşte futbol böyle bir şey. Birden fazla doğru var. Ya da birden fazla cümleyi doğru sanmanız mümkün. Her türlü görüş temellendirilebilir ama en doğru görüş değil skor tabelası nihai kazanan olur.

Bu arada ben de katılıyorum bu yoruma, zira bizim tarafımız Mbappe... Kesin Haaland bozuyordur takımı!

Pazartesi, Nisan 10

Lige Oyuncu Bakıyoruz

Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?

Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.

Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.

De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.

Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.

Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...

Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...

Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.

Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!


Cuma, Nisan 7

Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Perşembe, Mart 30

İnceciler

Muharrem İnce, konuşulmaya ve konuşmaya devam ediyor. Üzerinde çok durulacak bir konu olmaması gerekirdi ama o zaten böyle şeylere teşne. Bir de ne olursa olsun, seçimin ve dolayısıyla ülkenin kaderi İnce'nin alabileceği az biraz oyla bile şekillenebilir. O nedenle gündemde olması gayet doğal.

Oysa aslında kendisi bir ay öncesine kadar gündemde değildi. 2018'deki fiyaskodan beri kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Kimseyi ikna edemiyordu. Onun savunmalarını defalarca dinlemek zorunda kalmış ve çoğunda da kendisine hak vermiştim. Fakat halkın; en azından muhalif kesimin büyük bir kısmı kendisiyle aynı şekilde düşünmüyordu. İnsanları ikna edip de bir sonraki aşamaya (başka konulardan bahsetmeye) geçemiyordu.

Daha eylül ayında bile; yani bundan 6 ay önce ve 2018'den 4 sene sonra, katıldığı Babala TV'de gençlerin esas meselesi bu olmuştu. Ben, Muharrem İnce'nin gelecek planlarını, düşüncelerini, kadrolarını merak ettiğim için açmıştım ama yayın başladıktan yarım saat sonra halen 2018'de kalındığı için, biraz İnce'ye çokça da stüdyodaki gençlere kızarak telefonu kapatmıştım.

Bugün ise İnce'nın destekçilerinin büyük bir kısmı gençlerden oluşuyor. Gerçi konuyla alakalı çok güçlü verilerimiz de yok. Muharrem İnce ne kadar oy alır, bu oyların ne kadar gençlerden, ne kadarı CHP'den ne kadarı sağ seçmenden pek bilgimiz yok. Fakat gözlemlerimiz var.

Öncelikle İnce'nin düşük bir oy alacağından eminiz. Kendisi yüzde 30'lardan bahsederken, şimdi yüzde 15'lere düştü. Üstelik tahmini oyu bile bir hafta içinde değişti. Bu oy oranlarını bizlerle paylaşırken kaynağının, rakip partilere gelen anketler olduğunu söyledi. Oysa hiçbir anket (ısmarlama veya sahici) sonucunun iki haftada bu derece değişeceğini sanmıyoruz. İnce'nin eline ulaşanlar o nedenle merak konusu. Gerçi HDP'nin aday çıkaracağını düşünerek strateji geliştirmiş ve ikinci tura kalma hayalleri kurmuş için bu gel-gitler pek de şaşılası değil.

Fakat bu gelgitli adamın, yüzde 2 de alsa yüzde 6 da alsa, olsun olsun bir şekilde yüzde 10 da alsa seçimin kaderini değiştireceği aşikar. Hatta o yüzde 10'un dahi çıkardığı tantanaya bakarak ne kadar düşük olduğu ortada. Fakat kendisi bunu seçim zaferi olarak görebilir. Zira için ucunda CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na seçim kaybettirmek var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini bitirmek onun içini ferahlatır. O nedenle kendi siyasi kariyerinin bitmesini de göze alabilir. Benzer durumlar yüzde 6, yüzde 2 gibi oranlar için de geçerli ama o zaman yaşayacağı hayal kırıklığı, Kemal Bey'in yenilmesini gölgeleyebilir. Ve hatta belki Kemal Bey'in yenilmesine de yetmeyebilir.

Peki kimler oluşturuyor bu adını koyamadığımız ufak yüzdeyi? Aslında her şey 1 Mart günü başladı. Meral Akşener'in masayı dağıtmasıyla... Yani henüz bir ay bile olmadı. Bir ay önce Muharrem İnce yine adaydı ama ne adı geçen, ne de seçim kaybettirmeye gücü olan bir adaydı. Sadece ortalarda dolanan bir karikatürdü. Çok fazla öne çıkamadığı için de çok fazla ciddiye alınmayan, hatta 'İlla bir yerde vazgeçer" denilen biriydi.

Fakat önce Akşener masayı dağıttı. Sıtma ve ölüm arasında tercih yapmayacağı için geri dönmesi mümkün değildi. Çok güvendiği İmamoğlu ve Yavaş da peşinden gelmemişti. "Kazanacak aday" diye tutturup adaysız kalmıştı. Neredeyse Ersan Şen'e sığınacaktı. İşte o günler Muharrem İnce bir kapı olmuştu. Hatta biz de Akşener'i "Kazanacak aday dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa" diyerek eleştirmiştik. Akşener, İnce ile bile kazanamayacağını anlayınca masaya geri döndü ama o hafta sonu kafası karışan İYİ Parti seçmeni o kadar kolay dönmedi. Bir kısmı arafta kaldı. İnce, kendisinden bağımsız olarak gelişen olayların yaşandığı hafta sonundan üçüncü aday olarak çıktı. Tam o günlerde Fatih Altaylı'nın Twitter anketlerinde başa güreşmesi de onu iyice havaya soktu.

İşte aslında Muharrem İnce taraftarlarının kim olduğuna buradan bakmak lazım. CHP'den hoşlanmayan, o nedenle İYİ Parti'ye sığınan, Akşener'in masaya devirmesinden memnun olan ama sonrasında Akşener dönünce kendini sahipsiz hisseden, ağırlığı gençlerden oluşan bir kitle. Bu gençlerin ortak bir ideolojik bir tavrı yok. Yani hepsi milliyetçi mi? Değil. En azından eski MHP'li değiller. Sosyal demokrat mı? O da değil. Zaten politik anlamda öyle baskın karakterleri de yok. Hatta sırf bu yüzden AKP'den çok rahatsız da olmuyorlar. Rahatsızlar ama 20 yıl boyunca AKP'yi yaşamış kuşaklar kadar da değiller. Daha önce AKZ Kuşağı yazısında bahsetmiştik biraz.

Bu kitlenin hafızasında kıyaslayabileceği bir başka Türkiye yok. Doğdukları, gözlerini açıkları ülke bu zaten. Bizim gibi 90'ların sonunu ve 2000'lerini başını iyi veya kötü özellikleriyle test edememişler. Biz üniversite yıllarında üç kuruşluk bursla yaz tatili yapabilir, Galatasaray kombinesi alıp deplasmanlara gidebilir, konserlere bilet bulabilirdik. Haliyle şu an düştüğümüz karanlık, bizim içimizi daha çok acıtıyor ve bir tepki göstermeyi kaçınılmaz kılıyor. Oysa bugünün gençleri zaten yeni yeni fark ediyorlar dünyayı. O dünya da gördükleri ve yaşadıkları kadar. Yani iktidarın sunduğu kadar. Haliyle gözlerinin önünde kaybettikleri bir şey yok. Bizim kayıplarımız ise onlara 'anlatı' gibi geliyor.

Haliyle belki de ilk kez oy kullanacakları seçime biraz da gençliğin getirdiği "Ben farklıyım ağabey ya" düşüncesiyle bakıyorlar. Türkiye tarihinin en önemli seçimini; özgürlükler üzerinden değil (zira bunu test edip kıyasladıkları bir zaman olmadı), adaylar üzerinden değerlendiriyorlar. Sanki Survivor'da adada kalacak isme SMS atacakmış gibi bir 'ünlü' seçiyorlar.

Esasında biz de gençlik yıllarımızda kazanamayacağını bildiğimiz radikal partilere oy attık. O da bizi 'cool' hissettirdi. Gençliğin doğasıdır belki.. Fakat o radikal partiler; sağda veya solda konumlansa da aslında ideolojisi güçlü partilerdi. Komünist, milliyetçi, islamcı, sosyalist partilerdi yani. Muharrem İnce ise bambaşka bir kategoride. Onun bir ideolojisi yok. Kadrosu yok. Siyasi anlamda cazip bir tarafı yok. Onun tek derdi CHP'den ve Kılıçdaroğlu'dan intikam almak. Ötesi yok. Kimi siyaset uzmanları (ne kadar uzman olmadıklarını da bu dönemde görmüş olduk) İnce'nin sivrilmesini Kılıçdaroğlu adaylığına bağlıyorlar. Mesela "İmamoğlu aday olarak gösterilseydi bu kadar sivrilmezdi" diyorlar. İnce'nin gücü yeter miydi bilinmez ama onun Ekrem Bey'i de deli gibi kıskandığını görebiliyoruz. "Adam kazandı" dedikten bir sene sonra iki seçimi birden kazanan İmamoğlu'nun, partide kazandığı popülerlik İnce'yi yiyip bitiren başka konulardan biri. Fakat o 'kapışma' çıkmadı karşımıza. Haliyle Kılıçdaroğlu-İnce üzerinden okumaya devam edeceğiz.

Özetle İnce'yi tamamen şartlar öne çıkardı. O, durumu kendi kaşından gözünden sansın ama gerçek bu. Bu gençlerin, üçüncü bir isim arayışı vardı. O günlerde (Mart başı) üçüncü aday başka bir siyasi figür olsaydı (mesela daha güçlü bir Mustafa Sarıgül bile) ona gideceklerdi. Piyango CHP ile intikam savaşına giren ve tek başına otobüs kullanan Muharrem İnce'ye vurdu. 

Tabi ki gençleri yadırgamıyorum. Yani belki seçimden sonra yadırgayabilirim. Muharrem İnce'ye oy verdikten sonra kazanacak bir Cumhur İttifakı'ndan rahatsız olurlarsa tepkim büyük olur. Üniversitedeki konseri iptal edilince, arkadaşlarıyla ortak çıkacağı kiralık ev bulamayınca, KPSS'de pelikancılara geçilince, giydiği kıyafet iş yerinde 'aşırı' bulununca Twitter'a yazacağı şikayet dilekçisi farklı tepkiler alır bizden.

Fakat seçim öncesinde olduğumuz şu günlerde en büyük eleştirimiz muhalefet kanadına gelir. Zira Z kuşağını cepte görerek hareket ettiler uzun zamandır. 5 milyon yeni seçmenin ufak bir kısmının AKP'ye, geri kalanın ise komple Millet İttifakı adayına oy vereceğini düşündüler. O nedenle de gençleri ikna etmek için de pek uğraşmadılar. Aslında hiçbir seçmeni (küskün muhafazakarlar hariç) ikna etmek için uğraşmadılar. Fakat toplumun AKP karşıtı olan kesiminin büyük bir kısmı, ne kadar farklılıkları olsa da, baltalarını gömüp tek aday üzerinde birleşme konusunda mutabakat sağlamıştı. Yani o yüzden ekstra bir çabaya çok gerek yoktu. O nedenle de Z kuşağı denilen ama aslında AKP'nin eğittiği (eğitemediği) kuşak da atlandı. O gençler de Jahrein gibi kanaat önderlerini dinleyerek kendilerine bir yol kurdular. O yolun sonu da üçüncü adaya çıktı.

"CHP abi ya, hiç cool değil. Kemal Bey çok yaşlı ya.. Vermem ben ona" diyenlerin manifestosu da Cüneyt Özdemir'in bıyık altından gülerek yorum yaptığı video oldu.


Bugünlerde hem Jahrein gibi gamerlar hem de Cüneyt Özdemir, başka görüşleri savunuyor. Hatta Özdemir, Muharrem İnce ile son konuşmasında İnce'nin kendisine o videodan bahsettiğini, kendisin de İnce'ye "Dün dündür bugün bugündür" dediğini söyledi. Fakat bu isimlerin etkilediği gençler kolay kolay dönmüyor. Hatta, gelen eleştirilerin ardından bunu bir gurur meselesine çevirmiş durumdalar.

Gençleri ikna etmek benim görevim değil. Bakalım adaylığa soyunan ve taşın altına elini sokmak için direten Kemal Bey ne yapacak? Bir kesim muhafazakarı, milliyetçileri, Kürtleri, sosyalistleri, işçiyi, patronu; hemen her kesimi bir potada tutabilen Kılıçdaroğlu, bu burnundan kıl aldırmayan çocukları ikna edebilecek mi göreceğiz.

Öte yandan İnce'nin tek seçmen grubunun gençler olduğunu da düşünmüyorum. Tabi ki ikinci gruba AKP seçmeni demek de mümkün değil. Fakat zamanında (ekonominin iyi yıllarında) AKP'ye oy vermiş olan ama yaşantı olarak AKP  tabanından ayrılan, laik değerlere çok önem vermese de laik bir yaşantısı olan, aşırı dindar olmayan, belki sıkı devletçi bir yapıda olan, şehirde yaşayan, büyük ihtimalle ticaretle uğraşan ve şu anda ekonomiden canı yanan bir kitle de var. Bunlar zaten AKP'nin işleri düzeltmeyeceğinin farkında. Ayrıca CHP alerjisi de ileri boyutta. İsmet İnönü'yü andıran yuvarlak suratıyla aday olan Kemal Kılıçdaroğlu'na  oy vermezler. CHP'den ayrılmış ve CHP'yi diline dolamış Muharrem İnce onlar için iyi bir alternatif. Fakat zaten o kesim de AKP'ye yakın durması sebebiyle, İnce'ye kaptırılması can yakmayacak bir grup olarak da görülebilir.

Esas sıkıntı sosyal demokrat kültürle yetişmişlerin çocuklarının oyları. Seçime 45 gün kalmışken göreceğiz, bakalım daha neler olacak. En azından dünkü buluşma bile İnce'nin değer kaybetmesini sağladı. İnce ortalarda gözüktükçe 1 Mart seviyesine geri dönecektir zaten. Diğer yandan Türkiye'de siyaset için 45 gün oldukça uzun bir süre...

Sanırım bundan sonra sırf teknolojiyi bizden daha iyi kullandığı ve biraz da anaya babaya asi durabildiği için alttan gelen kuşağın çok demokratik ve özgürlük yanlısı olduğunu sanmayız. Onların başka bir hayatları ve başka gündemleri var. Her genç kuşak gibi...

Cool olmak onlar için esas mesele ve yıllarını verdiği partisi CHP'ye (anaya baba) savaş açıp otobüsle ülkeyi gezerken rap dinleyen, müziği kıstığında da bağıra bağıra konuşan Muharrem İnce, kaybedilmiş tüm değerlerin geri kazanılmasından daha cazip geliyor.

Tıpkı 2002'de milli görüş gömleğini çıkaran Erdoğan'a destek veren liberal çocuklar gibi... O da yolda yürümekte zorlanan Bülent Ecevit'ten daha eğlenceliydi çünkü....

Salı, Mart 28

Captain Fantastic

Captain Fantastic gibi filmler, bizim gibi arada kalmışlar için çok değerlidir.

Önce bizim kim olduğumuzdan başlayalım. Modern dünyaya uyum sağlamakta zorlanan, buradaki yaşantının ömrü tüketen bir zehir olduğunu fark eden fakat alternatif bir yaşam modeline girmek için ne cesareti ne de pratiği olan kimseler...

Bizler belki tarihin değil ama coğrafyanın ortanca çocuklarıyız. Şehirlere sıkıştık, köylerden bihaberiz. Arada kalmışız. Kendimizi de ancak bu tarz filmlerle tatmin ediyoruz. Zaman zaman tatminin ötesine geçip, o filmlerden ilham da kapıyoruz. İlhamın sonucunda doğaya dönmüyoruz belki ama buradaki yaşantımızı tüketim çılgınlığına daha az kapılarak modelliyoruz. Gerçi o adımlar bile kabul görmüyor genel yapıda. Bazen "cimri-pinti", bazen "aykırı" olarak tanımlanıp dışlanıyoruz. Öte yandan bir inekten süt sağmasını bile beceremeyecek noktadayız. Şehirde takım elbise giyen güçlü özgüvenli ama gerçek dünyadan, yaşamdan, insandan bihaber CEO'ların küçümsediği, köyde üniversite okumamış köylünün yanında cahil kalan bir modeliz. Yani Almanya'da Türk, Türkiye'de Alman olan gurbetçiler gibiyiz.

Haliyle Captain Fantastic gibi bir bir filmin bizim için çok iyi çıkması gerekiyordu. Bizi tatmin etmeliydi. Her anlamda kusursuz olmalıydı. Ne yazık ki olmadı. Filmin sonunda da bir ilham dalgasına kapılamadık. Hatta daha da kötüsü; en sonunda mutlu bir şarkı eşliğinde yenilmiş ve kayıpları olan bir aile de izledik. Tam tersi oldu belki de...

Filmi anlatmayacağım, izleyenler biliyordur. O nedenle biraz ortadan girmekte sıkıntı görmüyorum. 

Captain Fantastic'teki alternatif yaşam modelinin çok sert olduğunu kabul etmek gerek. Eski anarşistlerden Ben ve hiç görmediğimiz karısının ailesi için kurduğu sistem, basit bir "doğaya dönüş"ten çok daha fazlası. Çok zorlayıcı. Çok sert. Haliyle o sistemin ürünleri olan çocukların da çok sağlıklı olmadığını görüyoruz.

Yine de her filmin bir sonu, sonucu vardır. Bizim sonda aldığımız mesaj, tüm hikayenin ana fikrini oluşturur. Burada da modern yaşama bir övgü sunulmasa da, ona yenilmenin kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor gibiydi. Haliyle Captain Fantastic, benden geçer not alamadı. Bir 'karşıt' beklerken, uzlaşma ile kapattık kamerayı...

Üstelik sanki bu uzlaşmadan yönetmen ve senarist Matt Ross da rahatsız gibiydi. Kendisinin daha önceki işlerini izlemedim ama benzer konuları işlemiş. Hatta çocukluğunda da 'alternatif' bir yaşamı deneyimlemiş. Yani olayın farkında. Fakat yine de hikayedeki uzlaşmayı, duygusal nedenlerle yedirmeye çalışıp Viggo Mortensen'in oyunculuğuna yüklemiş. Eşini kaybeden bir adam. Çocuklarını seven ve onlar için ilkelerinden vazgeçebilen bir baba. Taraflardan biri buysa, yani içimizden birisi olan duygusal bir adamda, kimse de bu uzlaşmaya karşı çıkamaz.

Tam da bu noktada; "Peki karakterler daha farklı olsaydı bu ütopik filmi nasıl izlerdik" sorusunu sormadan edemiyoruz. Yani mesela sağlıklı bir eş ve belki daha az çocuk... O zaman ikinci yarı değişir miydi?

Filmin temposu ve sinematografisi de çok güçlü değildi açıkçası. Buna rağmen bir bağımsız film olarak Sundance ve Cannes'da dikkat çekmeyi başarmış. 60 yaşında halen karizmatik duran Viggo Mortensen de Oscar'a aday olmuştu. İlginçtir; geçildiği isim Casey Affleck ve Manchester by Sea'ydi. O filmi halen izleyemedim (içimde yaradır) ama az çok konusunu biliyorum ve bir anlamda hakkında "aynı soruna başka bir bakış" diyebileceğimizi tahmin ediyorum.

Öte yandan bizim öznel nedenlerden dolayı Captain Fantastic'e girme konusunda problemlerimiz oldu tabi. Bir yandan deprem, bir yanda seçim... Türkiye'de sıradan bir insanın sıradan meseleleri, hayatta kalma ve var olma sorunları ile eşdeğer. O nedenle daha çok "doğru model hangisi" tarzı bir soruya aranan yanıt, ilk anda bizi çok fazla çağırmıyor. Kendi hayatımızdaki pratiklere dair yanıtlar arıyoruz. Ütopik modeller sonradan gelir gündeme.

Aslında filmin sonundaki uzlaşma, toplumcu biri olarak beni mest etmeliydi. Evet doğaya ve esas (ilk) insani değerlere sırtımızı dönmemeliyiz ama diğer yandan toplumdan uzaklaşmak da benim kabul edebileceğim bir durum değil. Ben ve ailesinin, toplumsal yaşamı bir distopya olarak kodlaması ve onunla asgari düzeyde temas kurması yaşam modellerinin merkezinde yer alıyor. Böylece Ben ve eşinin verdiği akademik ve sportif eğitim; çocuklarına hiçbir haz getirmiyor. Rus edebiyatına hakimler ama herhangi bir arkadaşına "En sevdiğin Dostoyevski romanı hangisi" sorusunu bile soramıyorlar. Muhteşem bir fiziksel güçleri ve kondisyonları var ama herhangi bir sportif rekabete girip yarışamıyorlar. Birinci olamıyorlar, yenilmiyorlar. Karşı cinsle konuşurken de çuvallıyorlar. Böyle bir tablo da hoş değil ve açıkçası filmin sonunda bu aykırı bireylerin toplumla uzlaşabilmesi gözümüze hoş gözükmeliydi

Fakat tam da bu zamanlarda; toplumla uzlaşmaya çalışırken dışlanan ve artık yorulan bir grup insan olarak (tahminim ülkenin yüzde 20'si; ama yarısı da değil) artık yavaş yavaş toplumsal hayattan uzaklaşmanın ütopik hayallerini kurarken, bu uzlaşma çabasını izlemek bana iyi gelmedi.

Tabi bu da filme değil, bize ait bir sorun. Adamlar Türkiye'yi ve Türkiye toplumunu düşünecek değil. Hatta direkt ABD üzerinden okumak gerekir. Filmin 2016 yapımı olduğunu ve Trump'ın başkan adaylığı ve seçim zaferi esnasında çekildiğini hatırlamak lazım.

Öte yandan kendimize iye mesajlar alacaksak, Captain Fantastic'te evlatlarını tek bir stille yetiştirmeye çalışan, dışarıyı düşman gibi gören, dışarıdan saldırı geleceğine inanan ve altındakilere bunu inandıran, bu nedenle kendisinin sorgulanmasına izin vermeyen ve buna kızan, kapalı ve tek bir liderin en sonunda devrildiğini, devrilmese de halkın isteklerine boyun eğdiğini görüyoruz. Tabi orada devreye aile bağı ve evlat sevgisi giriyor ve metaforumuz yine tıkanıyor.

Tabi Captain Fantastic'ten ne kadar negatif cümlelerle bahsetsek de; konusuyla, metaforuyla, atmosferiyle; bizim filmimiz. Yani sonuçta bunlar gerçek sinema; bir Captain America değil. Son dönemin popüler işleri Marvel filmleri sinema aşkımızı düşürüp sinema platformlarını domine edince, Captain Fantastic gibi örnekler çöldeki vaha gibi oluyor. Tam da bu noktada Captain Fantastic'ten çok daha iyisi olan Walkabout'u yeniden hatırlatalım. 1970'lerin sinemasının şu andan daha güzel olduğunu bir kez daha vurgulayalım.

Son cümleyi de Captain Fantastic için kuralım ve keşke daha güzel olsaydı diyelim.


Cuma, Mart 24

Uzattınız Artık

 

Maç izlerken sıkılıyorum artık. Genelleme yapmam haksızlık olur ama izlediğim maçlar sadece Süper Lig veya 1.Lig karşılaşmaları. Zira açık kanalda Avrupa maçları yok. Ben de internetten maç izlemeye üşeniyorum biraz. O işi ligimize delege ediyorum. Yani TV 8.5 yardımı olmazsa evrensel futboldan uzağım bu aralar. Haliyle "maç izlerken sıkılıyorum" dediğimde aslında bu ülke futbolu anlamına geliyor.

Zaten kalite olarak düşük seviyelerdeyiz. Buna bir de son olarak uzatma süreleri eklendi. Bir maç bitsin de işimize gücümüze bakalım diye beklerken her iki devrede toplam 20 dakika uzatma görüyoruz bazen. Saat 19:00'da başlayan maç, kağıt üzerinde 20:45'te bitmeliyken artık 21:30'da bitiyor.

Oysa futbolun ilk çıkış zamanlarında işçi sınıfının kalbine kazınmasının nedeni buydu. Fabrikada mesailer belliydi ve izleyeceğiniz futbol maçı size gününüzü ayarlayabilme konusunda yardımcı olurdu. Ne zaman başladığı ve biteceği bellidir futbolun. Maç bitince mesaine gideceğini bilirsin. O güvenle stada akarsın. İngiliz işçiler tenise ilgi duyamazlardı. Zira ne zaman biteceği belli olmayan bir oyuna zaman ayıramazlardı. İki saat mi sürecek beş saat mi bilinmiyor. Futbol ise nettir; 90 dakika..

Tamam 200 sene öncesine dönmeyelim ama bu son moda işler de oyunun tadını kaçıyor. Nasıl başladığını da biliyoruz. Her şey Dünya Kupası yüzünden oldu.

Kasım ayında, bir maçın sonuna beş dakika uzatma eklemeyi radikal gören Türk hakemleri ve futbol federasyonu, Dünya Kupası'nın ardından bir anda topun oyunda kalma süresinin sıkı takipçisi oldu ve maçları 10 dakika civarında uzatmaya başladı.

Oysa peşlerinden koştukları FIFA bile o kararından henüz turnuva devam ederken vazgeçti. UEFA zaten hiç girişmedi bile. Zira bu oyunda öyle bir durum yok. Bu oyun basketbol değil...

Türkiye'de ezberler çok revaçta. Uzun süre topun oyunda çok kalmadığı iddia edildi. Oysa topun oyunda kalma süresi ligin kendi standardına göre (eğer İngiltere ile boy ölçüşmüyorsak) gayet normaldi. Esas sorunumuz oyunun hızıdır. Oyunu oynama isteğidir.

Zaten bu sorunu çözmedikten sonra maça 20 dakika eklesen ne olacak ki? Yine yerde daha uzun kıvranan, yine yavaş adımlarla oyundan çıkan oyuncular olacak. 90 dakika boyunca az pozisyon izlettiren bir maç yerine, 120 dakika boyuna az pozisyon izlettiren bir maçı tercih ediyoruz.

Tabi bu işin oluşmasına neden olan bir de VAR kazuleti var. Masa başında oturan hakemler her açıdan izledikleri bir pozisyona dört dakika boyunca karar veremeyince, sislsile domino taşı etkisi gibi başlıyor. Uzat babam uzat sonra... VAR hakkında çok defa yazdığım için tekrar girmiyorum o konuya... 

Fakat bir de işin istatistik tarafı zarar görüyor. Tam bu noktada "Derdini..." diye başlayan cümleler kurduğunuzu fark ediyorum. Ama yine de mesela "Bu sezon Galatasaray 90 +'larda şu kadar gol buldu" demek pek makul değil. 90+ denilen süre zaten devrenin kendisi kadar neredeyse.

Veya Kaan Ayhan Trabzonspor maçının 89. dakikasında oyuna giriyor. Sezon sonu o maçta bir dakika oynadığı yazacak. Oysa 10 dakika sahadaydı.

Esas konumuza dönersek ve yazıyı bitirirsek; şu anlamsız uzatma dakikalarından vazgeçelim. Konumuz bu. Bu oyun bir zamanlar güzeldi ve herkes izliyordu. Şu an seyirci kaybediyor olabilir. O zaman o "bir zamanlar"a bakmak gerekir. O dönemde neler doğruydu? Böyle abidik gubidik uygulamalar son dönemde geldi. Demek ki, bu uygulamalar olmadan da futbol insanların gönlüne ve evlerine girebilmişti. Uzatmadan köklere dönme zamanı...

Perşembe, Mart 23

Son 10 Numara


Gerard Pique... 2010 Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın en önemli futbolcularından biriydi. Barcelona formasıyla bayrak adamlığa kadar ulaşmıştı. Dünya futbolunda stoperin tanımını değiştirmişti.

Geçen senenin sonuna kadar Barcelona'daydı ama artık tartışılıyordu. Yaşlanmıştı da. Vedası yakındı. Bir gün ansızın futbolu bıraktı. İçinde bulunduğumuz sezonun günlerinden birinde, bir kasım gününde. Kazandığı Dünya Kupası'nın arasına girmeden hemen önce...

1 Kasım günü Şampiyonlar Ligi maçına çıktı, ardından vedasını açıkladı, 5 Kasım günü son kez Camp Nou'ya çıktı. Her şey bir anda oldu. Sezon planlamasında yer alan bir oyuncu, eskisi kadar çok olmasa da, oynayabilir vaziyetteyken bıraktı futbolu.

Tabi ki Pique'nin başka planları vardı. O artık bir iş insanıydı. Yarattığı Kings League, bir modadan daha fazlasına dönüşebilir ve ileride ondan daha çok bahsedebiliriz.

Fakat onun vedası görülmemiş bir şekildeydi. Nadirdi. Ama bu sefer aynı sezon içinde; bu sefer Mesut bıraktı. Nadir olan durum, son beş ayda iki kez yaşandı.

Tabi ki her iki oyuncunun ortak yönleri de var farkları da... Mesut artık o eski seviyesinden çok uzaktı. Üstelik uzağa düşmesi de yeni değildi. En az dört senedir yoktu. Sahada görülüyordu ama o görünen Mesut Özil değildi.

Oysa bir zamanlar Ronaldo ve Messi'den başka birini izlemek isteyenlerin başvurduğu adresti Mesut. En azından benim için öyleydi. "Normal olanların en iyisi"ydi.

Pique ile de karşılıklı çok oynadılar. Real - Barcelona rekabetinin son iyi zamanlarıydı o yıllar. Zaten Mesut bir Real futbolcusu kalacak akıllarda. Arsenal'de daha çok sezon geçirmesine, Dünya Kupası'nı Arsenal'deki ilk sezonunun ardından kazanmasına rağmen. Çünkü Mesut'un Real dönemi bir futbolda izlediğimiz sanat gösterilerinden biriydi. Muhteşemdi. Son 10 numaraydı belki de. Ronaldo'yu santrfor yapan isimdi hatta. Sol ayağına mancınık, sağ ayağına mıknatıs takarak çıkardı sahaya.

Bu tip övgülere mahzar olan çok oyuncu vardır. Bir şekilde kariyerlerinin sonunda sallantı geçirmiş olabilir ama hepsi bir şekilde kıyıya sakince yanaşmasını başardı. Ronaldo, Ronaldinho... O sallantılı kariyer sonları genelde Güney Amerikalılara denk gelir zaten. Nasıl bir Alman'a denk gelebilir? O Alman, Zonguldaklı olunca iş değişiyor işte...

Dünya Kupası'nı da kazanan çok oyuncu vardır tarihte. Bazıları tesadüfen denilebilecek bir şekilde kadroda yer bulmuştur. Fakat Pique ve Mesut başkaydı. Onlar en yüksek seviyeye çıkmış ve uzun süre kalmış oyunculardı. Mesut da Pique'den farklıydı. Sonuçta bir 10 numaraydı. Cambazdı. Sanatçıydı.

Sezon devam ederken futbolu bıraktıklarını açıkladılar. "Sezon sonunda futbolu bırakacağım" duyurusu değildi yani, bir anda bitirdiler her şeyi. Sıkıldılar. Tak etti bir anda bu, ömürleri boyunca oynadıkları ve büyük kısmında çok iyi oynadıkları oyun. Pique'nin başka planları vardı gerçi. Onun kafada bitmişti futbol...

Futbol ise önce Mesut'u bırakmıştı. Çok önceden bırakmıştı. Mesut didinse de olmuyordu, olmayacaktı. Arsenal tercihine yanlış demek biraz haksızlık ve sonuç odaklı olur. O Real günlerinin üzerine bir Premier Lig yakışırdı. Almanya Milli Takımı'nı bırakması da doğru bir duruştu. Fakat sonrasında hep yanlış kararlar geldi Mesut'tan. Belki de en doğru karardı dünkü. Fazla uzatmamalıydı zira fazla uzamıştı!

Yine de futbol tarihine damga vurmuş insanların sahneden böyle çekilmesi beni üzüyor. Bir veda turu yaparak çıkmaları gerekirdi son sezona. Kobe'nin NBA'de yaptığı gibi mesela. Gerçi Mesut için şartlar buna uygun değildi. Veda turu bile tribünleri gezerek olurdu anca. Yine de; tatsız oldu işte...

O kariyere, o sol ayağa, o paslara hiç yakışmadı. 

Buraya gelen Mesut değildi. Yüzünden belliydi mesut olmadığı.... Belki böyle avutabiliriz hikayeyi. Son sayfaları yırtarak. 2014'ten sonrasını keserek. Kurtarır mı? Bernabeu'ya bıraktığı iz her şeyi kurtarmaya yeter sanki...

Çarşamba, Mart 22

Tek


Siyasi olarak gerginlik yaşadığımız ülkelerle, ne olursa olsun futbol arenasında iyi kötü veya az çok bir ilişkimiz var. 1999 depremlerine kadar Yunanistan ile mesafeliydik ama o da son 20 yılda kırıldı. Ligimizde Yunan futbolcular var, milli takımlar ve kulüp takımlarımız karşılaşıyor. Güney Kıbrıs deplasmanlarına bile gidiyoruz.

Fakat Ermenistan ile aynı sıklıkta denk gelmiyoruz. Tarihimizde iki maç yaptık. 2010 Dünya Kupası elemeleriydi. İçeride dışarıda, iki maçı da 2-0 kazanmıştık. İçerideki maçı Bursa'ya almanın niyeti az çok belliydi ama zaten grubun son maçı bir formaliteye dönmüştü. Iğdırlı Servet Çetin gol atmıştı. Fatih Terim'in de hatırlamadığım döneminin (sanırım ikinciydi) veda maçıydı.

Avrupa kupalarında da herhalde pek denk gelmedik. Şimdi hatırlayamadım ilk anda. Ararat (Ağrı Dağı'nın Ermenice adı), Urartu, Alashkart (Eleşkirt), Van, Noah gibi takım isimlerinin olduğu bir ligin temsilcisi ile karşılaşmış olabilir miyiz yakın tarihte? En azından Galatasaray'ın yok.

Varsa da azdır. "Varsa az" olan bir diğer başlık da ülkemizde oynayan Ermeni futbolcular. Aslında onun da sayısı sıfır. Fakat bu sıfırın içinde bir tane istisna var. Türkiye / İstanbul doğumlu çoğu Ermeni gibi Aras ismini alan ve Ermenistan Milli Takımı'nda daha önceleri oynayan Araz Özbiliz.

Kendisi 2016-17'de Beşiktaş'a transfer olmuştu. Her detayına kadara araştırılması gereken bir transferdi. O transferin sonucunda Aras, sadece bir maç ve sekiz dakika Süper Lig'de oynayabildi. 2016-17 sezonunun ilk haftasındaki Alanyaspor maçı... Ricardo Quaresma'nın yerine oyuna girdi ve sonrasında bir daha hiç ligde gözükmedi. Ara sıra kupa maçlarında oynadı veya altyapıya gönderildi ama onlar konu dışı...

Ermenistan'ın aday kadrosunda; Arsen, Arman, Andre Calısır, Bayramyan (Rostov'da oynuyor, çok beğendiğim bir orta saha), Edgar Babayan, Muradyan, Sargis Adamyan gibi oyuncular var. Fakat artık Aras yok. Bizde de Can Arat yok. Bakalım nasıl bir maç bizi bekliyor.

Ermenistan'ın bizim doğumuzda olması güzel. Bu sayede deplasmandaki maç, 20:00'de başlayacak. Cumartesi akşamı saat 22.00'den sonrası bize kalır.

Maçla alakası yok belki ama mart sonu itibariyle Batı Avrupa ile saat farkımız azalacağı için artık daha rahat maç izleyebileceğiz. Bunu da fark edince bir rahatlama geliyor bünyeye...

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...