Perşembe, Ağustos 6

Sezonun Karması


En sevdiğimiz uğraşlardan biri sezon karmaları oluşturmaktır. Son yıllarda çalıştığım kurumlarda bu değerlendirmeleri yaptığım için bloga kadro atmayı boşlamıştık. En son ne zaman buraya koyduğumuzu hatırlamıyorum bile. Fakat bu sezon sıra blogda...

Herhangi bir ligde sezonun en iyi 11'ini oluşturmak kolay değil. Kimsenin tatmin olmayacağı da aşikar. Hele bu seneki Süper Lig'de üst düzey performans gösteren oyuncu sayısı az olduğu için, birbirine yakın seviyelerden seçme yapmak zorunda kaldık. Haliyle ben bile bazı noktalarda tatmin olmadım. Ama yine de tarihe not düşelim.

Uğurcan Çakır (Trabzonspor): Uğurcan'dan daha iyi kaleciler var. Mesela Fernando Muslera. Fakat Uruguaylı, sezonun son kısmında sakatlanarak hem ne kadar önemli bir isim olduğunu gösterdi hem de sezona damga vurma fırsatını kaçırdı. Şampiyon takımın kalecisi Mert de bu sezon çok iyiydi. Fakat Mert'in bir avantajı vardı. Önünde çok iyi bir savunma ile oynadı. Zaten geri dörtlünün ikisi Başakşehir'den seçildi. Üstelik Mert'in aklımızda kalan en iyi maçları Avrupa Ligi'ndeydi. Süper Lig 11'ini düşününce Uğurcan benim için öne çıkıyor. Trabzonspor'un uzun süre yarışta olmasının iki nedeninden biriydi; diğeri de en uçta. Bordo-Mavililer birçok maçta skoru yakalayıp geriye yaslanmayı tercih etti. Bu anlarda aksak ve eksik savunmasına güvenmesi zaten ilginçti. O savunmanın defolarını toparlayan ise Uğurcan oldu. O olmasa Trabzonspor yarışa çok daha erken havlu atardı. Üstelik Beşiktaş maçında asist bile yaptı!

Junior Caiçara (Başakşehir): Daha iyi Caiçara sezonları izlemiştik. Mesela ilk geldiğinde çok iyiydi. Bu sezon da iyiydi ama başka zaman bu performansı yeterli olmayabilirdi. Bu kadroya girmesini sağlayan iki önemli avantajı var. Birincisi kazanan her zaman haklıdır. O şampiyon takımın oyuncusu. İkincisi ise sağ bek konusunda çok fazla rakibi yoktu. Akla 34 yaşındaki Gökhan Gönül geliyor mesela hâlâ. Açıkçası Gökhan'ın çok daha iyi maçları oldu ama sezon geneline yayılacak bir performanstan bahsedeceksek Caiçara öne geçer. Daha iyi alternatifleri olanları yorum kısmına bekleriz.

Alexandru Epureanu (Başakşehir): Geçtiğimiz günlerde Manchester City bir solak stoper Nathan Ake'i transfer ettiğinde eski futbolcu yeni yorumcu Jamie Carragher bir tweet attı ve iki iyi sol ayaklı stoperin (Laporte) nasıl oynayacağını sordu. Yan yana oynayabilirler miydi? Eskiden iki sağ ayaklı stoper beraber oynuyordu. Üstelik bu halen nispeten kabul edilebilir bir durum. Fakat iki sol ayaklı stoper? İleride göreceğiz. Burada asıl değineceğimiz konu şu; bir takımda sol ayaklı stoper olmak zorunda değil. Olursa çok iyi ama olmazsa da alternatif üretiyorsunuz. Peki bir sezon karmasına iki stoper seçerken birini sol ayaklı seçmek zorunda mıyız? Açıkçası ben buna karşıyım. İki iyi stoper buraya dahil olabilir. Yine de mahalle baskısından çekindim. Bir başka neden de ligimizde gerçekten iyi stoper bulmak zor. Epureanu, geçen sezonun son bölümünde sakatlanarak (tıpkı bu sezonki Muslera gibi) ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu kanıtladı. Fakat somut farkı bu sezon gösterdi. Hatta Başakşehir'in en kötü olduğu dönem sezon başıydı. Son Kasımpaşa maçını saymazsak, dört yenilginin yarısını ilk iki haftada yaşadılar. Ve o iki maçta da Epureanu yoktu. Ne zaman takıma döndü, takım şampiyonluk yürüyüşüne başladı ve şampiyon oldu. Alıştığımız gollerini bu sezon atamayarak Fantazi Futbol'da hayal kırıklığına uğrattı ama biz sonu sezonun karmasına sokuyoruz.

Domagoj Vida (Beşiktaş): Ligimizde iyi stoper yok. Çok az sayısı. Devamlılıkları yok. O yüzden biraz abartıldığını düşünsem de Vida sezonun karmasına girebiliyor. Burada Epureanu'nun partneri Skrtel de olabilirdi ama açıkçası Vida ondan daha güvenilir geliyor bana. 

Filip Novak (Trabzonspor): Bu bölgede Gael Clichy'i tercih eden çok olacaktır. Saygım sonsuz. Fakat bir gönül ayrımcılığı yapacağım. Bu adamı çok seviyorum, çok beğeniyorum. Zaten kimse onun 'vasat' olduğunu da iddia edemez. Clichy birinci ise, Novak ikincidir. Ya da tam tersidir. Savunmada sağlam, hücumda etkili. Deli gibi koşturmasına gerek kalmıyor ama her pozisyonun içinde yer alıyor. Süper Lig'e ilk geldiğinde oynadığı maçlarda Burak Yılmaz'ın ona takındığı tavır çok acayipti. Sanki futbolu bilmeyen biriymiş gibi bir muamele vardı ona karşı. Oysa o günlerde bile ışığını göstermişti. Küsmedi, yılmadı, devam etti ve ligin en verimli oyuncularından birine dönüştü. Sezon boyunca tüm kulvarlarda 10 gol atmak ne demek? Penaltıcı Sosa bile onu zar zor geçebilmiş. Ekuban kadar gol atmış. Büyük oyuncusun Novak!

İrfan Can Kahveci (Başakşehir): Daha Gençlerbirliği'nde oynadığı yıllarda dahi İrfan'ın yeteneklerini fark etmeyen yoktur. Fakat bu sezona kadar benden geçer not alamamıştı. Zira ne kadar yetenekli olursa olsun, sahada bu kadar yanlış karar verme lüksü olmamalıydı. Yeteneğini öne çıkarmak için oyunu yavaşlatan hamleler, yanlış tercihler, takıma el freni olmalar... Bu sezon tüm hatalarından arınmasa da sahada artık olgun, lider bir oyuncu profili vardı. Herhalde uzun bir süre ligimizin sezon karmalarına giremeyecek. O nedenle şimdiden bir paye verelim.

Atiba Hutchinson (Beşiktaş): Tıpkı Vida gibi, Atiba da büyük hayranı olduğum oyunculardan biri değil. Fakat oynadığı pozisyonda onun kadar istikrarlı forma giyen başka bir isim bulmak kolay değil. Üstelik bu istikrarı 36 yaşında ortaya koymak ayrı bir başarı öyküsü. Beşiktaş'ın bu sezon en çok süre alan üçüncü oyuncusu. Ayrıca 6 gol ve 5 asistle en fazla skora katkıda bulunduğu sezon. Caiçara için yazdıklarımız onun için de geçerli. Daha iyi alternatifler varsa, önerileri bekleriz.

Emre Kılınç (Sivasspor): Bu sezon, beraber en çok maç izlediğim insan olan sevgilim dahil herkes Mert Hakan Yandaş'ı daha çok konuştu ama ben Emre Kılınç'ı izlemekten daha çok keyif alıyorum. Daha yaratıcı, daha sorun çözen bir profil. Kalite! Mert Hakan ile aynı yaştalar ama ondan daha tecrübeli. Bu sahada da belli oluyor. Süper Lig'de 92, 1.Lig'de 140 maça çıktı. Mert Hakan'ın toplamı ise 63. Zaten 1.Lig maçı da yok. Süper Lig'de üç sezondur oynadıkları ile fark ettirdi kendini. Emre ise uzun zamandır gözümüzün önünde. Daha 2012 yılında Fatih Terim'in radarına girmişti. Bu tecrübe farkının sahada da gözüktüğünü düşünüyorum. Onun oynayamadığı Şubat ayında Sivasspor'un nasıl bocaladığını da unutmamak lazım.

Edin Visca (Başakşehir): Yazacak bir şey yok! Son altı sezonda sadece iki maç kaçırmış birine ne diyebiliriz? Keşke Galatasaray maçında o kırmızı kartı görmeseydi de, muhteşem serisi bozulmasaydı.

Tasos Bakasetas (Alanyaspor): Artık sahalarda  bu tip oyuncular kalmadı. Açıkçası Bakasetas'ı taşımak da bir takım için zor olsa gerek. Ancak bir Erol Bulut takımında sivrilebilirdi. Tıpkı Guilherme gibi. Ama Bakasetas, Brezilyalı oyuncunun geçen seneki rakamlarından daha fazlasına sahip. Oynadığı takımın da yetenekli oyunculardan kurulması avantaj. Alanyaspor'un topun arkasına geçmeyip top oynadığı zamanlarda, izleyenlere verdiği keyfin en büyük mimarıydı.

Alexander Sörloth (Trabzonspor): Transfer edildiğinde bu kadar yüksek rakamlara ve verime ulaşacağını tahmin etmiyorduk. Sezonu gol kralı olarak tamamladı ama Cisse'ye geçilse bile takıma verdiği katkıyla bu karmaya girerdi. Hem güçlü, hem bitirici, hem hızlı, hem paylaşımcı. Daha ne olsun? Sezonun en iyisi bile seçilebilir. Zaten ya o ya Visca...

Bu kadroya bir de teknik direktör seçmek gerekiyor ama Okan Buruk hakkında ayrı bir yazı yazma düşüncemiz var. İnşallah gerçekleşir.

Kadronun genel özellikleri:

Ne yazık ki sadece 2 yerli oyuncumuz var.

Kadronun en gençleri 1996 doğumlu Uğurcan ve 1995 doğumlu Sörloth. Hatta bir yay burcu olan Sörloth neredeyse 1996 doğumlu sayılır.

Kadronun en yaşlısı Atiba 1983 doğumlu. Epureanu 1986, Caiçara 1989 doğumlu. Ligin standartlarını düşündüğümüzde 30 yaş üstü üç oyuncu hiç de fena değil.

İlk beş sıranın altından oyuncu sokabilen bir takım yok.

Tüm oyuncuların attığı gol sayısı 77. Ligin en çok gol atan takımından (Trabzonspor-76) bir fazla. Üstelik kalecimiz, sağ bekimiz ve bir stoperimizin hiç golü yok.

Çarşamba, Ağustos 5

Airport


Önce kitabı çıkıyor ve iki sene sonrasında filmi çekiliyor. Bir kitabın bu kadar kısa sürede filmin çekilmesine şaşırıyorum.İnsanlar daha kitabı özümsemeden ne bu acele? Sanırım bu acele filme de yansıyor. "Hemen parayı kıralım, ilgiyi çekelim" diye düşünülmüş sanki. Zira gerilim ve heyecan verme konusunda pek başarılı değil, üzerine çok düşünülmemiş. Daha çok bir Boeing reklamı gibi ilerliyor. Belki öyledir de. Zira çok iyi bir oyuncu kadrosu var. Oscar kazanmış beş oyuncu var filmde. Burt Lancaster ve Dean Martin'i izlemek keyif. Jacqueline Bisset'in süresi bana göre biraz az ama güzelliği ve havası büyük katkı veriyor. Helen Hayes en iyi yardımcı kadın Oscar'ı alacak bir performans sergiliyor ve filmin az tutulan mizahını tek başına ortaya koyuyor. 

Film çok fazla aksiyon barındırmıyor. Bu niyetle oturanlar hayal kırıklığına uğrar. Hatta son 30 dakikaya kadar bir kovalamaca, patlama, atlama, zıplama yok. Benim için çok önemli değildi. Zaten basit bir aksiyon filmi olmasını istemezdim. Bir roman uyarlaması olduğu için gerilimi başka türlü vermesi normal. Bu arada kitap da ilgimi çekti. Yazar Arthur Hailey'in kendisi de bir pilotmuş. Romanı için üç yıl boyunca çalışmış ve dünyadaki birçok havalimanını gezip incelemiş. Bu detaylar belli oluyor. Fakat sinema kısmında sıkıntılar var. Yine de izlenmeyecek bir film değil. Hoş bir öğleden sonrası filmi...

Salı, Ağustos 4

Başkan


Arabanın içindeki gözükmüyor; ama biz biliyoruz. Didier Drogba!

Ülkesinde futbol federasyonunun başkanlığına aday olmaya giderken tüm mahalle onu karşılıyor, seviyor, tezahürat ediyor. 

Yine de sonucu sevgi belirlemeyecek. Zaten bu insanların oy hakkı da yok. Bakalım delegeler ne karar verecek. Fakat çıkacak her sonuca rağmen Drogba'nın ülkesinde zaten 'başkan' olduğu belli... Daha önce de görmüştük...

Pazartesi, Ağustos 3

Blue


Blue Blues Band'in iki üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı... Bir tarafta iki üretken ve yetenekli insan ve onların kısa süren hayatları, diğer yanda o hayatları ciddi bir emek vererek belgesele dönüştüren bir ekip. Yani tam bir uyum. Ortaya çıkan ürün şahane.

Genelde belgeseller izlendikten sonra, izleyicide garip bir durum oluşur. Hele böyle yakın geçmişten bahsediyorsa ve özneler popüler kültüre aitse bu durum kaçınılmazdır. Nedir o durum? İzleyen herkes, belgeselde konuşan diğer isimler gibi duygu ve düşüncelerini açıklamak isterler. Kendilerini belgeselin bir parçası gibi hisseder. O bahsedilen döneme tanık olduklarını ve o kişilere temas ettiklerini düşünürler. Kurgusal filmlerde böyle bir durum yoktur. İzlersiniz ve üzerine düşünürsünüz. Ya da sevmezsiniz ve geçersiniz. Belgeselde ise durum biraz değişiyor.

Haliyle internette Blue ile ilgili yorumlara bakarken çoğunlukla bu minvalde yazılar gördüm. Genelde insanlar belgeseli değil Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı ile ilgili bildiklerini, anılarını, onların kendilerine hissettirdiklerini anlatmış.

Ben yaş olarak Blue Blues Band'e yetişemedim. Yani yetiştim, Yavuz Çetin de dinledim, biliyorum. Fakat mesela bir Nejat İşler ve Aylin Aslım gibi sık sık gidip dinlediğim bir grup olmadı. Gerçekten 90'larda yaşamayan, yaşasa bile Kemancı'ya, Hayal Kahvesi'ne uğramayan, oraların müdavimi olmayanların biraz eksik hissedeciğini düşünüyorum. Ben öyleyim. Fakat diğer yandan, o kuşağa ve o döneme ucundan temas etmiş olmanın dahi çok büyük deneyim kattığının da farkındayım. Yine de bizim söyleyecek sözümüz yok. 

Fakat belgeselin kendisi hakkında birkaç söz söylemek mümkün. Bugüne kadar Yavuz Çetin ile ilgili belgeseller vardı. Fakat Kerim Çaplı'yı dahil ederek bir ortak alan yaratmak, üzerine de bugünden bakınca çok farklı anlatılan bir döneme ışık tutmak çok değerli. Konuşulan kişilerin verdiği katkı inanılmaz. Ercan Saatçi'den Deniz Arcak'a kadar çok geniş bir grup var. Hatta ekip, Kerim Çaplı'nın az bilinen hayatının detaylarına inmek için ABD'ye kadar gitmiş. Bütün konuşanlar arasında benim en çok hoşuma giden Teoman oldu. En çok üzüldüğüm de Yavuz Çetin'in babasıydı. Her ne kadar belgeselde aralarının iyi olmadığı vurgulansa da; oğlunu hastaneden çıkarması ve akşamında oğlunun intihar etmesi çok trajik geldi. Dinlemesi, yazması bile çok zor... Devamında da baba ve oğlun yan yana aynı mezarda görmek de üstüne tuz biber ekti...

Tabi bu iki yetenekli insan sadece müzisyen değiller. Bir hayatları ve aileleri var. O nedenle ikisinin de çocuklarına gidilmesi ve kuşaklar arası bir köprü kurulması da ayrı bir açı katmış. Herkesin hayran olduğu, hikayeleri nedeniyle herkesin bir anlam yüklediği iki isme çocuklarının nasıl baktığı bence çok önemliydi. Bu noktada Çetin ile Çaplı'nın çocuklarının babalarına bakışlarında çok büyük farklar gözüküyor. Bu da belgeselin karakterleri tasvir ederken yan yollara sapmasını ve uzatmasını engelliyor. Bu sayede çok daha kısa yoldan kafamızda figürler belirleniyor.

Öte yandan anlatıcıların röportaj esnasındaki saf halleri de duyguyu artırıyor. Bunu sadece Blue için demiyorum. Başka zamanın bir konusu. Ama bir belgeselde konuşan insanın sesinin dışarından gelmesi ile onun yüzüne bakmamız arasında çok ciddi bir fark var. Mesela Erkan Oğur'un ağladığı ve gitarının arkasına saklandığı sahneyi görmemek belgeselin gücünü yarı yarıya düşürürdü. Gerçi bir belgeselde bu kadar duygu olması tarafsızlığa zarar verir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu. Fakat anlatılan onların hikayesi, anlatan onlar... Belgeselci de bunu aktarıyor işte..

Ayrıca dış ses olmaması da Blue'nun bir diğer başarısı. Başka birinin geçişler arasında bağlantı kurmasına gerek yok. Siz yeteri kadar insana ulaşıp emek verirseniz, dışarıdan müdahale etmenize gerek kalmaz.

Eksiği bulunmayan (belki MFÖ; ama onun da mantıklı gerekçesi vardır) çok başarılı bir iş. Yönetmen Mehmet Sertan Ünver'in bir sonraki çalışması Kolej Takımı; onu da izlemek için sabırsızlanıyorum. Yine 90'ların başındayız ama bu sefer daha aşina olduğumuz bir konu... Çok iyi bir iş çıktığına eminim, zira burada sağlam bir referans var.

Bu arada Vahe-Yavuz-Ercan grubunun I will cry şarkısını belgeselde çok az dinledik. Beni hemen etkiledi ve ardından ufak bir internet taramasıyla buldum. Dinlerken insanın gözünün önünden 90'lar akıyor. Belgeseldeki en güzel şarkı seçiyorum.

Pazar, Ağustos 2

Başımız Belada


Biri çıkıp bana "Türk futbolunda neyi değiştirmek istersin? Söyle yapalım" dese, ona ligdeki takım sayısını azaltmaktan bahsederdim.

Tamam, abarttım; ilk söyleyeceğim bu olmazdı. Zaten üzerine uzun uzun düşündüğüm bir durum değil. Fakat özellikle Süper Lig'in kalitesinin artması için ülkedeki profesyonel takım sayısının azalması gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünce ilk olarak Süper Final zamanı kafama girmişti. O günlerde Süper Final uygulaması, sezonu ve birçok kişiyi kurtarmak için ortaya konmuş güdük bir fikirdi. Zaten bir sezon sürdü ve ardından rafa kaldırıldı. Fakat kabul edelim; oldukça güzel maçlara ve büyük heyecana sahne olmuştu. Sadece şampiyonluk grubu değil, UEFA Avrupa Ligi grubuna katılan dört takım arasındaki maçlar da keyifliydi. O açıdan bakınca, 12-16 tane iyi takım arasında bir lig bize çok daha az maç izlettirir ama kaliteli maç sayısı çok daha yukarıya çıkabilir. 

Bu sezon bir istisna gerçekleşti ve küme düşmesi kesinleşen ilk takım 33. hafta sonunda belli oldu. Fakat her zaman böyle olmuyor. Bazı takımların gücü Süper Lig'e yetmiyor. Mesela 2018 Karabükspor, 2017 Adanaspor ve Gaziantepspor, 2016 ve 2013 Mersin İdman Yurdu, 2012 Ankaragücü gibi takımların durumu halen hafızalarda. Resmen ligi bir eksik oynatmışlardı. Üstelik devamında da hepsi maddi zorluklar içinde kaldı ve büyük sıkıntılar yaşadı. Aralarından kapananlar bile oldu.

Zaten alt liglerde de durum aynı. Futbol ekonomisi öyle bir çöküntü içinde ki, bir ligi birbirine yakın standartlarda oynayacak 18 takım bulmak kolay değil. O nedenle bu rakamları sınırlamak isabetli olabilir, rekabeti yukarıya çekebilir. En üst ligde azalan maç sayısını, yayıncıyı alt liglere göndererek telafi edebilir bu sayede alt lig kulüplerinin de eline bir miktar para geçebilirdi. Yani eldeki parayı az sayıda profesyonel takıma daha eşit bölüştürüp daha sağlıklı bir yapı mümkün kurmak olabilirdi. Bahsettiğim gibi üzerine uzun uzun düşündüğüm bir konu değil. O yüzden çok emin olamıyorum ama detaylandırınca güzel bir proje ortaya çıkabilir. Emin değilim ama  emin olduğum bir durum var; 21 takımlı bir lig her haliyle saçmalık olacak!

Gerçi bu yazıyı yazarken 22'den de bahsedilmeye başlandı bile. Hatta 24'ler telaffuz ediliyor. Futbolla ilgilenen kim varsa bu rakamlara karşı ama TFF bu kararı almaktan çekinmedi. Tabi kararı TFF'nin alıp almadığını bilmiyoruz. Kulüpler Birliği kendi teklifleri olduğunu söylüyor. Fakat bazı kulüpler karşı çıkıyor. Karar açıklanırken bakan Kasapoğlu da masada yer alıyor. Bazı kulüpler, kararda emeği geçtiği için şehirlerinin vekillerine teşekkür ediyor.

Tamam birileri istedi, birileri de onay verdi. Ama acaba ilk kimin aklından çıktı? Ve ne zaman çıktı? Mesela maçlar oynanırken mi?

Lige verilen ara esnasında da birkaç yazı yazmıştık. Orada ligin devam etmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Çünkü bu bir spor organizasyonuydu ve sahada başlayan oyun sahada bitmeliydi. Kazananlar ve kaybedenler sahada belli olmalıydı. Aksi halde bir sektör haline gelen ve 'müşteri'sine ihtiyaç duyan futbol (Süper Lig) inandırıcılığını kaybederdi. Sanki daha önce hiç güven kaybetmemiş gibi, bir de buradan darbe yemeye gerek yoktu. Tüm eleştirilere ve karşı çıkışlara rağmen TFF cesaretle ligleri oynattı, sezonları bitirdi. Kazanan ve kaybedenler belli oldu. Tam bloga yeni bir yazı yazıp TFF'ye teşekkür etmeyi düşünürken, TFF bir çuval inciri berbat etti.

Sanki bu karar çok daha önceden alınmış gibi geliyor bana, ki, eğer öyleyse daha büyük rezillik. Sezonun yeniden başlamasına karar verilirken "Küme düşme kaldırıldı" denseydi o zaman niye oynanacağı sorgulanacaktı. O nedenle oynatıldı ve futbol ailesindeki herkes memnun edildi. Yayıncı maçlarını izlettirdi, Avrupa'ya gidenler belli oldu, küme düşenler düşmedi, küme düşenleri düşürmeyenler o şehirlerde baştacı oldu. Sadece Süper Lig'i seven, her koşulda maç izlemek isteyen, bu uğurda para harcayan, zaman veren insanlar memnun kalmadı. Onlar da önemli değil zaten!

Zaten kamuoyuna sunulan sebep de saçmalığın dik alası. Pandemiden etkilenmek!. Yahu şu an dünyada pandemiden etkilenmeyen tek bir kurum, hatta tek bir insan dahi yok. Sadece ligden düşenler mi etkilenmiş? Daha saçma bir sebep olamazdı. Hadi Malatyaspor'un ilk yarı performansını kenara koyalım. Ama Kayserispor ve Ankaragücü'nün bu hale düşmesinin nedeni pandemi miymiş? Ocak ayında anket yapsak, en büyük küme düşme adayları olarak ikisi çıkardı zaten. Ya da sezon başında eksi puanlarla lige başlayan Eskişehirspor, sezon başından beri tek bir maç kazanamayan Şanlıurfaspor, üç senedir paraşütsüz düşen Karabükspor, sezonu 0 puanla bitiren Manisaspor, 7 puan alabilen Tokatspor pandemiden etkilendikleri için mi böyle olmuş? 

Üç gündür kararı kabullenemiyorum. Karara mantıklı bir neden de bulamıyorum. "En azından şu açıdan iyi olacak" diyebileceğim tek bir nokta yok. Zaten çoğunluk bu karardan rahatsız, o nedenle uzun uzun gerekçe sıralamak da tekrar olur. Büyük ihtimalle kararı alanalar da bunun farkındadır ve şu an harıl harıl bu sezonun nasıl yetişeceğini düşünüyorlardır. Öte yandan vaka sayıları yine 1000 sınırlarında gezerken, sonbahardan sonra lige verilecek ufak bir aranın, bu sefer geri dönüşü de olmaz. 2020-21 sezonunu salgından dolayı bitiremeyen tek ülke olarak dünya tarihine geçebiliriz. 

Takım sayısının arttırılmasına ne kadar karşı olsam da, öyle bir kararın sezon başından alınması karşısında durumu kabullenebilirdim. Düşen takımlar ödüllendirileceğine, daha adaletli bir sistemle sezon başından ilerlenebilirdi. Tabi bunlar ülkede mümkün olan şeyler değil. Ve artık bu plansızlığa ve kişileri memnun etme düzenine alıştık da. Liyakat nerede var ki, Süper Lig'de de olsun? 

Gerçi spor her zaman daha adil ve demokratiktir. Çünkü orada sonuçlar bellidir. Tamam hakem hataları tartışılır, konuşulur ve sonucu etkiler ama her zaman daha fazla gol atan kazanır, daha az puan toplayan küme düşer. Olay nettir. Mesela üniversite sınavında aynısı olmaz. Daha düşük puan alan bir öğrenci, para verip özel okula gidebilir ama ondan yüksek puan alan açıkta kalabilir. Veya ilkokulda çok çalışan ve notları iyi olan öğrenci ile hiç çalışmayan ve notları kötü olan öğrenci sınıf geçer. Sınıfta kalmak yok burada mesela. Veya işe alımlarda, KPSS'de ve daha bir sürü noktada bu tip adaletsizlikler mevcutken, sığındığımız tek branş spor olabilirdi. Orada ne olursa olsun sonuçlar kaderi belirler(di). O duyguyu da geçen hafta elimizden aldılar.

Normal bir ülkede böyle bir kararın bir noktadan döneceğini düşünebilirdik ama böyle bir umudumuz bile yok şu an. UEFA  gibi kurumlar bir yaptırım uygularsa veya yaptırım uygulamakla tehdit ederse anca.. Yoksa seneye (daha doğrusu bir ay sonra) karman çorman bir lig izleyeceğiz.

Eskiden; yani 70'lerde, 80'lerde bu tip kararlar daha az sancılı olurdu. Zira orada zedelenen sadece adalet duygusuydu. O dönemin şartlarında yerel lig rakipsizdi. Ortada dönen para azdı. Futboldan ekmek yiyen insanlar belliydi. Şimdi durum aynı değil. Süper Lig bir marka, futbol bir sektör ve müşteri çekmek zorunda. 'Müşteri' sevimli bir kelime değil ama gerçek böyle. Üstelik Süper Lig'in, müşteri çekme konusunda birçok rakibi var. Diğer futbol ligleri bir yana, eğlence sektörünün diğer unsurları da artık modern insanın talebine yanıt veriyor. Zaten Premier Lig, potansiyel Süper Lig izleyicisini kapıyor ama bir de 'diğerleri' var. Yani kim Netflix'ten film izlemek varken veya akşam bir yerlerde yemek yemek varken karma karışık bir ligin sıradan maçını izler ki? Hatta kurallarının ne zaman değişeceği belli olmayan, birilerinin keyfine göre sonuçlanan bir ligi neden başından sonuna kadar, üstelik 42 hafta boyunca takip etsin ki? 

Mesela ben, yıllardır abonesi olduğum yayıncı kuruluştan ayrılmaya karar verdim. Sözleşme bitince, uzatmama ihtimalim çok yüksek. 21 takımlı bir lig düşüncesi beni bile soğuttu ve her ay o kadar para vermekten vazgeçmek üzereyim. O zaman yayıncı kuruluş nasıl para kazanacak, kazandığı parayı kulüplere nasıl dağıtacak? Hadi dağıtamadı ve çekildi diyelim. Yerine kim gelecek ve nasıl para kazanacak? Kağıt üzerinde olsa bile aynı paraları verebilecek mi?

Para demişken; futbolcularına maç başına ücret ödeyen kulüpler bu fikre nasıl "Evet" dedi, onu da anlamak mümkün değil. Senelerde plansız ve kuralsız yaşayınca böyle oluyor demek ki... Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça...

Cumartesi, Ağustos 1

Yang jia jiang


Beklenmedik bir şekilde karşınıza çıkan iyi filmlerden... Hadi iyi demeyelim ama sürükleyici. Fakat kötü de denmez.

İsmini daha önce duymadan, beklentileri düşükte tutarak, sıcak bir öğleden sonra izlenen bir film için gayet başarılı. Kısaca konusundan bahsedelim. Eski zaman Çin'de General Yang isminde bir bey varmış. Bu Yang Bey, siyasetin entrikalarına ve dönemin yaygın inanışı bir kehanete kurban gider ve bir anda Tatar bir general yüzünden esir düşer. Yang'ın oğulları (tam 7 tane) babalarını kurtarmak için harekete geçer. Film bu konu üzerinden ilerler. İngilizcesi Saving General Yang'tır. Akla direkt Er Ryan'ı getiriyor. Fakat bu sefer hedefte bir general var. Rütbe farkı dışında bir de yapım kalitesi farkı belli ediyor kendini. Fakat doğrusunu söylemek gerekir ki Yang'ın öyküsü daha ilgi çekiciydi. Zaten gerçek bir hikayeymiş. Hatta bir Çin efsanesiymiş. Adamlar da bunu filme çekmiş.

Heyecanlı film. Aksiyonu yerinde. Konusu sağlam. Tek sıkıntı fazla hızlı ilerlemesiydi. Takibi zorladı. Lisana hakim olmadığımız gibi, yedi kardeşi de ayırt etmek çok zordu. Irkçılık gibi olmasın ama Çinli kardeşler birbirlerine çok benziyordu. Bir de isim yerine kendilerine numara vermişler. "Kardeş 1, kardeş 3" diyerek konuşuyorlardı. Bu iyi mi oldu kötü mü oldu emin değilim ama hızlı giden hikayede aklımızın karıştığı bir gerçek. Film 100 dakika sürüyor. Öyküyü zamanında Akira Kurosawa'ya verselerdi 7 saatlik şaheser bir film çekerdi.

Çin hiyerarşisi de beni oldukça etkiledi ve şaşırttı. Çin geleneklerine, Çin diline, Çin kültürüne aşina olmadığımız için filmi izlerken zorlanıyoruz. Fakat bu bizim eksikliğimiz. Filmi puanlarken görüşümüzü etkilemez. Hatta daha fazla ilgi uyandırdı.

Savaş sahnelerinin teknoloji destekli olmasını da eleştiremem. Bu dönemde filmler böyle çekiliyor. Fakat alınan bu yardım çok belirgin olmuş. Bu da inandırıcılık konusunda ufak bir tahribat yaratmış. Öte yandan öykünün sonu öyle bir bitiyor ki, inandırıcılık duygusunun zedelenmesi imkansız bir hale geliyor. Zira Holywood'dan alıştığımız bir sonla karşılaşmıyoruz. Dakikalarda heyecanla izlediğimiz film, sonunda bizi beklemediğimiz duygulara sürüklüyor.

Açıkçası ben beğendim. Özellikle bu yaz günlerinde iyi gider. Şimdilerde 70 yaşında olan yönetmen Ronny Yu da bu filmin üzerine (2013) bir daha film çekmemiş. Zirvede bırakmış herhalde.

Cuma, Temmuz 31

16 Yıl Sonra Yeniden


Bu hafta sonu Portekiz'de kupa finali oynanacak. Finalde kozlarını paylaşacak takımlar ise Porto ve Benfica olacak. Böyle bakınca pek haber değeri yok gibi. Bu sezon ligi ilk ikide bitiren iki takım, üstüne bir de final oynayacaklar. Üstelik geçen sezon da beraber ilk ikideydiler. Ondan önceki sene de.... Ondan öncesinde de...

Son altı sezonun beşinde ilk ikide Porto ve Benfica yer aldı. Sadece bir kez araya Sporting girdi. Son 18 sezonda bu iki takım şampiyon oldu. 11 kez Porto, 7 kez Benfica. Lig tarihine de bu ikisi damga vurdu. 37 kez Benfica, 29 kez Porto şampiyonluk yaşadı. Yani kısacası ülke futbolunu bu iki takım sırtlıyor. Biraz da Sporting. Ama en çok diğer ikisi...

Hal  böyle olunca bu iki takımın kupa finalinde karşılaşması da çok büyük haber değeri taşımıyor gibi gözükebilir. Ama öyle değil. Kupa karşılaşmaları, yani elemeli statüler sürprizlere açık. Ayrıca finalden önce eşleşme durumları da mevcut. Bu sebeplerden dolayı iki takım uzun süredir beraber finalde yer alamadı. Son final 2004'teydi.

O yüzden hazır hafta sonu Porto - Benfica finali varken, 2004'ü yeniden hatırlayalım. Zira o gün (16 Mayıs) önemli figürler vardı sahada. Hatta kulübelerde de. Porto'nun başında Jose Mourinho var mesela. 2004 Porto kadrosu zaten halen akıllardadır. O unutulmaz kadro, bu maçın 10 gün sonrasında, Gelsenkirchen'de Şampiyonlar Ligi finaline çıkacak ve kupayı da kazanacak.

Benfica ise Porto'nun gölgesinde kaldığı o sezonda müzeye bir kupa getirmek istiyor. Başlarında İspanyol Jose Antonio Camacho var. 

Özetten bakınca Simao inanılmaz oynamış. Özellikle ilk yarıdaki birçok atakta kendisi var. O süreçte Benfica'nın bir topu da direkten dönüyor ama ilk yarının sonunda Derlei'nin golüyle Porto öne geçiyor. Fakat ilginç bir şekilde Mourinho'nun takımı skoru koruyamıyor! Ve kupayı kazanan uzatmalarda Simao'nun attığı golle Benfica oluyor. 

Simao bu kadar iyi oynayıp, bir de kupayı getiren golü atmasına rağmen maçın en iyi oyuncusu olarak Yunan sol bek Takis Fyssas seçilmiş. Onun da herhalde kariyerinin ve hatta hayatının en güzel iki ayıdır. Zira devamında EURO 2004 oynadı ve Portekiz'de Yunanistan ile Avrupa Şampiyonu oldu. Hadi güncelle bağlantılı bir not daha verelim. Fysass kariyerini Panathinakos'ta noktaladı. O dönem Panathianikos, Erol Bulut'u da transfer etmek istemişti ama sol tarafta Fysass olduğundan yedek kalacağını düşünen Erol Bulut, direksiyonu Olympiakos'a kırmıştı.

Neyse; daha fazlası videoda. Güzel bir nostalji. Mayıs ayında gündüz maçı oynanmış. Bu sefer gece oynanacak. Temmuz sonunda mümkün değildi zaten ama zaten artık gündüz finallerine çok rastlamıyoruz. Bu arada o finale Belenenses'in maçlarını oynadığı Ulusal Stadyum ev sahipliği yapmıştı. 1970'lerden beri kupa finallerine ve milli maçlar burada oynanıyordu. İlk defa bu sene final uzun bir aradan sonra başka bir şehre taşınacak. Bakalım Coimbra kime şans getirecek?

Perşembe, Temmuz 23

Signs


Signs hem çok büyük beklentilerle vizyona girmişti hem de devamında özellikle popüler kültürün işlendiği mecralarda çok büyük alay konusu olmuştu. Tam da The Sixth Sense sonrasıydı. Aralarında üç yıl vardı. Sinemada izlediğim The Sixth Sense benim için kötü bir deneyimdi. Filmi beraber izlediğim arkadaşlarım için de öyleydi ve uzun süre aramızda dalga geçmiştik. Üç yıl sonra Night Shyamalan, Signs'i çektiğinde de beklentim hiç yoktu. O dönem bir çok yerde alay konusu olunca da üstünü çizmem kolay olmuştu.

Aradan 15 seneden fazla geçmiş. Bir gün evde canım sıkılırken, bir öğlen vakti oturdum izledim. Belki beklentimin düşük olmasından kaynaklanıyordu ama film sona ererken "O kadar da kötü değilmiş" düşüncesi geçti kafamdan. Tabi buradan "Ulan çok iyi filmmiş, neden dalga geçmişler o kadar" anlamı çıkmasın. Bence dalga geçilecek bir film değil ama iyi olduğunu da savunamam.

Fakat hakkını vermek lazım. Öncelikle yönetmen ve senaristin aynı kişi olduğunu, Night Shyamalan, belirtmek lazım. Bence filmin kötü bir senaryosu ama iyi bir yönetmenliği var. Bu kadar sıkıcı ve aslında türevlerini defalarca izlediğimiz bir konuyu sıkmadan izlettirmeyi başarması önemli. Yaklaşık 100 dakika boyunca gerilimi yaşıyorsunuz. Ne kadar sıkılsanız veya sık sık karşınıza çıkan mantıksızlıkların ardından "Hadi abi ama" deseniz de sonunu merak ediyorsunuz. Üstelik kamera kullanımı, görsellik, açılar gibi detaylarda da başarılı olduğunu kabul etmek lazım.

Senaryo kısmında sıkıntılar var. Fakat Hindistan'da doğup ABD'ye film çeken bir yönetmenin kafasından geçenleri anlamak bizim açımızdan biraz daha mümkün. Ortadoğu'da yaşayıp, yıllarca Hollywood filmleri izleyen biri olarak, Batı'da neyin beğenilmediğini ama adamın ne anlatmaya çalıştığını az çok kavrayabiliyorum. Fakat bu zıtlığın oluşmasına yol açtığı için yönetmenin (daha doğrusu senaristin) kendini iyi ifade edemediğini düşünüyorum.

İzlediğim birkaç Shyamalan filminde de aynısı oldu. Filmin içine girmek, atmosferinden etkilenmek çok kolay oldu ama beğenmek hiç mümkün olmadı. Bu da tamamen yazma ve yönetme becerilerin tartıda birbirinden çok uzakta durmasından kaynaklanıyor.

Oyunculardan da bahsetmek lazım. Mel Gibson'ın zirve döneminin son ürünlerinden biri olsa gerek. Bundan sonrası tepeden aşağı. Hatta belki de inişin başladığı günler ama yine de o günler için standartın üstünde. Gerçi kendisi, filmden sonra yaptığı bir açıklamada kariyerinden en içten oynamadığı rolü olduğunu söylemiş. 2002'den sonra da çok göremedik kendisini. Diğer yanda ise Joaquin Phoenix gerçeği var. Biri inişe geçerken, diğeri merdivenden tırmanıyor. Gladiator'dan iki yol sonrası ve birçok iyi işin öncesi. Belki de son 'zayıf' filmi. Ve kesinlikle filme güç katan en önemli öge. Bu iki isminin kesişmesi bakımından da ilgi çekici. 

Esasında Mark Ruffalo'nun oynaması gerekiyormuş ama hastalık nedeniyle Ruffalo affını isteyince Phoenix rolü kapmış. Filmin önemli bir şansı...

Özetle; tüm temkinli ve sakin yorumlarına rağmen, aradan 15 yıl geçmesine rağmen, uzun yıllar daha bu film birçok yerde alay konusu olmaya devam edecektir. Tavsiye etmem ama alay da etmem. En azından bir süre...

Salı, Temmuz 21

Kim Gelsin #2020


İki sene önce, play-off maçlarının başlamasına birkaç gün kala böyle bir yazı yazmış, Süper Lig'e çıkacak üçüncü takımın gönlümüze göre olmasını istemiştik. O yılın dört takımına da mesafeliydim ama en mesafeli olduğum iki takım Ümraniye ve Gaziantep (o zamanlar Gazişehir) çıkamamıştı. Gerçi Gazişehir de ertesi sene çıktı. Belki de geçen sene böyle bir yazı yazmadığım içindir!

O finalde; o döneme kadar 'ligin yenisi' gözüyle baktığım Hatayspor, sempatimi kazanmıştı. Bu sezon işi şansa bırakmadan ilk sıradan çıktılar. İkinci sıradan da Erzurumspor bir kez daha lige yükseldi. Türk futbolunun yeni asansörü hayırlı uğurlu olsun! Peki üçüncü takım kim olacak? Ya da kim olsun?

Bu sene takımlar çok iyi. Köklü ve tarihi kulüpler ağırlıkta. Başakşehir'in altıncı şampiyon olduğu sene, beşinci şampiyon Bursaspor play-off oynayacak. Tarihin ilk Süper Lig sezonunda (1959) yer alan Karagümrük yeniden dönmek için mücadele edecek. Adana Demirspor, Adanaspor'un düştüğü sene lige çıkarsa ezeli rekabette farklı bir sayfa açacak. Son iki senede Türkiye Kupası finali oynayan (birini kazanan) Akhisarspor da tekrar geri dönmek için son dörtte ter dökecek.

Bu sefer dört takım da sempatik. Ama yavaş yavaş eleme yapalım. Önce Karagümrük. Kırmızı-Siyahlı takım çıkmasını en az istediğim kulüp. Aslında Karagümrük'ü ve İstanbul'un diğer semt takımlarını severim. Fakat yine de hızlı yükselişleri sevmem. Buralarda biraz zaman geçirmek gerektiğine inanıyorum. Biraz acıları görmek, çileleri çekmek gerek. Boluspor'un 13 senedir ne düştüğü ne çıktığı, aralıksız olarak kaldığı bir ligde bir sezon geçirip yukarı çıkmak haksızlık olur sanki... 

İkinci sırada; yani en çok istediğim üçüncü takım konumunda Bursaspor var. Aslında Bursaspor, bir zamanlar (Baliç) çok sevdiğim bir takımdı. O yaşlarda taraftarı olmayı dahi istemiştim ama bize değişiklik yapmak yakışmazdı! Ardından çok uzun seneler geçti. Takım, tribün, lige kattığı renk her zaman önemliydi. Fakat son dönemde inanılmaz işlere imza attılar. Bir kulüp bu kadar yönetilir! Üstelik sadece yöneticiler de değil; taraftarlar da kulübe çok yardımcı olmadı. Sabırsızlık, emek veren profesyonelleri beğenmemek, hatta bir dev aynasına takılı kalmak kulübün ezberi oldu. Süper Lig'den düşmeleri kaçınılmazdı. Hatta bu sezon bile aynı tarzda devam ettiler. Üç ayrı teknik direktörle çalışarak sezonu bitirecekler. Sanki hâlâ ders alınmamış gibi. O yüzden bana göre en doğrusu bu ligde biraz daha cefa çekmeye devam etmek...

En çok istediğim iki takımdan biri; Adana Demirspor. Aslında Adana Demirspor  benim tüm şartlarıma uyuyor. Köklü takım, çok iyi bir tribünü var, uzun zaman boyunca bu ligde zaman harcadı. Bir kere play-off finali, üç kere play-off yarı finali oynadılar. Hatta tarihte ilk defa sezonu yedinci bitiren takım play-off oynadı; o da Adana Demirspor'du. Diğer yandan iki sezonda ciddi ciddi küme düşme korkusu yaşadılar. Yani bu ligde geçirdikleri sekiz sezon boyunca her tecrübeyi edindiler. Artık zamanları geldi.

Fakat bu sezonun takımı en soğuk Adana Demirspor'du. Başkanları  Murat Sancak! En negatif kısım burası. Fakat kadronun kalitesi de çok üst düzey. Bu ligin üzerinde. Para harcandı ve Süper Lig ayarında bir kadro kuruldu. Hücum hattı inanılmaz. Mehmet Akyüz, Volkan Şen, Erkan Zengin, yabancılar... Aslında ilk ikiden çıkması gereken bir takımdan bahsediyoruz. Fakat bu 'üstünlük' de futbol seyircisinin her zaman hoşuna gitmiyor. Biz Davut-Golyat hikayelerini seviyoruz. Gerçi bu dört takım arasında öyle bir Davut yok ama Adana Demirspor fazla bir Golyat. Üstelik bu ağırlığına rağmen de rahat maç kazanamadı. Yani süper güçlerine rağmen 'korkutucu' bir Golyat da değil.

Geriye Akhisarspor kaldı. "Asansör takımları sevmiyoruz" dedik ama geçen sezon düşen Akhisarspor'a bir kez daha çıkması halinde asansör sıfatını vermek haksızlık olur. Zira Süper Lig'de geçirdikleri yedi sezonda güzel bir iz bırakmışlardı. Finaller oynadılar, Avrupa'ya gittiler, mütevazı bütçelerle birçok takıma örnek olacak kadro kurdular. Akhisar'ı sevmiştik. Bu sevgide özellikle Hamza Hamzaoğlu döneminin payı büyüktü. Geçen sezon küme düşmeleri ise bir bedeldi. Avrupa kupası oynayan Anadolu kulüpleri, o sezon ligi çok kötü geçiriyor. İki kulvarı bir arada götüremiyorlar, kadro planlamasında sıkıntılar yaşıyorlar. Daha önce Konyaspor direkten döndü, Malatyaspor bu sezon kabus yaşadı. Geçen sezon da bu diyet Akhisaspor'a denk geldi. O nedenle bir telafiyi hak ediyorlar.

Gerçi bu sezon genelinde çok iyi bir futbol oynadıklarını ifade edemem. Hatta bir dönem; oynadıkları dokuz maçtan sadece birini kazanabilmişlerdi mesela. Sezonun dörtte birlik bölümünde böyle bir seri yakalayan bir takımın lige çıkacak noktaya gelmesi bile ilginç. Fakat burası 1.Lig. Her şey mümkün.

Sonuç olarak gönlümüz daha çok Akhisaspor'dan yana. Fakat diğer takımlar da Süper Lig'e renk katacak kapasitede. Bu sezon play-off'ta içimiz daha rahat.

Cuma, Temmuz 10

The Wife


Son dönemde izlediğim iyi filmlerden biri. Bunun en büyük göstergesi, izleyeli 7-8 ay geçmesine rağmen halen kafamda ve ara ara bana sorular sorduruyor.

Bu özellikler, kurgunun gücünden kaynaklanıyor. En basitinden; gerçek gibi gözüken ama gerçek olmayan bir hikaye olması önemli. Yaşlı yazar Joe Castleman Nobel ödülünü kazandığını öğrenir ve ödülü almak için ailesiyle İsveç'e gider. Film böyle başlar. Nobel ödülü alan bir yazardan bahsedilince hemen "Kim bu yazar?" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bir de hayatını yazmak isteyen bir gazeteci ortaya çıkınca, bunun bir biyografiden uyarlama olduğunu zannediyorsunuz. Fakat öyle bir durum yok. Meg Wolitzer'in romanından uyarlama bir film...

Tam zamanında araya giren geri dönüşler ayrı bir tat katıyor.  2017 yapımı film, 1993'te geçiyor ama 1950'lere kadar uzanıyoruz. Bu zamanın gözleriyle, zaman zaman 70 sene öncesine gidip 90'ları yaşıyoruz. Tabi dönemler arası gidip gelmeler bir 'zaman' filmi olduğunu düşündürmesin. Fakat insanlık tarihi için kısa bir aralık sayılabilecek dönemde yaşanan değişimi görmek açısından ilgi çekiciydi. Kadın-erkek eşitsizliğine dair çok fazla film izledik ama o filmlerin önemli bir kısmı fabrika veya plazalarda geçti. Akademilere veya entelektüel çevrelere, de 20. yüzyılın ortasından bakan bir film görmemiştim.

Yazıyı yazarken yine aynı yanılgıya düşüyoruz. Sanki gerçek bir hikayeymiş gibi irdeliyoruz. Oysa kurgusal bir çalışma. Ve gerçekten bu yanılgı benim hoşuma gidiyor.

Filmin benim açından en etkileyici kısmı farklı kuşaktan iki kadının konuşması sırasında yaşandı. Genç yazar Joan Castleman,(Nobel kazanan Joe'nun eşi ve filmin adını doğuran karakter) kendisinden büyük bir kadın yazarla tanışır. İkili, kadın yazar olmanın zorluğu hakkında tartışır. Genç olan idealist ve tutukludur, yazmayı çok sevdiğini o nedenler zorlukları önemsemeyeceğini söyler. Yaşlı olan ise erkeklerin egemen olduğu dünyada bir kadın yazarın öne çıkamayacağını ve yazmanın beyhude bir çabaya dönüşeceğini savunur. Genç bunu önemsemez. Onun için önemli olan yazmaktır. Ve o anda şu diyalog geçer:

- Bir yazar yazmak zorunda
+ Hayır; bir yazar okunmak zorunda...

Bu tartışmada hangi tarafta olacağıma hâlâ karar veremedim. Filmin temposu da bu diyalogdan sonra artar. Nedense gerilerek izledim filmi. Tamam bir aksiyon filmi değildi, hatta kimine yavaş gelecektir ama ben bu kadar sırrın olduğu ve zaman içinde ortaya döküldüğü bir filmde daha enteresan gelişmeler olacağını beklemiştim. Gerçi yine enteresan bir sonu var, tavsiye ederim. Ama gerilmeden de duramadım.

Zaten oyuncular çok iyiler. Glenn Close 70 yaşında buradaki performansıyla ödüller aldı. Jonathan Pryce onun gölgesinde kaldı ama o da çok başarılıydı. Christian Slater ise yan rolden filme büyük katkı verdi. Jeremy Irons'un oğlu Max Irons, ikinci defa karşıma çıktı ve yine takdirimi kazandı.

Belki son bölümdeki kopukluklar, öykünün bağlanmasındaki yetersizlikler filmi üst seviyeye çıkarmaktan alıkoymuş. Belki de Close'u Oscar'a aday yapan film, biraz daha güçlü olsaydı kendisini de oraya atacaktı. Yine de bu iyi film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Makul süresiyle de öncelik kazanmayı hak ediyor. 

Perşembe, Temmuz 9

Buralar Eskiden...


Tamam Madridli değiliz. Atletico Madridli de değiliz. Ama insanın içi bir cız ediyor.

Burası Vicente Calderon Stadı. Yani öyleydi bir zamanlar. Bu hafta son darbeler de vuruldu ve tamamen yıkıldı. Atletico zaten birkaç senedir Metropolitano'da oynuyordu. Yani zaten eskisine veda edilmiş, yenisine alışmaya başlamıştı. Olan çoktan olmuştu...

Fakat işte bir zamanlar adını sıkça duyduğun, televizyondan maçlarını izlediğin bir stadyumun halini böyle görünce insan bir garip oluyor. Bir de kendi ülkende, kendi şehrinde bu tip kareleri sıkça görünce empati kurmak daha hızlı oluyor.

İspanya da zamanında inşaat sektörüyle ayakta duran bir ülkeydi. Herhalde o gaz  devam diyor. Bir de futbolda 'modern ve geniş stadyum' hevesi oluşunca zaten bu tip bir görüntünün orada da olmaması kaçınılmazdı. Hele başkenti ve en büyük şehri Madrid'de daha normal. Zaten bu aralar Santiago Bernabeu da tadilatta. Neyse ki en azından orası yıkılmıyor; güçlendiriliyor!

Bu satırları yazarken "Madrid ile İstanbul'u kıyaslamak doğru mu?" diye düşündüm ve Google'a yazdım. Karşıma çıkan ilk bilgi ile araştırmayı sonlandırdım. Doğru olmazmış zira. İstanbul'un nüfusu 17 milyon. O büyük, en büyük, Avrupa'nın en büyük beşinci şehri Madrid ise 6 milyon... Ne kadar sessizdir şimdi oralar...

Neyse; sonuçta İspanya'daki bir stadyum için de ağıt yaktık. Tamam orada bir anımız yok ama olsun.  Gitmek isterdim açıkçası. Bir de Vicente Calderon fonetik açıdan güzel bir isimdi. Maça ayrı bir heyecan atıyordu. Wanda Metropolitano; sanki konser salonu, tiyatro sahnesi gibi. İçinde maç olduğunu anlamak için maçın başlaması gerek.. Ona da alışacağız muhakkak.

Foto: Instagram

Salı, Temmuz 7

Model


Bugüne kadar, birçok dikkat çeken takımı blogumuza taşıdık. Sezonun veya o ayın öne çıkan renkli takımlarını övmek içimizden geldiğinde pas geçmedik. Öyle takımların bir saman alevi gibi parlayıp kaybolacağını bilmemize rağmen, güncel yerine istikrarı temel alan bir mecrada onların haklarını verdik. Mesela 2017'de yazdığımız Real Betis gibi...

İşte Getafe onlardan biri değil! Birkaç senedir La Liga'nın üst sıralarına yakın yerlerde geziniyorlar. 2016'da küme düşmüşler ama hemen ilk sezonda play-off'tan da olsa en üst lige dönmüşlerdi. Dönüşün hemen ardından bir sekizincilik, devamında beşincilik ve Avrupa Ligi bileti. Tabi bu başarının arkasında, 2016'dan beri takımı çalıştıran Jose Bordelas var. Geçen sezon La Liga'da yılın teknik direktörü de seçildi. Bunu başaran son Getafe hocası Bernd Schuster'di ve hemen akabinde kendini Real Madrid'de bulmuştu.

Tabi Schuster ile Bordelas arasında bazı farklar var. Schuster'in takımı Guiza'lı kadrosuyla hücum futbolu oynamayı tercih ederken, Bordelas biraz daha savunma meraklısı. Bu merakı, belki de Getafe'yi izlenir kılmıyor. Bunu kendisi de kabul ediyor ama önemsemiyor.

Gerçi bu yazının konusu zaten Bordelas ve oynattığı futbol değil. Bu bloga giren çıkanların büyük kısmı Getafe'nin futboluna zaten aşinadır. Fakat o büyüklere kafa tutan, direnen ve üst sıralara tırmanan düşük bütçeli takımın yanında bir de oyuna ve taraftarlarına saygılı bir kulüp anlayışı var. Beni her geçen gün Getafe'ye bağlayan da bu oldu.

Aslında her şey Corona sürecinde başladı diyebiliriz. Mart ayı Avrupa'da kriz zamanıydı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Ne insanlar, ne kurumlar. Devletler bile afallamış durumdaydı. UEFA ise tam gaz organizasyonlarına devam ediyordu. Hatta Atalanta - Valencia ve Liverpool - Atletico Madrid maçlarının Avrupa'daki salgın sürecine büyük katkılar verdiği iddia edildi. İşte o dönemde en dik duruşu gösteren Getafe Başkanı Angel Torres oldu. Torres, uçuşların bile durduğu dönemde UEFA'nın maç oynatma konusundaki inadına karşı çıkarak ve belki de ciddi cezaları göze alarak "Takımımı Inter maçı için Milano'ya göndermiyorum" dedi. UEFA bu reste karşılık veremedi. Maç ertelendi. Aynı hafta Avrupa'nın birçok noktasında maç oynanırken Inter - Getafe maçı oynanmadı. Devam eden günlerde tüm turnuva askıya alındı.  Belki her türlü böyle olacaktı ama o gün duruş gösterenler tarihe geçme hakkını kazandı.

Mart ayında dünya durdu. Futbolun da durması kaçınılmazdı. Ama ne kadar erken olursa o kadar iyiydi. Fitili ateşleyen Torres oldu. Oyunun durmasının ardından büyük bir ekonomik kriz geldi. Maçlar oynanmadı, yayıncılar para ödemedi. Kulüpler bir anda beklemedikleri zararlarla karşılaştı.  Tabi taraftarlar da... Sezon başında kombine kart alıyorsunuz, maçlar için peşin para ödüyorsunuz ama sezonun son 5-6 maçına gidemiyorsunuz. Futbol dünyasında kolay karşılanacak bir kayıp değil. Fakat Getafe, kombine sahibi taraftarlarının zararını karşılaşama yolunda adım attı. Bu sezon kombine kart satın almış 13.500 taraftar, önümüzdeki sezon da kombine kartlarını kullanmaya devam edecekler. Getafe gibi mütevazı bir takım için önemli bir hamle.

O günlerde oyuncu maaşları da gündeme geldi. Başta Barcelona olmak üzere birçok kulüp oyuncu maaşlarında indirime gitmeyi seçerken; hatta belki de kapalı kapılar ardında oyuncuları buna zorlarken Getafe, indirime ihtiyaçları olmadığını söyledi. Hatta Torres, indirime giden kulüpleri de eleştirdi. "Maaşlarda indirim yapan kulüpler, yazın yapacakları transferleri nasıl haklı çıkaracak?" diye sordu. Sorunun cevabı yoktu ama doğru soru sorulunca cevap beklemeye de gerek kalmaz.

Salgın devam ederken bu sefer yeni bir problem ortaya çıktı. Sezonlar ne olacaktı? La Liga araya girdiğinde Getafe, ikili averaj sayesinde Şampiyonlar Ligi potasındaydı. Yani lig oynanmasaydı, Madrid takımı tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi elemesine katılacaktı. Fakat Torres o günlerde de konuştu ve şartlar müsait olursa oynamaktan yana olacaklarını söyledi. Futbolu durduran kulüp, sahaya çıkmaktan yanaydı. Gerçi bu konuda Avrupa kulüpleri genel olarak Türkiye'dan daha farklı tavır aldı. O dönemin lideri Barcelona'nın oyuncuları bile oynamak istediklerini söylemişlerdi. Türkiye'de ise avantajlı konumda olanlar hemen bir tescil beklentisine girmişti. Sporun ruhuna yakışan tavır takınanlardan biri Getafe'ydi.

Peki sonra ne oldu? Sezonun yıldızı Getafe, yeniden başlayan sezonda (şimdilik) tepetaklak oldu. Yedi maçta sadece bir galibiyet. Şampiyonlar Ligi'ni bırakın, Avrupa Ligi bile tehlikede. Gerçi daha lig uzun. Üstelik Real Socidead'ı yenerek avantaj yakaladılar. Yine de bir kötü gidiş mevcut. İşte o dönemde Torres yine bir açıklama yaptı ve "Kabul edelim Şampiyonlar Ligi bizim için gerçekçi değildi. Avrupa Ligi'ne katılmak bile önemli bir başarı olur" dedi. Akdeniz'de alışık olmadığımız bir model...

Zaten Angel Torres de alışık olduğumuz bir kulüp başkanı değil. Çocukluğunda ve gençliğinde tamirhanelerde, fabrikalarda işçi olarak çalışmış. Hatta grevlere katılarak, sosyalist bir derneğe üye olduğu için işinden kovularak hayatı öğreniyor. 50'li yaşlarına gelen Torres hâlâ sosyalist değerlere saygılı mıdır bilgim yok. Artık inşaat sayesinde zengin olmuş biri. Sınıf değiştirmiş diyebiliriz. Fakat futbol kulübü yönetirken bazı değerlere saygılı olduğunu sezebiliyoruz.

Getafe hem takım olarak hem kulüp olarak; oyuna saygılı, rakibine saygılı, taraftarına saygılı, hocasına ve oyuncularına saygılı... Biraz 'sıkıcı' futbol oynuyorlar ama olsun. Yine de keyif veriyorlar. Saha içinde de saha dışında da...

Pazartesi, Temmuz 6

Inferno


Dan Brown'un hiçbir kitabını okumadım. Bazı kitapları sinemaya uyarlandı; onları da izlemedim. Ta ki Inferno'ya kadar.

Sanırım başlangıç için kötü bir tercihti. Gerçi Brown hayranı olanların yorumlarına bakınca, 'yeni başlayanlar' sınıfının dışında kalanlar için de pek iç açıcı değilmiş. Kıyaslama yapacak konumda değilim ama film izlemeye aşina olan herhangi biri için izlediğimizin yetersiz kalacağını düşünüyorum.

James Bond tarzı sorun çözen kahraman filmleri her zaman ilgi çeker. Olağanüstü güçleri olmayan bu 'süper' kahramanların filmin sonunda başarı kazanacağını ilk sahneden hissedersiniz. Fakat sizin için esas önemli olan o noktaya nasıl ulaşacağıdır. Karşısına çıkacağı belalardan nasıl kurtulacağı, aklını nerede kullanacağı gibi noktalar izleyicinin filmde kalmasını sağlar. James Bond filmleri bu işin atasıydı ve tam olarak böyleydi. Fakat Bond tarzı 'adamların' sinemada devrinin geçtiğini düşünüyorum. Yani artık kusursuzluk veya sorunların üstesinden rahatlıkla gelme karizması çok da kıymetli değil. Onlar yapıldı. Ve o dönem öyle kahramanları arıyordu. Şimdi yaralarını göstermekten çekinmeyen ve sinemada da öyle kahramanlar görmek isteyen insanların çağındayız. İzleyici biraz daha 'sorunlu' karakterler görmek istiyor. Günün sonunda yine kazansın ama egolarının esiri olsun, hırsının kurbanı olsun, bazen dayak yesin, bazen kazık yesin ama herkese cezasını versin. Biraz Tyler Durden, biraz Ezel Bayraktar...

Belki Dan Brown da yaşlı ve zaman zaman hafıza kaybı yaşayan Robert Langdon'ı böyle düşünerek yarattı. Fakat sinemaya uyarlandığında karşımıza her sorunun altından kalkan ama sadece kadınlardan 'kazık' yiyen bir karakter çıktı. Üstelik bu sefer yaşlı. Ve Bond kadar fit de sayılmaz! Yani en kötü kombin...

Tom Hanks'in neredeyse Forrest'tan daha fazla koşup atladığı filme dahil olmak çok zor oldu. İlk yarısı oldukça bıçak sırtında gitti. Her an filmden kopup telefona gelen mesajlara bakma isteği oluşabilirdi. Neyse ki ikinci yarıda film biraz daha toparladı. Yine de yetmedi. Aslında zengin bir edebiyat göndermesi ve altyapısı barındırmasına rağmen sıkıcı bir kovalamaca filmine dönüşmüş. Sıkıştıkları yerden efektlere bulanmış rüya sahneleriyle ilgi çekme çalışılmış ama o da bir fark yaratamamış.

Belki birkaç sanat eseri, görsel güzellik katan mekanlar ve şehirler. Biri de İstanbul. Fakat o da eksik ve yarım...

Genelde, bizim toplumun refleksinin aksine, İstanbul'da geçen filmlerle gurur duymam. Fakat bu sefer heyecanlandığımı kabul etmeliyim. Sonuçta İstanbul  filmde önemli bir sembol olarak kullanılmış. Dünyanın, tarihin ve insanlığın kilit noktası olarak sunulmuş. En azından filmde İstanbul'u görmek değil belki ama tarihi bir şehirde yaşadığımı tekrar hatırlamak bir keyif verdi. Fakat filmin İstanbul'u etkin kullandığını da söyleyemem. Daha çok Yerebatan Sarnıcı'nın içinde geçen sahneler vardı. Üstelik oradaki sahnelerde de kahramanlarımızın denize dalar gibi sulara dalması bizim gibi 'yerlileri' güldürdü. Dışarıdan İstanbul'u görmek ise pek mümkün olmadı. Zaten tüm İstanbul serüveni topu topu 15 dakika sürdü...

Böyle bütçelerin boşa gitmesi beni üzüyor. Üstelik bu film en ucuza (75 milyon dolar) çekilen Brown uyarlaması. Bu parayı Onur Ünlü'ye verseler Şubat'ı şahesere dönüştürürdü! İstanbul'sa İstanbul, sırsa sır, heyecansa heyecan, kavgaysa kavga, gizemse gizem...

Öte yandan filmin ana fikri ile ilgili de bir sorunum var. Kötü ve zengin adam Zobrist, aslında herkesin aklına yatacak düşünceler geliştiriyor. Fakat film onu terörize ederek bir kötü adam olarak sunuyor. Bir noktadan sonra kötü olarak gösterilen sadece o değil, fikirleri de oluyor. Bu arada kitapta böyle olmadığını öğrendim. Zobrist karakteri daha başka duygular uyandırıyormuş. Yine de ben filmi izlediğime göre onu değerlendirmek durumundayım.

Filmi izlediğimde henüz Covid-19 salgını başlamamıştı. Aslında salgınla ortaya çıkan teoriler Zobrist ile uyuşuyor. O da dünya nüfusunun çok fazla arttığını düşünen ve o yüzden ölümcül bir virüs üreten bir bilim adamı. Sanırım birçok insan için gerçek hayattaki karşılığı Bill Gates! Dikkat çekici fikirler üreten Zobrist'i filmde seven bir kişi bile yok. Sadece onu taparcasına seven sevgilisi diğerlerinden ayrılıyor. Zaten kadının Zobrist ile aynı fikirde olması öyle bir anlatılmış ki "Kız  da çok sağlıklı değil canım" tepkisi kaçınılmaz kalmış. Yani belki de dünya için önemli ve dikkate alınması gereken fikirler ve veriler, filmde terörle bağdaşmış ve adeta halının altına süpürülmüş.

Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama Zobrist ideallerine ulaşamıyor. Çünkü Harvard Üniversitesi profesörü, Dünya Sağlık Örgütü'nun de yardımlarıyla (köstekleri de var tabi) onu engelliyor ve insanlığı kurtarıyor. Adeta aşıyı buluyor! Batı dünyası derin bir nefes alabilir. Virüs yine kontrol altına alındı. "Ama sakın fazla üremeyin. Sizi her zaman biz kurtaramayız!" 


Pazar, Temmuz 5

Bir Yaz Festivali


Ne planlarımız vardı...

Şampiyonlar Ligi İstanbul'da düzenlenecek (biz büyük ihtimalle evimizde izleyecektik), finalin ardından da EURO 2020 heyecanı başlayacaktı. Onu da evde televizyondan izleyecektik ama zaten bizim şehrimizde de olmayacaktı. Zevkli, heyecanlı ve bol aksiyonlu bir yazın hayalini kurarken, berbat bir ilkbaharla bugünlere şükreder olduk.

EURO 2020 iptal oldu ama Şampiyonlar Ligi devam ediyor. Kalan sağlar bizimdir. Bir futbolsever olarak şampiyonun belirlenecek olması beni mutlu ediyor. Gerçi büyük konuşmamak gerek, şu dönemde her an her şey olabilir. Fakat şimdilik planlar bu yönde...

Öte yandan finalin adresi değişti. İstanbul yerine Lizbon'da oynanacak. Genel anlamda "iyi oldu" diyebileceğimiz bir karar. Seyircisiz bir finale ev sahipliği yapmak istemezdik. Zaten bu tip organizasyonlar Türkiye'ye kırk yılda bir geliyor, bari onu da en iyi şekilde, tüm şartlar uygunken organize edelim.

Fakat Lizbon'a adeta piyangodan çıkan bu format da beni kıskandırmıyor değil. Daha önce hiç görmediğimiz bir Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşanacak. Kıtanın en iyi sekiz takımı sırayla çarpışacak ve bir hafta içinde şampiyon belli olacak. Biz de sıcak yaz gecelerinde oturup arka arkaya bu maçları izleyeceğiz. 

Aslında insanları heyecanlandırmaya, ve dolayısıyla pazarlanmaya çok müsait bir format. Taraftarsızlığın zararını ve sönüklüğünü örtebilecek bir fırsat yakalandı. Fakat Avrupa spor endüstrisi bu işlerde biraz geride kalıyor. Önümüzde daha bir ay var. Muhakkak bir şeyler düşünmüşlerdir; derenin altından çok su akar. Ama sanki, "Abi güç bela oynatıyoruz şu maçları, bir an önce kazasız belasız halledelim de çıksın aradan" der gibi bir atmosfer hakim...

Oysa NBA öyle mi? İşte Kuzey Amerika spor endüstrisinin farkı burada ortaya çıkıyor. Şimdiden çalışmalara başladılar. NBA takımlarını tek bir yere toplayıp maç oynatma fikri, Şampiyonlar Ligi'nden farklı değil. Fakat maçları Disney World gibi ikonik, sembolik ve sempatik bir mekanda oynatmak? Sadece şu detay bile insanı ayrı bir heyecanlandırıyor. Muhammed Ali'nin Zaire dövüşleri gibi, uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir şey olacak sanki...

Tabi basketbol ile futbolun bazı farkları mevcut. NBA'in tüm sezonunu tamamlamak için için tek bir basketbol salonu yetiyor. Hatta, saat bile önemli değil. Yaz sıcağı önemli bir sorun teşkil etmiyor. NBA bunun da avantajını kullanacak. Tabir-i caizse sabahtan akşama kadar maç oynanacak. Mini bir Dünya Kupası gibi... Üstelik basketboldaki Dünya Kupası'ndan bile daha çok ilgi çeken bir organizasyonla...

Aslında bu düşüncenin ana fikrini ulusal futbol liglerinde neden gerçekleştirmediklerini anlamadım. Yani saat olarak değil tabi ama gün olarak ligler daha yayılmacı bir şekilde organize edilebilirdi. Sonuçta maçların hafta sonu oynanmasının nedeni, hafta içi çalışan taraftarların maçlara rahat gelebilmesinden. Şimdi ise zaten taraftarlar gelemiyor. O zaman neden mesela bir haftalık maç programını yedi güne dağıtmayı denemediler?

Mesela Süper Lig'de Cumartesi ve Pazar günleri aynı saatte başlayan maçlar oluyor. Neden bir maçı salı gününe, çarşamba gününe koymadılar? Böylece seyirci olarak 'Hangi maçı izleyeceğiz' diye düşünmezdik ve her maçı izleme şansına sahip olurduk. Gerçi öyle bir senaryoda bütün kışı Sivasspor maçı izleyerek geçiren ve sonunda bir Mert Hakan Yandaş taraftarına dönüşen kız arkadaşım durumdan pek hoşlanmayabilirdi. Biz de bazı maçlardan feragat edebilirdik ama en azından o maçları biz seçerdik. Şimdi iki güzel maç aynı saate düşünce kafalar karışıyor. Gerçi genel olarak ben maçların aynı saatte başlamasından yanayım ama şu günlerde olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz için ideallerde ve fikirlerde bazı değişiklikler olabilir.

Bu arada İspanya ve Portekiz buna benzer bir fikstür denedi. Özellikle İspanya'da bu konu kulüpler tarafından pek beğenilmedi. Bazı takımlar 72 saat geçmeden tekrar maça çıkmak zorunda kaldı. Bazılar ise rakiplerinden daha fazla süre dinlendi. Bu da bir Akdeniz ülkesinde tartışma yaratmak için yeterli bir veriydi.

Sonuç olarak Şampiyonlar Ligi'ne bağlarsak keyifli bir turnuva bizi bekliyor. Bu sayede Lizbon, uzun yıllar hatırlanacak bir organizasyona ev sahipliği yapma fırsatını yakaladı. Bunu nasıl değerlendireceklerini merak ediyorum. Gerçi son dönemde Lizbon'da artan vakalar, stadyuma yakın ilçelerde bazı mahallelerin karantinaya alındığı haberleri UEFA'yı yeni arayışlara itmiş. Belki Lizbon yerine bu fırsat Paris'in veya Madrid'in ayağına gelecek.

Bize fark etmez. Biz evdeyiz. Maç olsun da...