Cuma, Ağustos 12

Kaybedenler Kulübü


90'ların sonu. Orta okuldayım.Evde radyo açık ara sıra. Ben açmamışım tabi. Bir program var. Güzel muhabbetler dönüyor. Çoğunun içeriğini anlamıyorum. Anladığımı sanıyorum ama aslında anlamadığımı sonradan anladım. Yine de saran birşeyler var.

Lise yılları. Kadıköy'e gidişler, takılmalar. Akmar'ı ve civarını keşfetmeler. Çekme kasetler, fanzinler. O programın ne olduğunu öğreniyorum, okuyorum, dinliyorum, hatta görüyorum.

Bazı kitaplar alıyorum, okuyorum. Kaybedenler Kulübü'ne dair bir şeyler öğreniyorum. Çok fazla aynı noktada olmasak da, bir yerlerde bir kaynaşma, kesişme hissediyorum. En azından Kadıköy ortak nokta.

2010-2011. Kadıköy sokaklarında bazı duvar yazıları. Kim bu Erol Egemen ve pompaya devam tarzı yazılar. Ne alaka diyorum, kendimce sorguluyorum. Üzerinden 10 seneden fazla geçmiş.

Internette geziniyorum. Eski kayıtların ortaya çıktığını görüyorum. Bulmak için insanların kendini paraladığı günlerin çok da uzak olmadığı bir zamanda.

Bir akşam Facebook'a giriyorum. Bir arkadaşım bir filmin fragmanını paylaşmış. Tıklıyorum. Kaybedenler Kulübü. Filmi çekilmiş. Canım sıkılıyor.

Film daha gösterime girmeden, ergenler veya ergen zihniyetliler "açılış, ilk pompa, la pompa" demeye başlıyor. Fragmanı izleyen, Ahu Türkpençe'yi ne götürmüşler diyor (Bunu ben de demiş olabilirim). Oysa bizim daha önce izlediğimiz program tam olarak bu değildi sanki.

Kaybedenler Kulübü'nün işi çok basitti oysa. Bir kesimin (bizden büyüklerin) çok sevdiği bir şey vardı ortada. Kıyıda köşe kalmış bir akımın, kesimin hoşuna giden bir ürün vardı. Bir hikaye vardı. Bunun Yüzde 10'undan bahsetsen yine insanların hoşuna giderdi. Değişik bir şeydi. Farklı bir havası vardı. İnsanlar hala hoş bir şekilde hatırlıyordu.

Ama film çok basitti.Hikayeyi anlatmadı. İnsanların neden bu kadar sevdiğini anlatmadı. Sadece kadınlar ve sekse odaklandı. İlgi çekmeyi tercih etti. İlgi çekerek popüler olmayı tercih etti. Ve aslında Kaybedenler Kulübü'nün sonlanması da biraz bundan kaynaklanmıştı ya neyse.

Radyo programını bilmeden filmi izleyen insan; bütün gün evde oturup belgesel izleyen adamın bile üzerinde kadın vardı, dedi. Aslında haklıydı. Ama olay bundan ibaret değildi.

Ne biçim kaybedenler bunlar dediler, hep kadınlar, motorlar, fotoğraf makinaları, barlar.. Haklıydılar, neden Kaybedenler olduğunu anlatmaya filmin gücü yetmedi. Kısacası film güçsüz bir film.

Filmden sonra, internette geziniyorum. Kaan-Mete'nin yeni bir programa başladığını öğreniyorum. Herkes memnun aslında ama bazıları değil. Biri de benim.

Filmden 2-3 cümle; Kadıköy biraz daha çok kullanılabilirdi. Radyo programının en hoşuma giden tarafı arkadan gelen kıkırdama sesleriydi. Onlar daha çok olabilirdi. Nejat İşler'den öte filmin yıldızı Yiğit Özşener çok iyidi, sürekli duyduğumuz Mete sesini, ara ara gördüğümüz Mete tipini de yansıtmıştı. Kafamdaki, zihnimdeki Kaan, kesinlikle Nejat İşler değildi.

Film yerine bu kitapları okumanız, benim nacizane tavsiyemdir.

Bu arada filmle ilgili birkaç soru:
- Gerçekten son programın sonunda MFÖ-Yalnızlık Ömür Boyu mu çaldı?
- Gerçekten 1999'daki Yalnızlar Partisi'nde elektrikler kesildi mi ve düne kadar hiç bilmediğimiz şarkıyı gerçekten herkes ezberden söyleyebildi mi?
- Bu şarkı niye hiç çalmaz?

Hiç yorum yok: