Cuma, Aralık 3

By The Sea


 "Evliliğimi kurtarmak için bu filmi çektim ve Brad ile beraber oynamak istedim"

Angelina Jolie, yıllar sonra bu açıklamayı yaptı. Evliliğini kurtaramadı ama bizlere ilginç bir film bırakmadı. İlginç zira, bazı açılardan çok iyi bazı açılardan ise tatmin edici değil.

İklimler'den hemen sonra By The Sea izlemek belki de doğru tercih değildi. İnsanı biraz depresif düşüncelere itebilir. İlişkilerini kurtarmak isteyen entelektüellerin mücadelesine iki farklı gözle bakıyoruz. Biri buralardan, diğeri Batı'dan... Aslında karakter tahlilleri sayesinde iki farklı toplumun yaşadığı farklı buhranları ve birbirlerinden hangi konularda ayrıldıklarını gözlemleyebiliriz. Bunun için veriler mevcut. Fakat Jolie'nin karakterleri biraz yarım kalan tasvirlerle dolu.

Zaten bunlar sosyolojik bir çalışma değil, bir sinema filmi. Nuri Bilge Ceylan da Angelina Jolie de işin kurgusal kısmında biraz zorlanmışlar ama görsel kısımda çok büyük başarı sağlamışlar.

İklimler'i kenara bırakalım. Yazımızın konusu olan filmimiz 1970'lerde geçiyor. Mekan, Güney Fransa sahilleri olsa da Malta'daki bir adada çekilmiş. Burayı arka plan olarak kullanmak filme çok şey katmış. Görüntü yönetmenliği (Christian Berger) muhteşem. Müzikler (Gabriel Yared) daha da güzel. Oyuncularımız zaten standart üstü (Gerçi kendi standartlarında düşük kalmışlar ama yine de fena değiller). Fakat hikaye zayıf kalıyor. Aslında ilk yarısında filme tutunuyoruz. Bunda, yukarıda saydığımız unsurların payı büyük. Fakat ayrıca "Bu çiftin problemi ne?", "bu dörtlü arasında neler olacak?" tarzı sorular da merakımızı çeliyor.

Ne yazık ki, filmin son kısmında bu sorularda felsefi, ruhani, varoluşsal veya sert, vurucu, çatışmalı, provokatif, cevaplar bulamıyoruz. Dağ fare doğuruyor. Avrupa sineması gibi başlayıp, Hollywood gibi bitiyor. Hissettiğimiz karamsarlığın nedenini spoiler vermemek için açıklamayacağım ama bu kadar basit bir nedene dayandırılması hayal kırıklığına neden oldu.

Günümüz toplumunun seyircisi için çelişkili bir durum ortaya çıktı. Çelişkiyi anlatmak için şöyle bir durumdan bahsedebiliriz. Eğer bu filmin konusu 1900'lerde geçseydi, karakterlerin bohem yaşantısı, dönemin toplumuna göre çok radikal kalırdı ve gerçekçi görünmezdi. 2000'lerde geçseydi, bu sefer de karakterlerin mesele ettiği duygusal çöküntüler basit kalabilirdi. Zaten izlerken bile bizde o duyguyu uyandırdı.

Jolie konuyla ilgili olarak "Çağdaş yaşamın birçok dikkat dağıtıcısını ortadan kaldırdığı için filmi 70'lerde çektik" ifadesini kullanmış. Belki de karışıklık da buradan doğuyordur. "Biri bizi gözetliyor" isteğini ancak 40 yıl önceki insanlar hisseder. Zira zaten birçok dikkat dağıtıcı size gerekli gözetleme ihtiyacını sunuyor. 

Tüm çabalara rağmen filmin ana karakterleri Vanessa ve Roland arasında yaşanan sorunu çok fazla içselleştiremiyoruz, filmin sonunda da "Her şey bundan mıydı" diyoruz. Tabi başa gelmeden çekilmez. Bilemiyoruz. Belki de biz yanılıyoruzdur. Fakat o bohemlikten, bu kaygı çıkmaz gibi duruyor. Öte yandan Jolie'nin o dönem yaşadığı hastalığın da filme etkisi olabilir. Öyleyse ilk baştaki alıntıyı düşününce de bunun gerçek bir hikaye olduğunu var sayabiliriz. O zaman bize laf düşmez. Fakat seyirciyi yakalama konusunda yetersiz kaldığını da inkar edemeyiz.

Bir internet sitesinde isabet bir yoruma denk geldim: "Film olmasa, çok güzel aslında"...

Nokta atış bir tespit. Sahne sahne izleyince insan duygulanıyor, coşuyor, hayran kalıyor. Fakat konuya dahil olunca filmin sonu gelmiyor.

Zaten bizim hikayemiz de değil. Ne 14 yıllık evli bohem çift Roland ve Vanessa, ne de cicim aylarını yaşayan Lea ve Francouis bize pek hitap edemiyor. Bizim adamımız  barda işini gücünü yapan, geçen sene eşini kaybeden ve onu özleyen, 14 yıllık evlilere "Yeni başlıyorsunuz" diyen ve geçmişte yaşayan Michel... 

Onun replikleri ve sahneleri en doyurucu olandı. Yine de filmden aldığımız şeyler fazla. Olmamış, yarıda kalmış veya çok uzamış. Eksikleri çok. Fakat göz atmaya değer. Hatta tam anlamıyla 'göz' atmaya değer...

Hiç yorum yok: